tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 28

Yargı


Bir insan aynı hataya kaç kere düşer?

Kendi kendime sözler veriyorum bazen. Mesela "artık dizi izlemeyeceğim" diyorum, zira son yıllarda izlediğim nadir diziler beni sinirlendirmişti. Sonra "eğer bir dizi izleyeceksem, en azından tamamen final yapmadan izlemeyeceğim" diyorum. Çünkü bazen diziler güzel başlıyor, sarıyor, izliyorum ama sonra senaryo sarpa sarıyor. Ve bunu da en çok reyting kaygılı yerli diziler gerçekleştirdiği için en sonunda "En azından yerli bir diziyi tamamen final yapmadan izlemeyeceğim" diyorum.

Zaten son 15 yılda sevdiğim iki tane yerli dizi oldu; biri Ezel, diğeri Şubat. İkisini de televizyon yayınlarından yıllar sonra izledim. Çok iyi geri dönüşler ve tavsiyeler alınca, sarpa sarmadan sonlanınca ve tadında bırakınca...

Fakat yine de kendime verdiğim sözleri tutmamaya devam ettim.

2021 yılının sonbaharında, bir gece bomboş bir şekilde zapping yaparken Yargı'nın ilk bölümünün tekrar yayına gelmiştim. "Evet" diyordum "Doğdu güneşim"... Bu sefer ki farklıydı galiba.

Babası baş komiser olan dürüst bir savcının (Ilgaz Kaya / Kaan Urgancıoğlu) kardeşi bir cinayete karıştığı gerekçesiyle tutuklanır. Savcımız o sırada tanıştığı hırslı bir avukattan (Ceylin Erguvan / Pınar Deniz) yardım ister. Avukat bunu zoraki de olsa kabul eder. Ne var ki bir süre sonra olaydaki maktulün avukat kızın kardeşi olduğu anlaşılır. Yani avukat, kardeşinin katilini savunacak pozisyona gelir.

Tabi ki o işin öyle olmadığı birkaç bölüm sonra anlaşılacaktır. Fakat zaten bizim için kimin suçlu olup olmadığı öneli değildir. Akıcı bir olay olsun, karakterler "kusursuz" ve "tamamen iyi" olmasın, çatışmalar yaşansın, bir de dizinin ismiyle orantılı olarak biraz kriminal süslerle macera dozu verilsin... İsteğimiz buydu.

Ve açıkçası ilk sezonda bu taleplerimiz standart üstü bir seviyede karşılık buldu. Tabi eksikleri ve eksileri vardı. Bizi sinir eden detaylardan, bizi sinir eden karakterlerden kurtulamadık. Mesela Erguvan ailesinin, avukat Ceylin dahil, gerizekalıkları sinir katsayımızı arşa çıkardı. Toksik bir ailenin toksik kızı Ceylin'in ve ailesinin işgüzarlıkları bir süre sonra bizi boğmaya başladı.

Mesela, anne karakteri (Gül) evin babasını gaza getirip savcının kardeşi Çınar'ın ölümüne teşebbüs etti. Sonrasında su testisi, su yolunda kırılınca; yani öldürmeye giden baba ölünce, suçlu Çınar oldu. Ceylin'in sinir krizlerini izlemek zorunda kaldı. Gül karakteri zaten başa bela. Dizinin adı Yargı'ydı ama isim "Ceylin Erguvan'ın salaklıkları" olsa daha gerçekçi olurdu.

Tabi bunları her zaman her yerde kolay değil aslında. Zira Ceylin Erguvan, güçlü bir kadın avukatı oynuyor. Ortamlarda Ceylin'i eleştirmek, cumhuriyet kadınını sindirmek ve hatta AKP'li olmakla bile eş değer tutulabilir hale geliyordu. Fakat kural dışılığı sınır tanımayan, en yakınlarına yalan söylemeyi adet haline getiren, yalanı ortaya çıkınca da  çeşitli bahanelerle üste çıkmaya çalışan ("Gerçek kötülerle mücadele ediyorum, bana her şey mübah" veya "hangimiz kusurusuz ki" vs.) birine karşı durmak boynumuzun borcudur.

Üstelik bu karakteri popülist ama içi boş açıklamalarıyla hayatımıza giren Pınar Deniz oynayınca; tüm bu paragraftaki analizlerin gücü ikiyle çarpılmış oluyor.

Tabi Pınar Deniz ve Kaan Urgancıoğlu tercihleri bence çok yerindeydi. Zira dizi yola çıkış aşamasında kısıtlı sayıda seyirci çekebilirdi. Senaryo ilgi çekiciydi ama sadece bizler için. Prime time'da üstelik pazar günü yayınlanacak bir dizi için çok riskliydi. İşte tam bu aşamada ergen kuşağın Aşk 101 ile sevdiği ikiliyi başrole koymak dizinin geleceğini kurtarmıştı. Doğru adımdı.

Fakat bu sefer de en başta bahsettiğim sorun ortaya çıktı. Dizi reyting rekorları kırıp tüm evlerde izlenmeye başlayınca, senaryo ekibinin Türkiye ortalamasının taleplerini dikkate alan (mesela Twitter ve Youtube yorumları) dokunuşlarını görmeye başladık. Mesela oyunculuk dersi veren Uğur Polat'ın karakteri Yekta Tilmen (kendisi kötü bir karakter) seyircinin tefe koyduğu biri olunca daha da kötü çizildi. Bu arada Ceylin ile Yekta arasında keskin farklar olmadığını iddia edemezdik. Seyirci Ceylin'i ve daha doğrusu Ilcey çiftini sevmişti ve onlara zeval gelmesini istemiyordu. O yüzden onlar iyi tarafta, kötülerle savaşan cılkı çıkan bir ilişki olarak önümüzdeydi. Yekta da neden kötü olduğunu belirtmeye gerek duymadan hobi olarak kötülük yapan sıradan bir kötü gibiydi.

Yine de birinci sezon bir şekilde kıyıya yanaşmıştı. İkinci sezonu izlemeye başladığımızda da yine heyecanlandık.

Yeni karakterler diziye dahil olmuştu ve bunlar hakkında çok fazla bilgimiz yoktu. Ayrıca bir kuyu mezarlığı ile açılan sezonun yeni bir gizemli konusu oluşmuştu. Ara iyi gelmiş gibiydi. Tekrar raya oturacak gibiydi.

Fakat olmadı. O karakterlerin çoğunun beklediğimiz kadar büyük gizemleri yokmuş. Dizi sektöründe en sevmediğim iştir bu. Bir merak unsuru yaratılır, o merak unsurunun altı üstü her yeri defalarca çizilir, adeta göze sokulur, sonra bir anda aslında onun çok da önemli olmadığı ortaya çıkar. Kısacası seyirciyle dalga geçilir.

Zaten çok ilginç başlayan ve çok da karizmatik bir yeni karakteri (Burak/ Samet Kaan Kuyucu) barındıran o dönem bir anda sona erdi. Sezon içinde yeni sezon başlarken bu sefer ortalık karıştı.

Dizinin esas yıldızlarından biri olan savcı Pars karakterini canlandıran Mehmet  Yılmaz Ak, diziden ayrılmaya karar verdi. Neler olduğunu bilmiyoruz. Tam da 6 Şubat depremleri zamanıydı. Diziye zaten ara verilmişti. Yeni bölümler çekilmiyordu. O günlerde en kritik karakterlerden biri diziden ayrıldı. Tabi ki senaristler için zorlayıcı bir durum olduğunu kabul etmek gerek. Olayın aslını da hiç öğrenemedik. Umarız çok sevdiğimiz ve beğendiğimiz bu oyuncunun biraz da seyirciye de ayıp ettiği kararının arkasında en azından dizinin gittiği yönü beğenmemesi yatıyordur. Zira o zaman kendisine tüm kalbimizle hak verebiliriz.

Ayrılığın ardından senarist Sema Ergenekon; klasik Türk dizi kılişelerine sığınarak son 2 ayı geçirdi. Deprem sonrası psikolojimizin iyice bozulduğu zamanlarda, bize bol bol ölümler, dramlar, trajediler yağdırdı. Dizi artık izlenemez bir boyuttaydı.

Yine de benim için son nokta Parla karakterinin Serdar'ı öldürmesinden sonra yargılandığı mahkemede oldu. Yargı dizisi genel hatlarıyla gizlenen muhalif bir dizi diyebiliriz. Yani bir duruşu var ama onu çok yüksek perdeden söylememeye dikkat ediyor. Mesela ikinci sezonda gelen yeni baş komiser, tanıdık isimlerin ortalaması gibi ama çok net bir figür değil. Ya da ara sıra kadın cinayetleri gibi toplumsal olaylara göndermelerde bulunuyor. İşte böyle bir dizide Parla'nın beraat ediş şekli skandaldı.

Şöyle ki; Parla ve arkadaşları suçlu Serdar'ı yakalayıp adalete teslim etmeye çalışırken Serdar onları silahıyla rehin alır. O sırada bir boğuşma olur ve Serdar Parla'nın darbesiyle ölür. Mahkemede onu savunan Yargı çetesi, şunu söyler özetle: "Serdar linç sonucu öldü, o yüzden ona öldürücü darbenin kimin vurduğu belli değil. Haliyle Parla suçlanamaz!"

Şu anda bir cumhurbaşkanı adayının başkentte linç edildiği, toplumsal öfkenin sosyal hayatta tavan yaptığı, herkesin birilerini sıkıştırdığı, göçmenlerin tehditler altında olduğu bir ülkede yaşarken, reyting rekorları kıran bir dizinin mesajı bu mu olmalıydı? Oysa mesela Parla meşru müdafaadan dolayı da yırtabilirdi. Hiç oralara girmeden, alengirli bir iş yapalım diyerek topluma bu kadar kötü mesaj vermek, sonra da muhalifliğin ekmeğini yemek saçmalığın dik alasıydı. 

Bu arada ilk sezon biterken alengirli başka bir iş daha yapmışlardı. Gelecekten bir kesit göstermişlerdi. İkinci sezon da o gelecekteki kesitin yanlış hatırlamıyorsam 6 ay öncesinden başlamıştı. Yani aslında ikinci sezonun sonunu, ilk sezondan vermişlerdi. Fakat ikinci sezonda yol 50 kere değişti. O sonu bağlamak için de saçma sapan anlatılara girildi. Kısacası dizi çığırından çıktı.

Yine de ikinci sezonu da tamamladık. Neyse ki hazirana kadar beklemeden, mayıs ayında finali yaptılar. Beni bir aylık zulümden kurtardılar. Üçüncü sezonu da izlemeyeceğim. Normalde bir diziyi, tamamen sona ermeden bırakmazdım. Fakat Yargı için bu ezberimi yıkabilirim. Madem araya tatil girdi, o zaman çekilmenin tam vakti....

Oyuncular ve karakterler

Ilgaz karakterini oynayan Kaan Urgancıoğlu'nu her zaman takdir etmişimdir. Burada da fena değildi. Yine de Kara Sevda'daki Emir Kozcuoğlu seviyesine çıkamadı. Belki orada kötü oyuncuların arasında parlamıştır Burada iyi oyuncuların arasında standart gözükmüştür. Yine de yolu açık olsun, hakkımız helaldir. Pınar Deniz'e ise fena kuruldum. Mehmet Yılmaz Ak, diziyi izleme nedenimdi. Daha önce birkaç dizine denk gelmiştim ama binbir surat bir adam olduğu için ilk başta onun kim olduğunu çıkaramadım.  Sonrasında da çok iyi bir Pars  çizdi. Kesinlikle özel bir oyuncu.

