güney kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güney kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Eylül 18

Suepeullit

Split, bir bowling terimiymiş. Ortadaki tüm lobutların devrilmesi ve iki kenarda iki ayrı lobutun kaldığı anı ifade ediyormuş. Suepeullit de onun Korecesi. Aslında her dilde split olarak anılıyor. Bizim bildiğimiz en ünlü Split, Hajduk Split ama onların konuyla alakası yok.

Güney Kore sineması yine yapacağını yaptı. Çok güçlü ve sert bir filmden bahsetmeyeceğiz, zaten onu da vadetmiyor ama izlenecek orta-üst seviye film arayanlar için çok doğru bir örnekle karşı karşıyayız. Sinemanın ne olduğunu çok iyi çözen Koreli yönetmenler, bize yine ihtiyacımız olanı veriyor.

Dram var ama çok değil; ajitasyon yok. Komedi var ama laçka değil. Heyecan var. Dibe vurma hikayesi var, oradan kurtulma çabası mevcut, hayatı kesişen karakterler var, düşmanlar var dostluk var, duygu var... Her şey var, hepsi gereken dozda...

Akışı en bazından beri tahmin edebiliyoruz. Hiçbir sürprizle karşılaşmıyoruz ama buna rağmen hikaye öyle ilerliyor ki, devamlı heyecan içinde kalıyoruz. Zaten olması gereken de bu. Bir filmden tat almanın sırrı burada yatıyor.

Kısa bir özet verelim. Kahramanımız Cheol Jon bir zamanların efsanevi bowling oyuncusudur. Fakat sonrasında başından dramatik bir olay geçer. Sakatlanır ve bowlingden uzaklaşır. Daha doğrusu profesyonel seviyeden uzaklaşır. Yoksa, kız arkadaşı mı yakın arkadaşı mı belli olmayan Joo Hee ona bahis içerikli maçlar ayarlar. İkili böyle yollarını bulmaya çalışırken, otizmli Park Young ile karşılaşırlar. Onun da inanılmaz bir bowling yeteneği olduğunu keşfederler ama bu çocuğu zaptetmek de pek kolay olmayacaktır.

Senaryo biraz inandırıcılıktan uzak gibi gözükebilir. Fakat yönetmen ve senarist Kook-He Choi, bir gün bir bowling salonunda otizmli bir oyuncuyla karşılaşınca hikayeyi döşemeye başlamış. Biraz Rain Man, biraz başka filmlerden soslanarak ortaya çıkan güzel bir yemek...

7 Beonbangui Seonmul gibi, beslenmek için Kore sinemasına bakan sinemacılarımız ve yapımcılarımız varsa  Suepeullit'i atlamasın.

Çarşamba, Haziran 22

Ojing-eo geim

Her zaman dizilerin ve filmlerin orijinal dillerindeki isimlerini başlığa taşımaya dikkat ettik. Bu geleneğimizden yine taviz vermiyoruz. Fakat bu başlık, sizde bir boşluk hissi yaratmış olabilir. O yüzden açalım; bu yazı, dünya çapında Squid Game olarak bilinen o popüler Güney Kore dizisi hakkında...

2021 yılında çok konuşulan  Squid Game'i, senenin sonlarında izlemiştik. Altı bölümlük diziyi hemen de bitirdik. Fakat bloga yazmam uzun sürdü. Zira yeni sezonun geleceği konuşuluyordu. Gelecek, gelmeyecek, çekimler başlayacak, başlamayacak derken ben bunaldım. Daha doğrusu ilk sezonu unutmaya başladım. Bu kadar uzun bir aradan sonra ikinci sezonu izler miyim bilmiyorum. Canım sevgilim ikna ederse izleyeceğiz tabi ama benim pek hevesim kalmadı.

Fakat izlediğimiz ilk sezonu bloga taşımanın zamanı artık geldi. Aslında notumuzu da sanırım bir önceki paragrafta hissettirdim. Bu bunalmam ve kaprisim, aslında ilk sezonu çok da beğenmediğimin göstergesi olabilir. Şaşaalı ve etkileyici bir ilk sezon yaşasaydık, ikinci sezonu senelerce bile beklerdik. Fakat vasat bir ilk sezon, devamını aylarca beklemek için heyecan uyandırmadı.

Oysa, ilk bölümün yayınlandığı Eylül ayıyla beraber çok büyük övgüler aldı Squid Game. Bir ay içinde 111 milyon kişi izledi ve Netflix tarihinin en çok izlenen dizisi oldu. Bu çılgınlık haline aslında şaşırmadım. Türkiye'den bakınca hele; hiç şaşırmadım. Türkiye ile Güney Kore arasındaki benzerlikleri düşününce şaşırmanın uzaktan yakınından geçmedim.

Konusu bize, neden popüler olduğunu anlatıyordu zaten: Borç batağına sürüklenmiş, para ihtiyacı ile yanıp tutuşan olan bir grup insan, aldıkları gizemli davetleri kabul ederek bir yarışmaya katılırlar. Yarışma denizin ortasında kimsenin yerini bilmediği bir adada yapılır ve  çok büyük para ödülüne sahiptir. Ancak sonradan anlaşılır ki; kaybedenler ölümle burun buruna kalacaktır.

