refet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
refet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ekim 19

Derdini Söyle Naim Gelir Kaldırır


Yazar: Refet

Lisede çok yapılırdı bunun muhabbeti... “Adamların 100 yıllık tarihi var, en boklu hikayelerini bile allayıp pulluyorlar Hollywood’da..Bizim Çanakkale’nin her cephesi ayrı ayrı film olur”!

2000’lerin başında 'ecdat/ümmet' söylemleri ile birlikte belgeseller/filmler yapıldı peşi sıra. Baktılar kırmızı çizgilere dokunulamıyor, bu sefer 'ıssız adam' tadında tarihin satır aralarına gizlenmiş biyografileri film yapma furyası başladı. Başarılı da oldu.

Ayla, Müslüm, Bold Pilot, Çiçero...

Amatör sosyolog olarak, sanki bu film şirketlerinin ar-ge departmanındaymışım gibi “Kimin filmi çekilmeli?” diye düşünürüm ara ara.

Yine son yıllarda meşhur olan derleme albümlere şarkı-şarkıcı bulmam gibi... Misal “İbrahim Erkal tribute” projem vardı daha rahmetli olmadan. Rockçılara “Sen Aldırma” söyletip, “Erzurum’a gel” çağrısını jazzcılara yaptırırdım falan.

Konuya dönelim. Aklımda iki isim vardı. Biri “Seba” diğeri ise “Naim” idi. Kafamda cast yapıyordum. Naim’i kim oynardı? Seba’nın derin devlet hikayelerini anlatmalı mıydı? Soundtrackinde illaki “Eski Dostlar” olmalıydı.

Bu hobimi gerçekleştirirken “Naim” in çekildiğini öğrendim. Başıma bir şey gelmeyecekse sevdim de. Soundtrack de güzel olmuş. (Bu arada rap'in yükselişini görmezden gelen 48kutay’ı da hayretle izliyorum. Tek şarkıdan yatan pop albümlerini yazacak mı artık?)



Ve yine Youtube çöplüğünde derin tespitlerle “Seba” filminin soundtrack çalışmalarına devam ediyorum.

TRT Müzik’e - aynı zamanda Rizespor eski yöneticisi olan Sinan Özen’e bağlanan Rizeli bir işadamı Seba için istek ister ve bir anda Rize-Sakarya-Beşiktaş üçgeni kurulur.


İşin garibi bu şarkının Seba’nın en sevdiği şarkı olduğunu tavernalardan gelen Özen’in bilmemesidir. Oysa “Metin-Ali-Feyyaz koysun..” dan sonra bu bilinirdi.

Bu da yine eskilerden Çırağan Sarayı şampiyonluk kutlamasından. Muazzez Abacı raconu tamamen yerine getiriyor.


Misal şimdiki başkanların en sevdiği şarkı nedir acaba? Hikayesi film olacak kaç başkan, kaç sporcu var? Bir ara “Bayrampaşalı” diye Arda filmi deniyordu. O da eski adamlara karıştı. 

Salı, Temmuz 30

Spor Büro Buraları Okuyormuş



Yazar: Refet

Bu Hollywood bir konuya taktı mı, hemen arkası çorap söküğü gibi geliyor. Önce Avrupa sineması ve dizi sektörü ve Türkiye. Hatta romancılar başta olmak üzere tüm disiplinler etkileniyor. Modacısı, reklamcısı, youtuberı, bloggerı...

Bir ara 33 tane farklı hayatın 'tesadüfen' kesişmesi ve sonucunda “alın yazısı diye bir şey var arkadaş” mesajı.

Şimdilerde ise yeni moda zaman makinası hesabı 'geçmişe dönme - geleceğe gitme', paralel evrenler falanlar filanlar. 

Yine böyle bir sahne. Psikanaliz yapılıyor Digiturk koltuğunda. Hoca soruyor, “Çocuk Henry’i gördün mü? Git, sarıl O’na..sevgini ver..” gibi terapiler.

Orada düşündüm. Hangi anı ve davranışları silmek isterdim bilinçaltımdan? Yeniden yaşansaydı mesela.

Abi ben lastik dershane dosyalı, Fanatik gazeteli, 2 gram kıymalı poğaçalı ve Cappy karışıklı günleri silmek isterdim. O günlerin bitişi nasıl oldu sahi?

Süpersport muydu? Cine 5 miydi? Ya da Ntv Spor’un ilk zamanları olabilir. Okay Karacan konuk ya da sunucuydu. Konu Türk basınına geldi; gazete satışları falan... Orada bir cümlesi vardı Karacan’ın: "Ben artık blogları okuyorum, klişelerden uzak bambaşka bir gençlik geliyor...”

O yıllarda forumlarda dönen en büyük geyiklerden biriydi: “Oğlum x sivil polismiş spor bürodan, buraları hep takip ediyorlar” 

A.c.a.b”, “1.3.1.2” pankartlarının anlamlarına stat önlerinde yapılan Google aramaları ile ulaşılıyor ve “Buradan yazmayın semtte konuşuruz” diyordu artık abiler.

“Özeller (o zamanın DM’si) okunuyormuş” muhabbeti tüm taraftar gruplarına şafak operasyonu yapıldığı gün doğrulanıyordu. (o zamanın DGM’si)

Geçenlerde sözlüklerin birinde bir başlık açıldı; “sözlükteki MİT ajanları” tarzında. Goygoyun makaranın biri bin para. Ben de dayanamadım geyik bir alıntı ile kervana katıldım. Ama o da ne? Mesaj kutum doldu taştı. Harbiden inanmıştı insanlar. Oysa Google tarihçiliği yapmıştım. 1996 yılıyla ilgili bi şeye bakıyordum başlık açıldığında, tüm olayları harmanladım. Attığım yalana kendim de inandım. Tarihçiler, algı operasyoncuları da böyle çalışıyor heralde. Zehir tohumunu dikiyorsun, 5-10 sene sonra filizleniyor.

DM kutumu yeşillendirip beni hayrete düşüren bir mesaj... Noktasına virgülüne dokunmadan paylaşıyorum.

"Sene 1996... İstanbul’da sıcak bir gündü. Bugün Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş kampüsünün bulunduğu yerin tam karşısındaki o tatlı yokuştaki evimde ben, o günlerde albümü satış rekorları kıracak emniyetçi bir arkadaşımınızın kızı ve Galatasaray’dan sınıf arkadaşım duayen bir televizyoncu arkadaşımla bir gecede meşhur edeceğimiz, sevdiğim bir musiki üstadımın torunu ile fasıl geçiyoruz. 

Hatta o gün TSYD Kupası maçı vardı İnönü’de Galatasaray-Fenerbahçe arasında. Teşkilattan çocuklar “Başkan Sakarya’da çiftlikte, şimdi onsuz izlediğimizi duyarsa gönül koyar” demişlerdi. Başka program yapmışlardı.

“Yeşil ördek gibi daldım göllere”

Anamın en sevdiği türküdür bu. Bir de güzel söylüyordu ki keratalar. Stadyumdan gol sesi geldi, transferinde yardımcı olduğumuz t.d gol atmıştı. Mutlu olduk.

Birden telefon çaldı. Arayan eski bir dostumdu. Maç için arıyor zannettim ama değilmiş.

"Abi, bir program çıkmış bu internette. Odalar varmış. Oradan insanlar sohbet ediyorlarmış. Malum örgüt burayı kullanmaya başlamış. Filistinlilerden öğrenen İsrailliler öğretmiş bunlara, hatta “@“ bile buradan veriyormuş talimatları.

O günden sonra bilgisayarın “b” sinden anlamayan ben bilgisayar kurdu oldum. Tavla ve okey oynanan bir mail sitesinde #eskidostlar masamız vardı. Çok gizli konuşmaları buradan gerçekleştirirdik.

11 Eylül’den sonra dönemin Cumhurbaşkanı bizzat aradı ve bu tarz modus operandi dediğimiz gizli mesajlaşmaları kontrol altına almamız gerektiğini iletti. İşte evlat, o sorduğun site o gün kuruldu. Hatta logosu ve renkleri benim teşkilattaki ve okey sitesindeki nickimle aynı idi:

Yeşil..."

Cumartesi, Temmuz 6

Şampiyonluk Yakın Fotoğrafları Yakın


Yazar: Refet


Kafa kağıdı... Eskilerin bu benzetmelerine hayranım. Şimdi bir sürü 'akil' adam bir araya geliyor ve bir faks makinesine Türkçe isim arıyor ve sonra milletin maskarası olup belge geçiliyor.

Kafa kağıdında yazan doğum yeri kafanızın içinin şekillenmesinde rol oynar mı? Sırf kafa değil tüm azaların, kirpik ucundan tırnağa kadar etki eder. Hele bu coğrafyada.

“Nerelisin?” aslında masum bir small-talk başlatma sorusuydu son 20 yıl öncesine kadar. Sonra şu diyaloglara şahit olmaya başladık:

-Nerelisin?
-X
-Olsun..O da Anadolu sonuçta

-Nerelisin?
-X
-Yananlardan mı? Yakanlardan mı?

GBT’lere 1-0 geride başlamak, askerde ilk tekmil verirken yazıcılığı garantilemek gibi getiri/götürüleri de olmuştur.

“Kesin İzmirli” dediğin kızın “Bilemedin leb...” derken "Baba asker/polis/memur herhalde Çorum değil mi?” deyip 1-0 önde başlamalar gibi..

