ukrayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ukrayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 3

Birkaç Kısa Film

Kısa film izleme geleneği bende pek yoktur. Üniversite yıllarında, ortamda sağlayacağı hava nedeniyle biraz ilgi duymuştum ama sonrasında hemen söndü.

Öte yandan aradan neredeyse 15 sene geçti. Daha da önemlisi tüm insanlık olarak hayatımız ve dünyamız çok değişti. Ne olursa olsun artık kısa içerikler daha çok rağbet görüyor. Buna rağmen kısa filmlere gösterilen ilginin sabit kalması şaşırtıcı. 10 dakikalık içeriklere uzun dediğimiz, 2 saatlik filmlere burun kıvırdığımız, hatta 1 dakikalık Youtube videolarına bile üşendiğimiz bir dönemde neden film izleme hakkımızı kısa filmlerden yana kullanmıyoruz merak ediyorum.

O yüzden ben son dönemde bazı zamanlarda bazı günlerde film izleme haklarımı kısa filmlere verdim. Daha net ifadeyle dört kısa film izledim. Bunların üç tanesini tek bir postta birleştiriyorum. Zira vasatı geçemediler. Fakat zaman ayırmaya değer. Dördüncü filmi ayrı bir yazıda belirteceğim ilerleyen dönemlerde; zira o çok hoştu ve ayrı bir yeri hak ediyordu. Şimdilik üç tane

Doroga

Ukrayna filmi. Mischa, boşanmış anne-babası tarafından ihmal edilen bir ergendir. Bir gün arkadaşlarıyla iddialaşırken ilginç bir şey dener. Bir tekerlekli sandalyeye oturur, onu da bir tırın arkasına bağlar ve şehirler arası yolda ilerler. Beklenenden daha maceralı süren yolculuk sonunda, kendisini fark eden ve çok da kızan tır şoförüyle bir bağ kurar.

Hikaye ilginç gibi dursa da film tatmin edici değil. Gerçi birçok festivalde ödül de kazanmış. En azından biz de Mischa'nın tır arkasındaki yolculuğunda adrenalin salgılıyoruz. Teknik açıdan da atlamamak lazım; o konuda başarılı.

Toplam süresi 22 dakika olan filmin tamamı Vimeo'da var ama sanırım altyazı yok.

Sortie de Route

Benzer bir konu diyebiliriz. Yine bir ergen var merkezde. Paul, 14 yaşındadır ve zamanının çoğunu mobiletinde geçirir. Bir gün mobileti çalınır ama onu hemen bulmayı başarır. Hırsız, yine onun yaşlarında bir tamirci çırağı olan Karim'dir. İlk başta birbirlerinden nefret eden ikili, sonra kader ortağına dönüşür.

Toplam süresi 28 dakika olan film, İsviçre'den çıkmış.

Anapeson

İsviçreli varlıklı bilim adamı (botanikçi) Kont Karl Ulysses, 1789 yılında Napoli'ye giderek orada bazı çalışmalar yapar. Bu çalışmalar esnasında da günlük tutar. Filmimiz bu günlükten yola çıkar. Günlükte bahsedilenler, bir anlatıcı tarafından bize aktarılırken, diğer yandan bahsedilen toprakların güncel görüntüleri önümüze düşer. Belgesel desek değil, film desek değil. Görüntüler, sinematografik açıdan çok ilgi çekici olmasa da, doğa bize huzur veriyor.

Diğer iki filmden daha uzun; 40 dakika. Ayrıca daha yavaş bir temposu var. 

Fakat bizi o kadar mest eden Akdeniz iklimi, toprağı, görüntüsünü içimize çektikten sonra, filmin en son noktasında otopark, otoyol, arabalar, binalar görüyoruz. Çok vurucu bir andı benim için. Filmi o kadar izledikten sonra, neredeyse gözler kapanacak ve rüyalara dalacakken bir anda gerçeğe döndük.

Pazar, Mart 6

Sportif İzolasyon

10 gündür bambaşka konulardayız. Aklımız Rusya - Ukrayna savaşında. Ne olur, ne olacak, ne olmalı, ne yapılmalı...

Devamlı bunları konuşuyoruz. Biz bunları konuşuyoruz ama dünya da devamlı bir eylemler silsilesi içinde.

Aslında bu yazıyı daha önce yazacaktım. Pazartesi akşamı Avrupa sporundan arka arkaya haberler geldi. Önce Euroleauge, Rus takımlarının haklarını dondurdu. Zaten kafasına göre takım alıp takım sokan bir organizasyon için şaşırtıcı değildi. Haberi duyunca Twitter'dan bir tweet paylaştım ve UEFA'nın benzer bir kararına hak vereceğimi belirttim. Çok geçmeden, dakikalar içinde UEFA'dan da benzer bir karar geldi zaten.

O zaman neden böyle düşündüğümü anlatmanın vakti geldi. Hatta geçiyor bile. Zira basit bir boykot kararının devamında iş bir ulusu topyekun ihraç etme noktasına ulaştı. Bu işin de bir sınırı olmalıydı. Avrupa'da Rus öğrencilerin kayıtları donduruluyor, Dostoyevski yasaklanıyor, uluslararası firmalarda çalışan Ruslar işsiz kalıyor. Bunlar biraz fazla... Ve zaman geçtikçe; UEFA'ya hak veren ben bile "işin ucu kaçtı" demeye başlıyorum. Tüm bunlar aynı torbaya atılacak kararlar değil. Ve iş çığırından çıkmaya başlıyor.

Aslında her şey Rusya'nın Ukrayna işgaline nasıl tepki verileceği konusundaki tartışmalarla başladı. Hem Türkiye'de hem Batı'da çok sayıda kişi Batı güçlerinin, AB'nin ve tabi ki NATO'nun olaya müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Rusya bir şekilde durdurulmalıydı. Böyle kafalarına göre ilerleyemezdi. Onları ilk andan beri püskürtmek gerekirdi. Hitler de ilk başta Polonya'yı işgal ettiğinde kimse ciddiye almamıştı, bu sefer ciddiye almak gerekirdi. 

İşin siyasi boyutu ayrı bir konu. Fakat bir parantez açalım. İlkesel olarak savaşa karşı biri olarak; tabi ki her savaşa karşıyım. Yani Rusya'nın işgaline de karşıyım. Fakat bunu doğuran sebepleri de gözardı edemeyiz. O sebepler çözüme kavuşmadan, savaşı başka bir savaş unsuruyla durdurmaya çalışmak, savaşı durdurmayacağı gibi daha şiddetli bir savaşa da neden olabilir. O yüzden üst paragrafta önerilen çözüm önerisine katılmam kolay değil.

Büyük ihtimalle Avrupa devletlerinin bir kısmı da benzer bir korkuya sahip oldukları ve kendilerinden uzaktaki Ukrayna için bir büyük savaş riskine girmeyi göze alamadıkları için böyle bir tercihte bulunmadılar. Bunun yerine ekonomik boykotlar geldi. Çok anlamadığım bankacılık sistemlerinden Rusya'nın aforoz edilmesi gibi örnekler vardı mesela. Kafam basmadığı için neye yarayacağını bilmiyorum. Sponsorluklar iptal edildi. Anlaşmalar bozuldu. Esasında da bunun da çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Rus halkının yoksullaşmasına neden olacak projeler uzun vadede daha zararlı sonuçlar doğurabilir. Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden Almanya'nın Versay Anlaşması sonrası İkinci Dünya Savaşı'nı başlatması boşuna değildi. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Tabi 1918'den 1938'e kadar geçen 20 yıllık bir süreç var. Dünya şu an 20 yıl sonrasını düşünmüyor. Acil eyleme geçmek zorunda. Fakat yine de bunlar çekimser kaldığım boykotlar.

Fakat kültürel bazı boykotların taraftarıyım. Bunların en önemli farkı; boykot kararını devletlerin değil kurumların almış olması. Yani bir menfaat kavgasından ziyade, sivil bir tavır koyması önemli. Zira Putin ile yıllarca iyi geçinen, ona meşruluk ve güç kazandıran, diğer yandan Ukrayna'NATO'nun bahçesine çeviren Batı'nın resmi yollardan ekonomik hamlelerde bulunması hem inandırıcı değil hem de işe yarayacakmış gibi durmuyor.