Bu konu neden bize yabancı gelmedi? Zira yerel kanallarımızda Survivor, Masterchefs, O Ses, Yeteneksizsiniz gibi yarışmalar mevcut. Tabi ki bunların sonunda ölüm yok. Gerçi Survivor parkurları artık çok başka seviyeye geldi; birilerinin başına çok kötü işler gelebilir ama yine de Squid Game ile kıyaslanamaz. Fakat her iki yerde de gördük ki; toplum bu yarışmalara dahil olmak için çok hevesli. Sadece şöhret olmak değil mesele; o yarışmalarda elde edilecek başarı, bundan sonraki hayatlarında ciddi bir gelir elde etme şansına ulaşmalarını sağlayacak. Örnekler zaten ortada...

Squid Game'deki yarışmaya katılan yüzlerce insan, o nedenle bizden çok uzak değil. Türkiye'de ve benzer ülkelerde ilgi görmesi bu açıdan doğal. Neoliberal politikaların iflas ettiği son dönemde Batı'nın da böyle bir fikre ilgi göstermesi şaşırtıcı değil. İnsanlar artık yetenekleriyle para kazanmanın daha olası olduğunu düşünüyor. Bu sporculuk da olabilir, bir yarışma becerisi de; fark etmez. Hizmet sektöründe senelerce çalışmanın sağlayacağı getiriden daha fazlasını verebilir. Üstelik daha hızlı bir şekilde...

Ve aslında; bizim yarışmalarımızı (özellikle de Survivor'ı) izleyen biri olarak; Squid Game'de yarışmaların/oyunların diziye heyecan kattığını belirtmem gerek. Fakat onlar da altı bölüm ve yaklaşık altı saatten oluşan dizide çok fazla yer kaplamıyor. Bunu bir eksi olarak sunmuyorum, zira o sahnelere daha çok zaman ayrılsa bu sefer başka sıkıntılar da oluşabilirdi. Esas sorun, dizinin geri kalanında o heyecanın sağlanamamış olmasıydı.

Heyecan yok, zira dizi benim için oldukça tahmin edilebilir şekilde ilerledi. Belki inanmazsınız ama durum buydu. Normalde film ve dizi yorumlarında "Tahmin edilebilir bir yapımdı" diyenleri hiç anlamazdım. ''Artistlik olsun diye yalan söylüyorlar herhalde'' diyerek de hafiften kıskanırdım. Zira öyle bir tahmin becerim yoktur. Daha doğrusu öyle bir bakış açım da yoktur. Filmleri tahmin etmek için izlemem, tahmin pek yapmam, yaparsam da tutmaz..

Fakat, Squid Game sağolsun, beni de o noktaya çekti ve tahminlerim tuttu. Hatta herkesin diziye çok fazla anlam yüklemesine neden olan son periyotta dahi ben ters köşe olamadım. Spoiler vermemek için detaya girmiyorum ama 3-4. bölümden belliydi neler olacağı... 

Yanlış tahmin yaptığım tek sekans ise ilk bölümün sonunda yapılan oylamada yaşlı amcanın verdiği son oydu. O da diziye ekstra sıkıcı bir bölüm (2.bölüm) katmış. Yoksa zaten oradaki oyu değiştirip, ikinci sezonu pas geçsek çok fazla değişiklik olmayacaktı.

Öte yandan Squid Game konsepti; sinemada aşina olmadığımız bir durum değildi. Daha önce benzer bir konuyu içeren diziler ve filmler vardı. Benim aklıma ilk gelen Andron oldu. Andron, IMDB'de gördüğüm en düşük notlrdan birine sahipti ama kesinkikle o notu hak etmemişti. Teknik anlamda eksiklikleri vardı ama kurgusu üzerine konuşmayı hak ediyordu. Squid Game, Andron'u biraz daha değiştirip, daha iyi bir teknikle sunmuş. Bunun da ödülünü, daha çok ilgi görerek almış.

Yönetmenimiz; yarışma temalı bir yapım için ayrıca öneme sahip olan kamerayı ustaca kullanıyor ve bizi olayın içine çekebiliyor. Oyuncularımız harika iş çıkarıyor. Müziklerini de çok beğendim. Kostümler de ikonik bir ürüne dönüşmeyi hak edecek yaratıcılıktaydı. En azından Vendetta çakması La Casa de Papel gibi olmadı...

Fakat yine de çok sevdiğim Kore sinemasından daha iyisini beklerdim. Tabi bu sinema değil; bir dizi. Format farklı, içerik farklı. Ayrıca uluslararası sinemada önümüze her zaman en iyiler gelir. Kötüler zaten ülke içinde elenir ve bize iyileri sunarlar. Dizi ise bizim para verdiğimiz platform için özel olarak hazırlanmıştı. 

