japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Şubat 15

Bakushū

Öncelikle; eğer çevri doğruysa çok şaşırdım. Türkçe, "Erken Gelen Yaz" adıyla bilinen filmin Japonca karşılığı tek kelimeymiş. Ben en azından iki üç kelimelik bir tamlama bekliyordum. Tam bizim ülkede "İsminin anlamı ne?" sorusuna verilen şiirsel ve detaylı cevaplar gibi olmuş.

Neyse; biz filme ve Japon dilinden Japon toplumuna dönelim. Yasujiro Ozu'nun "Noriko üçlemesi"nin bir filmi Bakushü. Serinin diğer parçası olan Tokyo Monogatari'yi daha önce izlemiştik. O zaman da Japon toplumuyla Türk toplumu arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu görmüş, yazmış ve biraz da şaşırmıştık. Burada da görüşümüz değişmiyor.

Tokyo Monogatari'de daha çok Noriko'nun (Setsuko Hara) Tokyo'yu ziyaret eden anne ve babasını, onların geçmişle mücadelelerini, gelecekle ilgili düşüncelerini ve büyük şehirde yaşadıkları şokları izlemiştik. Bu sefer Noriko'ya odaklanıyoruz. Birinde yaşlıların bakışı, diğerinde gençlerin hayata karşı tavrı... Konu farklı ama içerik aynı. Tutucu, hiyerarşik, karşısındakine söz geçirmeye hevesli bir toplum portresi... Daha çok bekar Noriko'nun topluma birey olarak varlığını kabul ettirme çabasını izliyoruz ama diğer yandan da savaştan çıkan Japon toplumunun çarpık ilişkilerine göz atıyoruz.

Evlenmeyi 'başaran' kızların, bekar arkadaşlarına kendilerini üstün görmesi, evliliğin bir statü sembolüne dönüşmesi, ailenin ve hatta etrafın bu konulara çok dahil olması, 28 yaşına gelip henüz evlenmemiş olmanın bir soruna dönüşmesi... Japon toplumunun 1950'lerdeki yapısı bize çok uzak değil. Hatta şu an uzaktan takip ettiğimiz toplumdaki değişim ve o değişimin hızı çok şaşırtıcı. 

Aslında belki de Ozu, tam da bu değişimin başlangıcında filmlerini çekiyor. Değişim hikayesi, tam olarak bu üçlemeyle eş zamanlı başlamış olabilir. İkinci Dünya Savaşı'nda ağır bir tahribatla ayrılan sadece, atom bombasıyla tanışmak zorunda kalan Japon sivil halkı, siyaseti ve askeri gücü değildi belki de. Aynı zamanda ipleri elinde tutan ama toplumuna acı hediye eden ataerkil yapı da büyük bir güven kaybı yaşamış olabilir. Bu kayıp daha bireyci bir toplum talebinin hazırlığını yaratmış olsa gerek. Nariko'nun diğer arkadaşlarından ayrılması da bunun bir simgesi olarak gözükebilir.

Filme dair genel eleştiriler, üçlemenin son filmi olmasından dolayı kendini tekrar etmesinden kaynaklanıyor. Bu film üçüncü sırada ama benim için ikinciydi (İzlemediğim filmin adı; Banshun). O yüzden benzer bir sorun yaşamadım. Hatta Tokyo Monogatari'den daha çok sevdim diyebilirim. Üstelik Japon toplumun dinamiklerine biraz daha hakim olsaydık, Ozu'nun göndermelerini ve metaforlarını çok daha net bir şekilde anlayabilirdik. 

Diğer yandan tıpkı Tokyo Monogatari'de olduğu gibi dönemine göre kaliteli bir tekniği hissettik. Durağan gözüken ama kendi içinde çok şey anlatan, derdini anlatırken ne fazla aksiyona ne fazla repliğe ihtiyaç  duyan filmlerin hastasıyız...  O dönem yaşayıp izleseydik "devam" derdik ama zaten yönetmen de devam etmiş. 

Cumartesi, Ocak 4

Hachikô Monogatari


Hachi-ko hemen hemen herkesin bildiği bir köpek. Filmi (daha doğrusu filmleri) izlemeyenler bile konuya aşinadır. Konuyu bilmeyenleri de şuraya alalım. Yaşanmış bir hikaye olduğu için filme ilgili bir bilgi vermiş sayılmayız herhalde. Ne de olsa dünya tarihinin en ünlü köpeklerinden birinden bahsediyoruz.

Önce işin sinema kısmına girelim. Olay Japonya'da geçtiği için, Hachi'nin hayatını beyaz perdeye ilk aktaranlar Japonlar oluyor. Sene 1987. Bu filmin IMDB puanı 8.1...