Hagi ve Sneijder’ın oğlunun doğum yeri İstanbul olması misali...

Beni en çok kütükleri tatil beldesi olanlar şaşırtır. Yukarıda askerlik dedim; askerde tüm İstanbulluları dizilerdeki gibi köşklerde entrikalarla yaşıyor zanneden bir çocuk vardı. Gerçi tüm Kapadokyalıları konakta zannedenler durumu 1-1’e getiriyordu.

Kafa kağıdında Türkiye’nin önde gelen turizm beldelerinden biri yazılıydı. Şu an lahmacun 50 TL’dir lakin o zamanlar durumlar sıkıntılıymış. Köyün 3 geçim kaynağı tütün, balıkçılık ve kahvecilik (1.nesil kıraathane)... Akmasa da damlıyor...

Ailesi tütün işiyle meşgul..O pek sevmemiş. O balıkçı olacakmış, kafaya koymuş. Balığa çıkmadan önce kumsalda (o zaman şezlong yok, varsa bile paralı değildir) top oynarmış (Serhat Akın - Ali Güneş misali teknik gelişir hesabı)... Metin Oktay yazları tatile gelir, su içinde kafa vuruşu çalışır, ondan esinlenip antrenman yaparmış su içinde. Haa bi de sabrı öğrenmiş.

Bir gün bir jip yanaşır, kodaman bir abi buna kart verir ve şehrin 4. bacasız fabrikası olan futbol kulübüne çağırır. Kodaman abi aslında bir doktor. Kulüpte yönetici. Ayrıca “balık” sevdalısı.

Seçmeler iyi geçer ama sene sonu sözleşme imzalanmaz ve geri gönderilir bizim “balıkçı”. Hırs yapar, Serhat Akın misali çalışır kumsalda, şehrin kalesinin içinde gazetelerden kestiği Metin Oktay fotolarına bakarak  domivole çalışır. Bir de yer fıstığı satar.

İl genelinde seçmeler vardır. Bizimki katılır ve tozunu atar sahanın. Orada yöneticiler Manisa’da Arda’yı izleyen Adnan Polat misali “Bu çocuk kim?” derler.

İşler iyi gider. O dönem yerel basın çok güçlüdür. 5 tane yerel gazete vardır. Boy boy resimleri çıkar. Biriktirir tabi. Albüm yapar. Yıldız tabloları, kafa topuna çıkışlar falan..

Bir gün şehre bir film gelmesi gibi, şehre deplasmana oynadığı takımın eski yıldız oyuncusu gelir ve adetten kampı ziyaret eder. (O zamanın Cengiz Ünder’i Altınordu’yu ziyaret ediyor)

Bugün akıllı telefonlardan fotoğraf/video gösterme gibi, o dönemlerde de bu albümler modaydı herhalde. Bu oyuncu tüm topçulara kendi albümünü göstermiş: “Fikri abiniz İstanbul’da hep böle” tadında. Millet -mış gibi yapmış. Erman Toroğlu’nun dediği gibi: “Futbolcu milleti kurnazdır hocam...

Papaz gittikten sonra herkes sallamış arkasından. “İyi adam da kafa açıyor” falan demişler, 'görmemişin oğlu olmuş' yakıştırmaları...

Bizim 'balıkçı' kamp bitip eve dönünce el emeği göz nuru albümlerini balkonda yakmış.

-Sebep?
-Bir gün adımdan bahsedilecekse işlerimle, yaptıklarımla bahsedilsin. Fotoğraf, video, kupür ile desteklemek gerekmesin.

O gün bu gündür evinde ödül/plaket/resim/anı köşesi yokmuş.

Bazen kendimi vizyonsuz ya da eski kafa veya romantik olarak nitelendiriyorum. Ben hocamın yerinde olsam İran’a falan ne gideyim bu saatten sonra. En kötü Altay’ın başına geçip onu çıkarmaya çalışırdım. Gittiği kulüplere fizyoterapisti, antrenörü ile birlikte 'balıkçısını' da götüren Denizli, yine iyi havyar için mi gitti İran’a acaba?



Kafa kağıdı önemlidir dedik ya; bu hikayeye bakarken denk geldi. Deepweb’de hocaya sallayanlar var. Hocamın annesi Selanik, baba Giritli ya.... İsmi de 'Işık' olacakken 10 Kasım’da doğduğu için 'Mustafa' olmuş. Komplo teorileri kurulmuş. Hatta Aziz Nesin ile olan dostluğu için bile “var bir şeyler” denmiş. Şerafettin Elçi’nin kızı ile evlenip boşanması, ilk eşinin Musevi olması, İran polis takımını çalıştırması. Bu sene yine İran’a gitmesi. Yazı yazıldığı sıralarda “Trump, İran’a saldıracak” deniyordu.

Belki yasal mermisiyle bir komiser değil ama bu coğrafyada hep muhbirler “Ali Güneş’i çıkar da, Baliç’i al” tarzı akıl verir, GBT ister.

Cumartesi, Haziran 22

Alçaklara Kar Yağıyor Üşümedin Mi?


Yazar: Refet

İnsanın yaşlandığını anlamaya başlaması garip bir süreç. Hani Hıncal Uluç’un Hıncal Uluç olduğu zamanlarda ağız dolusu/orul orul “Bağıra bağıra geliyor” demesi gibi.

O, Lucescu’yu eleştirmek için derdi gerçi. “Bizimki de yandan böyle izliyor” diye de eklerdi. (Böyle derken elini çenesine koyma hareketi)

Geçen yılları: sol kanadı otoban olmuş, heyecanı geçmiş bir hoca tadında izliyoruz lakin bizim de kendimize göre  parametrelerimiz var elbet.

Üniversitelerin bahar şenliklerine çıkan grupları tanımamak, yaşlı diye eleştirilen yeni transferin yaşının senden küçük olması... Ne biliyim futbolcular hep abiydi bizim için. Hâlâ alışamadık.

Beynim ayaklarıma hükmettiği sürece 40’ıma kadar oynarım” klişesi gibi değil ama bu otobana dönen kulağımızın arkasından gelen “Bendeki izlerini takip et” kontralarına kulak veriyoruz.

Nasıl bir algoritması varsa şu Youtube’un, yine alakasız bir video izlerken önerdiği video; Ahmet Kaya - Hiç bilinmeyen şarkısı... Hem de siyah beyaz bir resimle..

'Müjgan ses ver ağlaşmalık şarkı var, martıları da çöplükten çağır bak akşam ezanı okundu' deyip bastık play tuşuna.

40 yıllık mican idi yüklenen. Kim bilir hangi dizide kullandılar da “elleri/yüzleri değdi” dedim. Oysa Ekmek Teknesi’nde yıllar önce Bican karakteriyle birlikte kullanılmıştı. O zaman kullanılınca birşey yoktu, şimdi kullanılınca auvv...

Hababam Sınıfı yıl sonu müsameresi tadında her sene o senenin şarkıları kendi tarihimizin şarkıları oluyor. 96 yılında neredeydin diye sorsan hayatta hatırlamam ama o sene çıkmış bir şarkıyı de bana “Hatta Eyşan’ı (o zamanlar arkadaşları Münevver bense Eyşan diyordum) ilk kez pijamalı görmüştüm balkonda. Aynı Gülşen-Be Adam klibindeki Gülşen gibiydi” deyip sayayım Top 96'yı ve Euro 96'yı bir Fair Play ödüllü Alpay tadında..

Biri demişti, bu bütün müsamereler, diploma törenleri, yıl sonu kutlamaları, düğünler hep bir iz bırakmak içinmiş. Ki bizde genelde “Sıcak limonata ve bayat pasta yedik, klasik damat maymun gelin güzel” şeklinde işliyor ama ecnebilerde öyle değil. Daha farklı anlamlar yüklüyorlarmış. 

Aslında yola "Ajax’ın şampiyonluk kutlamaları vs. Galatasaray’ın şampiyonluk kutlamaları" ile çıkmıştım ama kendimi düğünde buldum.

Bu kutlamaları sonuna kadar ve en ince ayrıntısına kadar izlerim. Görebilenlere ince mesajlar ve ayrıntılar verir. Vücut dilleri, soğuk tokalaşmalar, futbolcuların şarkı seçimleri, yabancı futbolcuların aile reisliği (sırtta ülkesinin bayrağı, elde uslu bir bebe, yöresel danslar), yöneticilere ve başkana gösterilen beden dili, seçilen şarkının tüm ön yargıları bir bir silip atması, yenilenen stadyumların olmamışlıklarını eski şarkılar ve göçmüş sanatçılar yad ederek haykırma.... Ayrılır mı et tırnaktan?

Hasan Şaş’ın bu sene seçtiği şarkı Halimem'di 



Daha doğrusu “Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi?” Ya da tribün diliyle “Dışardaki dayağı düşünmedin mi?”

Türküyü aratınca Çukur dizisinde kullanıldığını ve genç neslin buradan öğrendiğini gördüm. Tam sallayacaktım ki “Ben nereden duymuştum” diye sorgularken buldum kendimi. Hababam Sınıfı - Kurukafa Sahnesi’den öğrenip, tribünde pekiştirmiştim.



Türkü için iki yer kıyasıya kapışır durur. Bolu ve Zonguldak-Devrek. TRT Müzik’te ekrana geldiğinde illa yöre kısmında onlar görünecek. 

Devrek denilince, sahiplenme denilince ünlü Devreklilerden Mesut Özil’in dünya evine girmesi de manidar oldu. 