Yine de Kore yapımları iyidir ve ben de Kore dizisi olunca çok heveslenmiştim. Fakat olmamış. İzlenir mi izlenir, daha kötü çok fazla dizi var ortada. Fakat abartıldığı da maalesef gerçek. Aslında Netflix yapımı birçok dizide yaşadığım buydu. Çok fazla piyasa, çok fazla reklam, çok fazla beklenti ve sonrasında vasatı kabullenme.. Aslında beklentimin dışına da çıkmadı. Fakat daha ustaca ve daha farklı bir iş çıkabilirdi.

Bir de böyle kalabalık karakterleri yapımlarda insan taraf tutar. Ben çoğunluğun 'naif' gördüğü ve biraz renksiz bulduğu esas karakterimiz Seong'u sevdim. Vicdanına yenilenler, her zaman gönlümüzü kazanırlar. Göçmen Ali de iyi bir karakterdi ama o saflığının kurbanı oldu. 

Bu arada ikinci sezon da sıkıntılı olacak gibi. Yönetmen ve senarist tek sezonda kalması için ısrar etmiş ama elde edilen gelir ekibi ikna etmeye yetmiş. Böyle örnekler genelde başarısız olur; biliriz.

Fakat diğer yandan bakınca da, dizinin ruhuna uygun olmuş. Para tatlı gelince; setlere ve yarışmaya geri dönüyorlar... Aslında yönetmen Hwang Donk Hyuk'un yarattığı projenin 10 yıl boyunca ret almasını ve sonrasında turnayı gözünden vurmasını düşününce; dizinin kendi hikayesi bile ruha çok uyuyor. Adeta Rocky gibi...

Pazartesi, Şubat 22

Sado


Güney Kore bir kez daha bizi şaşırtmadı.

Konusu itibariyle biraz Çin ve Japonya işlerini andırsa da (geleneksel eski zaman saray entrikaları), anlatım tarzı ve heyecanıyla Güney Kore olduğunu belli ediyor.

Etkileyici bir konumuz var. Kral baba ile prens oğul arasında yaşanan kuşak çatışması sarayda ve ailede krizlere neden oluyor. Bir imparatorluğun sarayında geçmesine rağmen hem modern zamana hem de her sınıftan aileye uyarlanabilecek bir öykü.

Kral Yeongjo güçlü ve kudretli bir adamdır. Artık yaşlanmıştır ve yerini oğlu Sado'ya bırakacaktır. Fakat Sado kendisi gibi değildir. Babaya göre oğul, kendisi kadar güçlü olmadığı için güvensizdir. Oğul ise kendi tarzıyla yaşamak ve yönetmek istemektedir. Çatışma başlar ve film devam eder.

İşin ilginç kısmı yaşanmış bir hikaye olması. Fakat internetteki kısa araştırmamda ne olayın kendisi ne de film hakkında çok fazla bilgi bulamadığım için öğrendiklerim biraz sınırlı kaldı. Bu arada film 2015 yılında Güney Kore'nin Oscar adayıydı ama kısa listeye kalamadı. Yine de o senenin en iyi Kore filmi olmasıyla sebebiyle daha popüler olmasını beklerdim.

Oğul Sado'ya can veren Yoo Ah-In'in bir-iki sahnesi hem gerçek hikayeye hem de filme çok büyük ilgi katıyor. Bunlardan biri kafasını üst üste yere vurduğu sahneydi. Bu sayede filmin hemen başında 'isyankâr' bir şey izleyeceğinizi anlıyorsunuz. Daha sonra okuduklarıma göre oyuncu bu sahnede dublör veya bilgisayar kullanmamış. Kafasını geçekten yere vurmuş. Etkileyici..

Müzikler çok gaz verici. Sık sık mantra dinliyoruz. Konuya, filme, atmosfere, gerilime ekstra bir güç katmış. Mesela bu benim için çok akılda kalıcıydı.

Çoğu tarihi Asya filminde olduğu gibi yine mutlu bir son olmuyor. Üzülüyoruz, duygulanıyoruz ama kaliteli bir film izlediğimiz için memnunuz. Puan kırabileceğimiz ya da 'üst düzey' klasmana girmesini engelleyen (belki de Oscar adayı olmasını da engellemiştir) sonunun çok uzaması ve artık bir yerden sonra izleyicinin sıkılmaya başlaması olabilir. Yine de iyi film.

Cuma, Şubat 28

7 Beonbangui Seonmul


Bazen izlediğim filmleri bloga yazmayı erteliyorum. Bu da erkenden söylenmesi gerekenleri geciktirmeme neden oluyor. 

7 Beonbangui Seonmul adlı Kore filmin geçen yaz izlemiştim. Çok da sevdim. Kusursuz değil ama oldukça doyurucu. Hem komedi hem de dram türüne girebilen bir film olması nedeniyle sıkıntı yaşaması çok muhtemeldi. Ne olacaktı yani; gülecek miyiz, ağlayacak mıyız? Arada kalabilirdi ama ikisi de kararında veriliyor. Gerçi gülerken bir anda ağlama moduna geçirmek pek kolay değil. O noktalarda ara sıra duygu sömürüsü yapıldığı gözden kaçmıyor. Olsun; hikayenin kendisi çok kuvvetli.