Aradan 22 sene geçtikten sonra olaya Hollywood'da kayıtsız kalmıyor. Avrupa'da, Latin Amerika'da ve Uzakdoğu'da tutmuş  hemen hemen tüm filmleri kopyaladıkları gibi Hachi-ko'yu da uyarlıyorlar. Richard Gere uzun kariyerinin son döneminde bir köpeğe yardımcı oyunculuk yapıyor. İlginç olan; bu filmin de IMDB puanı 8.1.

Bir tercih yapmak gerekiyordu. Ben de "Her şeyin ilki, orijinali güzeldir" diyerek Japon versiyonunu izledim. Hata mı yaptım emin değilim, sonuçta ABD versiyonunu izlemedim. Fakat tercih yaparken gereksiz bir kaygıya kapıldığımı düşünüyorum. Zira sonuçta bu kurgusal bir film sayılmaz. Hachi'nin öyküsü artık dünyaya malolmuş, adeta evrensel bir efsaneye dönüşmüş durumda. O nedenle ABD'lilerin bu sefer öyküyle çok fazla oynayabildiklerini sanmıyorum. Hatta belki de onların teknolojisi ve imkanlarıyla yapılmış filmi izlemek daha güzel olabilirdi.

Bu demek değil ki Japon versiyonu başarısızdı. Ortada, Kanal 7 sinema ekibi bile çekse insanı duygulandıracak bir öykü var. Sanırım o nedenle izlediğimiz sinema açısından değerlendirmek çok gereksiz kaçar.

İnsan, zaman ilerledikçe, çağlar geride kaldıkça sadakat duygusuna daha da muhtaç kalıyor. 20. yüzyıl bu boşluğun en derinden hissedildiği dönem olabilir. O nedenle bu olay, tüm dünyayı yaklaşık 100 yıldır duygulandırmaya devam ediyor.

Hachi'nin öyküsünü kime anlatsak veya kimle filmi tartışsak hemen "Ya bizim mahallede de X öldüğünde ķöpeği şöyle yaptı" tarzı bir ekleme geliyor. Mesela benim de aklıma hemen Emiliano Sala'nın köpeğinin fotoğrafı geliyor ki; o günlerde de içimiz cız etmişti.

O nedenle aklıma şöyle bir soru geliyor. Biz bu fotoğraflara bakarken, bu öyküleri dinlerken tam olarak neler hissediyoruz. Acaba köpeklere mi üzülüyoruz yoksa ölenlere mi? Kalmak mı zor ölmek mi? Sanki ikincisi gibi geliyor bana. Zira ölen, öldüğü için bir vedalaşma halinde. Dünyadan, sevdiklerinden, köpeğinden ve her şeyden. Her ölen insan; köpeği olsun  veya olmasın, çok sevilsin veya az sevilsin, ölerek bu dünyadan ayrılmanın dramını tadıyor. Bu hikayede de profesör bir gün derste ansızın kalp krizinden gidiyor. Beş dakika önce var, beş dakika sonra yok. Her ölüm gibi o da erken. Ve ama onun bu veda ritüeline bir ilavesi daha oluyor. Görüyoruz ki o bu dünyada gerçek sevgiyi tatmış şanslı insanlardan ama aynı zamanda o sevgiyi sonuna kadar yaşayamayan bir bahtsız...

İşin bir de bilimsel kısmı var. Gerçekten köpekler ve hayvanlar bu hisleri taşıyorlar mı? Yoksa Pavlov'un bize öğrettiği gibi sadece alışkanlıklarının peşinden mi gidiyorlar? Bunun cevabi bende yok. Sanırım dünyadaki insanların büyük bir kısmı da bu cevabı öğrenme niyetinde değil. Gördüğümüz sahneler, bizim en çok ihtiyacımız olan duygunun umudunu taşıyor. Bu dünyada saf sevginin mümkün olduğuna inanmak, bu dünyada kalıp o saf sevgiyi aramak için iyi bir neden.

Yani Hachi hüzünlü ve gözleri nemlendiren bir efsane olsa da aslında bir yandan da insana umut veriyor. Fakat diğer yandan ''insan sevdiklerinin acısını yaşamamalı'' dediriyor.

Sadakat ve sevgi daha çok köpeklerle özdeşleşir. Kediler ise biraz daha bireysel takılırlar. En azından genel kanı öyledir. Ben de buna inanırım. Fakat Hachi'yi izledikten birkaç ay sonra bir kediyle tanıştım. "Bir kedi sahiplendim" veya "bir kedi besliyorum" demek içimden gelmiyor. Zira onunla kurduğum ilişki beklediğimden çok farklı oldu. 