Fakat kurumlar böyle değil. Kurumlar daha bağımsızdır. Daha farklı amaçları vardır. Son dönemde çok tartışılan Münih Filarmoni Orkestrası'nın kararına da bakalım. Şef Valery Gergiev işinden, hatta birçok unvanından uzaklaştırıldı. İlk başta rahatsız edici duruyor. Fakat Gergiev'in Putin'i ve rejimini desteklediği biliniyor. Mesela Fazıl Say; Gergiev'i savunanlardan ve "Savaşı o başlatmadı ki" diyor. Haklı da olabilir. Fakat rahatsız edici bir konu. Öyleyse geçmişe baktığımızda Hitler ile dostluğu olan, Nazi sempatizanı sanatçıların savaş sonrasından tarihe kara listede geçmesine ne diyeceğiz? Onlar da savaş başlatmadı ama savaş başlatan bir oluşumun destekçileri oldular. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili birçok filmin odak noktası Hitler değil, Hitler'in büyümesine yardım edenlerdir. Hitler'in propagandasını yapanlar, ona güç ve meşruluk kazandıranlar. Belki bir savaş suçlusu değillerdi ama savaşın başlamasına yardımcı olmuşlardı. Belki "Putin henüz Hitler değil" savunması gelebilir. Veya "Putin bir hafta önce de aynı Putin'di, şimdi mi aklınız başınıza geliyor" da denilebilir. Fakat Putin de her iki anlamda da şimdi sınırı geçti... Zaten biz de "bu insanları idam edelim" demiyoruz. Fakat çok uluslu bir oluşumda; hatta misyonu barıştan yana olması gereken bir sanat kurumunda yerini kaybetmesi yadırganacak bir durum değil.

Biz esas konumuza dönelim. Yani UEFA'ya. Ben UEFA'nın kararını onaylıyorum. Fakat bir parantez açıyorum ve FIFA'nın kararını ayırıyorum. Zira iş orada tutarsız kalıyor. Avrupa, uzun yıllar sonra ilk defa savaş görüyor (Yugoslavya İç Savaşı hariç), dünya ise hiçbir zaman savaşlardan başını kaldıramadı. UEFA'nın emsal durumları olmadı ama FIFA diğer savaşlarda kafasını kuma gömdü. O yüzden kalabalığın öfkesine katılan FIFA'nın şovunu geçiyoruz.

UEFA ise Avrupa kültürünü temsil eden en ciddi kurumlardan biri. Düzenlediği organizasyonlar, Avrupa birlikteliğinin sosyal alandaki en büyük karşılığı. AB dediğimiz kurumdan bile daha fazla üyesi var, daha çok insanı ilgilendiriyor. Daha geniş bir alana yayılıyor. Şampiyonlar Ligi'nin Avrupa için önemini ve değerini Süper Lig tartışmaları çıktığında anlatmaya çalışmıştık.

Haliyle böyle bir misyona sahip kurumun şunu demesi bana normal geliyor:

"Kardeşim eğer sen bu birlikteliğe darbe vuruyorsan, gidip bir başka Avrupa ülkesini işgal ediyorsan o zaman bu birlikte yerin yok. İstiyorsan git Asya Şampiyonlar Ligi'nde oyna. Hem UEFA'nın şaşalı varlıklı nimetlerinden faydalanacaksın, hem de Avrupa'nın kültürel varlığını bozmaya uğraşacaksın. Buna hakkın yok."

Ekonomik izolasyon Rus halkının sinirlerini bozabilir, onları öfkelendirebilir ve öfkelerinin adresi Batı dünyası olabilir. Bunu da bir otokrat lider üzerinde vücutlaştırabilirler. Fakat kültürel izolasyon aynı sonucu doğurmayabilir. Moskova'da Petersburg'da yaşayan, uluslararası şirkette çalışan, iş çıkışı Şampiyonlar Ligi maçı izleyen, yazın Yunanistan'da tatil yapan, iş gezisine Londra'ya giden, üniversiteyi Berlin'de okuyan bir insan bu sefer şunu düşünebilir. "Kardeşim ben bu Putin yüzünden UEFA'dan uzaklaştım, Paris'ten, Londra'dan, Berlin'den mahrum kaldım. Çin'e, Hindistan'a kaldım. Bunu yaşamak zorunda mıyım?"

Tabi ki Çin'i, Hindistan'ı ve diğer Asya ülkelerini küçümsemiyorum. Fakat sosyal ve kültürel anlamda Avrupa'da olmanın getirdiği zenginlik daha başka. Bir kulüp Avrupa'da oynayınca mı daha kolay transfer edebilir, Asya'da mı? Hangisinden daha çok gelir elde eder? Zaten aksi olsaydı Kazakistan UEFA'ya girmek ister miydi? Kim Asya Şampiyonlar Ligi'nin rekabetini tercih eder. Veya daha kötüsü, kim uluslararası herhangi bir organizasyonda olmamayı kabullenir... Bir Zenit taraftarı, bir Moskovalı bunun hesabını Putin'den sormaz mı? Büyük ihtimalle soramaz ama olsun. Savaş istemenin, istemesen bile savaş sessiz kalmanın bir karşılığı olmalı. Belki bu sayede şu anda Rusya sokaklarına "Savaşa hayır" diyenlerin sayısı daha da artar.

İşin bir de "eşit rekabet" boyutu var. Bu işgal nedeniyle Ukrayna Ligi oynanacak mı oynanamayacak mı belli değil. Oynanmayı bırak, her gün bir Ukraynalı sporcunun öldüğü haberi geliyor. Şimdi bu ülke ister istemez UEFA'nın tüm organizasyonlarından ayrılmak zorunda kalırken, Rusya'nın içeride kalması hak mı? Belki bu olayların sorumlusu Rus kulüpleri değil ama yine de sizi temsil edenlerin yaptıklarının bir bedeli de olmalı.

Bir de sonuçta uluslararası müsabakalardan bahsediyoruz. Rus kulüpler, Ukrayna kulüpleri, kavgalar, milli marşlar, yuhalamalar... İş çok başka noktalara da taşınabilir.

Aslında bu karara giden yolu açan Robert Lewandowski oldu. Polonyalı oyuncu ve takım arkadaşları, Rusya ile Dünya Kupası elemelerinde karşılaşmak istemediklerini açıkladı. Herkesin takımında, çevresinde, geçmişinde Ukraynalı arkadaşları varken, onlar işgal altında kalırken gidip Rusya Milli Takımı ile maç yapmak da kolay bir iş değil.   

Yine de tüm bunlara rağmen bir "ama" var...

Bu sezon için bu kararın alınması biraz yanlış bence. Spartak Moskova'nın günahı ne şimdi? Buraya kadar gelmiş, oynamış, mücadelesini vermiş. Burada ceza Spartak Moskova'ya veriliyor, Rusya ikinci planda kalıyor. Belki 1-2 aya ateşkes olacak, UEFA da yazın bu kararından vazgeçecek. O zaman ceza-yaptırım kime kesilmiş olacak? Hatta Spartak'ın kadrosunda Rus olmayan, 8-9 oyuncu var. Böylesine kozmopolit bir takımı dışarıda bırakmak ve Leipzig'i bir üst tura çıkarmak adalet duyusunu da zedeliyor.

Kısacası kararın ana fikrine katılmakla beraber, zamanlaması rahatsız edici geldi.

Ve ayrıca UEFA'nın da tıpkı FIFA kadar büyük olmasa da ufak bir samimiyet problemi var: İsrail!

İsrail, Rusya'dan çok farklı değil. Tek farkı Avrupa birliğine darbe vuracak bir şekilde bir başka Avrupa ülkesini işgal etmiyor. Zaten bir başka sorun da tam olarak buradan kaynaklanıyor. İsrail'in Avrupa'da ne işi var? Aslında onun da cevabı Rusya gibi. Fakat İsrail'e piyango çıktı. Asya konfederasyonundaki Arap ülkeleri, tıpkı şimdinin Batı ülkeleri gibi İsrail'i boykot etti. İsrail Asya'da maç yapamayacak duruma geldi. Çare ülkeyi UEFA'ya dahil edilmekte bulundu. Neyse; sonrasında ikinci soru geliyor. İsrail'in olduğu yerde, İsrail'in rahatsız etmediği yerde Rusya mı Avrupa'ya batıyor?

Fakat bunlar sonraki dönemin soruları olarak kalmalı. Zaten büyük ihtimalle sonraki dönem sağlanırsa o dönemde de havada kalmaya devam edecek. Şu anda ciddi anlamda bir 3.Dünya Savaşı tehlikesi var. Bunun da muhatapları Rusya ve Ukrayna. Biz de buradan devam edeceğiz bir süre daha.