Zaten sadece seyircinin duygularıyla oynayan bir film değil. Aynı zamanda Kore toplumuna ve siyasetine ışık tutan, ara ara eleştirisini sunan bir film. Kore ile benzerliklerimiz çok fazla. Haliyle Amerikalı birinin Kore filmlerinde anlamayacağı detayları biz yakalayabiliriz. Bu filmde de iki ülke ve toplum arasında ortak noktaları görmek zor değil.

Çok fazla karaktere sahip olduğundan, güldürüp güldürüp sonda vurduğundan, müziklerin kullanım tarzından dolayı "tam bir Yılmaz Erdoğan filmi olurmuş" dedim. Devamında Erdoğan'dan çıktım ve daha genele yaydım. Türk sinemalarında gösterilse çok fazla izlenir ve beğenilirdi. Fakat ülkemizde altyazılı filmler zaten az izlenirken bir de Korece gibi kulağa uzak gelenlerin hiç şansı yok. 

Derken kötü haber geldi. Film Türkiye'ye uyarlandı. Geçtiğimiz sonbaharda 7. Koğuştaki Mucize adlı ismiyle vizyona girdi. Tabi ki izlemedim. Fakat filmin yoğun ilgi gördüğünü okuduk. İlk üç günde 615 bin seyirciye ulaşarak, tüm zamanların en iyi dram filmi açılışı rekorunu kırdı. Fakat fragmandan gördüğümüz kadarıyla iki film arasında dağlar kadar fark var gibi duruyor.

Yine de izlemeden, önyargıyla yorum yapmayalım. Türk versiyonu bir ay boyunca Netflix'te olacakmış. Büyük ihtimalle (yüzde 99.9) izlemem ama her iki filmi de izleyenlerin yorumlarını merak ediyorum. Yine de orijinal versiyonun saygım sonsuz. IMDB puanı 8.2'yi hak ediyor.

Perşembe, Şubat 27

Chosun Masoolsa


Her zaman övdüğümüz Kore filmleri sadece etkileyici ürünlerden oluşmuyor tabi. Onların da iyileri, kötüleri, vasatları var. Bazıları tamamen sinemanın kendisine katkı sunmak için üretiliyor, bazıları gişe kaygılı.

Chosun Masoolsa ikinci kısma giriyor. Bunu nereden anlıyoruz? Hikayenin işleyişinden. Tipik bir Kore filmi değil. Öyle başlıyor aslında. Zaten yerel efsanelerden beslenen nostaljik bir öykü. Bir şeylerden kaçan ve bunun için köy köy gezen, hatta suratını bile saklayan başarılı bir sihirbazın hikayesi anlatılıyor. Yaklaşık 1000 yıl öncesinin Asya'sında geçen film etkileyici bir girişe de sahip. The Prestige'i, Jack Sparrow'u, Hayyam'ı, Hacivat'ı anımsatır bir şekilde ilerlerken bir anda standart bir Hollywood filmine dönüşüyor.

Derin bir öykü beklerken, kavuşamayan aşıkların hikayesini izlemeye başlıyoruz. Aşıklardan biri prenses. Onun da hikayesi ilk başlarda filme heyecan katmıştı. Kendisi hükümdarla zorla evlendiriliyor ve sarayına gitmek için uzun bir yola çıkıyor. Tabi yanında dev bir ordu var. O yolculuk esnasında prenses ve sihirbaz karşılaşıyor. Bundan sonra da bayıyor... Bu anlarda ordunun komutanı devreye giriyor ve duruşu, sadakati, ilkeleri sayesinde bizi filme bağlıyor. Ama onun katkısı filmi kurtarmaya yetmiyor...

Filmin IMDB puanı da çok yüksek değil. Yine de 6'ya yaklaşmış ve bu beklediğimden yüksek. Hayal kırıklığına uğradık ama buna rağmen Kore sinemasından vazgeçmeyeceğiz.


Salı, Aralık 24

Beoning


Korece ismiyle Beoning, İngilizce ismiyle Burning'i izleyip bitirdikten sonra internete girip hakkında yazılmış yorumlara dalmamak kaçınılmaz. Onlarca soru film daha bitmeden izleyicinin kafasında beliriyor ve hatta film sona erdiğinde de çoğu cevapsız kalıyor. Bir yardıma başvurmaktan zarar gelmez.

Fakat benim okuduğum bir sürü yorum birbirinden farklı çıkarımlara ve cevaplara sahipti. Belki de filmin adının Şüphe olmasına uygundur. Fakat şöyle bir durum var ki; filmin adı Şüphe değil. Burning, Türkiye'ye Şüphe olarak gelmiş. Filmin kendisine uygun bir isim olduğunu söylemek lazım ama yine de esas mesele Burning... Ve yorumlarda da, Şüphe'nin üzerinde çok durulduğunu ama Burning kısmının atlandığını hissettim.

