kolombiya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kolombiya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Aralık 8

Kırmızı Pazartesi

Kırmızı Pazartesi, Türkiye'de bilinen romanlardan biri. Bilenler, romanın muhabbeti geçtiğinde hemen benzer cümleleri kullanıyor. "Daha ilk cümleden kimin öldürüleceğini söylüyor".

El yükseltelim. Kitabın orijinal adı bile zaten bize bir işaret veriyor. Cronica de una muerte anunciada; yani Türkçesi ile "işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü..."

Bize Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmesi çok ilginç. Fakat sanırım bunun sebebi toplumumuzun spoiler'a dair en ufak veriye karşı uzak durma ezberi olabilir. Mesela bu kitabın Türkçe ismi orijinali ile bağlantılı olsa bu kadar okunur muydu?

Cevabı bilmiyorum ama yine de okunmalıydı (Zaten görseldeki baskıda olduğu gibi, o isim artık yeni basımlarda yer alıyor).

O meşhur ilk cümle ise şuydu: Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, psikoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı”

Nasar'ın öldürüleceğini bilmek, bizi hikayeden uzaklaştırır mı? İnsanlar neden bundan çekinir, neden romanların ve öykülerinin sonuçlarını hazır oldukları anda artık sona yaklaşırken duymak ister?

Oysa biz Kanıt dizisinin, Müge Anlı'nın izleyicileriyiz. Biz ölenleri biliriz. Öldürenleri de biliriz hatta. Ve merak ederiz, bu iş buraya nasıl geldi diye de sorarız.

O nedenle ben Marquez'in farklı veya riskli bir şey yaptığını düşünmüyorum. En azından olay örgüsü kısmında... Romanlar sadece sonlarında olan bitenle heyecan yaratmaz ya... Gabriel Marquez, uzun cümlelerini bu sefer bir dedektif veya gazeteci edasıyla kuruyor. Olayın peşinden gidiyor.

Romanın asıl önemli ve fark yaratan kısmı, alışılmışın dışında bir yere yönelmesinde... Yani olay örgüsünde değil, ana fikrinde... Anlatıcı tüm bu cinayet sürecini anlatırken ve olayın asli nedenlerini öğrenmeye çalışırken, Marquez de olayı özneler arasından (ölen ve öldürülen) arasından çıkarıp topluma mal ediyor. Önemli olan da buydu.

Roman, Marquez'in çocukluğunun geçtiği kasabada yaşanmış gerçek bir hikayeden esinleniyor. Ve bu hikaye bizim ülkemize çok da uyuyor.

Santiago Nasar niye öldürüldü? Kim öldürdü? Halk, onu korumak için neden bir şey yapmadı? Soruların cevapları, en azından önemli bir kısmı, hızlıca çıkıyor karşımıza. Hiç kimsenin masum olmadığı bir kasaba görüyoruz. Hatta belki de Nasar'ın ölmesini istemeyen ya da cinayetin engellenmesini isteyen sadece iki kişi vardı ve onlar da katillerdi. Onlar katil olmamak için bir işaret beklediler kasabalılardan ama ahali hiçbir şekilde olaya karışmadı. Olaya karışmamak da aslında Nasar'ın ölümüne davetiye çıkarmak değil midir? O nedenle Bir cinayeti değil, daha çok toplumsal duyarsızlığı izliyoruz.

Kitap yaklaşık 110 sayfa... Oldukça kısa. Marquez cümleleri uzun kuruyor gerçi, o nedenle emek ve zaman harcamak gerekir. O 110 sayfaya da yaklaşık 40 karakter sığıyor. Hepsinin psikoposun geldiği güne dair bir hikayesi var. Ve o gün; 'psikoposun geldiği gün' olarak anılmaktan çıkıyor ve 'Nasar'ın öldürüldüğü gün'e dönüşüyor.

Kitap öyle bir şekilde bitiyor ki... İlk cümlesinde her şeyi öğreniyoruz derken, son sayfalarda merak içinde kalıyoruz ve en önemliyi sorunun cevabını öğrenemiyoruz.

Öyle bir kapanış var ki; gözlerimizin önünde beliren görüntü bir filmin son sekansı gibi..