Hüseyin Avni Danyal ortalardan pek görünmeyeli yaşlanmış. Onu uzun bir zaman sonra, görünce mutlu oldum. Erguvan ailesinin tüm bireyleri sinir bozucuydu. Çınar karakteri de Kaya ailesinin çürük yumurtası ve gerizekalısıydı. Fakat yine de onu canlandıran Arda Aranat'ın başarılı bir iş çıkardığını düşünüyorum. Büyük ihtimal o da bu kadar gerizekalı birini gerçeğe yaklaştırmak için bu kadar çabalamak zorunda kalmak istemezdi.

Eren Komiser rolüyle popüler olan ve birçok alanda görmeye başladığımız Uğur Kaya'yı ilk bölümlerde gerçek hayatta da polis memuru olan biri sandım. Ayrıca onun 35 yaşlarında olduğunu düşünüyordum. Oysa ne polismiş ne de o kadar gençmiş. Genç gösteriyormuş, oyuncuymuş ve 50 yaşındaymış. Sema Ergenekon'un eşi olması sebebiyle biraz torpili olabilir ama şansını iyi kullandı. Sanırım üçüncü sezonda dizi onun üzerinden ilerleyecek; ki bunu hak ediyor.

İlk sezonun gizemli ve heyecanlı havasına muhteşem oyunculuğuyla ve o gizemli havayı veren yeteneğiyle (ses tonu, mimikleri, hareketleri) büyük katkı sağlayan Nergis Öztürk'ün adını anmamak olmaz. Sadece 20 bölümde yer alması dizinin şanssızlığı oldu. Çok önde bir karakter değildi ama sanki dizideki düşüş de onun ayrılığı ile başladı. Onun boşluğunu senaryoda Şükran Ovalı doldurmaya çalıştı. Savcı Pars'a yakın duran bir yargı mensubu olarak o girdi diziye ama kesinlikle aynı etkiyi yaratamadı. İyi oyuncu ve ince hesapları olan bir yargı mensubu kontenjanı ise son olarak Serdar Orçin'in canlandırdığı Özcan karakterine geldi Üçüncü sezonda biraz üzerine gidilirse diziye biraz can katabilir. 

Genç oyuncular arasında açık ara en iyisi Tuğçe'yi canlandıran Merve Ateş'ti. Kendisini yıllar önce Masum'da izlemiştik ve sinir olmuştuk. Sinir olmamız gereken bir karakteri oynamıştı ama bunu başarıyla mi gerçekleştirdi yoksa kendisi gerçekten öyle bir insan mıydı emin olamadık. Ondan önce de çok daha ufakken yazık olan dizilerden Beş Kardeş'te görmüştük ama o zaman dikkat çekecek boyutta değildi. Yargı'da kalitesini ispat etti. Çok iyi bir eğitim aldığı belli. Henüz 18 yaşında; herhalde ileride Türk dizi, TV ve sinema sektörüne damga vuracaktır.

Fakat özel paragraf ayırmamız gereken iki kişi var ki onları sona sakladım. Biri Merdan karakterini canlandıran Cezmi Baskın. Bir adam nasıl hem taksici Osman Aga hem de eski ağır abilerden Merdan Dede olabilir.  Yıllar yıllar önce hayatımıza İbrikçi olarak girdi, o günden bu güne tipi hiç değişmedi, ama birbirinden farklı onlarca rolün hepsinin altından kalktı. Muazzam biri...

Uğur Polat ise, Baskın kadar baskın değildi ekranda. Sık görmedik. Bir zamanlar genç kızların sevgilisi olacak bir karizmayla ara ara çıkıyordu. Şimdi 60'larına gelmiş. Fakat o nasıl bir enerji? Dizinin en muhteşem karakteri ve en muhteşem oyuncusu. Ne yazık ki Türk izleyicisinin bariz bir şekilde iyi-kötü görme isteğinden dolayı senaristlerin çok fazla karikatürize ettiğini düşünüyorum. Oysa elde böyle bir oyuncu varken, karakterin biraz daha derinine inebilirdi. Neyse ki son birkaç bölümde karanlık taraftan diğer tarafa geçer gibi oldu. Sanırım üçüncü sezona da damga vuracak. 

Bu arada üçüncü sezonu kurtaracak ve bizim ilgimizi çekecek hamleyi de açıklıyorum. Ceylin'in içindeki fesatlığın, yalancılığının, saygısızlığın, kural tanımazlığının bir sonucu olmalı ve "kötü" tarafa geçmesi. Yekta Tilmen'in "iyi" olup olmaması önemli değil ama bir antikahramana dönüşürse dizi alev alır. Tabi ki olmayacağını biliyoruz ama bu da bir umut işte...

Sonuç olarak maalesef düzene yenilen bir dizimiz daha elinde. Bu iş böyle işte... Kimileri duruşunu bozmuyor reyting alamıyor, kimileri de güzel başlayıp reyting sevdasına kapılıyor ama salça oluyor.

Büyük konuşmak gibi olmasın ama uzun bir süre yerli dizilere kapalıyız...


Pazar, Temmuz 3

Yeni Bir Şampiyon Modeli

Ülkenin en çok izlenen ve diğer yandan izlemeyenlerin de en çok eleştirdiği televizyon programı Survivor'ın 2022 versiyonu sona erdi. İnsanların yaklaşık 15 senedir diğerlerine "Bunu mu izliyorsunuz? Oysa ben Netflix, belgesel falan" diyerek küçümsediği yarışma, aslında basit bir yarışma ve reality show olmasının dışında Türkiye toplumuna dair önemli veriler sunabilen bir canlı saha. Yarışmacıları, fanları, yorumcuları, jargonu, formatı; her unsuru ile "bizi bize anlatan" bir yapım. Öte yandan sportif açıdan da rekabet duygusunu vermesi açıcından oldukça başarılı bir tv/spor organizasyonu. Bu bağlamda bir analiz yazısını yıllar önce yazmıştım. Şimdi ise özel olarak 2022 yılından bahsedeceğim. Zira son üç sezonda yaşananlar, toplumdaki bir değişimi önümüze çıkartabilir.

Acun Medya, zaman zaman Survivor için All-Star formatına başvuruyor. Benim hiç tasvip etmediğim bir format. Zira daha önce o atmosferi solumuş tecrübeli isimler (üstelik onların en iyileri), ilk defa oraya gelen ve iyi olup olmadıkları daha önce test edilmemiş acemilerle karşılaşıyor. Adaletsiz bir durum. O nedenle 2015 ve 2018'deki versiyonları hiç izlemedim desem yeridir. Bu sene ise All-Star, diğer iki seneden farklı olarak, tüm yarışmacıları daha önce en azından bir kez katılmış kişilerden seçildi. O nedenle özellikle ikinci aydan sonra daha sık göz attım.

Aslında o kadar yoğun takip etmeme rağmen aklımda özel bir yazı yazma düşüncesi yoktu. Fakat bu sene bir ilk yaşandı. 2010'daki Merve Oflaz zaferinden 12 sene sonra ilk defa yarışmayı bir kadın yarışmacı kazandı. Oflaz'ın kazandığı sene yarışma biraz daha farklıydı. Yarışmacılar, Var mısın Yok musun" yarışmasından gelen, sıradan halktan insanlardı. Atletler, olimpik sporcular, ünlüler yoktu. Sportif performansın ağırlığı düşüktü. Issız ada vurgusu daha yüksekti. Oylama sistemi farklıydı. Tüm bu açılardan da bence en güzel Survivor'dı.

Sonrasında ise format değişti. Güçlü sporcular, egolu oyuncular, hayranı bol isimler, sert karakterler doldu taştı. Tartışmalara girmeyen yumuşatıcı munis insanların erkenden elendiği, rakibini aşağılayanların yükseldiği bir yarışmaya döndü. Sportif performans değer kazandı. Issız adada yaşayabilmek, zor şartlar altında kalındığında bile toplulukla uyumlu bir insan olmaya çalışmak değer görmedi. Vurduğunu kıran, ne yapıp edip ödülü alan, parkuru yakan bıçkınların yarışmasına döndü. Kısacası 2010'dan sonra "eril" bir yarışmaydı artık. 2002 sonrası dönüşmeye başlayan toplumun artık iyice sahne aldığı dönemdi. Muhafazakar, eril, kaba, hoyrat, bıçkın...

Tabi ki oylama sistemi SMS'le olduğu için toplumun genel fotoğrafını çekmeyi zorlaştıran bir tarafı da var. SMS ile oy göndermek para ödemek demek ve yarışmayı deli gibi izleyen benim gibi milyonlarca insan, seneler boyunca tek bir oy dahi atmadı. Fakat mesela genç kuşaklar (özellikle kızlar) ve emekli hayatı yaşayan yaşlılar (yani televizyon izlemek için zamanı olanlar); yarışmayı daha kolay özümsedikleri için sevdikleri yarışmacılar için sadece bir değil, belki birden fazla oy kullandı. Bu kitlenin oy verdiği profil de az çok belliydi. Yakışıklı, temiz yüzlü çocuklara daha çok sevdiler, onlara daha çok oy verdiler. Bunda da şaşılacak ve eleştirilecek bir durum yok. Hayatın normal akışına uygun...

İşte bu son iki paragraf birleşince; hem toplumun kabarttığı profil hem de oy verenlerin sevdikleri örtüşünce şampiyonluk da hemen hemen aynı karakterdeki yarışmacılara gitti. Merve'den sonra şampiyon olan isimleri kısaca hatırlayalım.

Olimpik sporcu olan eli yüzü düzgün sayılabilecek Derya Büyükuncu.
Profesyonel voleybol ve boksla uğraştıktan sonra mankenlik ve oyunculuk yapan Nihat Altınkaya
21 yaşındaki genç, yakışıklı ve performansı yüksek Hilmi Cem
Kabalığın ve maçoluğun kitabını yazan ve performans olarak yarışma tarihinin en iyisi olan Turabi Çamkıran
Kafeste dövüşen Avatar Atakan
Kürekçi ve yakışıklı Ogeday
Boksör Adem Kılıççı

Bu isimlerin şampiyonluklarıyla geçen sezonların ardından 2020 yılına geldik. Saydıklarımızın hepsi bir tek tip değildi. Hepsi Turabi değildi, hepsi Hilmi Cem de değildi. Fakat "Survivor şampiyonu" kelimesinin altını onlar dolduruyordu. Şampiyon olmak onların başarısıydı tabi ama önemli olan bu kelimenin dolan altını değiştirmekti. Issız ada yarışmasında başarılı olmanın tek formülü bu muydu? Yüksek performans, o yoksa biraz kabalık, belki genç kızları etkileyecek fiziksel güzellik...

2020'de bu isimlerin tam zıttı bir şampiyon çıktı. Cemal Can... Kesinlikle bir "Survivor" algısı yaratmıyordu. Konuşma tarzı, sportif performansı, insan ilişkileri, hatta ara ara ağlaması; ıssız adanın bıçkın çocuğu imajına oturmuyordu. Danla Bilic ile kanka olması ona SMS olarak geri döndü ama ne ünlüler bu yarışmaya gelmişti de SMS'lerini yükseltememişti. Demek ki tek sebep o kankalık değildi. 

Cemal Can altı ay boyunca adada kaldı. Sportif açıdan beni etkileyen tek özelliği çok esnek olmasıydı. Onun dışında çok yetersizdi. Toplu oyunlarda başarısızdı; ittirmeli, dövüşmeli güç oyunlarında zayıf halkaydı, çok süratli değildi, biraz korkaktı. 

Survivor gibi durmuyordu ama ıssız adada başka insanlarla beraber yaşayabilmenin hakkını vermişti. Zira başka özellikleri ortaya çıkmıştı. Ufak tefek tartışmalar dışında altı ay boyunca kimseyle kavga etmedi. Zaten kavga etse, diğerleri gibi karşısındakine "Çıkışa gel" yapabilecek bir karakter değildi. Sert salvolar savurmadı. Kimsenin "adamlığından" bahsetmedi. Herkesle ortalama düzeyde  anlaşabildi. Rakipleri bile onu çok sevdi. Normalde öyle bir karakterin erkenden elenmesi lazımdı ama yarışmanın sonunda kupayı aldı ve Türkiye yeni bir şöhret kazandı.