Bu kararlar bir işe yarar mı bilmiyorum ama hiçbir şey olmamış gibi devam etmek de rahatsız ederdi. İnsanlar bir hafta önce evlerinde işlerini yapıp, hafta sonu çocuklarıyla parklara giderken şimdi trenlerle bilmedikleri yerlere kaçmaya çalışıyorlar. Coğrafyamız sebebiyle hepimizin başına gelebilecek, ya da başımıza geldiğini düşündüğümüzde bile tüylerimizi diken diken eden bir atmosferden bahsediyoruz. İnsanlık namına bu işin durması gerek. Fakat bunu durdururken de işin 3.Dünya Savaşı'na dönüşmesi riskinden de kaçınmak lazım. Bu nasıl olur bilmiyorum ama en işe yaraması muhtemel kararlar ve eylemler bunlar gibi. Daha iyi fikri olan varsa, ona da kapımız açık...

Çarşamba, Mart 2

Sporcu Karizması


Rusya - Ukrayna savaşı hakkında iki kutuptan birini tercih edebilirsiniz. Bu konu hakkında zaten uzun uzun konuşacağız gibi...

Fakat esas meseleyi bir kenara bırakırsak; gerçekten sporcuların bu dünyada çok önemli bir gücü yok mu?

Son olarak Milan-Inter derbisi öncesi Andrei Shevchenko dev ekrandan stadyuma bağlandı. Tüm stadyum, Milanlılar, ezeli rakibinin taraftarları, sahada onu izleyerek büyüyen futbolcular ve televizyon başındaki milyonlarca insan onu pür dikkat dinledi.

Gerçi biraz 1984 tarzı bir kare gibi duruyor ama olsun. Belki de etkileyici olan kısmını da oradan almıştır. Bir politikacının, çok yüksek oylar almış bir devlet başkanının, çok zengin bir iş insanının, hatta (spora benzer kültürel bir alan olduğu için) çok sevilen bir sanatçının bile bunu başarması kolay değil gibi geliyor bana. 

Bu sadece sporculara özgü bir karizma, onlara yüklenmiş bir güç.

Yine de bu işin zirve noktası, ülkesindeki savaşı durduran Didier Drogba'dır. Onu anmadan da geçmek olmaz. Bakalım bu savaşın Drogba'sı kim olacak? Yani inşallah biri olur ve tez zamanda çıkar ortaya...

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Pazartesi, Mart 8

Olegs Krig


Filmimizin orijinal adı Olegs Krig. Sanırım Rusça'da 'Oleg'in savaşı' demek. Fakat İngilizcesi ve birçok yerde bilinen adı The Distand Barking of Dogs. Yani Uzakta Havlayan Köpekler. İki isim de filme çok uyuyor ama en orijinal halinin filme daha uygun olduğunu düşünüyorum.

Ukrayna'da son dönemde yaşanan savaşa dikkat çeken nadir yapımlardan biri. Oleg de bu savaşın yanı başında bir köyde, hatta neredeyse terk edilmiş bir köyde, anneannesi ve tek tük arkadaşlarıyla yaşayan 10 yaşında bir çocuktur. Bir yandan savaş devam ederken, onlar da hayatına devam ediyor. Hem kendi hayat savaşları var hem de dünyanın gündem maddesi olan savaş aslında direkt onların hayatının bir parçası oluyor. Karşı oldukları veya destekledikleri bir taraf var mı yok mu bilmiyoruz bile. Fakat o taraf olmadıkları savaşa göre hayatlarını yaşamak zorundalar. Bir yerden sonra artık savaş onlara da ait bir parçaya dönüşüyor. 

Belgesel ve kurgunun bir araya geldiği filmlerden. Böyle bir köy ve Oleg gerçekten var. Danimarkalı yönetmen Simon Lereng Wilmont, köylülerin ve Oleg'in gündelik yaşamına çok fazla müdahil olmadan kamerasını oraya koymuş. 

Uzaktan Havlayan Köpekler, ismine uygun olarak devamlı uzaklardan havlama sesleri duyuyoruz. Bir de düşen bombaların sesleri köyde yankılanıyor. Bunlar filme ruh katan malzemelere dönüşüyor.

Yapım, birçok festivalden ödülle dönmüş. Benim hoşuma giden kısmı savaş gibi ciddi bir konuyu işlerken subjektif kalabilmesiydi. Daha doğrusu, politik bir mesaj gütmeden veya ajitasyona girmeden savaş esnasında sivillerin hayatına girebilmesi ve bunu tamamen doğal bir şekilde anlatabilmesi  güzeldi. "Zaten belgeselcilik bu" diyebiliriz ama  hembelgesel hem de kurgusal filmlerde aksini çok gördük. Diğer yandan 'savaşlarda en çok masum çocuklar zarar görüyor' klişesine de çok fazla uğramadan baş role bir çocuk koymak, cesaret gerektiren zor bir işti. Bunun da altından kalkılmış.

Ben beğendim. En azından sıkılmadan izledim.

Salı, Aralık 29

Sobytie

Son dönemde izlediğim en iyi belgesellerden biri. Zaten son dönemde izlediğim belgesellerin çoğu iyiydi. Bu arada 'son dönem' dediğime bakmayın. Belgeseli izleyeli bir sene oldu. Dünyanın çok başka bir zamanında, Corona öncesinde Salt'ın Perşembe sineması kuşağında izlemek nasip olmuştu.

Yönetmen koltuğunda Ukraynalı Sergey Loznitsa yer alıyor. Tebrikler kendisine... Önce onun hakkını verelim.

Olay ise bize çok yabancı değil. Darbeler, protestolar, medya sansürü... 1990'ların başında SSCB artık yumuşama dönemine girmiştir. Ülkenin başında ise Gorbaçov vardır. Fakat Gorbaçov'un politikaları derin devleti ve gelenekselcileri rahatsız eder. Bir gece ansızın gelirler ve yönetime el koyarlar. Bu arada Gorbaçov ev hapsine alınır. Ondan haber almak mümkün değildir. Zaten herhangi bir haber almak da imkansızlaşır. Televizyonda ise devamlı Kuğu Gölü Balesi çalar.

Darbenin SSCB'yi değiştireceğini, daha doğrusu değiştirmeyip eskiye tutulmaya devam edeceğini düşünen kalabalıklar sokağa iner. Bir yandan da darbecilerin propogandaları yayılır. Her şey birbirine karışır. Üç gün boyunca Leningrad sokakların insanlar tarafını seçer. Sonunda da yeni bir ülke doğar. En azından henüz doğmasa bile ilk adımlar atılır ve o o ülkenin toplumu şekillenir.

Belgesel işte bu üç günü anlatıyor. Halkın sokağa çıkması, darbeyi bitirmesi. Arka fonda devamlı Kuğu Gölü Balesi...  Arşiv taramasından elde edilen görüntüler muazzam. Genç Yeltsin ve daha genç Putin'i bile görüyoruz.

Kitle hareketlerini izlemenin heyecanı anlatılamaz. Bir kalabalığa biraz uzaktan ve yukarıdan bakmak ve bunu gözlemlemek çok heyecan verici. Belgesellerin de bu tip bir misyonu var. Tarihe tanıklık edemeyenleri direkt tarihin içine atıyor. Belgeselde çok az söz-yorum olması, o gün yapılmış röportajlar dışında dışarıdan bir anlatıcının kullanılmaması da çok önemli. Yani yorum size kalıyor. Adeta bir gözlemci sıfatıyla koltuğa oturuyorsunuz.

Tabi yönetmenin çok da tarafsız bir şekilde durduğunu söyleyemeyiz. Fakat en azından düşüncelerini ve fikirlerini yansıtırken militanlığa da kaçmıyor. Bunu sanatıyla gerçekleştiriyor. Belgesel de nasıl sanat olur? Eldeki malzemenin kullanımı ile...

Belgeselin ismi İngilizce'ye 'Event' olarak çevrilmiş. Araştırmadım ama herhalde Rusçası da aynı anlama geliyordur. Bu da aslında güzel bir isim, filme oturmuş. 1990'ların başını anlatan 2015 yapımı bir belgesel için oldukça anlamlı. Aklıma birkaç sene önce Facebook'tan yayılan bir Event daveti gelmişti. Beş sene sonra (sanırım o süre de dolmak üzere) hep beraber Gezi Parkı'na (mekan anlamlı) gideceğiz ve eğleneceğiz. Hangi sosyal medya uzmanının fikriyse helal olsun. Millet sazan gibi atlamıştı. Binlerce kişi birbirine bu event davetini göndermişti. Belki bir sokak gösterisi değildi ama ülkedeki muhalif havadan esinlenerek hazırlandığı çok belliydi.