Filmle ilgili okuduğum yorumların hiçbirinde benim aklımdan geçenler yoktu. Oysa ben filmin politik ve Kore'ye özgü alt metinleri olduğunu düşünmüştüm. En azından öyle olmasını istemiştim. Bu tezime göre Kuzey Kore sınırında yaşayan yoksul baş karakterimiz Lee Jong-Su Kuzey'i, dejenere olmaya müsait saflığı ama erkekleri peşinden koşturacak güzelliğiyle kızımız Shin Hae Mi Güney'i, zengin havalı ama içi boş yapısıyla bir anda ortaya çıkan ve Kuzey ile Güney'in arasının açılmasına sebep olan; hatta ismi bile Batı'dan gelen Ben, Batılıları temsil ediyordu. Hatta filmin sonunda bu üçlünün başına gelenler, alternatif bir dünya düzenini işaret ediyor bile olabilirdi.

Fakat bir filmi izlemeye sıfır bilgi ile başlamayı seven ben, Burning'in bir Haruki Murakami uyarlaması olduğunu es geçtim. Sonuçta Murakami bir Japon ve onun öyküsü Kore'ye özgü olamazdı. Yine de açık kapım olsun; sonuçta tezimi sevdim. Belki o da yazarken Kore'yi düşlemiştir!.

Tabi Murakami'nin filme konu olan öyķüsü Barn Burning'i ben okumadım. Zaten Türkçe'ye de çevrilmemiş. Üstelik öykü sadece 10 sayfaymış. Film ise 148 dakika... Film ekibi aslında sadece öyküyü değil Murakami'yi uyarlamış. Murakami öykülerinde sık sık denk gelinen ama Burning'de olmayan bazı olgular (mesela kedi) filme eklenmiş. Daha önce hiç Murakami okumamış biri olarak bunun ne kadar başarılı olduğunu tespit edemem ama fikre ve çalışmaya saygı duydum. Murakami sevenler de zaten çok hoşlanmış.

Fakat bu başarı bizim için yeterli değil! Öyküyü bırakıp yeniden filme dönelim. Herkesin başka bir fikir çıkardığı, birçok sorunun cevapsız kaldığı film başarılı mıdır? Bunun tek ve kesin bir cevabı yok ama amaç zihinlerde kaos yaratmaksa başarılı olduğu kesin. Sorgulanan ve tartıştıran filmleri severiz. Fakat yine de sinema sanatına uygun bir şeyler de görmek isteriz. 148 dakika süren filmde bunlar hiç yok değil ama yetersiz kalıyor. Birkaç replik, birkaç sahne, araya sıkıştırılan görsellik ama hepsi kısıtlı. Öykü sağlam ama film akmıyor. Uzun cümlelerle dolu bir kitap olsa keyif alınırdı ama sinema salonunun koltuklarında perdeden seyirciye bir duygu aktarımı sağlanmazsa her şey çöpe gider.

Burning'te hissettiğim de bu oldu. Kötü film demeye içim el vermiyor ama bir ülkenin Oscar adayı olmasını ve önemli festivallerden ödüllerle dönmesini hayretle karşılıyorum. Güney Kore sinemasını seven biri olarak izlemek için heveslendiğim ve Güney Kore sinemasını sevmeyen kız arkadaşımı izlemek için ikna ettiğim bir filmdi. Burning yüzünden sanırım uzun bir süre beraber Kore filmi izleyemeyeceğiz...

Filmin notunun en çok kırıldığı yerler sonları oldu. Heyecanın, merakın en yukarıda olması gereken yerde resmen durulduk. "Acaba ne oldu / simdi ne olacak" sorularını sormak yerine "Hadi sadede gelelim" demeye başladık. Bu esnada, yanan seraları izlemek biraz olsun güzeldi. Yönetmen araya uyumlu renklerle sunduğu manzaralarla filme devam edebilmemizi sağladı. Ateş, ne kadar tehlikeli olsa insanı hayretler içine düşüren ve heyecanlandıran bir şey. Ayrıca yanmış seraların ıssızlığı ve bilinmezliği de bir merak duygusu yaratıyordu. Bütün bunlara rağmen kurguda bazı aksaklıklar ve eksik kalan durumlar olduğunu belirtmek gerek.

Bu arada seraların ve yansıttığı metaforun film analizlerinde ıskalandığını gördüm. Oysa tüm hikaye orada şekilleniyordu. Bu da asıl vurgulanmak istenenin izleyici tarafından kaçırıldığının bir göstergesi olabilir ki bu kopukluğun sebebi olarak yönetmene dönmemiz gerekir sanki.

Çok fazla artısı ama bir yandan da çok fazla eksisi ve üstelik elinde çok fazla dakikası olan Burning her şeye rağmen izlenmeyi hak ediyor. Daha iyi olabilirdi ama sinemanın süper kahramanlar çağında bundan iyisini bulmak da kolay değil zaten...