Dünya farklı bir yöne gidiyor, nesiller değişiyor lakin bu geçmişte takılı kalma huyumuzu ne yapacağız? Hasan Şaş misali ben hâlâ o Brezilya golünde kaldım mesela. Ya da hâlâ Saba Tümer’e çıkıp anı anlatacak zannediyorum. Artık anı anlatmak da sıkıntı, Hakan-Arif desen yandın... 

Dizilerle, teorilerle iyice delirdik. Kutlamalara İsmail Çipe ilahi ile çıkınca birden GBT'sini sorgular oldum.


Nereliydi? Hmm Hataylı.. Selçuk da Hataylı ya da Gökhan Zan... Acaba mezhebi? 

Hasan Şaş nereliydi? Oğullarının adı Yusuf-Deniz. Instagramında Yaşar Kemal-Onur Akın. Bence futbolseverler, futbolcuları hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlar.

Hasan Şaş ne kadar Çukur karakteri gibi davransa da o hep şu şarkıyla hatırlanacaktır, fonda Brezilya ve Milan golleriyle...



Salı, Haziran 5

Bir Zamanlar Anadolu'da | Festival Gibisin Atkı Takmak İstiyorum




Yazar: Refet


Erken seçim, Ortadoğu'da kartların her gün yeniden dağıtılması, kafa yarılması, dolar-euro, Hürriyet'in (gazete olan) satılması, hürriyetin(insan hakkı olan) satılması, hububat fiyatlarının açıklanması, işlenmiş şekerin zararı ve Adana Adliyesi merkezli tüm 3.sayfa haberleri, internet dizileri, Facebook'un bilgilerimizi çalması...

Camdan/Kandan/Cannes'den bakılınca Van görünmüyor, Kutay gibi gidip görmek ve atmosferi koklamak lazım.

Genel gündemin dışında, ev-iş-ev-iş-ev fasit dairesinde, faşist bir çemberin "içimde kalacaksınız, kafanız dışarıda kalacak" zorlamasıyla gidip gelen milyonların gündemleri var.

Eskiden edebiyatçılar taşırmış bunları kitaplarına, gazeteler yazı dizileri yaparmış, mizah dergileri işlermiş ya da türkülere konu olurmuş.

Bunlardan birine gidiyoruz şimdi. İstanbul dışına tayini çıkan bir çift. Şarkıda dediği gibi "belki şehre bir film gelir" misali, şehirlerine sevdikleri bir sanatçı geliyor konser için.

İstanbul'da iken sık sık konserlere gider, hayattan çalarlarmış çünkü. Bu şehre sanatçılar ya kiraz festivali, ya iftar ya da seçim zamanları gelirmiş.

Biletler alınıyor, konser öncesi maça gider gibi ritüeller yaşanıyor. "Ertesi gün de izinliyiz zaten" rahatlığı ve huzuru da eklenince müthiş bir gün. Hani Cuma günü oynadığın maçta 3 puanı 3 golle alıp, sonraki 3 günde rakiplerini Cappy Ramazan şerbetini yudumlayarak beklemek gibi bir huzur.

Konser başlıyor. Tabi öyle açıkhava veya festival tadında değil. Düğün salonunun bir tık üstü, barın (Altan'ın Ayla'ya ithaf edeceğinden biraz büyük) bir tık altı mekan.

Ön tarafta protokol, minik masa, su, çiçek yok ama yine şehrin önde gelen abilerinden olduğu belli olan bir güruh var.

İlerleyen dakikalarda sahneye istek şarkılar gitmeye başlıyor. Laf atmalar, şakalar, komiklikler... Derken sahneye bir atkı atılıyor. O şehrin futbol takımının atkısı. Siyasetçilerin mitinglerde atkı takması daha önce bu blogda illa yazılmıştır zaten... Tam da o muhabbet.

Normalde o atkı alınır, hatta yere düştüğü için -ekmek muamelesi yapılıp- öpülür, başa konur, takımla ilgili 1-2 kelam edilir "Hiç hak etmediğiniz yerdesiniz ama kötü günler geçecek inanıyorum, sizi görmek istiyoruz belalımız olsanız ve ters gelseniz de" diyerek "Belalım" falan okunur.. Şu iş yapılsa bir dakika tutar.

Ama sanatçımız bu tiyatroya girmiyor ve teşekkür edip başkanın sahneye gönderdiği atkıyı takmıyor.(Önde oturan güruh başkan ve adamları imiş)

Başkan belki ayranı çok kaçırdığı için olayı büyütüyor, salonun da fanatik çıkmasıyla başlıyor tezahüratlar. Belki takımın haftaya iç sahada oynanacağı Menemenspor maçında olmayacak ve bu kadar bağırmayacak kalabalık bir anda panterleşiyor.

Sahnedeki sanatçı "yapacağınız işin" diyerek sahneyi terk ediyor. PFDK veya TFF gibi kurumlar olmadığı için de konser iptal tabi. Ceza falan da yok. Bence berberlerde çalınan müzikten bile telif kovalayan MESAM'ın falan müdahil olması lazım böyle olaylara. Mekana 3 gece kapatma, biletlerin iadesi, konserin kaldığı yerden playback yapılarak devam edilmesi gibi cezalar...

Yerel basın ikiye bölünüyor. Kimi başkana kızıyor kimi sanatçıya sövüyor. Mekan sahibi başkana kızıyor. Çift limoni. "Sana demiştim gelmeyelim"ler "Gelmese miydik"lere "İşte sen hep böylesin! Gelmese miydik, yapmasa mıydık... Otsun işte"lere kadar uzanıyor.

Bu mini krizleri yönetmek "Abi ibne mibne ama sahnesi müthiş. Deli eğlendiriyor" cümlesindeki "sahnesi iyi" kavramına giriyor herhalde. Nabza göre şerbet verebilmek.

O zaman müzik mekanını stadyuma çeviren taraftarların nabzına "Anneler Günü hediyesi elektronik ve pilleri yenilenmiş tansiyon aleti" misali ilaç olan Yıldız Tilbe ile bitirelim, bir ayin sanki:



Pazar, Mart 25

Motorları Ahmet'lere Süreceğiz



Yazar: Refet

İstanbul'un Anadolu yakasında oturanların arasında oluşan iletişim daha bir farklıdır. Ne bileyim, gece bir yerden dönüşler hep problemdir ve hep birlikte dönülmek zorunda kalınır. Örneğin gecenin 2:45'inde kalkması beklenen Taksim-Bostancı sarı dolmuşlarının dolunca kalkması için bir kişiye ihtiyaç duyulur ve gelmeyen/gelemeyen o 1 kişinin parası, dolmuşta bulunan diğer kişilere pay edilerek dolmuşun hemen kalkması sağlanır. Bu demokrasi, bu anlayış, bu dayanışmadır işte Anadolu Yakası...

Anadolu Yakası biraz, okul hayatında Beşiktaşlı olmaya benzer. Genelde okuduğum sınıflarda Beşiktaşlı az arkadaşım olmuştu. İş yaşamında Anadolu yakasında oturanlar daha azınlıktadır. Ya da tesadüf; bana öyle denk geldi. 

Onun Anadolu yakasında oturduğunu anlamıştım. Alnında yazmıyordu ama anlamıştım işte. Soğuk kış sabahları bazı araçlar üzerine kar yağmış bir halde girerler köprü trafiğine ve bu hemen "yüksek yerlere yağmış gece belli, Ümraniye'ye falan" diye yorumlanır amatör atanamamış meteorologlar tarafından. O misal.

Burada anlatılan hikaye gibi başlasın niyetiyle yol muhabbetinden girelim dedik. Sonuçta Kadıköy İskelesi deyince ikimizin de aklında "semt" gelecekti. Bunu çıkarmıştık. 

Ümraniye'de oturuyormuş. "Aaa sen de mi karşıda oturuyordun?" diye sevindi. O 3 tane yan yana gelmiş "aaa" çakılı bir target striker'ın arkasında gole ve asiste susamış, 7 maçlık cezadan çıkmış, Dünya Kupası'nda milli takıma girmek için ekstra hırsla maça asılan, üç tane 10 numaranın baş harfleri gibi iyi hissettiriyordu.

"Nasıl geliyorsun işe?" diye sordu. Sanki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım ve Daire Başkanı'na yurtdışından bir heyet ziyaret için gelmiş de beni görevlendirmişler. Katarlı heyete Marmaray Ayrılıkçeşme İstasyonu'nda tanıtım yapıyorum. "Buradan da direk aktarma yapıp Sabiha Gökçen Havalimanı'na kadar gidebileceksiniz 2021'de inşallah" gibi iştahla anlatıyorum da. Heyet de "Maşallah, maşallah" diyordu. Sonra da Naitilus'ta kahve içiyorduk. Kimle mi? Heyetle.. Siz hayalleri karıştırdınız, durun ya anlatacağım...

Gerçeğe dönelim. "Ben motorla geçiyorum Üsküdar'dan, güzel oluyor deniz havası" diyerek Doğu Alman bozkırlarından gelen sokakların denize çıkmasına bir gönderme yaptım.

"Zor olmuyor mu?" dedi ve "Tehlikeli biraz sanki" diye de ekledi.