2021 ise yine eskiye dönüş sinyaliydi. Güreşçi, kaba saba ve biraz da egolu bir karakter olan İsmail Balaban; kolejli, kültürlü, yakışıklı Poyraz'ı geride bıraktı. Bu noktada güreş camiasının ve güreş camiasına içinde bulunan ülkücülerin İsmail'e çok sık oy yağdırdığı iddia edildi. Bu da Türkiye'deki başka bir çatışmayı öne çıkardı. Muhafazakar İsmail; kolejli, "antin kuntin konuşan", "entel dantel görüntüler çizen", eli yüzü düzgün, yarışma aralarında gözlük takan ve bu nedenden dolayı bile eleştirilen Poyraz'ı geçmişti. Poyraz, Türkiye için antipatik kalmıştı. Sadece Türkiye için değil. Adada da çok fazla kıskanılan bir karakter olduğunu düşünüyorum. Zaten bu nedenle final gününde, daha önce elenen yarışmacıların önemli bir kısmı "Kimin şampiyon olmasını istersiniz?" sorusuna İsmail'ın adını vermişti. Poyraz, muhafazakar kalıplarla beslenen yarışmanın, yıllara dayanan ekolüne ters düşen bir karakterdi. O nedenle de şampiyonluğu ülkücülerin desteklediği ve sonrasında diğerlerinin yardımını alan İsmail Balaban'a kaptırdı.

Neyse ki 2021, şimdilik eskinin tortusu olarak kalacak gibi duruyor. Zira 2022 yeni bir şampiyon çıkardı. Nisa Bölükbaşı. 12 sene sonraki ilk kadın şampiyon... Fakat bence daha önemli özellikleri var.

Cemal Can'ın 2020'deki kankası olan Nisa, hem o sene hem bu sene karakteriyle birçok insanı çıldırttı ama özellikle ergenlik çağındaki kızların sevgilisi oldu. Hatta genç kızların sevgilisi olan ilk kadın oldu. Onlar için rol modeliydi. Onlar için rol modeli olan özellikler; muhafazakar ve kalıplaşmış yapıları kıramayan geleneksel Türk insanının sinir olacağı özelliklerdi. Belki de ilk defa Nisa gibilerinin özellikleri, diğerlerine üstün geldi.

Nisa acı çekmiyordu. Acı çekmeyi kutsamıyordu. Çok yetenekliydi. İnanılmaz bir el becerisi (resim, örgü vs) var. Bu sayede takımlarına çok sayıda ödül kazandırdı. Fakat Survivor'da nedense bunlar pek önemli değildi. Çıkıp parkuru kırıp adrenalin pompalaması, sert olması, kavga etmesi gerekiyordu. Aslında zaman zaman bunları da yapıyordu. Kendini verdiğinde çok hızlı ve çok güçlü bir yarışmacıya dönüşüyordu. Fakat canı istemediği zaman da parkura çıkmıyordu. Onu farklı kılan da buydu. "İstesem yaparım ama yapmıyorum!"

Onu üzen bir şey veya biri varsa trip atıyordu. Trip atmasını savunmuyorum aslında. Fakat böyle bir yarışma ortamında trip atma gücünü göstermesi saygı duyulası. Bu nedenden dolayı takım arkadaşlarının tepkisini çekebilir, potaya yazılabilir ve elenebilirdi. Defalarca o aşamaya da geldi. Fakat elenmedi. O da hiç geri adım atmadı. Ne yapmak istiyorsa onu yaptı, nasıl davranmak istiyorsa öyle davrandı. "Türk halkı beni nasıl görmek ister" diye düşünmedi. Üstelik Türk halkı onun, dudak büken surat ifadesinden bile rahatsız oldu. "Ne böyle bebek gibi hareketler" dendi. 2020'de bunları yaşadı, 2022'de o hareketleri bir daha yaptı. İki yarışmadan iki ayrı erkekle sevgili olması bile Türk halkını rahatsız edebilirdi. Çoğunluğunu etti de. 

Oysa Survivor, muhafazakar bir yarışmaydı. Avrupa'da aylarca ıssız adada kalan yarışmacılar birbirleriyle sevgili olurken; Türkiye'de böyle ihtimaller Nisa adaya gelene kadar ortada bile yoktu. Herkes gayet profesyonel şekilde parkurda koşacaktı, başka işlere zaman ayırmayacaktı. Beklenen buydu. Nisa tam aksiydi.

Bu yazı Nisa övgüsü üzerine kurulu olmamalı. Zaten Nisa gibi karakterleri de gördük. Fakat hemen hepsi erkenden elendi. Şaşırtıcı olan ve bizi sevindiren Nisa'nın başarısı değil, Nisa gibi karakterlerin kabul görmesi.

Bu noktada gençlerin ondan etkilendiğini düşünüyorum. Daha yaşlı grubun Nisa'dan rahatsız olduğuna de eminim. "Elerseniz eleyin", "Yazarsanız yazın" duruşu; yıllardır kendilerine bir şey dayatılarak büyüyen çocukların ve gençlerin hoşuna gitmişti. "Size muhtaç değilim. Benim kendi yeteneklerim var, kendi başımın çaresine bakarım" duruşu... Büyük ihtimalle Nisa'yı destekleyenlerin önemli bir kısmı Nisa kadar yetenekli değildi ama en azından Nisa gibi olmayı istiyordu: "Yapabildiklerim var ve onları yapacağım. Yapmak istediklerim var ve onları yapacağım. Benden fazlasını istemeniz umrumda değil, çünkü onları yapmayacağım"  

Sosyal hayatta bu tavırlar, eğer birikimler ve heybeler dolu değilse sıkıntıya neden olabilir. Bunu gençler yaşayarak görecek. Fakat şu anda bu öz haliyle, topluma karşı bir isyanın göstergesi sayılabilir.

Nisa bu sezon finale çıktığında yanında olimpiyat sporcusu, eski boksör ve eski Survivor şampiyonu Adem vardı. Üçüncü sırada genç kızların sevgilisi olabilecek oyuncu Batuhan kaldı. İkisi de eski dönemin şampiyonlarını andırıyordu. Adem zaten onlardan biriydi. Fakat yine de Nisa'nın esas rakipleri onlar değildi. Toplumun dayattığı şekilde büyüyen, bu dayatmaları özümseyen, kurallara sadık kalan, ayrıca kendilerince kurallar oluşturan ve bu kuralları çevresindekilere (yanı bizim gördüğümüz kadarıyla takım arkadaşlarına) dayatan kadın yarışmacılar vardı. Atletizm dünyasından gelen Sema-Seda ikizler, Nagihan Karadere ve onların yancıları bu işin lokomotifiydi. Yarışma içindeki lakaplarıyla; "Koloni"... (Yanlış anlaşılma olmasın; koloni lakabı; Seda, Yağmur ve Sude için takıldı)

Koloni; aslında muhafazakar ve geleneksel Türk toplumunun kalıplarıyla ilerliyordu. Yarışmayı o şekilde kazanabileceğine inanıyordu. "Ben çıkıp yarışıyorum ve kazanıyorum, o zaman gerisi önemli değil" diyordu. İnsanlarla kavga etmeyi, onlara hükmetmeyi ve kendilerine karşı bir saldırı gelince kadın olmayı öne çıkaran bir düstur edinmişlerdi. 2010 sonrası erkekler gibi olmaya çalışan kadınlar... Eril kadınlar... Fakat bu erilliği bir isyana değil, başkaları üzerinde yeni bir hakimiyet kurmak için kullananlar... 

Survivor, sadece parkur yarışması değildi. Öyle olsa Acun Medya, bu kadar masrafa girmez, okyanus ortasında bir ada kiralamaz, yarışmaları İstanbul'da açık bir alanda yapar, yarışmacılar da akşamları mesai bitince evine giderdi.

Oysa yarışmada sportif unsurlar kadar önemli olan başka koşullar vardı. Açlıkla baş etmek, evden uzakta olmayı kabullenmek, teknolojiden uzaklaşmak ve bunların hepsini yaşarken çevredeki insanlarla sağlıklı ilişki kurabilmeye devam edebilmek. Bunların hiçbirini yapamıyorsan zaten ıssız adada olmanın anlamı yok, gidip atletizm takımlarında yarışmaya devam edebilirdiniz.

Nisa'nın farkı burada yatıyordu. Issız adada zaman zaman kendini kenara atarak, mutsuz kalarak, trip atarak, hatta "uykum var" diyerek oynamayarak kendini yeniledi. Diğerleri haftada 2 kere sinir nöbetleri geçirip, ağlayarak "dayanamıyorum" çığlıkları atarken, Nisa sanki ıssız adada değil de tatil köyündeymiş gibiydi. 

Ciddi bir yarışma (iş) ortamında tatil köyündeymiş gibi rahat kalabilmek, hatta araya o tatil köyünün yaz aşklarını sokmak. İşte yeni kuşağın görmek istediği model buydu.

Toplumsal cinsiyet eşitliği son dönemde çok revaçta olan bir konu. Birkaç ortam dışında çok sağlıklı tartışılmadığını düşünüyorum ama toplumda etkisi ve yankısı çok fazla. Özellikle Twitter bu işin lokomotifi. Kadınların erkekle eşit olduğu ve olması gerektiği artık daha sık söyleniyor. Aksini iddia edenlere veya en ufak bir "ama" ile cümleye başlayanlara zaman zaman sert çıkışlar yapılıyor. Bu çıkışlardan kaçınmak isteyenler ise konuyu özümsemeden kadınları övmeye, korumaya, desteklemeye başlıyor. Bu sefer kadınlar yeniden toplumdan ayrılan bir konuma düşüyor. Uzun vadede çözülmeyecek bir süreç değil, zaman her şeyin ilacı. Fakat bu sağlıksız tartışmaların ve slogan sözlerin Surivor'a da yansıması oldu.

Kadın şampiyon çıksın diye, kadın yarışmacılar çok fazla övüldü. Fakat o kadın yarışmacıların da "erkek" gibi olmalarına vurgu yapıldı. Sert, parkur kıran, asabi, kavgacı kadın karakterler Survivor yorumcuları tarafından "gerçek Survivor" olarak lanse edildi. Oysa değillerdi. Olmamalıydı. Onlar sadece iyi sporculardı. 

O başarılı kadın yarışmacılar her defasında aynı tuzağa düştü. Parkurda "erkek gibi" olup, ada hayatında toplumsal kadın rollerinin dışına çıkmadılar. Mesela başarılı bir atlet olan Nagihan Karadere, rakip takımdan Hikmet'in balık tutmasını övüp, kendi takımındaki erkekleri eleştiriyordu. "Bizim erkeklerimiz bir kere balık tutmadı, hep tavla oynuyorlar" dedi. Balık tutmak, kampa yemek getirmek bir erkek rolü olarak biçilmişti. Hatta Nagihan sözlerine devam ediyordu; "Üç kere Survivor'a geldim, daha bir kere boğazımdan balık geçmedi"

Bunu derken balık tutmayan erkekleri suçluyordu. Fakat üç kere oraya gitmiş bir yarışmacı olarak balık tutmayı bir kere denememiş, denemeyi de aklından geçirmemişti. "Kadın gücü","kadın dayanışması" gibi sloganlara sıkı sıkı sarılan bu kitle, farkında olmadan toplumun biçtiği rollere sıkı sıkı sarıldıklarını ifade ediyordu aslında. Belki farkında olmadan, belki oy kaygısından... Zira başka programlarda (mesela Konuşanlar), Nagihan Karadere başka bir profil çiziyordu. Oy isterken tek başına mücadele eden anneydi, diğer formatta kendince cinselliğini anlatmaktan çekinmiyordu.