İşte; o eski günlerin sokak gösterileri şimdilerde event'e dönüşüyor. Yönetmen ismi bunu düşünerek mi koydu bilmiyorum ama bana göre çok iyi denk gelmiş.

Normalde bu tip sinema postlarında filmden bir kare kullanırdım. Fakat bu sefer fragmanı koymak daha sağlıklı olacak. Daha önce İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş filmi internette bulmak zor olabilir ama 3 dakikalık bir görüntü bile ne anlattığını yakalamaya yardımcı olacaktır.

Güzel iş...

Perşembe, Ocak 25

Sosa'nın Karısının Askerleriyiz


Yazar: Refet

Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Kharkiv




Biz ki; 31 Aralık’larda -saat 17:00 sularında- kabak tatlısının pişerken çıkardığı iştah kapayıcı kokusu eşliğinde, yeni yıla erken giren okyanus ülkelerinin havai fişek gösterilerini izleyerek büyüdük.

Bu seferde biz; 2018’e hep sonradan misali geç giren bir Cumhuriyet olarak alanlardayız..

İkinci Dünya Savaşı’nın kalelerde/kalplerde/katedrallerde ve kadehlerde bıraktığı bilumum izleri görmeye...

"Adam olacak çocuk bokundan belli olur" mottosunu kendimize uyarlayarak "güzel geçecek spontane daha havalimanına gidiş yolundan belli olur" diye minik totemler yapıyoruz kendimize. "Sergen bir ara ne iyi gidiyordu hatırlıyor musun? Aslında osuruk; safi rüzgar... Yanında 1-2 genç varmış, maçları deli analiz ediyorlarmış. Onlar gidince rezil oldu" da bahsedilen o analizci gençler gibi hissedip kendimize gaz veriyoruz. Bir nevi motivasyon kaynağı bu da.

Ahmet Kaya'nın resitallerinde sahneye "Nazım Baba'dan oku Nazım Baba'dan" diye bağıran seyirciye tamam diyerek hafif gülmesi ve ilerleyen dakikalarda "Hani Nazım'ın da dediği gibi; ustalaştık taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta" diyerek odanın kireç tutmamasının nedenlerini sıraladığı halk türküleri gibi "Sevda baştan nasıl gider" in spontaneleriydi bunlar.

Yine ucuza düşürülen bir bilet, ani verilen bir karar, OFF'ların birleştirilmesi sonucunda Kharkiv'e akma planı. İstanbul yılbaşından çıkmış, bomboş, herkes evlerinde. Havalimanına ulaşmak zor olmadı. Her şey tıkır tıkır işliyordu. Ne asker uğurlaması, ne hacca gidenler, ne de transfer karşılama yoğunluğu vardı. Böyle boş olunca da "Ulan bomba ihbarı falan mı var acaba?" diye şüpheleniyorsun.

Uçağa giriş kapısında duran kalabalık az çok seyahat edilecek yer hakkında bir önyargı oluşturur. Lviv'e inat daha az "gri tuğralı Doblo" sahibi abi vardı. Hatta hiç yoktu diyebilirim. Transit olarak ülkelerine dönen Ukraynalı vatandaşlar ve Ruslar çoğunluktaydı. 90'lı yıllarda klişe haline gelen "Adamların stadyumları 15 dakikada dolup-boşalıyor. Biz saatler öncesinden gidip helak oluyoruz"  muhabbetleri geldi akla. 15 dakikada dolup boşalan stadyumarın huzuru vardı. Ama 6 saat öncesinden gidip sıraya girilip, içeride Hakan Peker-Ufuk Yıldırım şarkılarıyla şımarma hali yoktu. Ne ağlayan bebek, ne kavga çıkaran yolcu vardı. Hatta Pegasus'un tekerlekleri beklenenden 2 dakika önce yerden kesilmişti.

Önyargı oluşmasın, algı operasyonu olmasın diye gideceğim yerlerle ilgili artık ön araştırma yapmıyorum. Ön araştırma dedikse şehrin takımının Türk takımlarıyla oynadığı maçlar, oradan transfer olmuş futbolcular falan. Oradan da işaretler ne getirirse artık... Kharkiv ise Türk Futbolu için tam bir hayal kırıklığıydı. Ertuğrul'u kovduran , Skibbe'ye bıraktıran, Sosa'nın eşinin beğenmeyip İstanbul'a kaçtığı bir yerdi.

Söylenen tek şey tabanca gibi bir takım olduklarıydı. Bu takım geçtiğimiz yıllarda küme düşürüldü ve Öz Metalist tarzı sıfırdan başlamıştı amatörden. Tamamdı işte; dibe vurup aniden çarpan o balık gibi çarpma peşindelerdi.



Şehirle ilgili yaratılan algı "Oranın Eskişehir'i diyelim" gibi bir algıydı. Vatos balığı yüzüme kocaman bir tokat atmıştı, 20938 yıldır Eskişehir'e gitmeden, ona benzetilen yere gidiyorduk. Paris'e gitmeden Diyarbakır'a "Doğunun Paris'i demek" gibi bi rşey. Son dönemlerde PR'ı sık yapılan Kars ile ilgili 48Kutay'ın ilgi alanına girmeye başlamıştım bile.

Şehre ayak bastığımda hava mevsim normallerinde seyrediyordu. Halk arasında "göt kesen soğukları" diye adlandırılan soğuklardan ve kar tanelerinden eser yoktu. Şehir merkezinde büyük bir noel ağacı karşıladı ama Lviv'in aksine Ukrayna bayrakları yok gibiydi. Orada bir referandum yapsam "Rusya'ya katılalım" diyenler %80 çıkabilirdi. Ukrayna'nın en doğusu olduğundan kendimce Türkiye'den çıkarımlar yapmaya çalıştım, tehlikeli sulara girdiğimi farkettim hemen çıktım o sulardan.



İstanbul'da olan yorgunluk burada da vardı. Gerçi bizde portakal-muz-tv8-çekirdek yorgunluğu idi ama burada sağlam votka tüketimi olmuştur diye düşünüyorum. Öğrenci kentinde hiç öğrenci görmedim. Hepsi memleketlerine gitmişti. Kendimi bir anda rakip takımın oyuncusunun başka takıma transfer olduğunu bilmeden "En tehlikeli silahları, önlemlerimizi aldık" diyen Mustafa Reşit Akçay gibi hissettim. Dünyanın en kısa basın toplantısı gibi en kısa spontane seyahatimde başkası olması beklenemezdi.

Kendimi çoğu zaman semtte hissettim. Her yer kapalı, her yer kiralık, her yer kentsel dönüşüm... 

24 saatten az kaldım. Galiba bu spontanelerden de sıkıldığımı fark ettim. Çünkü Eskişehir'i görmeden, "Oranın Eskişehir'i" demek olmuyormuş. Bu da buradan çıkardığım bir dersti kendi adıma. Hikaye çıkaracak, hikaye anlatacak kimse yoktu. Sosa'nın karısı haklıydı. Sanki Erman Toroğlu'ydum ve 0-0 bitip uzatmalarda da eşitlik bozulmayınca penaltılara kalan ve baskıya yetişmesi için alelacele yazılan bir yazıydı.

Biraz şey gibi; "Atama değil de, özel bir kurumdan teklif geldi. Gittik görüştük, içimize sinmedi ama bir yandan da çalışmak lazım" esnasında ağızda kalan o metalist tat gibi...

Kharkiv'in tek kazananı JAJA'dır ibütün bu hikayede , o da 15 Ocak itibariyle Thaliand SCG Muangthong United ile anlaşmış.



İşaretleri takip etmek istemiyorum, Thaliand'a mı git demek istiyor hayat?

Pazar, Ekim 22

Just Lviv It!

Yazar: Refet

"Hem yoluna devam edersin hem uyursun. Yeter ki yanındaki yolcuya kafanı düşürme. Gerçi bu videoyu izledikten sonra bu kaygı ortadan kalkar. Ne de olsa, semte giden 4 numaralı otobüste yanımıza Ukrayna cumhurbaşkanı oturmayacak.

Ukrayna demişken, Refet yine yollara düşüyor. Hayranlarına, ondan önce ilk biz duyuralım. Son günlerde blog ofisi faks yağmuruna tutulmuştu; "Nerede bu çocuk?" diyenlere cevap yetiştiremiyorduk. İşin aslını öğrendik, "Vizesiz yer var, gidersen" demiş ve Lviv'e bilet almış. Açıkçası bu gezgin ruhu öne çıkaran bahaneler beni pek tatmin etmedi. Geçenlerde de tam kriz zamanı Katar'a gitmişti. Şimdi de Reis'in uyuyakaldığı yerlere gidiyor. Altından bir şey çıkar."