Lodos'tan veya sisten bahsediyor herhalde diye düşündüm veya Boğaz'ın buz tuttuğu yıllar paylaşımlarından da etkilenmiş olabilirdi. Alman altyapısı yine farkını gösteriyordu. Coğrafya bilgisi ve iş güvenliği birleşiyordu. Oysa kar, boran, yağmur, çamur, sis, Panama bandıralı kuru yük gemisi geçişi gibi olaylarda hiç iptal olmamıştı motorlar. Bizi hiç yarı yolda bırakmamıştı. Beni benden fazla düşünen biriydi bu belli. Başıma geleceklerden korkuyor, üşümememi istiyordu belki. İlk derbi maçında 40 yıllık X'li gibi oynayan yeni transfer gibi, Almanya'nın ulaşım sorunlarından konuşmaya başlamıştık bile.

Neyse uğraş bitti, gün savuştu, çıkış zamanı geldi. Ümraniye ile Beşiktaş Nevzat Demir Tesisleri dışında herhangi bir ortak noktası olmayan ben hikayeler uydurmaya başlamıştım dönüş yolculuğuna eşlik için. Onun için bir dönüş, bizim için bir başlangıç yolculuğu olacaktı. Ümraniye'de halam olsundu mesela. Olmazdı, filmdeki replikten hemen ayıktık durumu.

Spontane sevdiğimizden hiç plan yapmadım. Kendiliğinden gelişecekti. Belki Kadıköy'e gelir, oradan geçerdi Ümraniye'ye. Kendimi derbi öncesi takım otobüsüne eşlik eden taraftarlar gibi hissediyordum. Kimi için kutsal bir görev yapıyordum, kimi de televizyon başından sallıyordu: Ya bu insanların hiç mi işi gücü yok, soğukta Florya'ya gitmişler!

İşte takım otobüsü görünmüştü ve konuya direk girdim. "Karşıya mı? Beraber geçeriz!" 

"Aaa yok ben motordan korkarım. Hem fazla kaskın var mı ki?" 

O an o 3 tane aaa, takımda problem çıkaran Brezilyalılara dönüşüyordu. Gerçek yaşları da gerçek mevkileri de belli değildi. Kız motoru Harley Davidson sanmıştı. Diyemedim tabi. "Haklısın, kask yok. Başka sefere artık" diyerek eğdik başımızı usul usul yürüdük iskeleye doğru. Ne yapacaktık tabi ki semtin yolunu tutacaktık. Hamit Altıntop ya da Olcay pot kırmıştı, çeviri hatasından rezillik çıkmıştı sanki. Endüstriyel futbolun sorunlarıydı bunlar ve biz hiç de alışık değildik.

Tatillerde Almanya'dan gelen bir komşumuz, Türkiye'de radyo mantığını hiç anlamadığını söylemişti. Yıl 2000 falandı bunu dediğinde. Rafet El Roman istemiştik Alem FM'den.

"Bizde böyle kanallar var, 24 saat sevdiğin sanatçının şarkılarını çalıyor. Onunla ilgili haberler, anektodlar oluyor falan" diyerek Vizontele anlatır gibi anlatmıştı uzun uzun. 

Bize de gelmişti artık, dünyayı evimize getirmişti işte. Radyo uygulaması ile birlikte sanatçı kanalları bizde de peydah oldu. Efsane Sezen , Radyo Ahmet Kaya gibi sanatçı radyoları veya gönül, efkar, babalar gibi konsept şarkılar, reklamsız radyolar... Youtube'dan en güzel yanı internet kotasından az  yemesi, arka planda çalışabilmesi, ücretsizliği falan filan...

Neyse; Radyo Ahmet Kaya dinlerken birden Suavi - Olmasaydı Sonumuz Böyle (Canlı Kayıt) çıktı. Bir konserden alınmış bir kayıttı. Kötü bir kayıttı, seyirci kendi hesap makinasıyla yaptığı için etraftaki sesler de şarkıya karışıyordu. Kulaklıktan dinlediğim için her türlü detaya hakimdim. Suavi bir festivalde sahne alıyordu ve şarkıya girmeden ufak bir girizgah yapıp, Yusuf ve Ahmet'e selam yolluyordu. Şarkı başlıyor, bir dakika sonra konuşmalarda kayda yansıyordu. Bir kız "yaaa Ahmet Kaya geliyormuş doğru mu?" diyordu. 

Kayıt eski olsa, ölüm tarihlerini düşününce bu imkansızdı. Nasıl oluyordu bu iş peki?

Kayda ulaştım. Bahadın Şenlikleri'nde kaydedilmiş bir kayıttı bu. Bahadın'ı ilk kez duymuştum. Yozgat'ta olduğunu ve seçim sonuçlarında nüfusunun neredeyse tamamının sol partilere oy verdiğini görünce daha da şaşırdım. Başta Almanya'ya olmak üzere Avrupa'ya çok göç vermişler zamanında. İşte videoda o şenliklerden birinde çekilmiş. Belki beni Harley Davidsoncu sanan kızın ablasıydı diye düşündüm.

Suavi için Nil Karaibrahimgil'in babası diye bir şehir efsanesi vardı. Hatta bir Babalar Günü'nde "O sakallı benim babam değil" diyerek üstadı kızdırmıştı.

Olmasaydı sonumuz böyle... "Blogda yazılır bu" diyeceğimiz basit bir hikayemiz daha çıktı sonu illa futbola ve Bodrum'a çıkan...

Bodrum-Yakaköy'da yaşayan Mehmet Suavi Saygan ile yapılan bir röportajdan...

Futbolla aranız nasıl? 

Bir dönem Kırıkkale'de oynadım. Benim babam da iyi bir topçuydu. Beşiktaş'ta oynadı. Ben de fanatik bir Beşiktaşlıyım. Çarşı'danım, üstelik her şeye karşıyım! 

Tükenme adlı şarkınızdan 'Gücüne güç katmaya geldik' gibi kült bir Beşiktaş tezahuratı yapıldı. Hatta stadyumda çalınan şarkı oldu... 

Şarkıyı ben seslendirmek istedim. Yetkililer bunu kabul etmediler. Benim derdim para olsa dava açardım. Ben art niyet olduğunu düşünmüyorum, çünkü takımın başında bin bir türlü dert var.  



Salı, Şubat 6

Kavaklar



Yazar: Refet

"Mecidiyeköy'de o tarafa bakamayanlar..." ve "Seni yıkacak dozerin..." bir döneme damgasını vurmuş mottolardı. Ali Kırca'nın son şiirine fon müzikliği yapan Unutamadım'da dediği gibi "Unutmak kolay, alışırsın" demişlerdi ama bir nesil unutamadı. Ne olur anlayın bizi...

Kentsel dönüşüm çılgınlığı sonrası sadece futbol değil, yıkılan ve yerine yapılan her bina aslında tüm anıları ve kişisel tarihi siliyor. Ortaya çıkan lüks ama mekanik yapı o "dadı" vermiyor işte.

Binlerce Ali Sami Yen Stadı yazısı yazılmıştır ve yazılacaktır. Stad renovasyonlarıyla ilgili Mehmet Demirkol'un bir tezi vardı. Ona göre bu tarz dönüşümlerden aslında tüm futbolseverler etkileniyordu. Doğruydu. Galatasaraylı olmamama rağmen nereden baksan bir sürü anım vardı Mecidiyeköy'de. Sadece izlenen maç değil, metrobüs daha şehre gelmeden önce katlı otopark önünden bindiğimiz karşı otobüsleri, maç günleri viyadükten geçerken dışarıya gelen beyaz ışık, sigara-meşale dumanlarının oluşturduğu puslu hava, açığın önünde bulunan kavak ağaçlarına basıp içeri girilir aslında diye konuşmalar, likör fabrikası nostaljisi...



Yıkılıp yapılan yere bir otel açıldı. Açılışı esnasında büyük umutlarla farklı otellerden transferler yapılmıştı. Bir nevi zamanının İstanbulspor'u gibi. Açılışı ve büyümesi malum İstanbul patlamaları zamanına denk geldiği için istenen tad yakalanamadı. Büyük umutlarla transfer olan çalışanların çoğu yer değiştirdi. Kalanların ise kaçma peşinde olduğu da sızan haberler arasında.

İşleri arttırma kapsamında, maç günleri Galatasaraylılara yönelik PR yaptılar.  "Digitürk vardır" sıcaklığında değil, yayınladığı maça göre dışarıya bayrak asan esnaf mekanikliğindeydi.



Yan tarafta bulunan evlerde ve ofislerde de ışıklar yanmıyor. Burası Anadolu, hemen "Galatasaraylıların ahı, inşaat sırasında ölen işçilerin ahı" diyerek düşünmeye başladık bile.

Geçen yine "o" tarafa bakarken , kentsel dönüşürlerken yol ile stadyum arasında kalan o ağaçların kesilmeyip kaldığını gördüm. Görmek isteyene çok şey anlatıyor gibilerdi. Hemen Sezen Aksu-Kavaklar açıldı. 

Ah kavaklar ah kavaklar
Bedenim üşür yüreğim sızlar

Beni hoyrat bir makasla
Ah eski bir fotoğraftan oydular
Orda kaldı yanağımın yarısı
Kendini boşlukla tamamlar
Ah omuzumda bir kesik el ki
Hala hala durmadan kanar

Ah kavaklar ah kavaklar
Acı düştü peşime

Ah kavaklar ah kavaklar
Ardımdan ıslık çalar

Ortadan yırtılacak ve makasla yırtılacak siyah kazaklı resimler yok artık. Elimizde telefonlar yüzlerce resim çekiyoruz, akıbetleri meçhul. Binlerce ıslığın kapalı tavanına vurup beton etkisi yaptığı yıllar geçti, şimdi telefon ışıkları var onun yerine. Yeni nesil tribüncüler ondan da rahatsız "şarjı yiyor abi , powerbankte almıyorlar stada, yapmayın şu ışık showu..."