Cumartesi, Eylül 28

Geumul


Uykumun geldiği ama uyumak istemediğim bir aksam yapılacak en iyi iş film izlemek değildi. Filmin yarısında sızabilirdim ve bu hiç hoşuma gitmezdi. Ya direkt uy, ya da açtığın filmi sonuna kadar izle. Peki ne izleyecektim? Karşıma Kim Ki Duk'un Geumul (Ağ) filmi çıkınca biraz meraklandım. Fakat bu da pek doğru karar gibi durmuyordu. Ne de olsa filmin ağır olma ve uykulu birini uyutabilme potansiyeli çok yüksekti. O gece o kondisyonu kaldıramayabilirdim.

Evet, film fazla aksiyon barındırmıyordu ama iki saate yakın süreyi soluksuz izledim. Bu da zannımca yönetmenin başarısıdır. Sonuç olarak, gece yatağa son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden birini düşünerek girdim. 

Filmin öyküsünden kısaca bahsedelim. Kahramanımız Nam Chul, Kuzey Kore'de yoksul bir balıkçı. İçi vatan ve aile sevgisi ile dolu. Vatan sevgisi ona öğretilmiş mi yoksa içinden mi geliyor emin olamıyoruz ama aile sevgisi bariz bir şekilde gönlünde. Bu adam bir gün her zamanki gibi balığa çıkar ama denizin üzerinde ağı motora takılır ve motor bozulur. Yanlışlıkla Güney Kore sularına girer. Tabi Güney tarafı bu işin yanlışlıkla olduğunu düşünmez ve ajan olduğundan şüphe dahi duymaz.

Ondan sonra uzun bir sorgulama süreci baslar. Hem Güney Kore Nam Chul'u, hem de Nam Chul kendisini sorgular. Gerçi ikincisi çok uzun sürmez. Filimin esas kısmı da bundan sonra başlar. Güney'in vicdansız teklifleri, kahramanımızın sadakati, Kuzey'in şovmenliği, Güney'in sahte ve ışıltılı yaşamı... Hepsi gözümüzün önüne gelir film boyunca.

Yönetmen Kim Ki Duk, Güney Koreli ama filmde acımasız ve tek taraflı bir Kuzey eleştirisi yapmıyor. Güney de payına düşeni alıyor. Tipik bir 'filler tepişir çimenler ezilir' hikayesini ajitasyona girmeden, holiganlık yapmadan, göze sokmadan sunuyor. Bu sayede iki tarafın tüm artılarını ve eksilerini kısa sürede seyirciye en net şekilde anlatarak aradan çekiliyor. Bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu ayrımda yorumu seyirciye bırakıyor ve soruyor: Hangisi?

Filmin adının Ağ olması da tek başına puan kazandıracak bir ayrıntı. Bir balıkçının en önemli nesnesinin yarattığı olaylar silsilesi, aslında kendisinin ağa takılan bir balık olduğunu gösteriyor. Fakat balıkçının dışında da ağa takılan  çok insan var. Sorgudaki 'iyi polis' veya hayat kadını genç kız Güney'in adaletsiz hayatında ağa takılanlardan.

Güney Kore sineması yine bizi yanıltmadı ama bu film Kore'den ziyade Kim Ki Duk'a ait. Onun filmdeki imzası ülke sinemasının geleneğinden daha belirgin. Bunun esas nedeni alışık olmadığımız kamera kullanımları. Özellikle Nam Chul'un Güney Kore sokaklarında olduğu dönemde adeta bir el kamerası ile çekiyormuş gibi görüntüler izliyoruz. Bu da filme bir belgesel; hatta daha ziyade bir kişisel anı havası getiriyor. Usta bir kurguyu, amatör bir havaya sokuyor ama ikisi de birbiriyle çatışmıyor.

Film de tekrar tekrar izlenmeyi hak ediyor.

Pazar, Ağustos 11

Salinui Chueok


Güney Kore sineması ile Türkiye sineması arasındaki benzerlikler malum. Biz de izleyici olarak bu benzerlikleri kullanan veya onlardan esinlenen yönetmenlere aşinayız. Yani şifreleri içselleştirmiş olmamız çok normal. Haliyle Kore sinemasından bir filme denk gelince içine girmemiz de kolaylaşıyor. En basitinden; drama yüklü bir filmin içine bolca mizah katmak önemli bir benzerliktir. Bunu dünyanın birçok ülkesinde göremezsiniz. Sanırım izleyici yadırgıyordur. Oysa Kore'de (herhalde) ve yakın dönemde Türkiye'de bu gayet anlaşılır bir duruma, hatta belki de kimliğe dönüştü. Bu demek değil ki kaliteler aynı. Film var film var, yönetmen var yönetmen var! Fakat koltukta adapte olmak kolaylaşınca önemli bir adımı atmış oluyoruz.

Güney Kore ile Türkiye arasında sinema dışında bir de toplumsal ve siyasi benzerlikler var. Klasik cümleyi hatırlayalım. "1986'da Türkiye ile Güney Kore ekonomisi birbirine benzerdi ama sonrasında Kore aldı yürüdü. Biz yerimizde saydık" denir sık sık. İşte Salinui Chueok, o 1986'da geçen bir film. 