Nisa ise öyle değildi. Her yerde aynıydı, ne istiyorsa onu yapıyordu. O da balık tutan biri değildi ama kimseden de kendisine balık tutmasını istemiyordu. Hatta onu ödüle (yemeğe) götürmeyi teklif edenlere, eğer onlarla beraber olmak zaman geçirmek istemiyorsa, çok rahatça "istemiyorum" diyebiliyordu. Kimilerine göre bu trip atmaktı ve saygısızlıktı. Fakat yemeğin önüne gelmesini arzulayanların olduğu bir yerde, "istemiyorum" diyebilmek etkileyiciydi.

Bahsettiğimiz o kadın dayanışmasının da ne kadar yumuşak olduğu yarışmanın sonlarında ortaya çıktı ve Nisa finale yürüdükçe çatladı. Türk toplumunun aynası dediğimiz yarışma, bizi bir kere daha yanıltmadı. Kadın, kadının kurdudur lafı bir kez daha ortaya çıktı. Kadınların birbirlerine verdiği zararlar, erkeklerin onlara verdiği zararlarla yarışacak düzeydeydi.

Yarışma boyunca "Artık bir kadın şampiyon çıkmalı, kadın şampiyon çıksın diye buradayım" diyen kadın yarışmacılar, kendileri elendikçe tavır değiştirmeye başladılar. Sevmedikleri Nisa finale yürüdükçe, onların şampiyonluk adayları Adem, Batuhan, Atakan gibi isimler oldu. Son gün sorulan sorulara verdikleri cevap bile öyleydi. Hatta Adem bile anlamıştı, kendi adını verenlerin aslında esas derdinin Nisa olduğunu.

Çekya'da doğup, büyüyen, rahat tavırları olan, voleybol oynayan, resim yapan, yabancı dil konuşan Nisa'nın; 19 yaşında evlendikleri için çok sevdikleri sporu bırakıp evlerine kapanan kadınların antipatisini toplaması olağandı. Gönüllerde yara olarak kalan sporcu rekabetini dindirmek için Surviror'a geldiklerini beyan eden bu hanımlar, Survivor'ı tatil köyü gibi yaşayan Nisa'nın rahatlığından dertliydi. Daha net bir ifadeyle; biraz kıskanıyorlardı.

Nisa'yı bu anlamda şampiyon yapan bir diğer isim ise Evrim'di. Evrim, Nisa ile aynı sene (2020) beraber yarışmıştı. Aslında Evrim de o sene, bu senenin "diğer kadınları" gibiydi ve Nisa'ya sinir oluyordu. Bunu kendisi de söylemişti. Evrim de eski voleybolcuydu ve Nisa'nın voleybol oynamasından bile rahatsızdı. O senenin "diğeri" Evrim'di. Bu sene ise gelenekçi cephenin arasına almadığı biriydi. Açıkçası performansı da kötüydü. Böyle olunca, "işini iyi yapmayan ve herkese karşılık veren hadsiz" Evrim, yani gelenekçi kalıpların dışında kalan Evrim dışlandı. 

Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Evrim dışlandıkça, bu sefer gelenekçi koloniye duyulan antipati arttı. Onlar yarışma kazandı ama oy kaybetti. Evrim ise 12 kere potaya girdi ve kendisinden daha üstün performans gösteren kadınları tek tek eledi. Hatta Seda'nın elendiği akşam, karar açıklandığında bizim apartmandan bir sevinç çığlığı yükseldi. Sanki milli takım gol atmıştı diyeceğim ama uzun zamandır milli takım gollerinde bile bu yaşanmadı.

Nisa'nın önünü açan Evrim'in aldığı oylardı. O oylar nereden geldi peki? Tabi ki kolonileşen,  tek tipleşen, buyurgan, emreden kitlenin; özellikle gençler üzerinde yarattığı antipatiden.

Aslında daha detaylı yazabilirim ama şu ana kadar bile bir blog yazısı için baya uzun oldu. Aslında bir kesimin dışladığı bu yarışma, bize toplumsal hayat hakkında çok fazla veri sunuyor. Yine altı ay boyunca sosyolojik gözlemlere doyduk. Cemal Can'dan sonra Nisa'nın kazanması da gelecek adına umut verdi. Aslında iki yarışmacı da benim favorim değildi. Hatta basit bir izleyen olarak finalde kaybeden Adem'in kazanmasını daha çok istemiş bile olabilirim. Fakat geniş perspektiften bakınca; Cemal ve Nisa'ya gösterilen ilgiyi çok değerli görüyorum.

Oylama sistemi sağlıklı değil, yarışma sonuçları hakkında her zaman şaibeler mevcut. Bunlar eskiden de konuşuluyordu, şu anda da var. Fakat Turabi'nin kazandığı yarışmada bu sefer oyların Cemal'e gitmesi veya genç kızların yakışıklı Hilmi yerine, artık rol modeli olarak gördükleri Nisa'yı seçmesi daha değerli. Doğru veya yanlıştır; en azından yüzeysel bir değerlendirme yapmadan, kendilerince doğru karakterler için oy atıyorlar.

Fakat eklemek lazım; sms ile oylama sisteminin değişmesi gerekiyor. Sağlıksız bir yapı. Doğru analizleri yapamıyoruz Toplumun geniş katmanlarına yayılamıyoruz. Gözlemlerimiz çürümeye müsait. Mesela bir app üzerinden herkesin  bir kere oy atacağı mekanizma kurulsa her şey çok daha sağlıklı olur. Bu sayede benim gibi senelerdir yarışmayı izleyen ama hiç oy atmamış insanlar da oy atar; bir kişiyi çok sevdiği için 100 oy atanın önüne geçilir, SMS şirketleriyle anlaşan yarışmacılar da önlenir.

Bu sayede; tam Zizek'in oturup izleyeceği yarışma ya dönüşür...

Çarşamba, Haziran 22

Ojing-eo geim

Her zaman dizilerin ve filmlerin orijinal dillerindeki isimlerini başlığa taşımaya dikkat ettik. Bu geleneğimizden yine taviz vermiyoruz. Fakat bu başlık, sizde bir boşluk hissi yaratmış olabilir. O yüzden açalım; bu yazı, dünya çapında Squid Game olarak bilinen o popüler Güney Kore dizisi hakkında...

2021 yılında çok konuşulan  Squid Game'i, senenin sonlarında izlemiştik. Altı bölümlük diziyi hemen de bitirdik. Fakat bloga yazmam uzun sürdü. Zira yeni sezonun geleceği konuşuluyordu. Gelecek, gelmeyecek, çekimler başlayacak, başlamayacak derken ben bunaldım. Daha doğrusu ilk sezonu unutmaya başladım. Bu kadar uzun bir aradan sonra ikinci sezonu izler miyim bilmiyorum. Canım sevgilim ikna ederse izleyeceğiz tabi ama benim pek hevesim kalmadı.

Fakat izlediğimiz ilk sezonu bloga taşımanın zamanı artık geldi. Aslında notumuzu da sanırım bir önceki paragrafta hissettirdim. Bu bunalmam ve kaprisim, aslında ilk sezonu çok da beğenmediğimin göstergesi olabilir. Şaşaalı ve etkileyici bir ilk sezon yaşasaydık, ikinci sezonu senelerce bile beklerdik. Fakat vasat bir ilk sezon, devamını aylarca beklemek için heyecan uyandırmadı.

Oysa, ilk bölümün yayınlandığı Eylül ayıyla beraber çok büyük övgüler aldı Squid Game. Bir ay içinde 111 milyon kişi izledi ve Netflix tarihinin en çok izlenen dizisi oldu. Bu çılgınlık haline aslında şaşırmadım. Türkiye'den bakınca hele; hiç şaşırmadım. Türkiye ile Güney Kore arasındaki benzerlikleri düşününce şaşırmanın uzaktan yakınından geçmedim.

Konusu bize, neden popüler olduğunu anlatıyordu zaten: Borç batağına sürüklenmiş, para ihtiyacı ile yanıp tutuşan olan bir grup insan, aldıkları gizemli davetleri kabul ederek bir yarışmaya katılırlar. Yarışma denizin ortasında kimsenin yerini bilmediği bir adada yapılır ve  çok büyük para ödülüne sahiptir. Ancak sonradan anlaşılır ki; kaybedenler ölümle burun buruna kalacaktır.

Bu konu neden bize yabancı gelmedi? Zira yerel kanallarımızda Survivor, Masterchefs, O Ses, Yeteneksizsiniz gibi yarışmalar mevcut. Tabi ki bunların sonunda ölüm yok. Gerçi Survivor parkurları artık çok başka seviyeye geldi; birilerinin başına çok kötü işler gelebilir ama yine de Squid Game ile kıyaslanamaz. Fakat her iki yerde de gördük ki; toplum bu yarışmalara dahil olmak için çok hevesli. Sadece şöhret olmak değil mesele; o yarışmalarda elde edilecek başarı, bundan sonraki hayatlarında ciddi bir gelir elde etme şansına ulaşmalarını sağlayacak. Örnekler zaten ortada...

Squid Game'deki yarışmaya katılan yüzlerce insan, o nedenle bizden çok uzak değil. Türkiye'de ve benzer ülkelerde ilgi görmesi bu açıdan doğal. Neoliberal politikaların iflas ettiği son dönemde Batı'nın da böyle bir fikre ilgi göstermesi şaşırtıcı değil. İnsanlar artık yetenekleriyle para kazanmanın daha olası olduğunu düşünüyor. Bu sporculuk da olabilir, bir yarışma becerisi de; fark etmez. Hizmet sektöründe senelerce çalışmanın sağlayacağı getiriden daha fazlasını verebilir. Üstelik daha hızlı bir şekilde...

Ve aslında; bizim yarışmalarımızı (özellikle de Survivor'ı) izleyen biri olarak; Squid Game'de yarışmaların/oyunların diziye heyecan kattığını belirtmem gerek. Fakat onlar da altı bölüm ve yaklaşık altı saatten oluşan dizide çok fazla yer kaplamıyor. Bunu bir eksi olarak sunmuyorum, zira o sahnelere daha çok zaman ayrılsa bu sefer başka sıkıntılar da oluşabilirdi. Esas sorun, dizinin geri kalanında o heyecanın sağlanamamış olmasıydı.

Heyecan yok, zira dizi benim için oldukça tahmin edilebilir şekilde ilerledi. Belki inanmazsınız ama durum buydu. Normalde film ve dizi yorumlarında "Tahmin edilebilir bir yapımdı" diyenleri hiç anlamazdım. ''Artistlik olsun diye yalan söylüyorlar herhalde'' diyerek de hafiften kıskanırdım. Zira öyle bir tahmin becerim yoktur. Daha doğrusu öyle bir bakış açım da yoktur. Filmleri tahmin etmek için izlemem, tahmin pek yapmam, yaparsam da tutmaz..

Fakat, Squid Game sağolsun, beni de o noktaya çekti ve tahminlerim tuttu. Hatta herkesin diziye çok fazla anlam yüklemesine neden olan son periyotta dahi ben ters köşe olamadım. Spoiler vermemek için detaya girmiyorum ama 3-4. bölümden belliydi neler olacağı... 

Yanlış tahmin yaptığım tek sekans ise ilk bölümün sonunda yapılan oylamada yaşlı amcanın verdiği son oydu. O da diziye ekstra sıkıcı bir bölüm (2.bölüm) katmış. Yoksa zaten oradaki oyu değiştirip, ikinci sezonu pas geçsek çok fazla değişiklik olmayacaktı.