İnsan aslında bu tarz ilişkilerde çok ilginç anlar yaşamayı, unutulmaz anılara sahip olmayı beklemiyor. Hachi'nin sahibini metroya götürüp, akşamları onu beklemesi gibi küçük şeyler yetiyor. Dumbo da geceleri yatağa çıkıp ayağımın dibinde uyuyunca, veya bir şey almak için yere uzandığımda başıma bir şey geldiğini sanıp yanıma koşunca, ya da kolumun altına girince mırıldayınca benzer duyguları hissediyorum. Sanırım o da beni seviyor. Ne güzel bir his...

O zaman Hachi öyküsünün en ilginç ve hayret uyandırıcı kısmıyla bitirelim.

Sene 1924. Ve insanlar Tokyo'da işlerine metroyla gidiyor....

Çarşamba, Ağustos 14

Goru #22


Japonya Ligi'nde her hafta güzel goller atılıyor. Bunun birkaç nedeni var. Savunmalar ve kaleciler çok kötü. Hücum oyuncuları ise topa çok iyi vuruyor. Pas veren de şut çeken de bir başka dokunuyor.

Bu golde asisti yapan zaten hepimizin bildiği, dünyanın topa en iyi dokunan oyuncularından Iniesta. İspanyol oyuncu Vissel Kobe'deki ilk günlerinde çok verimsizdi ama artık top oynamaya başladı. Takım ona ayak uydurmakta zorlanıyor. En azından bu pozisyon heba edilmemiş.

Iniesta'dan pası alan Furuhashi, bu sezon ilk kez üst ligde oynuyor. Şimdilik fena performans sergilemedi. Podolski'nin olmadığı şu günlerde yerini biraz daha sağlamlaştırdı. Bu hafta da attığı golle dikkat çekti. Pası aldıktan sonra dönüşü ve vuruşu çok klas. Bu hafta izlediğim en güzel gollerden...

Fakat Vissel Kobe, deplasmanda Oita Trinita ile 1-1 berabere kaldı. Ülkenin en iyi kadrolarından birine sahipler ama şu an 15. sıradalar...

Cumartesi, Eylül 15

Tôkyô monogatari


Japonların, dünya sinemasına sunduğu en ünlü,en beğenilen filmlerinden biri. Oldukça şaşırtıcı, zira çok daha klas filmleri mevcut. Burada ise oldukça kör göze parmak sokan bir hikaye var. Bizim Yeşilçam klasiklerine çok benziyor. Hatta daha çok, komedi unsuru az tutulmuş bir 'Olacak O Kadar' skeci gibi. Türkiye'de izleyenler kesin çok sever. Hatta belki de 1953 yapımı bu filmin Türkiye'de uyarlaması bile yapılmıştır 

Zaten Türkiye'de Japonlara duyulan hayranlık beni çok şaşırtır. Kendilerine has bir kültürleri var. Dünyanın bir ucunda olmanın getirdiği bir içe kapanıklık da mevcut. Genel olarak Türkiye ile çok benzeşirler. Batı'ya duyulan özenme bile aynıdır. Oysa Türkiye'de birçok kötü olaydan sonra Japonlar örnek gösterilir. 'Harakiri yapan bakanlar' klasiğinden ibaret değil sadece. Zaten sorumluluk bilinçleriyle bize fark atarlar. Fakat onun dışında benzeşen noktalar çok fazla. Bu filmde de aynı hikayeler mevcut. Hem hikayenin kendisi, hem anlatış tarzı...

Otobüste yaşlılara yer vermeyen gençlere kızanların, kaynanaları tarafından görmezden gelen gelinlerin, evlatları tarafından bayramdan bayrama arananların,  çocuklarını yetersiz bulan babaların çok seveceği ve zaman zaman da duygusallaşacağı bir film...

Tabi iki toplum arasında benzerlik kurarken, Japonların yakın dönemde iki tane atom bombası yediğini, dünyaya hükmetme hayali kurarken en büyük acıyı yaşadıklarını eklemek lazım. Bazı çelişkileri yaşamak için geçerli bir bahaneleri var! Zaten film de savaşın hemen sonrasında geçiyor. Hiroshima'dan Tokyo'ya, hayat mücadelesi veren çocuklarının yanına giden ama o güne kadar şehirlerinden dışarı çıkmamış yaşlı bir çiftten bahsediyor. Kağıt üzerinde ilginç bir hikaye gibi dursa da anlatım moktasında sınıfta kalmış. Filmleri değerlendirirken yapım yıllarını da düşünmek gerekiyor ama burada o konu bile artı getirmez. O yıllarda yapılan çok iyi filmler var; Japonya'da bile...

IMDB'de yüksek noktalarda olmasının nedeni ise herhalde kamera kullanımı. İlginç bir teknik var filmde. İzlerken insanı yoruyor. Hatta yormuyor bile; öyle bakakaldırıyor. Fark yarattığını kabul etmekle beraber çok da işe yaradığını düşünmüyorum. Oyuncuların da usta işi çıkardıklarını söyleyemem.