Kutay Ersöz, 10 Ekim Salı, Targetstriker



Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Lviv

Refet Bele Himayelerinde...



Refet Bele: Efendiler ilk hedefiniz Galiçya Cephesi'dir , İleri!

Kutay'ın "Avrupa Ampute Şampiyonası Finali'ne gidecek dost aradım, bu şehri periler sarmış" diye Haluk Levent şarkıları mırıldandığı sıralarda biz Lviv yolculuğu için son kontrollerimizi yapıyorduk. Kaş'a gittiğim zaman minik otogarında bir amca şöyle demişti: 

Bizim konseptimiz bu. 5 yıldızlı oteller, açık büfeler beklemeyin. CEO'su da gelse pansiyonda kalacak, konsept bu! 

Galiba Lviv'in de konsepti buydu. İlk kez airbnb üzerinden oda alacaktım. Böylece Türkiye'ye dönünce tek böbrek ameliyatı için beklerken bloga bir sürü seri yapabilirdim.

Genç bir çiftten oda kiraladım. 5 gün için 200 lira gibi bir fiyat. Hem de içinde çorbası, iftar tabağı, tatlısı, tuzlusu da dahil. Ukrayna pasaport polisi görmek ister diye de çıktısını alıp pasaportumuzun arasında koyduk.

Ampute takımımız şampiyon oluyor ve kaptanı telefonla konuşuyordu RTE ile. RTE, Ukrayna'da idi bir dizi ziyaret için. Üçtür pişti olacaktık ve beni bu sefer kesin "ajan bu piç" diyerek paketleyeceklerdi yaka paça. (Kalkışmada Kaş'ta, Katar'da iken Doha'da) 

Bu düşüncelerle valizimle evden çıkarken, reisçi komşumuz gördü ve hemen muhabbete girdi. Ben de "Ulan Lviv-Ukrayna dersem şimdi karı-kız muhabbeti yapacak en iyisi Galiçya Bölgesi- Polonya sınırı diyerek tribünlere oynayayım" dedim ve fonda Irmağının Akışına çalmaya başladı. "Hadi iyisin Reis de ordalarda"  diye de ekledi uğurlarken. Hayır ne olacaksa yani...

Airbnb'den konfirmasyon maili gelmişti fakat chat kısmından tesis ile ilgili sorduğum sorulara cevap gelmemişti. Hafif kıllanmıştım. Neyse mekanı aradım. "Bir saniye bekleyin" diyerek telefonu Türkçe bilen bir dayıya verdiler. Kısaca, "İlk gün haricinde diğer günler tamam, o bir gün başınızın çaresine bakın" dedi. Hemen orayı iptal ettim. Olmadı pakta yatardık. Yine rastgele bir yer seçip beklemeye başladık.

Amatör Sosyologlar olarak derslerimizde hocalarımız bize "Gidilen ülke hakkında bir ön fikir oluşmasını istiyorsan, uçak yolcularını iyi incele " demişlerdi. Gri tuğralı doblosunu dış hatlara parketmiş nalbur abiler, içki almak için 1-2 günlüğüne kaçan tekelci, 35-55 yaş aralığında Lviv KTM'ye katılacaklarını düşündüğüm 20 kişilik bir sap grup ve Ukraynalı bir kaç melek ile havalandık. Bu sefer dikkatimi çeken uçakta boş yerlerin olmasıydı. Hatta uçağın dengesi sağlansın diye, önde kalabalık yapanları arkalara aldılar. Meğerse sızıp uçağı kaçıran çok oluyormuş Rus yolculardan. Versene şu votkayı bilader...

Sağ salim indik. "Bilecik Otogarı'na hoşgeldiniz" yazısının eksik kaldığı ufacık bir havalimanı. Kaos yok, koşuşturanlar yok. Aradığımız huzur... Üç yıl Atatürk ve Sabiha Gökçen'de çalışmış biri olarak 1-2 dakika durdum ve o dinginliği yaşamak istedim. 

Pasaport kontrolüne doğru ilerledim. 4 bankonun 4'ü de kadın polisti. Sap gruptan uzaklaşıp, 'Abdurrahman Çelebi parkamı' giydim üzerime. Saplar güle oynaya damgalatıp geçerken, gözleri için üç kez cinayet işlenecek polis abla o kilit soruyu yöneltti: "

"First Time in Ukraine?"

O an Nazım Hikmet'ten "Bu gün Pazar, beni ilk kez güneşe çıkardılar, ve ben ilk kez..." tavrında "İlk kez.." diye mahcup bir gülümseme takındım.

Sol tarafta minik bir odaya yönlendirdi ve 'Önce orası, daha sonra burası' der gibi işaretini çaktı. 5-6 sap ile kuyruğa girdik. Zaten girişe Türkçe yazı asmışlar, altında da wi-fi şifresi ile "Rezervasyonlarınızı internetten de gösterebilirsiniz" tarzı bir jest. Sıra beklerken hemen ilgili sayfaları hazırladık. İçeri girdik; yine tüm polisler kadındı. Rezervasyon yaptığım yeri gösterdim. "Dönüjj biylat" demeden daha hazırdı biletimiz. "Hiç dönmeyi istemiyorum, içerisi de böyleyse" bakışıyla onu da sunduk, cüzdanım çıkarıp bilgisayarın kamerasına göstermemi istedi. Teşekkür etti, damgayı vurdu. Pasaporttan da okeyi alıp Arka Sokaklar-Lviv'de konuk oyunculuğumuz bittikten sonra şehre giriş yaptık.

Taksilerin uygun fiyatı olduğunu okumuştum, o yüzden zorlanmadan, Tarzanca anlaşarak kalacağımız yere doğru yola koyulduk. Taksici İngilizce bilmiyordu. Ben Türkçe, İngilizce ve beden dili anlatıyor, o da aynı şekilde cevap veriyordu. Bir şekilde muhabbet ettik o kısa sürede. "Trafik çok, sinyal vermeden dönüyor, egzozu patlamış, burada yolcu mu indirilir" evrensel sorunlardı. İşin garibi şehir merkezinden uzaklaşıyorduk. Nasıl diyeyim; Sabiha Gökçen'den Kartal Merkez'e gidecekken taksinin Pendik-Aydos'a sapması gibiydi.



Neyse ki mekana geldik. "Ben nedime, mekanın sahibiyim" diyerek bir abla karşıladı. Burası köymüş normalde. Ufak ufak binaları alıp restore edip butik otele çevirmeye başlamışlar. Bizim Balat gibi. Dinler tarihi okuduğunu öğrendik N'nin (nedime-mekanın sahibi). Taksimizi çağırdı ve şehir merkezine doğru yola çıktık.

Merkezde bizi Adam Mickiewicz'in heykeli karşıladı.



"İmparatorlar cigaralarından babacasına çektikleri dumanı üflerken, Adam Mickiewicz'in şahir ruhu dumana asılıp, yüz yıllık müzesinden kalkarak kilisenin istavrozuna kondu. Ağır ablalar esrarı daha kallavi götürmek için zıvanalar hazırlamaktaydı" 

Ağır Roman'ın açılış repliği ile şehre giriş yaptık. Sahi kimdi bu şair. Hemen Lviv Belediyesi'nin sunmuş olduğu sınırsız Wi-Fi ile araştırmamızı yaptık. Meğerse bronz heykelinin elini kesip tampon yaptıkları şair İstanbul'da vefat etmiş, hatta müzesi bile varmış Beyoğlu'nun arka sokaklarında.

İçinden deniz geçmeyen şehirlere karşı önyargılıydık hep. En azından bir nehir, bir su birikintisi olmalıydı. Ama burası kafadan etkilemişti bizi. Bilgi deniziydi. Bir de İlhan İrem'in menevişlerinden çok fazlaca burada.

Bosna'da görüp hayran kaldığımız olay burada da var. Şehrin yerel birasının satış mağazası. En alt kat biralar, hediyelikler ve bar, üst üç katsa restaurant. Bizim bomontiada tarzında aslında. 2.5 TL'ye biramızı içiyoruz günü bitiriyoruz.

Ertesi gün Lychakiv Mezarlığı'nda başlatıyoruz günü. Buranın Karacahmet/Zincirlikuyusu. Fakat tek bir farkla, her mezarın başında bir heykel var. Fani ömründe ne ise onunla ilgili bir heykel konduruvermişler. Yukarlarda ise Galiçya Cephesi Şehitliği var. 'Galiçya Cephesi'nde ölen tüm milletlerin yiğitleri ve aslanları burada yatıyor' yazısının okuyunca hemen fatihamızı gönderiyoruz. Tarih derslerinde hep geçerdi. Ben Galiçya'yı hep İspanya'da zannederdim. Bir yerlerde birilerine asker lazım olmuş ve yine biz ölmüştük. Uçaktaki sapların bundan haberi var mıydı acaba? Sorsan mangalda kül bırakmazlar. Bunlar hep yazılacak, deşilecek!