Aslında Güney Kore öyle bir anda, büyük bir coşkuyla ekonomik atılıma girmemişti. Veya öncesindeki ekonomik durgunluğun bir sebebi vardı. Ülke askeri rejim ile yönetiliyordu. Üstelik bizdeki gibi öyle 2-3 senelik sıkıyönetimler de değil. 1961'den 1988'e kadar süren bir rejim. İşte ne zaman asker çekiliyor, ülke demokratikleşmeye ve özgürleşmeye başlıyor ekonomide de ilerleme oluyor.

Oysa öncesinde sadece ekonomi değil, toplum da bir kaosun içinde. Film de o dönemi anlatıyor. 1986 yılında, ülke tarihinde yaşanan ilk seri katil vakası ana konumuz. Tabi hikaye anlatılırken, bir yandan da ülkenin yapısı arka planda bize eşlik ediyor. Üstelik birbirine çok paralel şekilde ilerliyor. Güney Kore'nin son yıllardaki siyasi gelişmelerine hakim olanlar için eşsiz bir film. Benim gibi sınırlı bilgileri olan biri bile keyif aldı.

Cinayetler var ama işkenceler, rüşvetler, yoksulluk da var... Sperm örneği bile alamayan, bunun için numunesini ABD'ye göndermek zorunda kalan bir ülke, seri katilini nasıl bulacak?

O teşkilatın iki polisi, bu filmde baş rolde. Esasında gerçekte; olayı araştıran polisler onlar değil. Fakat yaratılan karakterler filme büyük bir anlam katıyor. Oyunculuklar da harika olunca tadından yenmiyor. 

Film ilk başlarda, hatta son çeyreğine kadar benim için basit bir polisiye filmi gibi ilerliyordu. Fakat son anda bambaşka bir seviyeye geçti ve çok beğendiğim bir filme dönüştü. Sonu; daha doğrusu sonucu, birçok polisiye filmden çok farklı ve bu nedenden dolayı sinemanın ezberlerine alışmış insanlar için zorlayıcı olabilir. Fakat bunun da bir nedeni var. Hem gerçek hikaye ile paralel ilerliyor, hem de yönetmen ve senarist Joon-Ho Bong bizi sonuç alma kaygısından, somutluğa duyulan muhtaçlıktan uzaklaştırıyor. İki saat boyunca öyle vurgular yapılıyor ki en sonunda "Eee neymiş yani?" sorusu anlamsız kalıyor. 

Bütün bunları toplayınca filmi saygıyla karşıladım. Yine de IMDB'nin en iyi 250 filminden biri olmasına katılmadım ama izlerken, hatta en çok son sahne ve son replik (çok önemli) bittiğinde çok keyif aldım.

1990'lardan hatırlarım; Türkiye'nin çalkantılı ve karanlık yılları yaşanırken ana haber bültenleri bir yandan da Güney Kore'de yaşanan sokak olaylarından haberler verirdi. Öğrenciler, işçiler, memurlar devamlı sokaktaydı ve polisler de şiddete başvururdu. O günler Koreliler için yeni başlayan iyi günlermiş aslında, bir de o yılların öncesi varmış. 

27 uzun yıl; filmde de olduğu gibi, devamlı tatbikatlar, karartma geceleri ve sokağa çıkma yasaklarıyla geçmiş. Biraz kafasını kaldıran, sorgulayan, protesto eden olduğunda kafasına askerin ve polisi tekmesini yemiş. Yani ülkenin kendisi ve atmosferi depresif olmaya oldukça müsait. İşte böyle bir ortamda seri katilin kim olduğu ne kadar önemli olabilir ki?

Sinemaya biraz ilgisi olan herkes tarafından izlenmeyi hak ediyor. 


Cumartesi, Ocak 2

Chugyeogja


Uzakdoğu sinemasını ilk izlediğimde pek sevmemiştim. Bu nedenle de o tarafta neler oluyor pek ilgilenmiyordum. Böyle olunca sanırım iyi bir eleme sistemi gerçekleşiyor. Bana kadar ulaştıysa, Kore sineması izleyen birinin tavsiyesi kulağıma geldiyse o film gerçekten iyi çıkıyor. Veya ikinci ihtimal; ben değiştim/onlar değişti ve keyif almaya başladım.

İşin aslı onların da değiştikleri çok bariz. Eski durağanlık yok. Biraz daha bizim alıştığımız tempoya sahipler. Şimdi bu iyi bir şey mi emin de değilim. Kendi tarzlarının dışına çıkmış oluyorlar. Veya o yavaş tempo bizim yanlış değerlendirmemiz de olabilir. Sonuç olarak hem göz kırpmadan izlenecek hem de seyirciyi rahatsız edecek filmler çıkıyor. Bir de bu kadar sert bir filmin yaşanmış bir olaylar silsilesinden esinlendiğini öğrenince sıkıntı bir kat daha artıyor.

Chugyeogja bunlardan biri. İngilizce adıyla The Choser. 2008 yapımı olduğu için çoğu kişinin izlediğini tahmin ediyorum. En azından benim çevremde öyle. Yönetmen Hong jin Han'ın ilk filmi olması çok önemli bir ayrıntı. 