O kalabalık karakter topluluğu çekilir, evlerine döner, kuru bir çöl veya ıssız bir kuytu kalır. Üzerinde de boş yere can vermiş bir azınlığın cesedi durur. Kamera yavaş yavaş geriye gider, açı genişler ve yazılar çıkar...

Belki de son yazı şu olur; Nasar'ı en birliğiyle öldürdüler. Ve durduk yere gitti günahsız Nasar...

Cuma, Mayıs 20

Dos Mujeres y una Vaca

 


Rosana, gelini Hermelinda ile beraber ıssız bir köyün yoksul bir evinde yaşarlar. İkilinin birbirlerini pek sevmediğini anlarız ama yoksulluk, zorluklar, kadın başınalık ikiliyi bir dayanışma içine sokar.

Kadın başınalardır; zira birinin kocası diğerinin oğlu olan Pastor uzaklardadır. Bir gün Pastor'dan bir mektup gelir. Fakat ikisi de okuma yazma bilmemektedir. Postacı da mektubu verip gitmiştir. Köyde mektubu okuyacak kimse yoktur. Hamile olan Hermelinda'nın yoğun baskısıyla en yakın köye gitmeye karar verirler. Yanlarına ineklerini de alırlar...

Sıcak bir yol hikayesi gibi başlayan ve öyle devam edeceğini düşündüğümüz film, sonrasında yıllara yayılan Kolombiya iç savaşının binlerce trajik öyküsünden biri olarak devam eder.

Filmdeki temponun ve gerilimin her geçen sürede yavaş yavaş artması takdir edilesiydi. Keşke Kolombiya siyaseti hakkında daha çok bilgim olsaydı. Bunu izlediğim az sayıdaki tüm Kolombiya filmleri için söylüyorum. Zira Kolombiya sineması bu olgu üzerinden kendini şekillendiriyor. Pariente ve Roa da böyleydi. 

Tabi sadece ülkenin trajik sorunlarına değinen bir film değildir. Yukarıda bahsettiğimiz iki kadın, birbirlerine ait sırları da öğrenirler. Hayatlarının en zor anlarında bir iç hesaplaşmaya girerler. Yani film hemen her tarza bürünebilen, politik, psikolojik, gerilim, hatta yol filmine dair uğrayan bir bukalemun halini alır. Bu çeşitlilik bir salçalaşma durumu da getirmez. Her şey tadında kalır.

Filmin yönetmeni ve senaristi Efrain Bahamon, senaryo eğitimi alıp birçok dizi senaryosunda kalem sallasa da ilk defa uzun metrajlı bir filmin senaryosunu yazıyor ve ilk defa bir film yönetiyor. Bence altından da kalkıyor. Eksikleri olsa da tatmin edici bir seviyeyi yakalıyor.

Keşke genel kültürümüz daha yüksek olsaydı da daha iyi sindirebilseydik ama bu haliyle (bizim halimizle) de yeter...

Salı, Aralık 14

Doğu Avrupa'da Yolculuk

 


"Bir gezi kitabı nasıl yazılır" sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardan. Üstelik bu işi başaran kişi, gezi yazılarıyla tanınan bir yazar değil. Tabi ki Gabriel Garcia Marquez'den vasat bir iş çıkacağını beklemiyorduk ama bu kadar ustaca bir dokunuş da keyiflendirdi. Sebebi belli; kendisi bir gazeteci. O gözün varlığı, bu tip şeyler için en değerli hazinedir...

Henüz 30'larına gelmemiş genç Marquez, 1950'lerde Berlin'de takılır ve SSCB'de bir konferansa gidecektir. Biraz vakti olunca, arkadaşlarıyla beraber (Hindiçin kökenli Fransız Jacquelin ve İtalyan Franco) Doğu Berlin'e geçmeyi ve oradan arabayla seyahat ederk konferansa ulaşmayı planlar. 'Yolda' gibi ama daha az aksiyonlu ve direkt hedefe doğru...