Ali Kırca yok, Sezen Aksu yok, Rumeli Hisarı yok, Onno Tunç yok, Şener Şen'in filmleri tutmuyor, Altan'ın barı hâlâ açılamadı, sadece 15 günde bir değil 7/24 yaşayacak canlı stadyumlar hani?

2005 yılında Ali Kırca, Sabah'ın laik yıllarında kurgusal bir yazmıştı Sezen Aksu ile ilgili  "öldüğünü yazdı okumadın mı beni manşetlerden" tarzında.

Fanları "Ağzını hayra, götünü bayıra aç" diyerek önce kızmış, sonra da "Adam haklı lan galiba" olmuşlardı. 

Son zamanlarda girdiğimiz nostaljı tünellerinin ucu bombok yerlere çıkıyor ve nedense finali hep "Yahu zaten hepimiz öleceğiz, neyin peşindeyiz" muhabbetine bağlanıyor.  Ha; bir de kimseye can-ı gönülden "Peşindeyiz" diyemiyoruz körü körüne. Bu bir sanatçı olsun, takım olsun, siyasi parti olsun. "Peşindeyiz" den "Kredi kartındayız" a döndüğümüzden beri böyle bu. Üzerimizde hep o Veresiye Satan tedirginliği.

Perşembe, Ocak 25

Sosa'nın Karısının Askerleriyiz


Yazar: Refet

Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Kharkiv




Biz ki; 31 Aralık’larda -saat 17:00 sularında- kabak tatlısının pişerken çıkardığı iştah kapayıcı kokusu eşliğinde, yeni yıla erken giren okyanus ülkelerinin havai fişek gösterilerini izleyerek büyüdük.

Bu seferde biz; 2018’e hep sonradan misali geç giren bir Cumhuriyet olarak alanlardayız..

İkinci Dünya Savaşı’nın kalelerde/kalplerde/katedrallerde ve kadehlerde bıraktığı bilumum izleri görmeye...

"Adam olacak çocuk bokundan belli olur" mottosunu kendimize uyarlayarak "güzel geçecek spontane daha havalimanına gidiş yolundan belli olur" diye minik totemler yapıyoruz kendimize. "Sergen bir ara ne iyi gidiyordu hatırlıyor musun? Aslında osuruk; safi rüzgar... Yanında 1-2 genç varmış, maçları deli analiz ediyorlarmış. Onlar gidince rezil oldu" da bahsedilen o analizci gençler gibi hissedip kendimize gaz veriyoruz. Bir nevi motivasyon kaynağı bu da.

Ahmet Kaya'nın resitallerinde sahneye "Nazım Baba'dan oku Nazım Baba'dan" diye bağıran seyirciye tamam diyerek hafif gülmesi ve ilerleyen dakikalarda "Hani Nazım'ın da dediği gibi; ustalaştık taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta" diyerek odanın kireç tutmamasının nedenlerini sıraladığı halk türküleri gibi "Sevda baştan nasıl gider" in spontaneleriydi bunlar.

Yine ucuza düşürülen bir bilet, ani verilen bir karar, OFF'ların birleştirilmesi sonucunda Kharkiv'e akma planı. İstanbul yılbaşından çıkmış, bomboş, herkes evlerinde. Havalimanına ulaşmak zor olmadı. Her şey tıkır tıkır işliyordu. Ne asker uğurlaması, ne hacca gidenler, ne de transfer karşılama yoğunluğu vardı. Böyle boş olunca da "Ulan bomba ihbarı falan mı var acaba?" diye şüpheleniyorsun.

Uçağa giriş kapısında duran kalabalık az çok seyahat edilecek yer hakkında bir önyargı oluşturur. Lviv'e inat daha az "gri tuğralı Doblo" sahibi abi vardı. Hatta hiç yoktu diyebilirim. Transit olarak ülkelerine dönen Ukraynalı vatandaşlar ve Ruslar çoğunluktaydı. 90'lı yıllarda klişe haline gelen "Adamların stadyumları 15 dakikada dolup-boşalıyor. Biz saatler öncesinden gidip helak oluyoruz"  muhabbetleri geldi akla. 15 dakikada dolup boşalan stadyumarın huzuru vardı. Ama 6 saat öncesinden gidip sıraya girilip, içeride Hakan Peker-Ufuk Yıldırım şarkılarıyla şımarma hali yoktu. Ne ağlayan bebek, ne kavga çıkaran yolcu vardı. Hatta Pegasus'un tekerlekleri beklenenden 2 dakika önce yerden kesilmişti.

Önyargı oluşmasın, algı operasyonu olmasın diye gideceğim yerlerle ilgili artık ön araştırma yapmıyorum. Ön araştırma dedikse şehrin takımının Türk takımlarıyla oynadığı maçlar, oradan transfer olmuş futbolcular falan. Oradan da işaretler ne getirirse artık... Kharkiv ise Türk Futbolu için tam bir hayal kırıklığıydı. Ertuğrul'u kovduran , Skibbe'ye bıraktıran, Sosa'nın eşinin beğenmeyip İstanbul'a kaçtığı bir yerdi.

Söylenen tek şey tabanca gibi bir takım olduklarıydı. Bu takım geçtiğimiz yıllarda küme düşürüldü ve Öz Metalist tarzı sıfırdan başlamıştı amatörden. Tamamdı işte; dibe vurup aniden çarpan o balık gibi çarpma peşindelerdi.



Şehirle ilgili yaratılan algı "Oranın Eskişehir'i diyelim" gibi bir algıydı. Vatos balığı yüzüme kocaman bir tokat atmıştı, 20938 yıldır Eskişehir'e gitmeden, ona benzetilen yere gidiyorduk. Paris'e gitmeden Diyarbakır'a "Doğunun Paris'i demek" gibi bi rşey. Son dönemlerde PR'ı sık yapılan Kars ile ilgili 48Kutay'ın ilgi alanına girmeye başlamıştım bile.

Şehre ayak bastığımda hava mevsim normallerinde seyrediyordu. Halk arasında "göt kesen soğukları" diye adlandırılan soğuklardan ve kar tanelerinden eser yoktu. Şehir merkezinde büyük bir noel ağacı karşıladı ama Lviv'in aksine Ukrayna bayrakları yok gibiydi. Orada bir referandum yapsam "Rusya'ya katılalım" diyenler %80 çıkabilirdi. Ukrayna'nın en doğusu olduğundan kendimce Türkiye'den çıkarımlar yapmaya çalıştım, tehlikeli sulara girdiğimi farkettim hemen çıktım o sulardan.



İstanbul'da olan yorgunluk burada da vardı. Gerçi bizde portakal-muz-tv8-çekirdek yorgunluğu idi ama burada sağlam votka tüketimi olmuştur diye düşünüyorum. Öğrenci kentinde hiç öğrenci görmedim. Hepsi memleketlerine gitmişti. Kendimi bir anda rakip takımın oyuncusunun başka takıma transfer olduğunu bilmeden "En tehlikeli silahları, önlemlerimizi aldık" diyen Mustafa Reşit Akçay gibi hissettim. Dünyanın en kısa basın toplantısı gibi en kısa spontane seyahatimde başkası olması beklenemezdi.

Kendimi çoğu zaman semtte hissettim. Her yer kapalı, her yer kiralık, her yer kentsel dönüşüm... 

24 saatten az kaldım. Galiba bu spontanelerden de sıkıldığımı fark ettim. Çünkü Eskişehir'i görmeden, "Oranın Eskişehir'i" demek olmuyormuş. Bu da buradan çıkardığım bir dersti kendi adıma. Hikaye çıkaracak, hikaye anlatacak kimse yoktu. Sosa'nın karısı haklıydı. Sanki Erman Toroğlu'ydum ve 0-0 bitip uzatmalarda da eşitlik bozulmayınca penaltılara kalan ve baskıya yetişmesi için alelacele yazılan bir yazıydı.

Biraz şey gibi; "Atama değil de, özel bir kurumdan teklif geldi. Gittik görüştük, içimize sinmedi ama bir yandan da çalışmak lazım" esnasında ağızda kalan o metalist tat gibi...

Kharkiv'in tek kazananı JAJA'dır ibütün bu hikayede , o da 15 Ocak itibariyle Thaliand SCG Muangthong United ile anlaşmış.



İşaretleri takip etmek istemiyorum, Thaliand'a mı git demek istiyor hayat?

Perşembe, Kasım 23

Sığınak #4



Yazar: Refet

Sığınak (Türk Dil Kurumu'na göre)
1. isim Yağmur, güneş veya çeşitli tehlikelerden korunmak için sığınılacak yer,
2. askerlik Özellikle hava bombardımanlarından korunmak için yapılmış yer
3. Kötülüklerden koruyan, sığınılan kimse veya şey

Türk Dil Kurumu'na göre sığınak kelimesinin 3 tane anlamı var. Cümle içerisinde de kullanmamışlar. Bu serinin çıkış amacı da bu kelimenin binlerce anlamı ve hikayesi olmasına inanmamız ve/veya örneklerini hayat içerisinde kullanıyor olmamızdandır. Ya da bahanesi, bu bahaneye sığınıyoruz.