Derken şehir merkezinde Karpaty Lviv'li oyuncuları görüyorum. Yeşil eşofmanlarıyla takım otobüsünü bekliyorlar. Kimse oralı değil. Ne imza isteyen, ne selfie çektiren, ne anasına-bacısına söven var. Zaten 2007'den beri iflah olmamışlar. Bu tarz sürpriz takımlar bence büyük ahlar alıyorlar ve iki yakaları bir araya gelmiyor. Adamların yüzünden düşen bir parça zaten. Odessa'da gemileri batmış halde dolaşıyorlardı, hiç bulaşmadım. Belki teknik direktörü ile sohbet edip, buraya koyabilirdik: Lviv'in sürpriz takımı Karpaty'nin renkli başkanıyla hayat, kadınlar, siyaset, aşk ve Karpatlar hakkında konuştuk

34' Kozhanov sağ kanattan ceza sahasına girdi pasında Kuznetsov'un dokunuşunda top ağlarla buluştu. 0 - 1 


Resmen içim kararıyordu. Mezarlığın negatifliğinden de olacak ki birden kafamdaki Rijkaard Hoca, Milan Baros'u oyuna almaya karar verdi. 

35' Galatasaray'da oyuncu değişikliği. Mehmet Batdal yerine Milan Baros oyuna girdi.


Birden hareketlendi hava...

Her Şey Çok Güzel Olacak filmi tadında bir ortam olduğu için önceki gün gittiğim yere yeniden gittim. Enerjimiz kaçtı ya, kapıdaki eleman içeri almadı. "Damsız girilmez" .

Ortakent Meteor Disco olsaydı belki nazlı Bodrum kızları bu teklifimizi rededecekti ama Baros'un da oyuna girmesiyle eski tadımız yerine geldi.

8 kişilik bir grup vardı ilerde; 5 kız, 3 erkek. Halı saha maçına kadro yapar gibi hemen çiftleri belirledim kafamda, kendim ise devrelik olarak fasulye yaptım kendimi ve aralarına daldım.

-Merhaba
-Merhaba (Gülüşmeler)
-Ya şöyle bir durum var. Ben dün geldim buraya, baya eğlendim (cep telefonundan resimleri de gösteriyorum) fakat bugün içeri almıyorlar. Ya hani içeriye kadar yardımcı olsanız. İçeride ayrılırız.
-Aaaa!! (Üzülüyor) Biz de girmeyebiliriz ama kesin değil, çünkü giriş çok pahalı. (Giriş 14 TL)
-Ya istersen ısmarlayabilirim :)
-Ouuu (Aralarında bir şeyler konuşup gülüyorlar). Biz başka yere gitmeye karar verdik ama istiyorsan bize katılabilirsin. Tabi SIKILMAZSAN.

59' GOOOOOLLLLL!!!!! Harry Kewell'ın sol kanattan ortasında Milan Baros'un top yere inmeden vuruşunda top ağlarla buluştu. 1 - 2 


Yolda birbirimizi tanıyorduk. Lviv'de öğrencilermiş. Şehir dışından gelmişler. Şehir dışı dedikleri de Kocaeli-Bolu-Bursa tadında komşu iller, bir tane de Metalist Kharkiv'li vardı. Sosa muhabbeti açsam saçmalamış olacaktım. Tek bildiğim oranın buraya göre soğuk olduğu ve sanayi şehri olduğuydu. Kadıköy Süreyya Operası tarzı bir yere gittik. Tiyatro kısmı kapalıydı, diğer kapı ise bilardo salonuna açılıyor ve merdivenlerden güzel müzik sesi geliyordu. Mekan karaoke mekanıydı. Masaya oturuldu, biralar geldi. Birden masada ilgi odağı olmuştuk. Grubun bu geceki toplanma amacının doğum günü olduğunu çözmemle, sağlı sollu ataklarla gol arıyordum.

Üç erkek kendi arasında goygoy yapıyor, kızlar ise ilgi bekliyordu. Doğum günü olan manitan var ve sen öyle duruyorsun orada. Biz ne olur ne olmaz der 23:58'den kutlamaya başlardık anasını satayım.

Biraz sonra peçeteler geldi. Herkes istek şarkısını yazdı... Ben de "Siz ne seviyorsanız ben de ondan istiyorum" gibi; uçak düşerken "Hakan Abi'nin okuduğu tüm dualara katılıyorum" diyen Hasan Şaş gibi düşmeyi bekliyordum. Köpek balıklarına yem olacaktık.

Tuvalete gitme bahanesiyle peçete ve kalem alıp tuvalet girişinde "Bugün Lena'nın doğum günü, ona 'Happy Birthday to you' çalar mısın?" yazılı notu yanında oranın 50 Lirası ile DJ'ye uzattım. Birden müzik kesildi ve o an başladı. Kız birden ağlamaya başladı, sarıldı falan.

Türkiye'de olsa linç ederler. Çocuk da "İstanbul Man çak" diyor. Orada birden kıza "Bak bu adamı hiç gözüm tutmadı. Bundan ne koca olur ne baba" gibilerinden nasihate girmeye başlayacaktım. "Fazla tevazunun sonu vasat adamdan nasihat dinlemektir" der gibi bakıyor Bursaspor deplasman forması rengi gözlü kızlardan biri ve ilk kez duyduğum bir şarkı eşliğinde dans etmeye başlıyoruz. Şarkının ne anlattığını sordum. "Bir adam varmış. Karısına ev alacakmış deniz kenarında, alamıyor ve üzülüyor" gibilerinden bir şey söyledi. Belli ki karanlık ülkesinde diyerek kafamda Cengiz Kurtoğlu'na acil şifalar dileyerek kendimi geceye bırakıyorum. 

Sonra sigara içmeye çıkılıyor. Doğum günü olan kız, kardeşini çağırıyor. "Biz seni çok sevdik" diyor. Tam bir basın toplantısı tadında geçiyor. "Neden yalnız geldin?" diye soruyorlar, anlam veremiyorlar. Öğrenilmiş çaresizliklerimiz nedeniyle bir an kendimi canlı yayından kovulan Erol Büyükburç gibi hissedip "Neyse hayat işte, kader" dedim. Güldüler, "Belki de kaderin burada yazılmıştır" gibilerinden bir şey deyip dans pistine geri döndük.

Gece müthiş ilerliyor. Sanki Lviv Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olmuşum, mezuniyet partimiz ve artık açılamayanlar birbirine açılacak gibi bir hava oluşuyor ortamda. Flörtözlük akıyor her yerden.




Saat 05:00 suları... Masada boş bardaklar ve kirlenmiş tabaklar artıyor ve artık ufak ufak alınıyor Z raporları. Masaya hesap geliyor. 1100 Grivna. Yani bizim paramızla 150 liraya tekabül ediyor. Birden aralarında fiskosa başlıyorlar. Doğum günü olan kızın morali bozuluyor. 1-2 kişinin gözleri doluyor. Telefonlar çıkıyor piyasaya, hesap makinesi uygulamasına giriliyor. Tamamı öğrenci olan bu güzel grup mahcubiyetin son demlerinde. Birden masa boşalıyor, hesap kağıdını alıp, DJ'den "Haydi Abbas vakit tamam" diyerek konuyu kilitliyorum.

Çaktırmadan dönüyorum. Masada ikinci bir duygu seli yaşanıyor. Bazıları itiraz ediyor. Mahcuplukları 'Böyle bir akşamda ne münasebet' der gibi iri yeşil gözlerine yansıyor. Yeşil bira şişemi alıp balkon konuşması tadında sesleniyorum:

"Sizler öğrencisiniz ben ise çalışan. Bir dahaki sefere okul bitince siz bana ısmarlarsınız"  

Sanki Dünya Kupası Elemeleri son maçı... Beraberlik ikimize de yetiyor ve maç sonundaki 1-1 ile orta yuvarlakta sevinç yaşanıyor. 