Öte yandan Squid Game konsepti; sinemada aşina olmadığımız bir durum değildi. Daha önce benzer bir konuyu içeren diziler ve filmler vardı. Benim aklıma ilk gelen Andron oldu. Andron, IMDB'de gördüğüm en düşük notlrdan birine sahipti ama kesinkikle o notu hak etmemişti. Teknik anlamda eksiklikleri vardı ama kurgusu üzerine konuşmayı hak ediyordu. Squid Game, Andron'u biraz daha değiştirip, daha iyi bir teknikle sunmuş. Bunun da ödülünü, daha çok ilgi görerek almış.

Yönetmenimiz; yarışma temalı bir yapım için ayrıca öneme sahip olan kamerayı ustaca kullanıyor ve bizi olayın içine çekebiliyor. Oyuncularımız harika iş çıkarıyor. Müziklerini de çok beğendim. Kostümler de ikonik bir ürüne dönüşmeyi hak edecek yaratıcılıktaydı. En azından Vendetta çakması La Casa de Papel gibi olmadı...

Fakat yine de çok sevdiğim Kore sinemasından daha iyisini beklerdim. Tabi bu sinema değil; bir dizi. Format farklı, içerik farklı. Ayrıca uluslararası sinemada önümüze her zaman en iyiler gelir. Kötüler zaten ülke içinde elenir ve bize iyileri sunarlar. Dizi ise bizim para verdiğimiz platform için özel olarak hazırlanmıştı. 

Yine de Kore yapımları iyidir ve ben de Kore dizisi olunca çok heveslenmiştim. Fakat olmamış. İzlenir mi izlenir, daha kötü çok fazla dizi var ortada. Fakat abartıldığı da maalesef gerçek. Aslında Netflix yapımı birçok dizide yaşadığım buydu. Çok fazla piyasa, çok fazla reklam, çok fazla beklenti ve sonrasında vasatı kabullenme.. Aslında beklentimin dışına da çıkmadı. Fakat daha ustaca ve daha farklı bir iş çıkabilirdi.

Bir de böyle kalabalık karakterleri yapımlarda insan taraf tutar. Ben çoğunluğun 'naif' gördüğü ve biraz renksiz bulduğu esas karakterimiz Seong'u sevdim. Vicdanına yenilenler, her zaman gönlümüzü kazanırlar. Göçmen Ali de iyi bir karakterdi ama o saflığının kurbanı oldu. 

Bu arada ikinci sezon da sıkıntılı olacak gibi. Yönetmen ve senarist tek sezonda kalması için ısrar etmiş ama elde edilen gelir ekibi ikna etmeye yetmiş. Böyle örnekler genelde başarısız olur; biliriz.

Fakat diğer yandan bakınca da, dizinin ruhuna uygun olmuş. Para tatlı gelince; setlere ve yarışmaya geri dönüyorlar... Aslında yönetmen Hwang Donk Hyuk'un yarattığı projenin 10 yıl boyunca ret almasını ve sonrasında turnayı gözünden vurmasını düşününce; dizinin kendi hikayesi bile ruha çok uyuyor. Adeta Rocky gibi...

Pazar, Mayıs 1

Ekol


 Barbaros Talı - Ercan Taner - Doğan Yıldız - Levent Özçelik - Hüseyin Başaran - Sadun Alp

1 Mayıs 1964: TRT yasası çıktı ve TRT kuruldu
31 Ocak 1968: Televizyon yayını başladı

Bir zamanlar ekoldü...

Cumartesi, Mart 5

Arıza

Tolga Sarıtaş'ın yeni dizisi Baba başlamışken, bir önceki dizisinden bahsetmenin zamanın gelmiş demektir. Zira geçen sene bir hataya düştük ve 30 bölümlük bu vasat altı diziye hapsolduk.

Arıza'nın ilk bölümü 13 Eylül 2020'de yayınlanmış. Ben o zamanlar dizinin farkında bile değildim. Ekim-kasım gibi pandemi yasakları geldiğinde benim de düzenim tepetaklak olmuştu. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Geceleri geç yatıyordum. İşte o geç yattığım günlerin birinde, Arıza'nın tekrar bölümüne geldim.

Tabi ki oyunculuk becerisi diplerde olan Sarıtaş ile partneri Ayça Ayşin Turan'dan etkilenmedik. Dizinin diğer karakterlerinde usta oyuncular vardı. Ahmet Mümtaz Taylan, Ezel'de Kenan Birkan'ın sağ kolu Kaya'yı canlandıran Levent Can, Murat Daltaban, konuk oyuncu olarak gelen Fırat Tanış gibi isimleri görünce diziye bir şans vermek istedim. Aslında konusu da kağıt üzerinde fena değildi.

Bir taksi durağında çalışan Ali Rıza, bir gün darp edilen bir kadını arabasına alır. Tabi ki darp eden kızın takıntılı olan bir platonik aşıktır. Arıza, aşıkı tokatlar, hatta daha fazlasını yapar. Çocuk (Burak Ersoylu) bunu kaldıramaz. Ali Rıza'nın mahallesini basar. Çıkan tartışmada silahlar çekilir ve serseri bir kurşun Ali Rıza'nın kardeşi Nihan'ın ölümüne sebep olur Ali Rıza da intikam yemini eder.

İntikam meselesi bizim zayıf karnımız. Fakat yerli diziler için bu konu çok hassas. Zira intikam konusu işleniyorsa, olaylar silsilesinin az çok belirlenmiş olması ve ona göre ilerlenmesi gerekir. Yani kervan yolda düzülürse, karakterlerde tutarsızlıklar ortaya çıkar. Diğer yanda ise reyting kaygısı var. Bu da her hafta senaryoda değişiklikler yaşanmasına neden oluyor. Haliyle Arıza dizisi de, ilk 6-7 bölümden sonra saçma sapan bir şeye evrildi. Kendi öz senaryosuna sadık kalamadığını hissettim. Konu bambaşka yerlere gitti. Seyirciyi kandırma tuzağına da düştüler. Akıl oyunu yerine saçma sapan olaylar oldu. Sulu bir mafya dizisine döndü. Mafyatik olaylar da sürreal bir hale büründü. Haliyle dizi yok oldu gitti.

İyi ki de gitti. 30 bölüm iyi dayandık. Benim huyumdur, bir diziyi izlemeye başladıysam bitmeden bırakamam. Teselli kaynağımız Arıza'nın tek sezonda sona ermesiydi.

Tabi Tolga Sarıtaş'ın 'yakışıklı ve genç kızların sevgilisi' sınıfından bir oyuncu olması, senaryonun bu hayran kitlesinin istekleri üzerinden (ve tabi ki menajerlerin) değişmesine neden oluyor. Haliyle son günlerin merak edilen dizisi Baba'ya mesafeli duracağım. Haluk Bilginer'in varlığı bile kurtaramayacak; ki benzer hatayı Ahmet Mümtaz Taylan için yaptık.

Bu arada Arıza'nın senaristlerinin tam da dizinin ortasında değiştiğini eklemek lazım. Dizi vasatın üzerindeyken Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi gibi dizilerin senaryo ekibinde yer alan Cüneyt Aysan kadrodaydı. Zaten çok fazla göndermesi veya benzerliği de mevcuttu. Son 15 bölümde ise başka bir ekip kalemi eline aldı. O değişiklik sonrasında da seyirci sayısı düşmeye başladı.

Arıza'nın benim açımdan en büyük kazancı ise Olgun Toker oldu. Ali Rıza'nın can düşmanı Burak'ı oynayan Toker, dizinin yıldızı oldu. Son bölümleri izlememdeki, daha doğrusu onlara dayanabilmemedeki en ciddi motivasyonum oydu. Arıza sona erdikten sonra aynı yapım şirketinin (O3 medya) diğer dizisi Son Yaz'a katıldı. Orada da üst düzey bir oyunculuk sergiledi. İki dizi, iki karakter arasında sadece 1-2 hafta boşluk verip, ikisinde de üst düzey bir performans göstermesi takdir edilesiydi.

Öte yandan sonradan diziye dahil olan Balaban karakterinin (Rüzgar Aksoy) renk kattığını söylemeden geçemeyeceğim. Fakat onu da Ali Rıza'nın düşmanı diye antipatik bir karaktere dönüştürdüler.

İzledik bitti. Bizim gibi takıntılı insanlara da ders oldu. Bundan sonra bir diziyi bitmeden izlemeyeceğiz Fakat bu dersi uyguladık mı? Tabi ki hayır... Bu sezonun dizisini de bitince yazarız.

Salı, Ocak 4

Reklamlar

Özellikle ilk altı ayında evlere kapanıp bunalıma girdiğimiz 2021'yi iyi sözlerle anmak pek kolay değil. Fakat yine de bu yıl, bize yeni kazanımlar katmadı değil. 2022'den dört günü devirmişken, geri kalan yıldan bana neler kaldığını kısaca aktarayım. 

Yazının başlığı 'Reklamlar' olsa da, herhangi bir maddi kazanım yoktur. Tamamen gönül bağıyla kurulan beğenilerden yola çıkılmıştır.

1) Kukla Kabare

Kesinlikle 2021'in en güzel yeniliği oldu. Yılın ilk yarısından itibaren takip etmeye başladım. Zaten çok sevdim. Sonra Sinan Mıhçı'nın Caner Özyurt'un kanalında katılığı programa denk geldim. Dayı'yı zaten seviyorduk ama Mıhçı ayrıca sevdiğim biri oldu. İnşallah maddi yönden sıkıntı yaşamaz derken Gain'e transfer oldu. Fakat birçok kişinin yaptığının aksine hem Youtube'da önceden yaptıklarını silmedi, hem de yeni içerikler atmaya devam etti. Bu açıdan da takdirimi kazandı. Sonrasında 'Oğluş' da eklendi. Kız arkadaşım daha çok Oğluş'u sevdiğini söylüyor ama Dayı'ya daha çok gülüyor. Ben zaten halen Dayı'cıyım.

2) Benekli Ayhan

Dayı sanırım Ankaralı. Ama esas Ankaralı, Benekli Ayhan. Yılın ikinci yarısında o da şöhretini iyice perçinledi. Hakkında belgeseller bile yapıldı. Ben o dönemde biraz daha az izlemeye başladım. Zira videoları çok uzun. Karantina döneminde daha çok vakit buluyordum. Gartoncu Berkay'a Çekçek aldıkları dönem yapılan videolar çok iyiydi. Ankaragücü muhabbetleri ise zaten efsane...

3) Yargı

Her zaman Youtube'dan gitmedik, zaman zaman (hatta çoğu zaman) televizyonu da kullandık. 2020'in sonunda ve 2021'in başında dizi izlemek daha kolaydı. O dönemde Son Yaz hayatımıza girdi ama uzun soluklu olmadı. Çoğu yerli dizi gibi karman çorman bir ikinci sezon başlangıcı ile ayağına sıktı. Tam da o zamanlarda Yargı (Kanal D) çıktı. Muhteşem üç bölümün ardından, diziye tutulduk. Her Pazar izlemeye çalışıyoruz. Maalesef maç günlerinde denk gelmesi biraz sıkıntı yaratıyor. Yine de kaçan bölümleri internetten izliyorum. Dizi sona erdiğinde, hakkındaki yorumları blog'da bulabilirsiniz. Mehmet Yılmaz Ak'ın (Savcı Pars) hastasıyız.