2016'nın soğuk bir Şubat gecesi. Galatasaray'da 3.Büyük Mustafa dönemi. İşler istendiği gibi gitmiyor. Yerin üzerine çıkmadan tünellerden eve dönülen maç sonraları olan bir stadyum yolundan
sosyal medyaya düşen bir kare yürekleri ısıtıyor. Yeleğine 4 yıldızı eliyle işlemiş yaşlı bir amca... 4 yıldız, 4 denklem, 4 şifre aslında. Çocukluk-ergenlik-gençlik-yaşlılık gibi bir özeleştiriye çekiyor insanı. "Biz neyiz ve nerelerdeyiz" diye sordurtuyor. Metro tünelleri bir sığınak oluveriyor tüm sığınanlara. 0-0 bitmiş bir Konyaspor maçı. Kekremsi bir tat. Huzur aramaya gittiğin Konya'da, "Mevlana Pide'ye hoşgaldiniz afanım biyrun" ile karşılaşmaya benzer bir kekremsi tad.

Galatasaray-Lazio maçında Setrak Yeleğen amcanın resmedildiği bir koreografi yükseliyor Seyrantepe'de. Fonda ise "Çocukluk Aşkımsın(Kum Gibi)" bestesi. 92'yılında gri İstanbul'da tek bembeyaz yer olan Ali Sami Yen'i yaşatmış Mustafa Denizli'den yeni bir Avrupa zaferi bekleniyor 94'te listeleri kavurup geçen bu şarkı eşliğinde. Tribün muhabbetlerinde en çok kullanılan klişedir: "Bu maç herkes geliyor, abiler falan da özel izin falan aldı. Kırgınlıklar unutuldu, onlar bile girecek" diyerek bir kenetlenme sinerjisi yaratılır bazı maçlardan önce.

İstanbul ve çevre illerin bilimum çöplüklerine voltalar yollanıyor martıların da gelmesi için, şehirlere bomba yağdırma planı yapan tüm uyuyan hücreler kendini lağvediyor. Sonbahar mevsimi  özel bir teklifle çıkardığı kamu hükmünde kararname ile bu sene bu sene baharları kaldırıp direk yaza geçmeyi teklif ediyor. Kirli yüzlerin aydınlanması için istifalar-intiharlar peşi sıra geliyor. Gizli tanıklar başvuru evraklarını tamamlamak için muhtarlardan onaylı ikametgah almak için birbirini eziyor bu gece.

Sığınaklardır sığındığımız olmamışlıklarımızdan kaçıp. Hafif kafa güzel olunca  ya da  olmamış yerde çalan bir şarkıda akla gelince, telefona sarılma refleksi gibi bir reflekstir. 9 ay sığınılmış bir yerde ne yaşıyorsak artık, her yeri orayla özleştirmek, futbol takımlarına, partilere, müzik gruplarına, kadınlara bağlanışlarımız da bu yüzden. 

Videonun 2.dakikasında rastgelinen abi... Gözyaşlarına boğulan, uzaklara dalan, "Maçın başlamasına 5 dakika var , nerede bu numaralı daha dolmadı" telaşına düşen, eskilere giden, aklına elinden tutup maça götürdüğü ya O'nu maça götüren gelen. "Neden efkarlandı?"nın sorusun cevabı aslında  Olcan Adın'ın şampiyonluk seremonisinde "Neden Kum Gibi?" nin cevabıyla aynıdır.

Tuttuğumuz takımların geçirdiği buhranlar aslında bizim hayatta yaşadıklarımızla paraleldir. Bu yüzden "hayatın anlamı" kısmında bu tezahÜrata katılıyor ve sığınaklarında ağırladıkları için Galatasaraylı taraftarlara teşekkürlerimi bir borç biliyorum. 

Aşkımız hikayelere... "Bulalım bir hikaye de sığınak hemen" diye bakıyoruz ve açıyoruz radarlarımızı.

Cuma, Kasım 17

Durmuş Saat Yazı Dizisi #4




Yazar: Refet

"Bittiğimi yazdı, okumadın mı beni manşetlerden...?"

Yazmaya niyetlendiğimizde izlediğimiz yol belli. Genelde hesapsız ve kitapsız girişilir, semt yürüyüşü şarttır ve akabinde ilham otomatikman gelir. Çelik yazısına hazırlanmak oldukça zor oldu. Ya biz kim köpeğiz gerçi, 'Çelik yazısı için havaya girmek' diyelim.

Önce klipler izlendi, sonra külliyet, sonra web sitesi... Hatıralar güncellendi. Bu sefer değişik bir şey oldu. Çelik'in son 15 senedir "ne şarkıydı be" dediğim bir eseri olmamış. Dongi Dongi - Okan Bayülgen Klip Arkası'nda başlayan algı operasyonları, Kadir İnanır ile motive olayı, "Çelik naber Atatürk nasıl?" geyiği, şarkıları uzatarak söyleme taklitleri, tarikat olayları, şarkılarını başka biri yazıyor muhabbeti,"Tehdit ediliyorum" diyerek Bakü'ye gitmesi, tutmayan albümler, semtte açtığı kulübün tutmaması, agresif bir tavır, populist söylemler, çıplak pozları, kadın kılığına girmesi...

Kendisinin kliplerinden çok son dönem katıldığı haber ağırlıklı talk-showları izledim. Her telden kanala konuk olmuştu. Algı operasyonlarından bahsediyordu."Televizyonda biz bir kuş gösterirsek o kuş vardır.." diyen CNN yöneticisini gösteriyordu "90'larda Kuveyt-Irak petrol savaşlarının simgesi petrole bulanmış karabatak, aslında farklı bir ülkede çekilmiş bir resimdi" diyerek olayı farklı bir yöne taşıyordu. Söylediklerinde haklıydı ama futbolcu/popçu bu konulara girince bir garip duruyor. Sanki popülerlik gidince "buradan yürürüm" gibi gözüküyor.

Son dönem katıldığı programlarda bu soru defalarca kendisine yöneltiliyor, "Aşklar, ilişkiler sağlıklı değil, boşanmalar arttı. Daha sonra insanlar benden aşk şarkısı bekliyor. Ben onların hızına yetişemem" diyerek teoride haklı ama pratikte kekremsi bir tad bırakan açıklamasını yapıyor.

O zaman bozuk saatin doğruyu gösterdiği "o" anlar :


1) Meyhaneci - 1993



Blogların ilk çıktığı zamanlara benziyor. 'Sık kullanılanlar' da 20938 tane blog vardı. Birinden çıkıp , birine akılırdı. Okay Karacan'ın, "Ben gençlere çok önem veriyorum. Dinazorların köşelerini okumuyorum. Artık gençler var, blogları okuyorum " deyişi üzerinden 5 sene falan geçmiştir ama sanki yıllar geçmiş gibi. Oysa bu şarkının çıkışı daha dün gibi. Bu biraz kabullenemeyiş sanki. Manşetlerden bittiğini okuduğumuz Yaşar'ın 50 yaşına gelişine inanamamam gibi mesela.

O sene tam bir Şampiyonlar Ligi D Grubu tadında bir sene olmuş Türk popu için. Aşkın Nur Yengi , Bendeniz, Deniz Arcak, Fatih Erkoç, Harun Kolçak, Sibel Tüzün, Suat Suna... Bunlar ilk 11... Yedek/sakat/cezalı/kadro dışı ve lisansı yetişmeyenleri saymıyorum bile. Albümler çıkıp , hazmedildikten sonra da goygoyunun Grup Vitamin tarafından yapılması... Hatta bu şarkı için de "İçiyorum her gece, her gece başka bir işkembe" diyerek goygoy yapmışlardı.

Futbolda ise Galatasaray; değil şımaykıl, tüm maykılların gelip çıkartamayacağı gollerle Manchester United'ı eleyip, Şampiyonlar Ligi'ne kalıyordu.

Üç sene üst üste şampiyon olunduktan sonra, babayla ilk kez gidilen bir maçtan boynu büyük dönüyorsun ve yeni sezonda da efsane Gordon Milne gidiyor. "Keşke başka takım mı tutsaydık" diye itiraf edilemeyen korkular yaşarken, mor forma uğursuzluğuna bağlanıyorduk.

Keşke bu Ölüm Grubu sadece müzik ve futbolla kalsaydı. Suikastler, zehirlenmeler, faili meçhuller, bombalamalar, yangınlar..

O senede her gün bir şeyin patladığı gibi (şehirlere bombalar/skandal) şarkının patlaması 1993. Kafamdaki meyhaneci figürünün hep böyle kalender, dert dinleyen, adam oğlu adam, kadın oğlu kadın gibi biri olarak doğması ve o figürü/mekanı o gün bu gündür hiç bulamamam bu dönemlere rastlar.

"Her şeyi boş ver , çal bu gece" 

Ülke yavaş yavaş dizayn edilmeye çalışılıyordu ve sütten ağzı yananlar "aman boş ver her şeyi, sen müzik/futbol ilgilen" diyerek pek haber izlettirmiyorlardı sanki. 92 sonunda akdeniz(kısmetim1) ve Ocak 93'te boğazdan geçen bir gemide (lucky-s) tonlarca uyuşturucu yakalanıyordu. Bu uyuşturucular notalar ve futbol toplarıydı sanki. "İmha edilmedi, piyasaya sürüldü onlar" denmişti o zaman. Gerçekten de uyuşturuluyorduk.