Şu an birçok dergi ve gazetede gördüğümüz seyahat yazılarından ve hatta içeriği boşaltılmış fast-food gezi programlarından sonra, bu kitap ilaç gibi geldi. Marquez, mekanları, tarihi yerleri, lokantaları gezmiyor. Tabi ki oralara da giriyor, oraları da anlatıyor. Fakat merakını celbeden noktalar oralar değil. Hatta listenin son sırası buralar. Onun merakı insanlar, sokaklar, yaşam ve kültür... Zaten o yüzden mesela Macaristan'da yoğun önlemler altında olmasına rağmen, tercümanını (devlet görevlisi) ekerek şehrin sokaklarında gezmeye çalışıyor. Kitabın ve gezinin son kısımlarına denk gelse de, aslında Marquez'in çabasını ve merakını anlamamıza yarayan önemli bir anekdot burası. Bu açıdan bakınca, satır aralarında geçen "Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir" cümlesi de Marquez'in bakışını anlamamıza yardım ediyor.

Şüphesiz ki savaş sonrası Avrupa zaten merak edilen bir coğrafyaydı. Buna bir de sosyalizm deneyimini ekleyen Doğu kısımını da ekleyince, Marquez'in çok şaşırtıcı bir tercih yaptığını söyleyemeyiz. Herkesin merak ettiği kapıdan içeri girmiş ve bize 70 yıl sonra bile okunacak bir metin bırakmış. 

Esasında sosyalist ülkelere giden Latin Amerikalı sosyalist bir yazarın, duygularını katacağını düşünüyorduk. Daha doğrusu ideolojisine esir olabilme ihtimali mevcuttu. Bir röportajında "Dünyanın sosyalist olmasını istiyorum" diyen Marquez, ideolojik esarete hiç olasılık bırakmamış. Gazeteci kimliğine yakışır bir şekilde, objektif bir bakış açısıyla tüm gözlemlerini kağıda aktarmış. Hatta belki de negatif tarafta daha çok durduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülkede (hatta hepsinde; kiminde az kiminde çok) eleştirilerini sıralamış. En çok da Polonya'yı kılıçtan geçirmiş gibi geldi bana. Hatta birçok sosyalist, kitabı okuduktan sonra Marquez'i CIA ajanı ve 'emperyalizm uşağı' olmakla suçlamış. 

Oysa Marquez yaşanan sıkıntıları anlamış ve onu da Alman Marksist öğrenciler üzerinden anlatmıştı. Öğrenciler ona, "Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde SSCB'den getirdiler" diyordu.

Aslında Türkiye ile benzerlikleri olan bir problem...

Bu arada benim için en merak edilesi nokta da Marquez ile konuşan insanlar oldu. Öğrenciler, garsonlar, gece kulüplerindeki kadınlar, yaşlılar, gençler... Kitapta birçok 'isimsiz' vatandaş var. Karşılarında ise genç bir Latin. Konuşuyorlar, gülüyorlar, tartışıyorlar. Aradan seneler geçiyor ve o yazar çok ünlü oluyor. O gün konuştuklarını da bir kitaba aktarıyor. Sonra Nobel de kazanıyor. Ne anı ama...

Her neyse efendim, daha fazlası kitapta. Merak eden alır okur. Zaten 1950'lerde yazılmasına rağmen Türkçe'ye çevrilmesi ve basılması Marquez'in ölümünden sonra olmuş.

Bu arada kitabının adında geçen tamlamanın Doğu Avrupa'ya değil de Doğu Avrupa'da olmasını çok önemli buluyorum. Oryantalizme benzer bir bakış açısıyla kolların sıvanmadığını, sadece bu açıdan bakarak bile düşünebiliriz.

Neyse; son söz olarak, cevabını bildiğim bir soru bu kitap sayesinde bir kez daha güçleniyor: Çok gezen!


Perşembe, Ocak 30

La Cara Oculta


Bir gece film izleme arayışındayken internette bu film hakkında bilgilere rastladım. Aslında 'yumuşak' bir akşam geçirmek istiyordum. O yüzden girdiğim sitedeki 'komedi-gerilim' etiketine ikna olmuştum. Hem biraz heyecan yaşarız hem de ara ara güleriz diye düşünmüştüm.

Fakat böyle bilgilere çok fazla kapılmamak lazım. Filmin komik bir tarafı yok. Ya da zorlarsak trajikomik diyebiliriz. Konusunu birine anlatırken, karşınızdaki gülebilir ve "Oha olaya bak" diyebilir. Veya karakterleri analiz ederken dengesizlikler görmek mümkün ve o dengesizlikleri düşününce de insan gülebilir. Fakat film boyunca (97 dakika) pek gülmüyorsunuz, hatta hiç beklemediğiniz kadar geriliyorsunuz.