Normalde Japon yapımlarından (çizgi filmler ve animeler dahil) renkler muazzam kullanılır ve beni de çok etkiler. Bu film siyah - beyaz olunca, benim yakalayacağım bir şey de kalmıyor.

Esasında film 55 dakikada bitse çok iyi olurmuş. Tam da yaşlı çiftin deniz kenarında "Köyümüz şimdi ne güzeldir, hadi dönelim" dedikleri anda bitse ayakta alkışlardım. Fakat mesaj verme kaygısı her şeye yenik düşmüş. Uzadıkça uzamış, yazık olmuş...

Pazar, Temmuz 1

Dare mo shiranai


Müthiş bir film. 2004 yapımı ama biz izleyene kadar 15 sene geçti. Biraz Hotaru no Haka‘yı andırıyor. Her ne kadar orada yetim ve öksüzlüğün sebebi her yerde yaşanabilen savaşlardan biri olsa da, burada akla hayale gelmeyecek işgüzar ve vicdansız bir anne öne çıksa da, önemli değil. Zira izlediğimiz gerçek bir hikayeymiş.

Uzakdoğu sinemasının Batı seyircisine gelen tüm ters özellikler burada. Müzik yok, replik çok az, süre uzun. İzlemesi kolay film özellikleri değil. Fakat sinema izleme alışkanlığı yüksek olunca, bu tarz yapıtlar hap bir film gibi geliyor. Zaten çekildiği sene Cannes’dan ödüller alması da boşuna değil. Başroldeki Yuya Yagira zaten müthiş. Hak edilmiş bir ödülü daha 14 yaşında eve götürmüş. Zaten filmin tüm ‘küçük’ oyuncuları harika iş çıkarmış. Yönetmen Hirokazu Koreeda de…

Hem yöneten hem yazan Koreeda'nın en çok hoşuma giden becerisi, ortada kötü ve ağır bir olay varken ekrana hiç kötü bir karakter yansıtmamasıydı. Çok kolaya kaçıp, işi bireysele döküp tüm kötülükleri belli başlı karakterlere yıkabilirdi. Fakat Ufak tefek kötülükler dışında, suçlayacağımız bir karakter yok. “Ulan bu yapılır mı be?” diyeceğimiz olaylar var ama tek başına ‘kötü karakter’ yok. Belki anne var ama o da filmde yok zaten! Yani en sonunda öyle bir hissiyat çıkıyor ki, tüm kötülükleri seyirci olarak paylaşıyoruz. Bireysel bir olay gibi gözükse de ortada toplumsal bir mesele var ve yönetmenin bu mesajı verebilmesi puanlarını arttırıyor.

Diğer yandan ülkemizde çok sevilen Japon toplumunun aslında ne kadar dejenere olduğunu bir kez daha görüyoruz. Gerçi Japonlar biraz daha eleştirel olduğu için bu tarz filmler ortaya çıkıyor olabilir. Fakat aynı zamanda o toplumda da bazı kaynamalar olduğunu görmezden gelemeyiz. Tekrar edelim; gerçek bir hikayeden uyarlanma. Üstelik birçok toplumda bile eşine rastlamanın mümkün olmadığı bir olay...

Asıl konu; film harika! Tavsiye edilir… 

Cumartesi, Aralık 2

Gecenin Dibi



Murakami'yi herkes okur. Ama Haruki olanı. Ben onu da okumadım gerçi. Son dönemde Japon filmleri, çizgi filmleri, animeleri izlerken bir tane de oradan kitap okuyalım dedik. Kütüphanede Murakami'yi görünce Ryu olmasına pek aldırmadım. Farklı olmak iyidir diye düşünmüştüm.

O kadar da iyi değilmiş. Farklı olmaya her zaman gerek yok. Çok sert bir yeraltı edebiyatı ürünü bekliyordum. Çıkmadı. Gereksiz bir şiddet, içindeki felsefe yetersiz. Fakat son dönem Japonya hakkında bir şeyler öğrenmek için faydalı. Japon toplumuna dair derin analizler bulmak mümkün. Tabi çok uzak bir ülke hakkında pek bir fikrimiz yok, o nedenle doğruluğunu tartışırız. Hatta fikrimiz olmadığı için tartışmayız da... Yine de o toplumun tam içinden gelmiş birinin cümlelerini dikkate almak gerekir.

Ryu Murakami, 1952 yılında Nagazaki'de doğmuş. Sanırım kendi hikayesi, yazdığı hikayelerden daha ilginç olabilir.