4) Göztepe Dönercisi

Uzun zamandır yerini bildiğim, her zaman önünden geçtiğim Göztepe Dönercisi'ne 2021'de adım attım. Bunda en önemli etken Uğur Şahin, Özlem Türeci ve Fahrettin Koca! Aşının bulunması beni ve kız arkadaşımı şimdilik ikişer kez hastaneye gönderdi. Evimize çok yakın olmasa da randevularımızı Göztepe'deki hastanelerden aldık. Aşı çıkışı da yolumuzu Göztepe Dönercisi'ne çevirdik. Son dönemde fiyatlara zam gelmiş ama zaten zam gelmeyen bir yer de kalmadı. Zengin ikramları ve lezzetli eti ile tavsiye edilir. Telefon numarası yukarıda!

5) Rusya Ligi

2010'ların başında Rusya Ligi, Digitürk'te yayınlanıyordu. İzlerken sıkıldığım liglerden biriydi. Bir faciaydı. O dönemden sonra bir daha açıp bakmadım. Bu sene yeniden başladım.2021-22 sezonun ilk yarısını yakından takip ettim. Eskisinden daha kaliteli. Aradan geçen 10 senede çok fazla düşük seviye maça ve lige maruz kaldığım için Rusya Ligi'nin seviyesi artık beni rahatsız etmiyor. Bu sezon yine Zenit şampiyon olacak gibi. Sardar Azmoun'u izlemek büyük keyif. Dinamo Moskova da fena değil. Fakat benim sempatimizi kazanan FC Sochi oldu.

6) Müze Kart

İstanbul'da yaşayıp çok fazla müze gezmemiş biri olarak, 2021'in son ayında bir eyleme geçtim. Önce Müze Kart' aldık, ardından da Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı'nı gezdik. Hedef 2022'de daha fazlasını geçekleştirmek... 60 liraya bir sene boyunca tüm Türkiye'deki çoğu müzede geçerli.  Yabancılar için ise 15 günlük kart 600 lira! Neyse ki TC vatandaşıyız! Bakalım, 2022'de listeye ne kadar müzeye eklenecek.

7) Özgürüz

Politik gündemi takip ettiğim birçok mecra var. Fakat Can Dündar'ın Youtube kanalı, modern zamana çok daha uyumlu. 50 dakikalık tartışma programlarından veya üç saat sürmesine rağmen karşısındaki konuğun cevabını almadan konuyu değiştiren televizyon kanallarından artık bıktım. Özgürüz ise fena işler yapmıyor. En azından Can Dündar'ın gündemle ilgili her gün koyduğu 2-3 dakikalık videolar tam isabet oluyor, fazlasına gerek kalmıyor.

8) Amin Maalouf

Üniversiteye girdiğim günden beri Maalouf okuma isteğim çok yüksekti ama bir türlü sıra gelmedi ve zaman bulamadım. Bu sene iki kitabıyla başlangıç yaparak kendisiyle tanıştım. Aslında ilk hedefim Semerkant'tı ama ona yine sıra gelmedi. Okuduğum iki kitap hakkında da bilgileri yakın zamanda blog'da bulursunuz.

Öte yandan kendimle ilgili bir istatistik; 2021 yılında beş kitap okuyup, 43 film izlemişim. Tabi ki az. Fakat 2020 Mart'tan bu yana kafamı sanata harcayamadım. Sosyalleşemeden bu tip şeylere kendimi veremiyorum. Sanılanın aksine, "şimdi kozamıza dönme zamanı" hiç bana göre değildi. Buna rağmen 260 günü spor yaparak geçirmişim. Herkes kültürlenirken ben cahil kaldım, herkes kilo alırken ben kilo verdim. Hatta hafta sonu sokağa çıkma yasakları olmasa 320 günü de bulurdum. 365 günlük bir sene için çok iyi. Fakat sadece 27 futbol maçı yapmış olmam üzücü. Son 10 yılın en düşük rakamı.

9) Altın Hasat çekirdekleri

Ayçekirdeğini çok seven biriyim. Fakat 2018'den beri çekirdeklere çok ciddi zamlara geldi. Piyasayı elinde tutan vasat Tadım'ın hem gramaj düşürüp hem de fiyat arttırması çok can sıktı. Zira birçok markette Tadım'dan başka marka bulmak zordu. Fakat boşluğu Altın Hasat doldurdu. Daha önce hiç adını duymamıştım. Bir gün Mopaş'ta denk geldim. 1 kilo ve yarım kiloluk paketleri, neredeyse Tadım'ın 200 gramıyla aynı fiyata sahip. Üstelik çok da güzel. Özellikle tuzlu çekirdek sevenler için öneririm, pişman olmazlar.

10) Saha İçi

Son maddeyi de kendimize ayıralım. Sanki diğerleri başkalarına aitti! Neyse; eski ev arkadaşım Sinan Yılmaz'ı birçok mecrada görmeniz mümkün. Fakat kendisi bir yandan da kendi Youtube kanalını yürütmeye çabalıyor. Bu sene yola yeni bir ekiple devam etmek zorunda kaldı. Benden de destek istedi. Euro 2020 ile başlayan yolculuğumuz devam ediyor. Süper Lig maçlarından sonra, ortada görüntü yokken konuşan iki kişi görmek isterseniz, biz de varız!


Salı, Kasım 30

Savcı da Benim Hakim de


Geçtiğimiz günlerde haber sitelerine bir haber düştü. 

Son yıllarda artan kosan maç yayınlarını engellemek için TFF'ye tam yetki verilecekmiş. Kanun mecliste kabul edilmiş.

Haberin kamuoyundaki yankısı, "Eyvah artık kaçak yayın izlemek zorlaşacak" ve "Eee öyle kaçak izliyordunuz, tabi ki müdahale olacaktı" çatışmasından ileri gitmedi. Oysa kaçırdığımız başka bir nokta var. O da tam olarak şu: TFF kim oluyor?

En baştan başlayalım. TFF, özerk bir kurum. En azından kağıt üzerinde bize söylenen bu. Sadece bize değil, UEFA ve FIFA'ya söylenen de bu. O tarafı kandırmak kolay. Bizi de kabullendirmek kolay. Biz fiilen özerk olmadığını biliyoruz.

Fakat yasal olarak işleyiş halen özerk. O nedenle uluslararası kurumlarından herhangi bir rahatsızlık gelmiyor. Gelmesin de, bizim güncel konumuzu ilgilendirmez.

Biz, TFF'nin özerk olduğu inanışından gidelim. Yani TFF'nin bir devlet kurumu olmadığını, bağımsız bir yapıda olduğunu düşünelim. Yani sivil bir yapı...

Bağımsız bir oluşumun, meclis kararıyla istediği kişileri cezalandırma, istediği kararları alma yetkisine sahip olması mümkün müdür? Yargıya ulaşmadan, kendi istediği gibi, hatta o bahsettiğimiz haberlerde iddia edildiği gibi 10 dakika için karar alıp eyleme dökme yetkisi hukuka uygun mudur?

Böyle bir yetki bir kuruma ve onun içinde yer alan insanlara nasıl verilebilir? O insanları kim denetleyecek? Nasıl karar alacaklar? Türkiye'de çok sayıda kaçak yayın yapan internet sitesi olduğunu biliyoruz. Bazıları çok büyük gelirler elde edenler meşhur siteler. Bazıları ise ufak siteler. Mesela TFF'de bu konu üzerinde çalışan kötü niyetli biri, bu sitelerden biriyle içli dışlı olsa ve o siteye "Oyna devam" derken diğerlerini kapatsa, kim ne diyecek? 

Burayı geçelim. Başka bir noktaya gelelim. Bu işin "polisi" TFF midir? TFF, elindeki ürünü bir şirkete satmış. İnsanlar, o şirketten iyi hizmet almadıklarından veya pahalı olduğunu düşündüklerinden (sebep önemsiz) bir şekilde illegal oluşumlara yönelmiş. Zarar eden yayıncı. Tercih edilmeyen o. Kendi hataları veya kendi işleyişiyle ilgili bir sorun yaşamış. Ürünü satanın bu konuya dahil olmasına ne gerek var?

Şuna benzemiyor mu? Bir pamuk üreticisi ile anlaşıyorsunuz. Ondan aldığınız pamuklarla tekstil ürünleri üretiyorsunuz. Sonra başka biri sizin yaptığınız ürünlerin 'çakmasını' üreterek onları satıyor. Siz zarar ediyorsunuz. Konuyla ilgilenmesi gereken sizsiniz, zarar eden sizsiniz. Fakat öyle olmuyor. Konuyla, daha öncesinde pamuklarını satan üretici ilgileniyor. Açıklama da şu: Onlar böyle kaçak üretim yaparsa, biz pamuğu satamayız.

Peki mesela kendi organizasyonu olmadığı için Galatasaray - Lokomotiv Moskova maçındaki taraftar alımlarına ceza veremeyen TFF, Avrupa Kupası maçlarının yayını da kesebilecek mi? Mesela Lazio - Galatasaray maçını kaçak yayınlayan sitelere karışabilecek mi? Yoksa o iş UEFA'nın kontrolüne mi verilecek.

Veya UEFA, kendi ürününün haklarını korumak için TFF'ye gösterilen imtiyazı emsal gösterip, Türkiye'nin iç işlerine karışarak buradaki Avrupa Kupası maçlarının kaçak yayınların karışmayı talep etse ne yanıt verilir? Yoksa o iş Exxen'de mi olacak? Eğer öyleyse TFF'nin yapacağını niye Digitürk yapmıyor? Zaten yapmasın da...

Hadi tamam; Avrupa'yı karıştırmayalım. Fakat kaçak yayın veya korsan, geniş bir konu. Sadece futbolla sınırlı değil. Başka sporlar ve hatta başka alanlar var. 

Mesela Netflix'e, Netflix dizilerini kaçak yayınlayan sitelere müdahale etme hakkı da verilecek mi? Yoksa devlet istediğine mi tanıyacak bu hakkı?

Nereden baksan elde kalıyor. Fakat bu elde kalma halini sağlayan saçmalığın gündem olmaması daha garip. Bazı müdahaleleri çok mu kanıksadık acaba? Devlet her şeye müdahale etsin de nasıl ederse etsin düşüncesi çok zararlı bir yere gidiyor. Artık taşeronlar bile kullanabiliyor.

Pazartesi, Eylül 13

The English Game


Pandemi döneminde izlediğim dizilerden biri daha...

Masum'a göre biraz daha hoşuma gitmişti ama bunda, futbol sayesinde benim açımdan ilgi çekici bir unsurun yer alması önemliydi. Hatta maç izlemediğimiz, top oynamadığımız bir dönemde ilaç gibi geldiğini kabul etmek lazım.

Bunlar dışında; aslında yine hayal kırıklığına uğradım.

Önce biraz konusunda bahsedelim. Britanya'da futbolun ilk kez oynanmaya başlandığı yıllarda, oyun kolejlerin ve onların zengin öğrencilerinin himayesindedir. Hatta kuralları da onlar şekillendirir. Kurumlarda onların etkisi vardır. Diğer yandan işçi sınıfı da futbola dahil olmak ister. Fabrikalar da futbol kulüpleri kurar. Fakat profesyonellik yasak olduğu için işçi sınıfı sorunlarla karşılaşır. İşçi olarak çalışarak futbol oynamak ve zengin gençlerle rekabet etmek zordur. Sadece futbolcu olarak hayatlarını idame ettiremezler, zira para kazanmaları gerekir. Böyle bir dünyada Fergus Sutter ve Arthur Kinnaird önderliğinde iki cephenin kapışmasını izleriz.

Öncelikle futbol hikayeleri, senaryoya döküldüğünde çok garip bir paradoks çıkıyor ortaya. Bir hikaye yazsak, izleyen ve okuyan "Böyle hikaye olur mu, hiç gerçekçi değil" diyebilir. Oysa futbolda gerçekten öyle mucizevi ve sihirli hikayeler oluyor. Mesela 1999 veya 2005 Şampiyonlar Ligi finallerini, senaryoya aktarsak bilmeyen biri "Hadi oradan" der. Ama oluyor işte. Benzer bir hikayeyi kurgulasak, zaten inandırıcılığı iyice düşüyor, 'sallamışsın' oluyor.