Konusuna girmiyorum, zira nispeten az bilinen bu film bir şekilde karşınıza gelebilir. Tadınızı kaçırmak istemem. Fakat denk geldiğiniz anda kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. En azından "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu sorduran filmleri çok seviyorum. Bu filmde de üç ayrı karakter, Adrian, Belen ve Fabiana yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla size bu soruyu defalarca sorduruyor. Karakterleri anmışken, özellikle kadın oyuncular Martina Garcia ve kesinlikle filmin yıldızı Clara Lago çok başarılılar.

Yönetmen Andres Baiz'in bir filmini daha izlemiştim. Roa da beklentilerimi düşük tutarak izlediğim ama çok beğendiğim bir filmdi. İkide iki diyebiliriz. Hem senaryo masasında hem de yönetmen koltuğunda oturuyor. Çok sağlam bir kurgu çıkarıyor. 97 dakika biraz kısa gibi geldi ama herhalde uzasaydı o zaman da sıkılabilirdik. Film güzel olunca insan bitmesini istemiyor tabi. Kendi çapımda rahatsız olduğum konu ise sahne geçişleriydi. Filme odaklanmayı etkileyebilirdi ama kurgu o kadar güçlü ki gözleri kırpmaya bile hal kalmıyor.

Az karakter, dar mekan... Bunlarla iyi iş çıkaranlara bayılıyorum. 

Pazar, Ağustos 4

Roa



Kolombiya tarihini derinden etkileyen bir olaydı Jorge Gaitan suikastı. 1948 yılında, başkanlık seçimlerinden hemen önce gerçekleşen olaydan sonra Kolombiya'da adeta iç savaş çıktı. Sonrası az çok biliniyor ama öncesi pek bilinmez. En azından biz bilmiyorduk. Roa tarihin o dönemine ışık tutan bir film...

Roa, Gaitan suikastını gerçekleştiren kişi. Filmde onun iç çekişmelerini, yaşam kaygılarını izliyoruz. Sıkı bir Gaitan hayranıyken bir anda onu öldüren adama dönüşüyor. Bu bilgileri 'spoiler' olarak düşünmeye gerek yok, zira bilinen bir gerçekten bahsediyoruz. Fakat filmde Roa, biraz cahil, fazla saf, ailesine düşkün ve o nedenle bir çıkış olu arayan işsiz bir Kolombiya genci olarak gösteriliyor. Bazı kaynaklarda ise kendisinin Nazi sempatizanı olduğu yazılıyor. O nedenle bir çelişki çıkabilir ve filmin bakış açısı tartışmaya sebep verebilir. 

Konuyla alakalı pek fazla Türkçe kaynak olmadığından bir fikrimiz oluşmuyor. O nedenle konuya tarafsız kalıyoruz. Fakat çok iyi bir film olduğunu söylemek lazım. Hem kurgunun işlenişi, hem oyuncuların başarıları, hem de dönemin atmosferini yansıtma konusunda çok başarılı. 

Perşembe, Kasım 22

Pariente


Sürpriz bir şekilde beklentimi aşan bir film oldu. Zaten adını daha önce (2016 yapımı) hiç duymamıştım. Ekşi Sözlük'te bile başlığı yoktu. IMDB puanı da 6.5'tu. Aslında fena puan değildi ama 7'nin altında olanlara biraz şüpheyle yaklaşırım. Genelde de yanılırım zaten. IMDB sinema konusunda baktığımız ilk referans noktası olsa da, puanlama konusunda hiç uzlaşamıyoruz kendisiyle.

Pariente gayet sağlam bir Kolombiya filmi. 2017'de Kolombiya'nın Oscar aday adayı olmuş. Son seçkiye girememiş ama olsun. Başrolünde Bülent İnal ve Ercan Kesal'a benzeyen iki isim var. Diğer karakterler de, hikaye de Türkiye'yi andırıyor. Güney Amerika filmlerinde bu benzerliği çok fazla hissediyoruz. Benzer bir öyküden çok iyi bir Türk filmi çıkabilirdi. Diğer yandan Kolombiya'ya karşı çok fazla bilgi sahibi olmadığımız için zorlanıyoruz. En basitinden çok fazla Kolombiya şarkısı var filmde. Hepsi de önemli yer tutuyor. Bir anlamı olan şarkılar. Biz bunlardan bihaberiz. Hatta belki de filmin düşük puan almasının nedeni bile olabilir.