Perşembe, Kasım 30

Hauru no ugoku shiro



2016 ve 2017, hayatıma animelerin animasyonların girdiği yıllar oldu. Bu türü daha önce sınırlı seviyede tutmuştum, fakat bu iki senede oldukça çok izledim. Bundan sonra da aynı hızda gideceğimi sanmıyorum ama olsun. Türün iyilerini izlediğimi düşünüyorum. Fakat sanırım en vasatı Hauru no ugoku shiro (Yürüyen Şato) oldu. Vasat diyoruz ama diğerleriyle kıyaslayınca... Yoksa izlenmeyecek bir şey değil. Sadece konu beni sarmadı. İzlediğim birçok anime yetişkinleri sarma konusunda çok başarılıydı. Burada ise biraz çocukça kaldığını itiraf etmem lazım. Küçümseme maksatlı bir düşünce değil ama ara sıra içine girmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu sebepten dolayı puanı düşürdük. 

Fakat o renkler... Adamlar nasıl oluyorsa beni buradan yakalıyor.Görüntü yönetmenliğinin veya teknolojinin dışında ne olduğunu bilemediğim bir faktör var. Acayip bir şey...


Çarşamba, Kasım 8

Ran



Şaheser....

Akira Kurosawa'ya son iki senede başladım ve beni her defasında hayran bıraktı. Yedinci sanata dair en muazzam işlerden biri Ran olabilir. Çekimler, renkler, müzikler bambaşka... Belli ki bu film için çok fazla uğraşılmış. Zaten sadece bütçe oluşturmak için bile 10 sene harcanmış. 1985 yılı olduğunu hatırlamak lazım. O yıl 75 yaşında olan Kurosawa'nın gerçek anlamda ustalık eseri. Benim nazarımda yine de bir 1954 yapımı Shichinin no Samurai değil. O dönem Kurosawa 34 yaşındaydı. Aradan geçen yıllarda kazanılan tecrübe ve gelişen teknolojiyi düşününce, elimizde de Ran gibi bir referans varken, öyle bir ortamda çekilecek Shichinin no Samurai'i düşünmek bile heyecanlandırıyor. Ne yazık ki bunu göremeyeceğiz.

Ran, sadece teknik anlamda değil öyküsü sayesinde de bir çok Kurosawa filmi gibi sinema tarihinde başka bir yerde durmasına neden oluyor. İnsanlığın bir çok olgusunu, harika bir hikayeyle üç saatte sığdırmış. Tabi üç saat sinema için uzun bir süre ama olsun. Bir de hikayenin  Kral Lear üzerine kurulduğunu eklemek lazım. Ama sinema tarihinde bir çok  Shakespeare uyarlamasını olduğunu düşünürsek Ran'ın en iyilerinden biri, hatta en iyisi olduğunu kabul etmek gerekebilir.

Ya o değil de renkler ne kadar güzeldir. Japonlar bu işi çok iyi beceriyor. Artık dünyanın sonunda olmalarından, okyanus kenarında yaşamalarından dolayı mıdır bilmiyorum ama renklere çok fazla önem verdiklerini hem sinemada hem animelerde görmek mümkün. Sanırım doğadaki renkleri en net görenler Japonya'da yaşayanlar olabilir. Bu savımda iddialı değilim ne de olsa Kayseri'nin doğusuna dahi geçmedim henüz.

Yine de çok renkli, heyecanlı, soluksuz izlenen harika bir film... Ötesini düşünmeye gerek yok.

Cuma, Ekim 27

Flags of our Fathers


Clint Eastwood filmlerini çözmekte zorlanıyorum. Daha doğrusu Eastwood'un kendisini anlamakta zorlanıyorum Üstelik bir de savaş-asker temalı filmler çekiyorsa iş daha da karmaşıklaşıyor. Amerikan olmanın gururunu anlatırken bir anda eşitlikten bahsediyor. Veya gereksiz bir milliyetçilikle tüm filmi idare edebiliyor. Mesela American Sniper gerçekten midemi bulandırmıştı. İşin açıkçası gerçek bir olaya dayanan ve ABD'nin 2.Dünya Savaşı'ndaki yapay (ya da abartılan diyelim) kahramanlık destanlarından biri olan Iwo Jima'yı anlatan Flags of our Fathers'dan da pek bir umudum yoktu.

Fakat, isminden bile korku salan film beklentilerimin üzerine çıktı. ABD bayraklarının gölgesinde geçen bu 135 dakika beni oldukça sardı. Hiç olmazsa filmin eleştirileri vardı. Her ne kadar bu eleştiri savaşa veya militarizme değil de, savaşın kendisinden nemalanan ve savaşa katılan çocukların acılarını düşünmeden topluma milliyetçilik pompalayan insanlara olsa da en azından hiç yoktan iyidir. Bir de ABD'nin kendi içinde sık sık yaşadığı ayrımcılığın (Kızılderililer) göze soktuğunu da eklemek lazım. Ira Hayes (Adam Beach) filmde en başarılı şekilde işlenen karakter.Tabi bunda Eastwood'dan önce senaristi, yani daha da doğrusu bu filmin ortaya çıkmasına neden olan kitabın yazarı William Broyles'a dikkat çekmek gerekiyor.