Hayalimizdeki meyhaneciler Kör Agop, Madam Despina tarzı figürler yerine "Adım Nedim mekanın sahibiyim" diyen adamlara dönüşüyordu.

"Şanslı bir nesilsiniz, poster itisiniz" diyenler, ne kadar kısmetsiz olduğumuzu bilmiyorlardı. 90'lar limandı, bizse bir gemi. Bir daha gelirsek...

Her şeyi boş vermiştik ve o "çal" komutunu yanlış anlamıştık. Kukalı saklambaç ya da istop için değil, köşe dönmek için birbirimizi kovalıyorduk artık. Dershaneler giriyordu hayatımıza; sınavlar, çoktan seçmelilere karışıyorduk.

Christoph Daum bile "Skrm böyle aşkın ıstırabını" diyerek huzuru maddede buluyordu. Alpay'ı 80'den sonra gizli forvet olarak ileri gönderiyor, Kuntz'u stopere falan alıyordu. Şampiyonluk kutlamasını "Civelek civelek" ile değil Asena ile yapıyordu. 


2) Hercai -1995



İZEL, ERCAN, ÇELİK... Üçü de ayrı ayrı albümlerini çıkartırken , üçünün albümü de güzel gidiyor. Hani şey gibi; iki sevgilinin ayrılıp daha sonra güzel ilişkilerde yol bulması gibi. Helallikler alınmış, çifte kurbanlar kesilmiş, kesilen kurbanların dağıtılan etleri sofralara gelmiş, susatan kavurmaların üzerine soğuk sular içilmiş falan filan...

Mirkelam'ın bir gecede hayatımıza girmesinden dolayı şüphelenmeliydik aslında "Bu ülkede pop müzikte güzel işler oluyor, Beşiktaş Sergen'le şampiyonluğa koşuyor, Türkiye Avrupa Şampiyonası'na gidiyor..." Ahmet Kaya; Arka Mahalle, Beni Vur, Beni Bul Anne diyerek mesajını vermiş ama biz hercai menekşe gibi yine gözü bok rengi kızlara "Ya gözlerin? cezayir menekşesi rengi değil mi bu?" diyerek yürüyorduk ve gereksiz bir şekilde kaba et kaldırıyorduk.

Ocak ayına vira bismillah diyerek girip daha ilk haftasında İSKİGATE skandalı patlıyordu. Levent Kırca ile ski muhabbetlerine gülerken, aynı kanalda Güner Ümit ağız ishali oluyordu. Bir ay sonra kahveler taranıyordu. Toplum mühendisleri "Ya yeter aq, bunlar iç savaş yapmıyor işte. Biz yine Yunanistan muhabbetini koyalım, o seviliyor" diyerek Kardak krizleri patlıyordu. Oysa biz "Denizleri aş da gel kurbanın olam" klibini izlerken bundan bahsetmemiştik.

Windows 95 yüklü bilgisayarlar hayatımıza girmeye başlıyor , Halk aralık ayında yapılan seçimlerde yine bombanın pimini çekip bırakıyordu. "Bu kış da efkarlıyız, 96'ya Allah kerim / Fatih Terim" hayallerimiz suya düşüyor, Tarkan-Kış Güneşi'ne inat "yamalı Sevdalardan bıkmadık" diyerek Refah-Ana-Yol-Baba tarzı bombaları bırakıyordu önümüze.

Şarkının klibi 2000 yılında çekilen Memento'nın ilham kaynağıydı. Sürekli flashbackler... Klipte oynayan Tuğba Altıntop, klipteki muhabbet gibi daha sonra katıldığı güzellik yarışmasında Rafet El Roman'la tanışıp evlenecekti.

Klipleri, şarkıları oluşturan senaristler gibi birileri de ülkelerin tarihlerini yazıyor galiba. Bu yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına katılmak yerine müzikle ilgilense Zülfü Livaneli, belki şu an ben 1994 İstanbul Yerel Seçimler sonuçlarına bakmak için Wikipedia linkini tıkladığımda "engelli" uyarısını almayacaktım.

Neyse; şarkıdan, şiirden, doğadan, pastorelden uzaklaştık biraz. İki tane çiçek varmış, kır çiçeği. Bunlar böyle dağda, bayırda, ovada ortak bir arkadaş vasıtasıyla tanışmışlar. Aileler falan duysa kökünden falan söküp atarlar ya da saksıya fesleğen misali oturturlar. Başlamışlar gizli gizli görüşmeye. Karda marda yürüyorlar, izlerini belli etmiyorlar. Ama vuslat hiç gelmiyor. Baharda herkes açtığından, ortalık Şampiyonlar Ligi. Güller, dikenler, peygamber çiçekleri, zehirli sarmaşıklar, devetabanları, mor menekşeler... Siz kim köpeksiniz de vuslata 5 kala tutuşacaksınız hainler!

Bunlar "Bu bahar açmıyoruz" diye anlaşıyorlar. Mail grupları ve trend topikler, bildiriler... Kışın açacaklar gizli gizli, herkes ölü gibi osura osura uyurken açacaklar, sokaklar ikisinin dünya tatlısı bir ortam.

Bir tanesi anlaşmayı bozuyor ve yazın dayanamayıp açıyor. Deniz, kum, güneş, karpuz, dondurma aklını alıyor ve açıyor. Bu uçkur düşkünü, cemiyet düşmanı, halk arasında "amın oğlu" diye tabir edilen çiçek Hercai... 

Kışı bekleyen ve boynu bükük çiçek ise Kardelen...



3) Dilberim - 1995


Cep telefonları ufak ufak peydah olmaya başlamış, isim kaydetmeler... Yaşıtlar manita yapmaya başlamış, heves ediyoruz. Kanımız kaynıyor. Etrafta hercai menekşeler dolu, biz kardelenimizi arıyoruz açmak için "Manitalar gece güzelleşir" misali yeşil ekrana beliren "ARIYOR" yazısına heves ediyoruz. Manitası olanlar "CANISI" diye kaydediyor. "Ulan nasıl oluyor acaba" diyerek cuma son ders çıkışı "Sana da iyi tatiller, pazartesi görüşürüz" diyen platoniğin ev telefonunu "DİLBERİM" diye kaydediyorum. O yazı o ekranda hiç belirmedi ama onun olduğu ülkede kar yağmazmış meğer, o kar tatili yapmak için uzak ülkeleri tercih edermiş. 

Hercailik yukarıdaki hikayeden biraz farklı bir hal aldı aslında yıllar sonra. "Ne kırık, ne çıkık, ne fıtık, bıkık hocam bıkık" fıkrasında anlatıldığı bıkıklıktan, biraz iş görüşmesi tadında geçen tanışma hikayelerinden. İlişkiler artık futbol gibi gelmemeye başladı yaş ilerledikçe. Sürprizlere, mucizelere, Tanrıların ellerine ihtiyaç duyulmuyor. Basketbollaştı, bollaştı. Daha taktik, daha satranç, daha bilgi, daha birikim, daha kuvvet... Harlem her türlü ezer geçer hâlâ. "White Man Can't Jump" dedikleri olay misali "Efendi Adam Can't Jump" her zaman yürürlüktedir.

Dil-berimizde söyleyemediklerimizi, seneye 10.yılını kutlayacak bir blog köşesinde Çelik-Dilberim'le anlatıyoruz. Allah bizim  belamızı zaten vermiş.

Harlem'in Muğla Ormanspor basketbol takımı ile maç yaptığını düşünün (yani imkansızdır bir araya gelmeleri de işte, Bodrum'a kampa gelecekler falan).

Sabaha kadar üst ve 1/1. Basketbol budur, günümüz gerçek aşkları da bu . İSTATİSTİK-TEKNİK- İRADE-HIRS-AZİM-KONSANTRASYON-DENGE- ZAMANLAMA-BİLGİ-DENEYİM-DİSİPLİN-İSTEK-DİRAYET...

Oysa Barcelona ve Anadolu Üsküdar, 100 kere oynansa 1 kere falan belki 0-0 biter. Bir şey olur ve tarih yazılır. En kötü 0'dan 1 olabilir. Lodos olur falan, kötü Beylerbeyi zemini... Ve Harem'de takım otobüsü bekleyen yüzlerce militan, çiçekler içinde bir pankart taşırlar: Gönlüme taht kuran dilberim

Bir ilişkinin giriş-gelişme-sonuç döneminin şarkısıdır bu parça. Notalar aynı, sözler farklı.

Buyurun Futbol Mündial tadında, belgesel tadında, Müzik (UN - Dİ - AL )

Gelişme : Çelik - Dilberim
Sonuç: Yaşar - Aldanırım


4) Afedersin - 1995


Bu şarkılar hakkında bir ara bir söylenti çıkmıştı. Bir bayan tarafından yazılmış, aslında Çelik'e ait değilmiş. Tarikat şeyhine yazılmış, Tuzla'da da ölü bulunmuştu falan. O değil de bana sanki uzun bir inziva döneminden sonra çıkmış gibi.

Hani bazı zamanlar olur. Bir diziye takarsın, bir haftada bir sezon biter ya da bir sinemacının tüm filmlerini arka arkaya izlersin, külliyatı hatm edersin.