85' GOOOOOLLLLL!!!!! Harry Kewell'ın sol çaprazdan ceza sahasına girdi yerden ortasında Milan Baros arka direkte bomboş pozisyonda topu ağlara gönderdi. 2 - 2


Telefonlar alınıyor, vedalaşılıyor, "Varınca ara haber et" diye tembihliyoruz. Oradan çöplük haline gelen müzik dosyalarımızı açıyoruz son ses ve Rynok Meydanı'na çöküyoruz. Garip bir huzur. "Neden yalnız geldim, yalnız geldik, yalnız gidiyoruz" un klibini çekiyorum bomboş sokaklarda..

Sabahlıyoruz ve havasından-suyundan olmalı ki 4-5 saat sonra uyanıp yine düşüyoruz yollara. Çarşı iznine çıkmış asker gibi şeniz, bira şişelerinden "Bugün de ölmedim anne" yazasım var. 

Şiirde dediği gibi;

Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum
Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum

Ara sokaklarda gezerken garip bir sokağa denk geliyorum. Her yer oyuncak... Oyuncak ayı, toplar, topaçlar, park, oynayan çocuklar.... Meğerse burası Unutulan Oyuncaklar Müzesi'yimiş.


Zamanın birinde ufaklığın biri oyuncağını mahallede unutmuş. Bunu bulan bir teyze de avluya benzer yerde rafa koymuş gelince alsın diye. Sonra o raf büyüye büyüye unutulan, bırakılan, kullanılmayan, özlenen oyuncakların yeri olmuş.

Şiirdeki son mısra yalan oluyor; dün alınan telefonlar açılmıyor, mesajlara cevap gelmiyor, meşalemizi  yakıp mutluluklar diliyoruz ve yeni hikayelere yelken açıyoruz.

87' Arda sol kanattan korneri kullandı defansın uzaklaştırmak istediği topu Servet ağlara gönderdi ama daha öncesinde Servet kaleciye faul yaptığını belirtti. 
90' Maçın 4. hakemi 3 dakikalık kayıp zaman işareti verdi...
90'+3 Maçın son düdüğü geldi. Galatasaray Karpaty Lviv ile 2-2 berabere kaldı.


Gurme-kültür gezilerimiz sürerken karşıdan TribünDergi/Ultras görselleri gibi bir güruh yaklaşıyor. Kortej gibi kortej, ufak ufak yaklaşıyor. Ellerinde pankartlar. Yürüyor bu çocuklar diyerek ben de onlara katılıyorum. Ne dedikleri, neyi protesto ettikleri hakkında tek bir fikrim yok. Bazıları maskeli, Ukrayna bayrağı taşıyorlar fakat kırmızı bayrakları da var. Konumlandıramıyorum. Anti-faşista falan diye de bağırmıyorlar. Meydana birlikte geliyoruz. Basın açıklaması yapıp, yapıyorlar şovlarını.

Resim çeken bir gazeteci ablaya soruyorum, ne diyorlar, neyi protesto ediyorlar, siyasi görüşleri ne? Bunlar ulusalcılarmış, Ukrayna şehitlerine yeterince önem verilmediğinden bahsediyorlar. Halkın ilgisizliği de ayrı bir konuydu. Kimse belaya bulaşmak istemiyor anladığım kadarıyla.



Dün alınan telefonların birinden yaşama belirtileri geliyor: Bize katılmak istersen gel , dünkü yerdeyiz!

Şöyle bir ortam bekliyorum... İki sap, iki kız, biz de orada yancı olacağız. Belki de hesap ödetmeye çağırıyorlar. Tüm cool'luğumu takınarak ve "Kula kulluk edene yazıklar olsun" diyerek boş yere kuruluyorum.

Gittiğimde 3 kız oturuyor masada. Dün doğum günü olan ve iki arkadaşı. Saplar yok. Sormuyorum, onlar da bana "Dün ablasına yürüyordun; hayırdır?" çekmiyor.

Karaoke başlıyor, goygoyun dibine vuruluyor. Sonra sigaraya çağırıyorlar. Çocuklar Duymasın'daki "Mutfaaak" misali bunların da kaçış yeri sigara. Orada ciddi şeyler konuşuluyor.

J hukuk okuyor, yargıç olmak istiyor..."Bir kadına en çok yakışan meslek" diye saçmalıyorum. L ise polis. Evet bildiğin polis. Dün doğum günü olan. Bugün yürüyüş yapanları soruyorum. "Ne işin vardı orada?" diye ufak ufak şüphe ediyor. Güzel ortamı bok ediyorum. "Adrenalini severim , bilirsin" diyorum; gülüyor. Orada bir işaretiyle paket ederler bizi. "Bu pis Türk bacıma sulandı, arkadaşlarımı rahatsız ediyor" dese gece votkayı tersten içeriz yemin ediyorum. Konuyu değiştiriyorum. "Bugün neler yaptın başka" diyorlar, anlatıyorum yaptıklarımı. Sonra soruyorum; "Şu tepedeki yer ne?"



Oraya hiç gitmedim. Çamlıca Tepesi gibi bir yer... Anten var, ışıklandırmışlar. "İstersen gideriz, şehri izlersin. Madem son gecen" diye spontane bir plan  yapıyoruz. Hesaplar Alman usülü ödeniyor. 

"Yürüyebilecek misin? Tırmanmaya hazır mısın?" diyorlar ve başlıyoruz oranın Şahin Tepesi'ne tırmanmaya. Issız bir ormandan gidiliyor. Ne karanfil, ne kurbağa, ne köpek, ne kopuk var.

Polis L, antrenmanlı önden önden gidiyor. Kestirme olarak yoldan değil, bizi çayıra/çimene salıyor. "Al adrenalin istiyordun" diyerek goygoy yapıyorlar.

Ve final! Tüm Lviv ayaklarımızın altında. Gece gerdanlık, gündüz mezarlık diyecek oluyorum susuyorum. Çünkü bu manzarada sadece susulur. Resimler çekiliyor, muhabbet ediyor ve gitmeleri gerekiyor. Bir sonraki gelişimizde içeceğimizle geleceğimize dair sözleşip merkeze doğru dönüyoruz. Onlar evlerine, bense meydana.

90' GOOOOOLLLLL!!!!! Aydın Yılmaz. Arda ceza sahasına yönelen Aydın'a uzun pasını gönderdi. Aydın bir anda kaleci ile karşı karşıya kaldı vuruşunda top ağlarla buluştu. 0 - 1


Odunu koysalar oy vereceğim Lviv Belediyesi'nin sağladığı beleş internet ile güneş doğuş saatini öğreniyorum. Bir saatim var. Bu kadar yol gelip, o gündoğumu kaçırılmaz. Ara sokaklarda oyalanıyorum. Az sonra tektekçiler açılıyor, tek votka ve kahve gömüyorum. Sanki 12 saat uyumuş gibi enerji dolup başlıyorum Lviv Cumhuriyet Savcıları ile çıktığım yolu tek çıkmaya.

Yolun sonu müthiş, yolun sonu harika, yolun sonu güneş, yolun sonu zirve...


Uçağa 6 saatim var, ne yapsam ne etsem diye düşünüyorum. Otele gidiyorum, çıkış işlemlerimi yapıp, sihirli otobüsüme biniyorum. Oranın 4 numarasında uyuya kalıyorum. Aslında rüyaya yatmıyorum, bu kısa konukluk rüyasından uyanıyorum. Son durakta iniyorum, yemyeşil bir yer. Biraz dolaşıyorum.

Dün "Belki seni uğurlamaya gelebiliriz" diye konuşulmuştu, bir umut onu bekliyorum. İnsan karşılamayı umut etmeli, neden vedaları bekler ki diye kendimle çelişiyorum. Beklenen mesajlar geliyor. Biri okulu için Kharkiv'e dönmüş, diğeri zaten itin uğursuzun peşinde gecesi gündüzü üniformasına siniyor , diğeri de ölü gibi uyuyor. 

90'+1 Hakan Balta ceza sahası içinde Khudobyak'ı kaçırdı ceza sahasına çevirdiği topa Fedetskiy'in vuruşunda top ağlarla buluştu. 1 - 1.

90'+4 Maçın son düdüğü geldi. Galatasaray Karpaty Lviv ile 1-1 berabere kaldı.


Havalimanına doğru yola çıkıyorum. Taksici İngilizce biliyor, Antalya'ya tatil için gelmiş zamanında Oradan konuşuyoruz. "Ne olursa olsun İstanbul gibi olamayız, deniz bambaşka bir şey" diyerek kafamı karıştırıyor. 

Saçma sapan deplasman golü uygulaması olmasa uzatmaya gidecek maçlar misali İstanbul'a taşıyoruz hayallerimizi. Kim bilir hangi -izm'in işaretini bıraktığı hangi meydana atanacağız bir dahaki sefer. Küllerinden doğan Anka kuşu misali bıraktık yine tüyümüzü nice insanlara, bekleyeceğiz geri dönmesini, şeytan azapta...