Güney Amerika'yı çok ıskalamamak gerek.

Perşembe, Ekim 19

Yüzyıllık Yalnızlık


Yüzyıllık Yalnızlık’ı sevmedim desem başıma bir iş gelir mi? Gelebilir. Zaten "sevmedim" de diyemem. İyi bir kitaptı, okurken de keyif aldım. Ama edebiyat tarihinin en özel romanlarından biri arasından gösterilmesine şaşırdım.

Eskiden, bundan yıllar önce, okuduğum az sayıdaki kitapta benim için asıl önemli olan kurgu ve hikayenin kendisiydi. İyi bir kurguya sahip olan kitaplar daha çok etkilerdi. Edebi kısım benim için çok önemli değildi. Romanların ve öykülerin, ben okuduktan sonra insanlara anlatabileceğim veya yaşadıklarımla bağ kurabileceğim bir olaydan bahsetmesini isterdim. 

Çok sonra; kendi çapımda bir şeyler yazmaya başladım. Kelimelerle aram iyiydi ama kesinlikle bir olayı anlatamıyordum. Daha doğrusu iş bir yerden sonra, kendi hayatımda geçen hikayeleri biraz farklılaştırarak anlatmaya dönüyordu.

İçine kapanık ve korkak bir yazarın bir mafya öykü anlatması veya mazbut bir hayat yaşayan yazarın çapkınlıklarla dolu bir hikayeden bahsetmesi bana çok büyük yetenek gibi geliyordu. Yazar kabiliyeti sanki bu noktada ortaya çıkıyordu. Mesela ne kadar sevmemiş olsam da Hakan Günday’ın lise yıllarında Kinyas ve Kayra’yı yazmış olduğunu duyunca çok etkilemiştim. Gerçi buna da şehir efsanesi diyorlar ama olsun.

Yüzyıllık Yalnızlık'ta tam olarak bu yok işte! Muhteşem yetenekleri bariz olan adam, kelimeleri en doğru şekilde önümüze sıralıyordu. Bu işin bir matematiği varsa; kesinlikle en iyi şekilde uyguluyordu. Fakat hikaye? Ne okuduk ki biz?

Kanal D’de ikişer saatten her sezonu 35 bölüm sürecek, dört sezonluk diziydi. Küçümsemek için demiyorum. Yine keyifle okudum. Zaten o dizi de sıkmazdı. Fakat her şey çok sıradan değil miydi? Toprak yiyen kız, geleceği gören kadın, ağaca bağlı yaşayan bir adam veya çingene gibi karakterler büyük renkti. Fakat bir ailenin sırayla doğumları, ilk cinsel deneyimleri, evlilikleri, ölümleri gibi normal olayları okuyunca geriye de çok bir şey kalmıyor.

Belki de hata bendeydi. Yanlış zamanıma denk gelmiş olabilir. Bu kurgu olayına çok fazla kaptırdım. Oysa benim en sevdiğim yazarlar; kendi hikayelerini anlatan Fante veya Hornby gibilerdi. Marquez'de kendi ailesinden esinlendiğini söylüyordu. Sanırım önemli olan ne anlattıkları değil, karşı tarafa duyguları hissettirmekti. Artık İspanyolca’nın etkisinden mi bilmiyorum ama Latin yazarlar bunu iyi beceriyor. Her ne kadar biz de çevirileri okusak da; oradan bize gelen cümleler coşku ve tutku dolu oluyor.

Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti.

Kimsenin kendilerine vaat etmediği topraklara doğru yola düştüler... Ama denizi hiç bulamadılar.

Ölümü umursadığı yoktu; ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.

İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.


Sonuç olarak karar vermemiştim. Bu cümleleri kurmak çok kolay iş değil. Aynı zamanda bu hikayeyi kurgulamak da çok zor değil. İnsan resmen okurken "Bunu ben de düşünebilirdim" diyor. Bu kötü bir şey mi? Peki bu düşündüğün hikayeyi böyle anlatabilir miydin?

Her şey bir yana şu hikaye, sanırım kitabın kendisinden daha iyi benim için. Kurguya, yaratıcı olaylara, hayali kahramanlara ihtiyaç yok. Tamamen yaşanmış bir olay ve hissedilmiş duygular iyi bir anlatıcıyla  birleşir ve bunlar "muhteşem" için yeterli olabilir..