Filmin eleştirebilecek en önemli yanı, komediyi fazla kullanması. Hikaye bu kadar sertken küçük küçük şakaların girmesi aslında fena değil ama vuruculuğu azaltıyor.

Bu arada filmi izleyeli 7-8 ay oldu. O günden bu yana da 4-5 film anca izlemişimdir. Blogu da boşladık, sinemayı da. Bunu değiştirmek lazım.

Salı, Ocak 25

Penaltı Atan Kazanır


- Kötü hakem güzel maç.

- 2 takım da haksız penaltı kazandı. Kore'nin penaltısı normal sürede geldi, belki o penaltı verilmese Japonya 90 dakikada işi bitirecekti.

- İlk yarı çok iyi maç vardı, ikinci yarı tempo düştü. Uzatmalarda heyecan arttı, penaltılar beklenenden kolay geçti.

- Kıta turnuvası yarı finali, en iyi 2 takımı ve tribünler boş. 10 sene sonraki Dünya Kupası için ufak bir soru işareti mi?

- Japon futbolunu son yıllarda sevmeye başladım, kazanmalarını isterim. Kewell ve Neill'e rağmen.

- Zaccheroni Galatasaray'a yenilmesiyle tanınılır. Finalde Lucas&Harry işi zor.

- Avustralya'yı doğrudan finalist yaptık gerçi, onların da Özbekistan maçı var.

- Hakem çok kötüydü, yine hatırlatalım.

- Penaltılarda 0 çekmek ayrı bir başarı. On Numara oyunu gibi, teselli ikramiye verilsin.

- Cha Duri, underrated sağ beklerden biridir.

- Kagawa bu turnuvada sönük kaldı bence.

- Endo ve Hasebe, mevkiler farklı da olsa Xavi-İniesta.

- Peki stadyumda açılan Japon bayrakları?

Pazar, Haziran 27

16.Gün / Psikolojik Üstünlük


Güney Kore ve ABD aynı akıbete uğradı. ABD, biraz daha fazla direndi, biraz daha fazla umutlandı ama yine de yetmedi. İki takım da erken gol yedi, iki takım da çok iyi bir ikinci yarı oynadı, iki takım da o devrede bir gol buldu. Fakat tüm bunları yaparken, çok yoruldular, tükendiler. Ve en önemlisi kritik dakikaları mental olarak kaldıramadılar.

Maç 90 dakika ve belki de 120 dakika. Bu bir risk işte. Bunu bu tip eleme maçlarında tercih etmek yadırganmamalı. Sonuçta telafisi olmayan maçtan daha ötesi.

0 süre içinde 1 gol atamazsan eleniyorsun, 2 gol atamazsan sonunu getiremezsin. Aslında Güney Kore daha şanslıydı ama Suarez yoktan bir gol var etti. Maçın uzatmalara kalmasını engelldi. 2.yarı boyunca takımına şaç baş yolduran bir isimdi Suarez. Pas ve şut tercihleri çok kötüydü. Buna rağmen maçın kahramanı sıfatı ona ait, bunu da inkar etmek mümkün değil. Bazen böyle golcünüz olmalı. İş bitiren. Çileden çıkarsa bile en gerekli anda sahne alabilen.

Fakat asıl önemlisi takımın bir lideri olmalı. Bugün iki tane lider vardı. Forlan ve Appiah. Appiah belki sonradan girdi ve oyunu etkilemedi ama takımı nasıl etkilediği önemli bir ayrıntıydı.Forlan ise attığırdı golle bile zekasını gösterdi. Ondan daha fazlasını da yaptı.

G.Kore ve Abd takım disiplini yüksek ve çok koşan iki takımdı. Fakat Forlan ve Appiah gibi bir kaptanları yoktu. Donovan'ın uzatma dakikaları içinde ekrana yansıtan çaresiz surat ifadesi aslında ABD futbolunun en önemli eksisi. Belki bunu ayrıntılı olarak ileride yazmalı, yine de kısaca değinelim.

ABD bu oyunu öğrendi. Doğrularını biliyor ve uyguluyor. Fakat yine de en önemli hususta tecrübesizle. Psikolojik savaş konusunda sıkıntı var. Futbolu ölüm-kalım meselesi olarak görmeyen belki de tek ülkenin Dünya Kupası'nda bu noktaya gelmiş bir maçta rakibinden daha hırslı ve daha soğukkanlı olması kolay olmuyor. Çelişkili aslında ama açarız ileride.

Bugün öğrendiğimiz de biraz da bu. Oyun/hayat sıkışınca soğukkanlı kalabilmek, hata yapmamayı becerebilmek, hırslanmak ama agresifleşmemek. Uruguay ve Gana bağıra bağıra gol yedi ama yedikleri golden sonra dağılmadılar. Toparlandılar, iş fiziksel savaştan psikolojik savaşa dönünce onlar kazandı. Bu tarz turnuvaların bu bölümünde işe yarayan bir özellik. Hatta belki de en çok gerekeni.