Fakat yine de işin asıl ilginç kısmı, Eastwood'un aynı yıl (2006) hem bu filmin hem de senaryosunu Japonların yazdığını ve hemen hemen aynı olayın farklı bir gözden anlatıldığı Letters form Iwo Jima'nın yönetmenlik koltuğunda oturmasıdır. Onu henüz izlemedim, fakat Flags of our Fathers'ın referansı sayesinde ilgimi çekiyor. Araayı fazla uzatmamak lazım.

Zaten Eastwood kötü bir sinemacı hiç değil. Hatta 100 yıla damga vuran Hollywood'un ta kendisi diyebileceğimiz adamlardan. Üstelik önetmenliği; karizmasının ve yakışıklılığının sağladığı avantajlarla artı puanlar alan oyunculuğundan çok daha iyi bile olabilir. Göze sokmaktan çekinmediği milliyetçi karakteri benim için çok önemli olmasa da, bu bakış filmlere yansıdığında izlediğim şeyden utanıyorum. Özne yine American Sniper...

Flags of our Fathers kusursuz bir film değil. Hatta çok iyi bile değil. Ama iyi... En büyük sıkıntısı son yarım saati. Çok fazla uzaması notu düşürmeme neden oluyor. Ama düşünce de elimizde fena bir puan olmuyor. İzlenebilir filmlerden biri..

Pazar, Temmuz 16

Ikiru


Son iki senede Kurosawa'nın birkaç filmini izledim. Hepsi şahaneydi, bazıları çok iyiydi ama izlediklerim arasında en farklı olanı da Ikiru oldu. Ikiru'da ne köy kurtarmak isteyen samuraylar ne de karizmatik abiler vardı. Ölmek üzere olan (hatta ölen; zira onu tasvir eden dış ses onun hakkında "onun bir cesetten farkı yoktur, öleli de 20 yıldan fazla olmuştur" cümlesini kullanır) yaşlı bir adamın hikayesidir. 

İzlediklerim arasında en iyisi bu değildi belki ama en çok vuranı da bu oldu. Çünkü en temel ve ortak korkularımızdan birini işliyordu. Daha gerçekti, daha karamsardı. 

Ölmek büyük bir korku değil aslında. Ne de olsa hayata başladığımızdan; ya da kendimizi bildiğimizden beri farkında olduğumuz tek gerçeğimizdir. Tek sıkıntımız ne zaman olacağını bilememekten doğar. Fakat yine de ölümden daha büyük bir korku var.  o da yaşadığın süreyi boşa geçirmiş olmaktır. Bazı insanlar bu duyguyu akıllarına ömür boyunca getirmiyor (veya getirmediklerini gösteriyorlar) ve bu sayede dert etmiyorlar. Bazılar ise bunun bilincinde yaşayarak hayata anlam katıyorlar. En kötü grup ise; bu korkuyu hissedip hayata anlam da katamayanlar, arada sıkışanlardır.

Ikiru'da öyküsü anlatılan yaşlı adam Kanji Watanabe da tam bu sorundan muzdariptir.

Ikiru, 1952 yapımı bir film. Bizim bilmediğimiz bir dönemin karamsarlığı hakim. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası. Savaşı kaybeden bir toplumun bütün bitkinliği filmin üzerinde. Bizim çağımızın da sorunları var. Dünya Savaşı yaşamadık. Belki de yaşıyoruz ama henüz farkında değiliz. Belki de çok net olan Dünya Savaşı'ndan daha karmaşık sorunlarla iç içeyiz. Bunu bilemiyoruz. Fakat yine de yeni bir tarih yazılana kadar, modern çağın en buhranlı döneminin 1935-1955 arası olduğunu kabul etmek gerekiyor herhalde. Üstelik dünya tarihinde atom bombasına maruz kalmış tek ülke sıfatını koruyor Japonya. Sanırım o bombaların hemen ertesindeki depresyonu anlamaya bizim gücümüz yetmez. O nedenle Kurosawa'ya yöneliyoruz.

Her şeye rağmen film tamemen toplumsal bir çalışma değil. Toplumda olan biten gözümüzün önünde, ama asıl olarak tam ortada bireysel bir dert var. Bu dert ise hem o toplum açısından oldukça ortak, hem de gayet de evrensel. Hatta zamansız... 

Filmin benim açımdan en kötü adamı; yaşlı adamın oğlu. Tam tabiriyle bir sünepe. Babası, evladı için hayatını boşa geçirmişken, oğlan büyüdükten sonra babasına aynı önemi göstermez. Bunu görmek benim açımdan da oldukça sarsıcı oldu. Umarım o evlat gibi olmayız. 