İyi ki bu kitap o kadar sevilmiş; yoksa o 500 güne yazık olacakmış

Pazar, Haziran 29

Ko-Ko


Dünya Kupası'nda Ko-Ko kardeşliği..

Tam Yiğit Yılmazlık foto...

Pazartesi, Ekim 11

Andres Escobar


Escobar'ın doğup öldüğü şehir Medellin'in takımı, Escobar'ın doğup öldüğü takım Atletico Nacional taraftarları...

Pazartesi, Haziran 7

İdol


"Karakter ve futboluyla kendime örnek aldığım futbolcu Carlos Valderrama'dır. Bizim ülke futbolumuzun en büyük figürü, fenomeniydi. Hala da öyle. Çocukluğumda özel zamanlar vardı. Fransa'da oynayıp Juniors'a döndüğünde maç günleri stada gitmek için can atardı. Bilet bulamayınca stada girmek için türlü türlü çılgınlıklar yapardık. Valderrama'yı bir dakika görebilmek için tellere tırmanırdık. Onu görebilmek hayaliyle yaşardık. O benim için hem saha içinde hem saha dışında gerçek bir idoldü. Hayatım boyunca da öyle kalacak."

Trabzonsporlu Teofilo Gutierrez

Pazartesi, Şubat 15

Guarin 2005


FM'yi çok oynamadım. Zaten bilgisayarın hayatıma, daha doğrusu bizim eve girişi çok geç oldu. Üniveriste 2.sınıftaydım.

Ahmet Cömert'te oynanan bir Galatasaray-Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı. Rasim Başak'ın hareket çekmesiyle olaylar çıkmış, polis bizi salondan atmış, baya olaylı geçmişti. Fenerbahçe tribününün biletleri 50 liraydı. İşte o maçtan çıkıp eve geldiğimde babam "bak bilgisayar aldık" demişti. İçimdeki serserilik ile modernlik arasındaki ince çizginin, çizildiği günlerden biriydi. Biraz geç çizlidi gerçi.

Çizgi geç çizilince FM, hayatıma tam anlamıyla dahil olamadı. Aslında o nesneyi, PC'yi hayatıma bir şekilde sokmam gerekiyordu. Şu anki duruma aldanmamak lazım, beni bu kadar kapsaması son 1 yıldan ibarettir.

İşte o geçiş dönemindeki araçlarımdan biri FM 2005'ti. Ama sadece 2005'ti. 20 yaşındaki bir adamı oyun bağımlısı yapamıyorsunuz. Ne olursa olsun alışkanlıklar ve hayat tarzı var. Evde oturup oyun oynamak bana çok uzak bir şey. O nedenle sadece bir sene sürdü. FM günleri. Ve bu girizgahın nedeni, o oyunun en önemli adamlarından biri içindir: Kolombiyalı Freddy Guarin.

Kendisi 1986 doğumludur, Porto'da oynuyor. Orta sahada. 7 kere de milli olmuş. O yıllarda Güney Amerika'da oynuyordu. Koy Galatasaray'a sırıtmaz. Fotoğraftan da anlaşılacağı gibi, kendisine ün katan oyuna da oldukça sadık. Nereden geldiğini unutmuyor.

FM hakkında hiç yazı yazmadım demeyim diye yazdım bunu da.

Bu arada 3.5 senedir FM oynamıyorum. En son oynadığımda Partizan'ı almıştım. Sasa İliç'in takımı diye. Güzel günler yaşadık. Kızılyıldız'ı yenemesek de kupalara ambargo koyduk. Gerets gibiydim FM'de.

Pazartesi, Ocak 25

Jübile

Akrep tarzı kurtarısıyla hatırlayacağımız Highuita futbolu bıraktı. Hala oynadığını bilmiyorduk. Jübile haberiyle gündeme geldi. Jübilesinde yine akrepleşmiş. Roger Milla'yı çağırıp top kaptıracak hali yoktu tabi. Taraftarlar ona yine de gereken ilgiyi göstermiş. Latinler bize benzer derler, bazen benzemiyoruz işte. Atletico Nacional taraftarları pankartlarıyla gelmişler..