O nedenle genelde futbol film ve dizilerinde gerçek hikayelere başvurulması, inandırıcılığı kuvvetlendirmek için önem kazanıyor. Fakat 'gerçek hikaye' dediğiniz dizide, tarihin akışını değiştiriseniz işin tadı kaçıyor.

The English Game'den önce İngiliz futbolunun ilkel dönemine ait çok kısıtlı bilgim vardı. Diziyi izlemeden önce biraz göz attım. Normalde de bunu yapmam. Yani izleyeceğim yapımlardan önce bilgi almamaya dikkat ederim. Fakat konu futbol olunca bu takıntımı kenara bıraktım. Bu sefer daha kötü oldu. "Spolier" yeme korkusu kendini hissettirmedi ama izlenen konunun süslendiğini ve abartıldığını görünce tadım kaçtı.

Yine de tabi ki dizi yüzde 100 hayal ürünü değil ve dönemin şartlarını ve ana atmosferini çok iyi yansıttığını düşünebiliriz. Bir dönem dizisi olarak benim bile beğenimi kazandı ki ben dönem filmlerini çok sevmem. Tabi bir kez daha vurgulamak lazım; futbolun varlığı bu noktada çok belirleyiciydi.

Tabi detaylara takılmamak lazım. Bir de ana fikir var. Dizi boyunca ve dizinin sonunda hissettiğiniz duygu; zenginlere karşı duran yoksullar oluyor. Mücadele, dayanışma, inat, hırs... Bu tip kavramlar zaten futbol sahasında da çok geçerli. Dizi bunu sahanın dışına da çıkarıyor. Çatışmayı sosyal hayata da taşıyor.

Peki gerçekten de işin sonunda yoksulların kazanması iyi miydi?

Diziyi izleyenlerin çoğunluğu Fergus'u ve onun düşüncelerini desteklemiştir. Fakat Fergus neyi savunuyordu? O, olaya daha çok kendi açısından ve hislerinden, sevgisinden yola çıkarak bakıyordu, kendi açısından değerlendiriyordu. Bunda da haklıydı. Amacı futbol oynamaktı ve futbol oynamak için şartları zorluyordu. Fakat diğer yandan futbol, onun sayesinde veya onun yüzünden profesyonellşecekti.

Profesyonelleşme iyi bir şey mi peki? Oyuncuların geçimini kazanması açısından; sorunun cevabı evet. Fakat diziyi izlerken Fergus'a hak verenlerin, dizi dışındaki futbol konuşmalarında "Ya bu futbolu esas para kirletti" demesi ne olacak? 

Arthur ve arkadaşları elitist bir bakışa sahip olabilir ama oyunu  maddi tatminden korumak kötü bir düşünce mi? Bugün, benzer düşünceleri dile getiren biri "devrimci" olacakken, Arthur ve arkadaşları neden kötü karakter oluyor ki?

Tabi ki bu noktada imdadımıza yetişen bazı kritik repliklerimiz var. Kendi kolejli arkadaşlarının düşüncelerinden sıyrılan ilk isim Arthur oluyor. Taraf değiştirdiği için ona sempati duymaya başlıyoruz. Fakat Arthur arkadaşlarına, düşüncesini şu cümlelerle açılıyor:

"Oyuna kuralları biz verdik ama oyun bize ait değil. Futbol imparatorluğa ve ötesine yayılacak. Bu kesin. Avrupa'ya, Afrika'ya, ABD'ye, Güney Amerika'ya... Bunu gerçekten durdurmak mı istiyorsunuz? Bu gerçekten mümkün mü sizce?"

Mümkün değildi. Önlenemezdi. Arthur bunu ilk fark eden kişi oldu. Kendisi tarihte de çok önemli bir yer edindi. 33 yıl FA başkanlığı yaptı. Sir unvanı edindi. Futbolun kitlelere yayılmasını sağladı. Ya da dizideki ifdayle, akan selin önünde durmadı. Diğer yandan gidişatı ve değişimi iyi değerlendirdi. Futbolda ilk küreselleşmenin adımlarını attı. Kötü mü oldu? Hayır! Fakat küreselleşmeyle beraber, pazarlama da yanında geldi. Daha çok insana ulaşan oyun, oyun olmaktan çıkıp bir sektöre dönüştü. Şu günlerde gelinen noktada bu selin başlangıç noktasını savunmak doğru mu? Emin olamıyorum.

Öte yandan Fergus'un dediği bir nokta var. O da Arthur'a neden para kazanmak zorunda olduğunu ve profesyonelleşmenin gerektiğini anlattığı sahnede gerçekleşiyor:

- Çalışıyor olabilirsin. Ama kendini paralamıyorsun. Maça daha başlamadan çoktan yorulmuş olmuyorsun. Anlamıyor musun? Antrenman yapamıyoruz. Dinlenemiyoruz. Para almazsak gelişemeyiz.

+ Peki biri en iyi oyuncuları satın alıp kupayı kazanırsa ne olacak. Bu nasıl adil olur?

- Sabahın beşinden geçe dokuza kadar, haftada altı gün çalışan bir adam eve ekmek getirmeye yetecek parayı ancak kazanıyor ve senin gibi dinlenmiş, iyi beslenen bol antrenmanlı biriyle yarışıyor. Bunun neresi adil?

İşin bu noktasında da Fergus haklıydı. İşin içinden çıkılmaz zor bir durumdu. Ne olduysa oldu ve iş buralara geldi.

Tabi bir yandan Fergus'un bu rekabet anlayışının altını çizmek lazım. Benzer bir konu bizim yerli oyuncu - yabancı oyuncu çatışmasında da yaşanıyor. Yerli oyuncu için, "yabancılarla rekabet etsin, edemeyen oynamasın" deniyor. Fakat Fergus'un dediği gibi, benzer şartlarda eğitilmeyen, idman yapamayan çocukların iyi şartlardan gelen meslektaşlarıyla rekabeti ne kadar adil olacak?

Bu ayrı bir konu. Biz diziye dönelim. Dizi, zor zamanlarımızda futbol temaslı konusuyla bize nefes aldırdı. Fakat diğer yandan altı bölümün çoğu kısmında aşk meşk gönül işleri revaçtaydı. Futbola ilgisi olmayanları da diziye çekmek adına birçok konu yaratılmış. Bence işi çorbaya dönüştürmekten başka bir işe yaramamış. Öte yandan çoğu Netflix dizisi gibi altyazılar sıkıntılıydı. Bu konu da artık kangren haline geldi. 

Açıkçası bir dizi olarak kopuk kopuk olması nedeniyle beğenmedik ama bir futbol içeriği olarak değerli olduğunu kabul etmek gerek. Hatta bir sene sonra başlayan Avrupa Süper Ligi projesinde İngilizlerin gösterdiği tepkinin itici gücü bile olabilir. İngilizlerin oyuna sahip çıkma dürtüsünü hafife alamayız.


Salı, Eylül 7

Masum


Normalde çok sık dizi izlemem. En azından son 10 yılda durum böyleydi. Sanırım bu süre içinde Ezel ve Şubat dışında; baştan sona bir yerli dizi izlemedim. Yabancı olarak da yakın dönemde bir Dogs of Berlin faciasına denk geldik. Ezel ve Şubat ise bana çok fazla keyif veren ve halen ara ara açıp izlediğim diziler. Yani bu kadar iyi referanslara rağmen dizi izlemek önceliğim olmadı. Herhalde bunlardan iyisi olmaz diyerek öteledim.

Öte yandan özellikle televizyon kanallarındaki dizilere ara ara bakarım. Zaten devamlı önümüze düşecek bir tekrar sarmalı ve yavaş ilerleyen konularıyla takibi kolaylaştırma imkanları var. Hal böyle olunca belirli platformlarda sınırlanan dizilere zaten kapım tamamen kapalıydı.

Pandeminin bizi evlere kapattığı dönemde bunu kırmak mümkün oldu. Geçen sene sokağa çıkmadığımız ve televizyonda Survivor dışında yeni bir şeyin olmadığı dönemde sevgilimin de talebiyle Masum'a başladık.

Zengin ve çok başarılı oyuncu kadrosuna rağmen diziye başlarken beni çeken esas referans Berkun Oya'nın kalemiydi. Kendi yazdığı tiyatro oyunundan uyarlama olduğunu sonradan öğrendim. Oya'nın kalitesi malum. Buna; önceden hazırlanmış bir senaryo ve çekimleri bittikten sonra yayınlanacak bir dizi eklenecekti. Yani senaryosu iyi bir kalemden çıkan ve seyirci reaksiyonuna veya rating sonuçlarına göre değişmeyeceği, oyuncuların senaryo dışı nedenlerden dolayı kadrodan  çıkarılmayacağı veya yeni karakterlerin eklenmeyeceği bir dizi karşımızda olacaktı.

Fakat buna rağmen sonu muallakta kalan, hatta sanki biraz da aceleye getirilmiş bir sona sahip, televizyon dizilerinden tek farkı süresi olan bir yapım bulduk.

Öte yandan her bölümü merakla beklediğimizi itiraf etmemiz lazım. Senaryo en azından son iki bölüme kadar oldukça sürükleyici ilerledi. Fakat son kısımda adeta dağ fare doğurdu. Aslında bu açıdan 'dizi' algısına uyduğunu belirtebiliriz. Sonundan ziyade seni her bölümden sonra kanepede yeni bölüm açamaya itiyorsa esas amacına ulaşmıştır. 

Bu noktada aklımıza bir soru takılıyor. Ne zaman biteceği pek belli olmayan ( iki hafta sonra veya iki sezon sonra) bir televizyon dizisi ile artık hazırlanmış, bitmiş ve yayına konulan bir internet dizisi arasında fark olmalı mi? Öncelikler değişir mi?

Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Fakat Masum'dan beklediğimi bulamadığımı belirtmeliyim. 

Biraz konudan bahsedelim. Dizinin adı Masum olunca, (Masumlar veya Masumiyet vs değil); bir karakterin diğer karakterlerin önüne geçeceğini, aradan bir 'masum' kahramanın sıyrılacağını düşündüm. Ya biri haksız yere suçlanacak, ya biri tüm saflığıyla her kötülüğe karşı duracak, ya da bunlar gibi bir şey olacaktı....

Tam da bu doğrultuda dizi baslar başlamaz önümüze karakterler yığıldı. Emekli komiser Cevdet, karısı Nermin, oğulları Tarık ve Taner, gelinleri Emel ve Rüya, ve Cevdet'in eski öğrencisi günümüzün polisi Yusuf...

Bu karakterler arasından devamlı bir masum aradık ama her bolümde karşımıza yeni sırlar çıkında bizim de kafamız karıştı.

Zaten masumluk adayları da yavaş yavaş elendi. Adalete karşı gelen sırlarla dolu emekli polis Cevdet, ailesine resmen zulmeden Nermin, iki cinayetini gördüğümuz, birini duyduğumuz Taner ilk elenenler oldu. Yaşadığı zorluklara rağmen eşini aldatan Emel de benim tarafımdan kolayca çizildi. Rüya dizinin esas karakteri olamayacak sönüklükteydi ama zaten en sonda (ve komiser Selahattin de) masum çıkmadı. Böylece finale Yusuf ve psikolojik sorunları olan Tarik kaldı.

Tarık'ın sorunu onun isteğiyle olan bir problem değildi. Fakat ailesini de kendisini mahvettiğini izledik. İnsan bir yandan ona üzülüyor ama bir yandan da çevresinde yarattığı tahribatı görebiliyor. Zaten finalde de Tarık, elenmesine yol açan işlemleri yaptı.