"Her gün yeni bir şeylerden vazgeçiyorum"

Yukarda gömdüğümüz ağzımızı bozduğumuz hercai çiçeğinin kendini anlatma çabasıdır. Onun da bizim seri gibi "Ben kötü biri değilim, bakın doğru saati gösteriyorum işte" diyerek bir özeleştirisidir aslında.

Trompet solosu zaten saygı duruşu tadındadır. Matemdir, yastır, hatırlamaktadır. 

"Şimdi bir tek şey kalmış becerebildiğim"

Günün ikinci yarısında gösterdiği doğru zamandır gamın oğlu hercai menekşenin. "Biz de böyleyiz napalım" demek bile perşembe veya özel kandil geceleri müslümanlığı tadındadır. Olsun, iyidir!

Afedersin... Telefondaydım da.. Dur anlatayım:

Yıl 1996
Bodrum'a ilk geldiğimiz yıl
Eve hırsız girmiş
20 küsür yıllık ev, yazlık hayali
"Ne olursa olsun evde kalacağım, gitmeyeceğim" demeler, dile kolay o evde yaşamanın hayali ile geçen, nefes almadan çalışılan, belki de hayattaki en büyük motivasyon kaynağı olan o ev...
Ev yarı harabe. Her taraf cam kırığı, kapılar zorlanmış. Evde aylarca yaşayan bir hırsız
Bir küçük kız, 9 yaşında
Buzdolabının üzerine tutturulmuş, o günün koşullarında panaromikleştirilmiş 3 fotoğrafın birleşmesinden oluşan bir manzara fotoğrafı
Şimdi o manzaraya bakıyor, ortalık toz duman
Yine de hayallerinden vazgeçmeyen insanlar var bu dünyada
Vazgeçilmiyor, ev yeniden hayat buluyor
Yalıkavak köy
Evin olduğu yerdeki plaja inmek imkansıza yakın. Toprak yol, otlar dikenler zaten beline kadar uzanıyor bahçede
Sahilse denize girilebilir küçük bir alandan ibaret
Şantiye her yer, in cin top bile oynamıyor
Walkmen'de Çelik'in 2. albümü donuyor
Tüm şarkılar döne döne dinleniyor ama bu şarkı farklı
Yere uzandığında deniz kenarındaki okaliptus ağaçları rüzgarda salınırken
Sürekli kulağından düşen kulaklığı ile müziğe kaptırıp kendini hayallere dalıyor
Bu şarkı farklı sebebi belli değil
Belki de frekansı farklı
İşte o yazın, o günlerin albümü olarak kaldı bende hep. Bu şarkıysa beni hala o okaliptus yapraklarını seyreden 9 yaşında bir kız çocuğuna çeviriyor, saydamlaştırıyor.
Değişmedi ve değişmeyecek.
Artık her yer bina. Ne o ağaclar orada, ne denize oradan giriliyor. Hepsi kafamın içinde birer anı olarak aklım yettiği kadar durmaya devam edecek...

 
5) Kim Daha Çok Seviyor - 1996


Klibinin semtte çekilmesinden dolayı ekstra bir saygı duruşunu hak eder. Nostalji severliğimizi , 90'lar dilenciliğimizi de sorgular aynı zamanda. O sahil yolu doldurulup aslında şu anda olsa karşı çıkacağımız bir iş yapılmıştır baktığında. Biz durumu kabullenip o beton yığınını sevmiş ve alışmışız zamanla. Sonra bir gün gelip betona asfalt döktüler, İBB yazdılar, renkli tartan pistler falan... Arnavut kaldırımı tarzı taşlara bastılar asfaltı. Ona da alıştık. Şimdi biri bir şey dese semt sahiline, derhal panterleşiyoruz.

Artık efsunlu olduğumuzdan 1996 yılının nasıl boktan geçeceğini çıkan albümlerin güzelliğinden ve sporda gelen başarıdan anlıyoruz (Koraç Kupası). Hepsi kendi dalında şaheser. Ayna, Ezginin Günlüğü, Feridun Düzağaç, Candan Erçetin, Ayşegül Aldinç, Levent Yüksel, Teoman, Yeni Türkü, Yaşar, Umay Umay, Ümit Sayın... Şu kadroyu bir araya toplamak milyon dolar...

Yeni yılın ilk haftası Sabancı Center'da cinayet haberiyle başlıyordu. Susurluk'ta kaza, Vehbi Koç'un ölümü..

Türk siyaseti, ilişkisi boka saran ama ayrılmayı beceremeyen uzatmalı iki sevgili gibiydi. "Kim daha çok seviyor? UYUDUN MU? " tadında  mesajlaşılıyordu. Krizlere gebeydik...

Bu furyadan Çelik de nasibini alıyor, artık şarkıları yerine "Tarikatçı mı yoksa Atatürkçü mü?" konusu tartışılıyordu. Albümlerde Atatürk şarkıları yer alıyor, talk-show'larda sert söylemlerle yer alıyordu. 

Mühendisler mi söylüyordu yoksa halk mı talep ediyordu bilinmez rock furyası başlamıştı. Yeni çıkan albümlerde popçular rock düzenlemeleri ile çıkıyordu.

6) Sevdan Gözümün Bebeği - 1997



Sanki birileri "her yıl çilek" der gibi transfer sözü vermişti. Her yıl bir Çelik albümü çıkıyordu. O sene çıkan biraz farklıydı. Hitleri azdı, güzel şarkı yoktu. Slowlar özellikle... O senelerin Mustafa Ceceli, düğünde ilk dans şarkısı tadında bir şarkıydı bu... Klibi efsane güzellikteydi. Bence Çelik bizim totemi anlamış, bu sene kötü albüm yapayım da sene iyi geçsin demişti. Sincan'da tanklar yürüyor, darbe oluyordu.

Eurovision'da üçüncü oluyorduk. Buram buram laiklik kokuyordu. Kenan Doğulu 10.yıl Marşı'nı remixliyor, biz de ufak ufak dünyaya adapte oluyorduk. Çelik-Ayna dinleyerek olmazdı bu işler , Televole kasetlerinden Samba Tijanni ile Brezilyalara taşınıyorduk. Magazin bizi ikiye bölmüştü. Kanal D'nin güzellik yarışması birincisi Çağla Şikel mi yoksa Star'ın ikincisi ve üçüncüsü Nefise Karatay ve Ceyda Düvenci miydi en güzeli?


7) Kızımız Olacaktı - 1998



Eski Dost İzel ortalığı bu şarkı ile kavuruyordu. Çöküş başlamıştı ve "Madem şarkının sahibi benim, ben söyleyeyim" diyerek toplama bir albümde sunulmuştu. 90238 yıldır uzattığı saçlarını da kesti.

Aman Aman şarkısında "Artık devir değişti, e tabi Çelik de değişti" diyordu ve konu kilitleniyordu.
Dünyanın en büyük müzik şirketi Universal, Türkiye pazarına giriyordu. Her şey çok güzel olacaktı. Zaten çok güzel albümler vardı. Dünya evimize gelecekti. Ricky Martin'ler, Macarena'lar.... Derken başındaki genel müdür sanatçılara yürümeye başladı. Şebnem Ferah için "bütün kötü huyları, hatta güzel dostları" bıraktı. Sonra onu da bıraktı, fırtınalar koparsa kopsundu.

Sonra piyasa mahvoldu. Sanatçılar mahkemelik oldular ve CD'ler basılmadı...

Bence Çelik de o günden sonra iflah olmadı.

Türkiye'nin karanlık yılları misali o yıllar aydınlatılmalıdır. İzel-Çelik-Ercan niye dağıldı, ilk eşinden niye ayrıldı, şarkıları yazdığı iddia edilen kadın kim, Kızımız Olacaktı kime yazıldı?

8) Çelik Dert Yakamdan Düşmüyor - 2003



Biz bunları köşelerimizde yazdık demek istemiyorum ama işte özeleştiri gibi özeleştiri... 2003'te çıkan albümde yeni bir tarz yakalanmış ve temiz bir sayfa açılmıştı. Neşet Ertaş türküleri , parçalarda saz kullanılması gibi detaylarla küçük bir sahil kasabasına yerleşilmişti sanki.

Ama eski tad yoktu ve eski tadlara yaklaşılamıyordu. Mazhar Alanson'un Yandım şarkısına özenilmişti sanki. Zaten kulislerde Mazhar Alanson'un ona "Çelik naber iyi misin, Atatürk nasıl?" dediği dönüyordu. Daha sonra bu yalanlandı gerçi.


Sanki 1-2 şarkısı daha vardı ama yazasım gelmedi. Kendisinin kaleme aldığı biyografisinde şu cümleler de dokundu. 

"İşçi bir babanın evladıyım. Babamın mesleği terzilik iken, işleri kötü gitmiş, o zaman Sütlüce’de olan Arçelik fabrikasında iş bulmuş. Fabrikanın bize uğur getirdiğine inandıkları için adımı “Çelik” koymuşlar.

Ne yazık ki babam emekli olduktan sonra bir gün Arçelik Çayırova tesislerine gitti ve orada vefat eti. Cenazesini oradan aldık. O yüzden “İyi ki baban AEG’de iş bulmamış yoksa adın AEG olurdu” tarzındaki soğuk esprileri sevemiyorum."


Bu tarz espri yapanların sevildiği, değer gördüğü bir dünya haline geldi. Daha da kötüye gidiyor ama bizim bozuk saatlerimizin alarmları hep bu şarkılarla çalışıyor..ERTELE'ye basıyoruz ve bir sonraki sanatçı için beklemeye başlıyoruz.