Hem yoluna devam edersin hem uyursun. Yeter ki yanındaki yolcuya omzunu düşür. Gerçi bu yazıyı okuduktan sonra bu kaygı ortadan kalkar. Ne de olsa, semte giden  otobüste yanımıza Ukrayna Savcısı bile oturabilir.


Salı, Şubat 23

Dünya Çok Büyük




Dünyanın tanımadığı bir ülkede dünyayı tanımaya çalışmak nasıl olurdu?

Tıks

Cumartesi, Mart 1

Asker Botu ve Çiçek



Ukrayna'da neler oluyor anlamıyorum ama şu fotoğraf dünyanın özeti.

Bu dünyada çiçeği tercih edenler, ancak böyle fotoğraflarla teselliyi bulabilecek. Onun dışında ne yaparlarsa yapsınlar, huzura kavuşamayacaklar.

Bunu da bu sene Türkiye'de kabullendim.

Cuma, Kasım 16

Galatasaray 72-68 Donetsk




Yazacak hiç bir şeyim yok. Ne kafamda bir şey var, ne de içimde istek. Hem şu maçı yazıp, bloga geçirmek istiyorum, bir taraftan ise üşeniyorum.

Zaten saha içine dair yazacak hiç bir şeyim yok. Olan bitenden kopuktum. Göksenin oynamadı, Domercant oynamadı, Lakoviç oynadı, Hawkins en kötü gününde 20 küsür sayı attı, Gordon iyi savunma yaptı, Ender üçlü çektirdi, Engin kritik üçlük attı, Cenk ilk yarı bitmeden faul problemine girdi, Ndong'un serbest atışları....

Maç bu kadar. Maç, zerre kadar umrumda değildi. Orada olmak istiyordum. Salonda. Bu duygusallıkları çok bahsettim. Yine yazmak istemiyorum. Ama çok hoşuma gitti. Efes maçı, üzerine bu maç. Salonda olmak.

CSKA maçında 12.000 kişi vardı. Kalabalıktan hareket edemiyorduk. O tarz maçların da havası farklıdır, öyle maçlar da olmalıdır. Ama salon içinde gezmek, sürekli tanıdığın, ismini bilmesen simalarını tanıdığın kişileri görebilmek çok güzel. Şimdi yeni stadyumda, komplekste, arenada, koltuğundan başka yere hareket edemezken bu ne büyük bir lüks.

Ali Sami Yen  yıllarında, aynı insaları görüp, kimle maç yaptığımızı fark etmeden, skoru bilmeden gelip gitmek gitmek gibi.

Valla rakibi yenmişiz, çocuklar öyle diyor. 10.maçta 10.galibiyet. Yavaş yavaş kalabalık olacağız yine. Salonun en güzel zamanları bunlar, değerlendirmek lazım.



Pazar, Ekim 9

Stad Açılışı

Euro 2012 Finali bu stadyumda oynanacak. Kiev'de.

Stad, dün görkemli bir törenle açıldı. Havai fişekler falan. Bir stadyumun görkemli bir törenle açılmasının nedenini hayatım boyunca anlayamam. Ya da anlarım ama kabullenemem.


Açılışı Shakira yapmış. Büyük ihtimal kapanışı da Pique yapar. Servet yapacak değil ya. Bizimki de satır doldurma..

Shakira da 2010'dan sonra 2012'den de nemalanıyor. Organizasyonlar, etkinlikler, iş sahaları, futbol sahaları...

Cuma, Nisan 15

Braga'nın Kupası


- Braga eskiden sürekli Uefa Kupası'na katılırdı, adını öyle duyurmuştu. Şimdi o kupada en iyi yerlere geldi.

- Üstelik Şampiyonlar Ligi'ne kaldığı sezonda. Sene başında Braga'sız Uefa Kupası tatsız olur diye makara yapmıştık, adamlar şimdi yarı finalde.

- Braga kadrosundan Hugo Viana dışında tanıdığımız adam yok, bundan sonra daha iyi irdeleriz.

- Dinamo Kiev iki maçta da kötü oynamadı, hatta belki de rakibinden daha iyi oynadı ama elendi.

- İlk maçta Kiev 10 kişi kalınca Braga avantajı kullandı, rövanşta Kiev bunu yapamadı.

- CNN Türk'ten maç izlemek ilginç bir deneyim.

- Geçen hafta naklen verilecek maç bu olmalı dedim, maç golsüz bitti. Diğerlerinde en az 4 gol oldu.

- İki maçta da yenilmeden elenmek çok acı olmalı.

- Avrupa Ligi, İberya Ligi'ne döndü.

Perşembe, Aralık 9

Üşüyoruz Reis


Shaktar Donetsk taraftarları. Aralık'ın ortasında bu adamlar nasıl böyle durabiliyor. Ne içiyorlarsa aynısından ben de istiyorum.

Cuma, Ağustos 20

Galatasaray 2-2 Karpaty


Galatasaray kötü. Galatasaray zevk vermiyor. Galatasaray güçsüz. Galatasaray bu sene çok defa yenilecek. Galatasaray futbolcuları iyi değil, formsuz. 3 ay önce "git patlat bu kafayı şimdi" eşliğinde bıraktığımız Sami Yen, hala aynı tempoda..

Ama bunların hiçbiri mesele değil. En azından benim için. Galatasaray ile, takımla, kulüple bir bağ kurulmuş. Kimi sadakat der, kimi aidiyet. Sonuçta, bir gününü Galatasaray'a ayırmak "maç kazanmak" olgusundan daha farklı değerler ve anlamlar taşıyor.

Yaşın büyümesi belki de; eskiden maç içinde süreli "kazanmamız lazım" derken, tezahüratlar yaparken, artık bir köşede maçı izliyoruz. Bazen takımı tartışıyoruz, bazen kendi muhabbetimizi yapıyoruz, bazen Ali Turan'a bakıp Cihan'ı anıyoruz, bazen Ayhan'ı görüp son 10 seneyi yad ediyoruz.

Veya belki de yaptığımız; tecavüzün kaçınılmaz olduğunu farkedip, eğlenmeye ve zevk almaya bakma metodu.

Kulüp başı boş yönetildiğine göre, bizim Galatasaray sevgimiz, kombine-GS Bonus-Store alışverişi gibi şeylerle ölçüldüğüne göre, kötü sonuçlar bizi çok da üzmemeli. Sonuçta Galatasaray varlığına yine devam edecek, biz yine maça gideceğiz, yine muhabbet edeceğiz ve haftada 1-2 gün Galatasaray ile Galatasaray sayesinde boktan hayatımızdan sıyrılıp keyif alacağız.

Buradan, geçen sene sık sık yaptığım gibi, Rijkaard'a sahip çıkış satırları yazabilirim. Ama stadyumda "Frank Rijkaard oley" diye bağırılırken hoparlörden ses girerse ben de bu çabamın beyhude olduğunu hissederim.

Veya Galatasaray futbolcusunu, hele genç ve yeni gelmiş bir futbolcuyu ıslıklayanlarla tribünde tartışabilirdim ama her ıslıklama olayından sonra yöneticiler "taraftarın tepkisi haklı" derse ben de pek uğraşmam.

Kısa geçelim. Galatasaray'da sorun çok. Bunları çözecek kişiler biz değiliz. Bu sorunlar çözülmezse Galatasaray yok da olmayacak. O zaman, maça gidip bir köşede çekirdek çıtlayıp muhabbet etmek daha güzel. O yüzden; insanlar dün maçtan çıkarken "bir daha maça gelmeyeceğim" derken biz hala "Pazar kaçta buluşuruz?" diye birbirimize soruyoruz. 3 ay önce yeniden kavuştuğumuz Sami Yen'i belki de 3 ay sonra bulamayacak olmak da var aslında..

Çarşamba, Kasım 18

Aklı Fikri


King Otto Shaktar'ın stadında, Lucescu'nun evinde maça hazırlıyor takımını. Bugün Dünya'nın birçok ülkesinde kalpler duracak. Bunlardan ikisi karşı kıyılarımız. Birbirleriyle karşılaşıyor. Yunanistan avantajı kaçırdı.

Mavilerin hocası Rehagel'e Mavi Işıklar'dan gelsin: İyi Düşün Taşın

Bu arada asıl maç Sudan'da oynanacak olan Mısır-Cezayir maçıdır. Gönlüm Abdel Kader şarkısı, Rai Müzik, Manu Chao'nun Denia'sı sayesinde Cezayir'de.