Filmin en iyi karakteri ise, öleceğini anlayan ve evladının 'karaktersiz' olduğunu anlayan Watanabe ile bir gece bir meyhanede karşılaşan ve ona savaştan çıkan ve kültürel anlamda ABD hakimiyetinde olan Tokyo'nun bütün günahlarını gösteren yazardır. Kendisi hem konuşmalarıyla hem giyim tarzıyla Faust'un Mefistofeles'ini andırır. 

O günah gecesinde çalan şarkı hem o sahneye, hem filme hem de belki de filmi izledikten sonra tüm hayatınıza damga vurur. Japonca'dır, bizim gibi insanlara komik bir tını gelebilir ama sözleriyle beraber anlayınca bir Müslüm Gürses şarkısı etkisi yaratır.




Film burada bitmez, hatta yeni başlar. Hatta biraz daha ileride bir doğum günü kutlamasına ve şarkısında denk gelen Watanabe yeniden doğar. Japon Mefistofeles'ini yüklemek istediği, Batı toplumlarında sık sık görünen, belirli kuşakları etkileyen "Hayat kısa, dağıtın, eğlenin"den daha fazlasını ister kahramanımız Yaşlı adamımız gezip eğlendikten sonra bunun yetersiz olduğunu anlayacak ve kendisini gücü el verdiği sürece toplumun ihtiyaçlarına adayacaktır ve film güç kazanacaktır.

Her açıdan şahane bir film. Muhakkak bir Shichinin no Samurai veya Yojimbo değil ama yine de yüzyılın en güçlü filmlerinden biri.

Kurosawa'yı izlemeye çok geç başladığım için ben de bir nevi Watanabe'yim.

Salı, Ocak 10

Yojimbo



Sen aslında iyi birisin, kötü rolü yapıyorsun.

Çarşamba, Ağustos 5

Geç Öğrenilen Dram



İnternet dipsiz bir dünya. Bu kadar bilginin burada olması, herhangi bir yerde toplanması ve insanların bunları paylaşıyor olması oldukça korkutucu. Sevdiğim bir şey hakkında birşeyler öğrenmeye çalışırken dramatik durumlarla karşılaşıp üzülüyorum. Oysa, bilgi edinirken amacım bu değildi!

Tsubasa'nın şarkısını bilirsiniz. Bölüm başlamadan önce çalan, futbol seven her çocuğu gaza getiren, duyduğu anda topunu alıp sokağa çıkartan şarkı. Ulan yıllarca dinledim bu şarkıyı, çocukken saçma salak telaffuzlarla söylemeye çalıştım. Bu beni baya mutlu ediyordu. Sonra dedim ki, "madem çok sevdiğin bir şarkı, sözlerini, Türkçesini falan öğrenelim" Demez olaydım.

Dünya üzerindeki futbol seven çocuğu etkileyen bu şarkının adı Moete Hero... Hiroyuki Okita tarafından söylenmiş; videodaki ağabey... 1999'da 36 yaşında intihar etmiş. Bu video da ölümünden kısa bir süre öncesi. Adamın suratında bile hüzün var sanki o anda. Belki de her önüne gelen adama bu şarkıyı sordu, bu şarkıyı söyletti. Okita, aynı zamanda oyunculuk falan da yapmış. Muhakkak başka şarkıları da vardır ama etiketi Tsubasa olmuş.

Tahminim; Japonya 2002 Dünya Kupası'nı beklerken ülkedeki Tsubasa ilgisi de üst seviyeye yükselmiştir. Öyle bir atmosferde Okita'nın üzerindeki Tsubasa algısı da artmıştır.

Yaşanmış bir olay, yapacak bir şey yok. Aradan 16 sene geçmiş. Bunu öğrenmeye gerek var mıydı? Vallahi üzüldüm, garip oldum. Kesin bu adamla ilgili daha çok bilgiyi internette bulabilirdim ama korktum.

Perşembe, Nisan 16

Rashomon



Oscar'ın en adil branşı sanırım "Yabancı film" kategorisi... Kazanana ödül niye gitti diyemiyorsunuz. Muhakkak tartışma oluyor ama sonunda kazanan hak etmiş oluyor. 1952'de Rashomon kazanıyor. Japon sineması savaş sonrası inanılmaz işler yapıyor. Kurosawa katkısı inkar edilemez.  Diğer Japon yönetmenler devamını getiriyor.

İlginç olan Seven Samurai'ın kazanamadığı Oscar'ı, Rashomon kazanıyor. Rashomon da gayet iyi bir film ama Seven Samurai'nin epik anlatımı ve heyecan dozu onu baya öne taşıyor. ABD, samurayları seviyor, hatta daha sonra Vahşi Batı'sına uyarlıyor ama herhalde 3 saatlik film olması ödülü kazanmasını engelliyor (Rashomon 90 dakika).