Fakat yine de Tarık karakteri,Türk toplumuna kısa bir bakış atmamızı yardımcı olması açısından önemli. Zira Tarık'ı bu hale getiren kendisinden öte çevresi. Olağan sayılabilecek psikolojik sorunlarını görmezden gelen, 'el alem ne der' diye toplumdan saklayan, hatta evleneceği kadına bile söylemeyen, o sorunların saklandıkça büyümesine neden olan, hatta oğlu askere gönderip sorunları daha da büyüten ailesi Tarık'tan kat be kat suçlu. Üstelik suçlu olmaktan ziyade, problemin ta kendisi..

Bu anlamda Tarık; ataerkil Türk toplumunun (hatta ailesininin de) dışlamak için hazırda beklettiği, problemli sorunlu, normal kalıplarda olmayan ve en sonunda isyan ederek kapanışı yapan erkek profilini yansıtıyor. Tarık'in ve diğer birçok karakterin bu şekilde analiz edilmesi, dizinin önemli artılarından.



Benzer bir 'nokta atış' karakter de aynı aileden. Tarık bu 'zayıflık ve eksiklikleriyle' dışlanırken, normal gözüken ve ataerkil normlara uyan Taner'in (oysa küçük yasta bile cinayeti var) ailesi ve çevresi tarafından el üstünde tutulması, bu toplumun kanayan yarasını, adaletsizliğini ve çarpıklığını göstermektedir.

Tüm bunların ardından da (benim nazarımda) masumluk sıfatı Yusuf'a kalıyor. Oysa Yusuf, Son Yaz'daki savcı Selim gibi işine fazla odaklandığı için ailesini ihmal eden, agresif, olay çıkarmaya meyilli, ağzı bozuk, asi, biraz kontrolü zor ve disiplinsiz bir karakter olarak başladı. Ondan bir naneler geleceği kesin gibiydi. Fakat dizi ilerledikçe herkes büyük bombalar patlatırken, o saatli bomba gibi gezen Yusuf doğru taraflarda durarak bizim takdirimizi kazandı..

Gerçekten de Oya'nın senaryosunda ve kafasında kast ettiği masum o muydu? Zira Tarık ve ailesi kadar onun derinine inmemiz mümkün olmadı. Belki de biz yanlış aldık cevabı. Bir zamanların pısırık çocuğu, şimdilerin polisi 'masum' olacak ne yaptı? Ya da bize nesi gösterildi? Belki de cevap Tarık'tı. Veya 'Masum' adı bir masum arayışından kaynaklanmıyordu. Hepsi olabilir.

Oyuncularımızın da büyük katkısı ve başarısıyla bu karakterleri irdelemek, analizlerini yapmak, doğru ve yanlış bir şekilde yorumlamaya çalışmak, üzerine düşünmek keyifliydi. Öte yandan görüntü yönetmenliği ise dizinin belki de en başarılı olduğu kısımdı. Fakat diğer yandan da senaryonun akıcılığı ve finalin vuruculuğu da bir dizi için önemli olmalıydı. Masum'un zayıf kalan kısımları burasıydı.

Televizyon dizilerini kötülemek için alternatifleri övmeye meraklı sosyal medya kitlesi, Masum'u da daha yayınlanmadan önce çok övmüştü. Yorumları okudum, dizi bitince de pek geri adim atmamışlar. Fakat izledikleri finali içten içe yakıştıramadıkları için "Off her şeyin ucu açık kaldı, kesin ikinci sezon gelecek. Bu dizi kesin devam edecek"  türünde bağlamalar çekilmiş. Fakat zaten hem o zaman böyle bir vaad verilmemişti, hem de aradan iki senede böyle bir çalışma olmadı.

Yani; hayranlar ve "Ben TV izlemiyorum"cuların inkarlarına rağmen bir gerçek var: Dizimiz kotuydu. Tamam kötü demek haksızlık olur ama oyuncu kadrosundan ve projenin kendisinden çıkacak iş de bu değildi. Hatta kadro da firesiz tam performans göstermiş. Yani öyle savsaklanan bir iş de olmamış. Fakat bir şeyler eksik kalmış. 

Tam da bu nedenle Oya'nın yazdığı Bayrak oyununu daha da merak ettim. Bir tiyatro oyununu filme uyarlamak bile kolay değilken, onu sekiz bölümlük diziye çevirmek muhakkak daha zordur. Acaba o oyunda hikaye nasıl anlatılmıştı?

Tiyatro da böyle bir şey değil ki! Filmi diziyi yıllar sonra açıp izliyoruz ama oyun uçtu gitti. Gerçi bakmayın, Masum da sekiz bölüm izlendi ve uçtu gitti... Geride çok az iz bırakarak...

Cumartesi, Ağustos 28

Köstenceli Gelin

"Kendimi Türk insanına yakın hissediyorum, çünkü tanıştıklarımın hepsi gayet arkadaş canlısı. Ne zaman yolumuz kesişse bana sevgilerini sonuna kadar hissettiriyorlar. Türk dizilerini izlemeyi de seviyorum, çünkü kendi kültürümle arada bazı bağlantılar görüyorum. Biz Özcan Deniz hayranı olduğumu söyleyebilirim. Bence o en iyisi. Mesela maçlardan önce kendimi gergin mi hissettim? Hemen bir bölüm İstanbullu Gelin izler ve kafayı boşaltırım."

Simona Halep / Socrates Dergi, Ağustos sayısı

Pazar, Mayıs 9

Dogs of Berlin


Bazen yerli dizilerimize çok fazla haksızlık ediyoruz.

Çeşit çeşit dizimiz olduğu için, yani ortada bir enflasyon olduğundan ortalamamız biraz düşük kalabilir. Fakat yerli dizilerin yersiz uzunluğunu bir kenara bırakırsak, ortalıkta çok kaliteli işlerin olduğunu ıskalamamak lazım.

Diğer yandan hayran kaldığımız Batı'da çok kötü işler olduğunu da görmezden geliyoruz. Batı kısmını biraz daraltalım. Zira ABD dizileri her zaman bir standartı yakalıyor. Konuyu sevmezsiniz, hikaye sarmaz ama işin profesyonelce yapıldığını izlediğiniz her dizide anlarsınız. Avrupa'da ise işler değişiyor.

İşin içine bir de Netflix girince kalite giderek düşüyor galiba. Çok fazla Netflix yapımı izlemedim ama denk gelenler üzdü. Oysa Netflix, çağımıza uygun platform. Birçok dizi, film, belgesel burada. Bu açıdan geniş bir havuz var. Fakat kendi yaptığı işlerde pek başarılı olduklarını düşünmüyorum.

Konuyu uzatmayalım. Netflix'in Dark'tan sonra çektiği ikinci Alman dizisi olan Dogs of Berlin, kağıt üzerinde yazan konusuyla çok şey vadediyordu. Ölü bulunan gurbetçi bir futbolcu (Mesut Özil benzerlikleri basında sıkça yer aldı), göçmen bir polis, onunla ortaklık yapmak zorunda kalan, pis işlere karışmış ve geçmişinde Nazi ocakları günleri olan bir başka polis, Arap klanı, Balkan mafyası....

Say say bitmez. Bunları ortaya atsan, senaryo yazmana gerek kalmadan insanları ekran başına oturtursun zaten. Sadece biraz özen gerekiyordu. Fakat o da ıskalanınca tatlar kaçtı.

Zaten hemen her zaman Netflix'ye yaşadığımız sıkıntılar burada da mevcut. Altyazılar, özensizliğin sembolü olarak gözümüzün önünde. Derdimiz yabancı dilden çeviride yaşanan sıkıntılar da değil üstelik. Bir kavramın veya kelimenin Türkçe'de nasıl kullandığını bilmeden yapılan çeviriler, izleyici ile alay etmekle eşdeğer. Üstelik insanın tüm hevesini kaçıracak cinsten.

Tabi bu, Türkiye masasının eksisi. Yapım ekibinin sıkıntıları daha da kötü. Nereden başlayacağımı da  bilemiyorum. 

Önce kötü futbol sahnelerine girelim. Tamam futbol maçı çekmek çok zor bir şeydir. Ve Zafere Kaçış dışında bunu başarabilen bir film de görmedik. Orada da sıkıntı yaşamamak için Pele'den Ardiles'e kadar kimi buldularsa oynattılar. Yani bu konuda her futbol filmini anlayabilirim, kolay kolay eleştirmem. Fakat bu kadar kötüsünü de görmemiştim. PES veya FIFA maçı koysaydınız daha iyiydi. En azından figüranlara falan para ödemezdiniz.

Benzer sıkıntı bir polisiye/gangster dizisinin kavga, dövüş, kovalamaca sahnelerinde de mevcut. Mesela Naziler ile Türkler arasındaki kavga... Bunu Türkiye'de çekseler alay konusu olurdu. Yani göçmen çetelerini ve faşist yapılanmayı konu alan bir dizi olarak burada da düzgün bir sahne çekmeyeceksiniz, ayağınıza sıkın veya harakiri yapın daha iyi.

Konu çok iyi, çok ilgi çekici ama sadece iki bölüm. Hadi üç olsun. Merak ettiren o konu, üçüncü bölümden sonra kendini unutturuyor. Ölü bulunan futbolcu veya mafyalar savaşından, kocasını aldatan kadını daha çok izlemeye başlıyoruz mesela. Karakterlerin hepsi de ayrı bir kökenden olduğu için her sahne bir politik mesaj veriyormuş gibi geliyor. Sanki senaryo ekibi toplantıda şöyle konuşmuş gibi:

- Biz dizide ne izlettirir?
+ Heyecan, macera...
- Tamam mafyaları koy.
+ Erkekler futbolu çok sever.
- Koy.
+ Seks de sattırır.
- Onu da koy.
+ Karakterler nasıl olsun?
- 72 milletten olsun işte.
+Nasıl harmanlayalım bunları?
- Harmana gerek yok, sırayla ver işte.

Ben de sağlıklı düşünen biri değilim. Takıntılarım var. Mesela bir diziye başladım mı, bitiririm. Hatta o yüzden çoğu zaman tüm sezonları tamamlanmış dizileri izlerim. Karakterler oturmuş, hikayede çok oynanmamış, övgüleri almış, 'bu olmuş' denilen güçlü yapımlara zaman harcamak için bu yolu seçerim.

Dogs of Berlin'in kağıt üzerinde yazan enfes konusu, bu kuralımı çiğnememe yol açtı. Hevesle izledim, hayal kırıklığına uğradım. Eğer sağlıklı biri olsaydım, üçüncü bölümde kapatırdım. Yine de sonuna kadar izledim. Hakkını vereyim, ilk iki bölümle beraber son iki bölüm de fena değildi ve en azından son virajda şarampole yuvarlanmakan kurtuldu. Fakat ne olursa olsun izlerken tek dileğim, ikinci sezonun gelmemesi yönündeydi. Zira gelse  mecburen onu da izleyecektim. Bundan sonra gelse de izlemem!

Hakkında birçok haber çıkmasına rağmen, "2020'de ikinci sezon gelecek" denmesine rağmen korktuğumuz olmadı. İkinci sezon gelmedi. Oysa beğeneni de çoktu. Lübnanlılar ile Türkleri ayıramayan, Lübnanlıları 6. bölüme kadar Türk sanan  çoğu arkadaşımız diziyi çok beğenmiş.

Fakat bu yapımcılar için yeterli olmamış herhalde. İkinci sezona onay çıkmamış. Bundan sonra da çıkmaz herhalde. Millet diziyi unuttu. Karakterler bile yaşlandı neredeyse.

Kötü bir tecrübeydi, neyse ki kısa sürdü. Biz Son Yaz'dan, Sadakatsiz'den devam...