Ben önce samuray ağabeyleri izledim. Kurosawa ile tanışmam bu şekilde oldu. Rashomon'u daha sonra izledim. Haliyle gölgede kaldı. Acaba yönetmenleri de, kronolojik olarak mı takip etmek lazım. Sanırım Rashomon'u daha önce izlemiş olsaydım daha çok severdim.

Yine de klas film... Şu ayrıntı güzel; hem bu filmi hem de genel olarak sinemayı neden sevdiğimizi çok net gösteriyor, Kurosawa anlatıyor:

Komyoci tapınağının ormanlarındaki çekimlerimizi bitirdikten sonra teşekkür etmek üzere keşişin yanına gittim. Bana ölüm sessizliğiyle baktıktan sonra tok sesiyle konuşmaya başladı:

"Dürüst konuşmak gerekirse tapınağın ağaçlarını kendi malınız gibi kesmeye başladığınızda önceleri çok kızmıştık. Fakat canla başla, fedakarca çalışmanızla kalbimizi kazandınız. Seyirciye bir şey göstermek... Bütün çabalarınız bu yöndeydi, bu uğurda kendinizi unuttunuz. çalışmalarınızı seyredene dek bir film çekmenin bu denli güç olduğunu bilmiyordum. Bu beni çok etkiledi."

Keşiş konuşmasını bitirdikten sonra önüme bir yelpaze koydu. üzerinde çektiğimiz filmin anısına üç işaretli bir Çin deyişi yazılmıştı: Tüm insanlığa hizmet.


Pazar, Şubat 1

Mononoke Hime



Yeni dünyanın çizgi filmi Wall-e'yi izledikten sonra yazmıştım; doğanın, hayvanların, canlıların konu olduğu çizgi filmler robotlara gezegenlere 5 basar. Yanılmıyoruz. Japonlar, teknoloji üreterek dünyada kendine yer açıyor belki ama anime ve çizgi konusunda kafaları hala ABD kadar mekanik değil. İyi ki de değil. Belki de okyanusun üzerinde, depremlerle ve tsunami ile sınanan uzun ince bir ada ülkesi olmasından kaynaklanan bir gelenektir bu.

Sonuç olarak ortada güzel bi yapım var. Gerçi bunun da yapıldığı yıl 1997. Milenyum öncesi. Yine de ben sevdim ve Japon düşünce sistemine saygı duydum. Yeterli... Çocuk olsam kurtların yetiştirdiği kız San'a aşık olurdum. İyi ki büyümüşüm.

Çarşamba, Ocak 28

Hotaru no Haka



Japonların, anime sanatının "Canım Kardeşim"i...

Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra, ev arkadaşım filmi izlediğimi gördü ve "Hayatımda sonunda ağladığım tek anime" dedi. Ben sonunda ağlamadım. Fakat gözyaşı dökmemiş olmak, yansıtılan dramın ve acının büyüklüğünü engellemiyor. İzledikten sonra tarifsiz duygulara giriyor insan.

İnsan - sanat ilişkisi çok acayip... Bu filmi izleyen herhangi birinin savaş çıkarmaması lazım. Veya savaş çığırtkanlığı yapmamalı. Bilinçaltına pompalanması gerek bazı şeylerin. Olmuyor, en sonunda yaşananlardan bazı insanlara acılar kalıyor ve yeni hikayeler, romanlar, filmler çıkıyor. İnsanlık tarihinde böyle bir çizgi filmin yapılmış olması yeterince kötü bir durumken , aradan geçen 26 senede buna benzer onbinlerce hikayenin gerçekleşmiş olduğu akla geliyor. Kötü kelimesi anlamsız ve yetersiz kalıyor.

Canım Kardeşim dedik, kıyaslama yapmak lazım. Ama objektif olacağımı söyleyemeyeceğim. Kasvetli İstanbul görüntüleri, canlı çizgilere ve renklere üstünlük kuruyor. Bir de Cahit Oben'in melodileri var. Hotaru no Haka'da sonu bilerek izliyorsunuz, o nedenle Canım Kardeşim'de sarsılma payınız da daha da yükseliyor.

Sonuç olarak ikisini de izlemek için sağlam yürek lazım. Gerçi vicdanı körelmiş olanlar daha rahat izlerler ama olsun.

Perşembe, Aralık 4

Shichinin no Samurai



Sanırım dünyadaki muhteşem filmlerin büyük kısmı 1980'den önce yapılmış...

Daha da ileriye gidersem; sinemanın altın çağı 1950 sonrasına tekabül ediyor. Bu da savaştan yeni çıkmanın getirisi olabilir.

Hakkında kitap yazılması gereken filmleri izledikten sonra gelip burada iki üç cümle döşemeye utanıyorum. Bunca yıl izlemediğim için zaten mahcubum.

Başkan, nasıl yaptınız bu filmi ya...

Çarşamba, Kasım 5