gana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mayıs 30

Nnwom Deede


Son dönemde kısa film izleme alışkanlığı elde ettiğimden bahsetmiştim.

Zincirin şimdilik son halkası Gana'dan geldi. Burada kötü bir tecrübe edindiğimiz için kısa filmlere biraz ara vereceğiz gibi.

Öyleyse neden blogda yer buluyor? Zira Gana ve sinema etiketlerinin yan yana gelmesi hoşuma gidiyor. Bir zenginliktir.

Nnwom Deede yaklaşık 10 dakikalık bir film. 10 yaşındaki bir çocuğun hayatına konuk oluyoruz ve hemen ayrılıyoruz. Az sayıda karakterimiz var ama buna rağmen kimin kim olduğunu ve kimin kiminle ne türden ilişkisi olduğunu kavramak zor. Öykü de vurmadı bizi. Geriye pek bir şey kalmadı yani..

Ama işte kısa filmin güzelliği bu. Hayattan kaybolan sadece 10 dakika. Nelere harcamıyoruz ki bu süreyi? Ya benzer duyguyu 100 dakikalık bir filmin ardından hissetseydik. O zaman yanına, bir de ince bir öfke eklenirdi. Tadında bitti işte..

İnternette filme dair fotoğraf bulmak da zor oldu. Haliyle böyle bir kareyle postu süslüyoruz. Böyle filme, böyle kare...

Salı, Aralık 21

Afrika Ödülleri

Milovan Rajevaç. Afrika'nın başarılı hocası. Afrikalı değil; bir Yugoslav. Dünya Kupası'nda Gana'nın başındaydı. Gana ilk defa çeyrek final oynadı. 3.defa bir Afrika takımı bu noktaya ulaşabildi. Bir penaltı atışı, onları tarihi bir başarıdan alıkoydu. Yine de birysel olarak ödül aldılar. Gyan, Ayew, Boateng Afrika'da yılın 11'ine girdi. Başlarındaki Rajevaç da yılın teknik direktörü. Takım olarak da yılın en iyi milli takımı ödülü.. "Bu Gana takımınındaki oyuncular akıllarıyla oynamıyor, ilerleyemezler, hocaları da yanlış değişlikler yapıyor" diyen abilerimizi hatırladınız mı?

Afrika'da oynayan en iyi Afrikalı daha önce Türkiye'de oynayan bir isim. Ahmed Hassan. Yılın futbolcusu Eto'o. Yılın genç oyuncusu yine bir Ganalı Asamoah.

Cumartesi, Temmuz 3

20.Gün / Sorumsuzluk


Heitinga, Melo, Suarez, Gyan... Dünya Kupası çeyrek finalinde takımlarını az daha yakan, ve hatta yakan, birkaç isim. Eric Cantona ''takım arkadaşına güvenmeden kazanamazsın" dese de, bazen takım arkadaşların can alıcı hatalarla, akla mantığa uymayan hareketlerle seni en büyük rüyalarından alıkoyabiliyor.

Heitinga'nın pozisyon hatasını yetersizlikle açıklayabilir ve mazur görebiliriz ama diğerleri gerçekten acemilikten daha fazlası.

Melo, "yılın bidonu" ödülünü boşuna almadığını gösterdi. Rakibine karşı üsütünlük kuran, ilk yarıda 3'ü, 4'ü kaçıran takımına önce bir gol attı, sonra o takımı eksik bıraktı. Takım arkadaşlarının, teknik direktörünün ve Brezilyalılar'ın umutlarını yıktı. Umutlar neyse de, emeğe de yazık oldu.

Suarez, büyük yetenek. Ama kafa çalışmıyor. Pas ve şut tercihleri bunun en büyük kanıtı. Dün üzerine gelen topu elle çıkararak takımını yakıyordu. Bazıları son dakikada o riske girilir diyor ama ben buna katılmıyorum. O risk, topa yetişmenin zor olduğu pozisyonlarda yapılır, elle uçarsınız. Üzerine gelen topu, hele hele DK çeyrek finalinde her türlü çıkarırsın, çıkarman lazım. Gerekirse suratına çarpsın.

Fakat Suarez, futbol tanrılarının sevdiği bir kulmuş. Hem penaltı golle sonuçlanmadı hem de Gana'ya psikolojik bir dejavantaj yarattı. Arkasından 3 milyonluk ülkeye yarı final geldi.

Burada Gyan faktörü çıkıyor. Penaltı atmak kolay değil. Hele öyle bir anda. Ama artık günah keçisi olduğu gerçeğini de değiştiremeyiz. Tüm Afrika'nın kaderini değiştirebilecekti Gyan, olmadı. Takım yıkıldı.

Profesyonel futbolla hayat arasında böyle bir benzerlik kurulabilir. Takım arkadaşlarını kendin seçemiyorsun. Sana sunulanlar arasından tercih yapabilirsin. Tercihin o takımı kabul etmek veya etmemek olur sadece. "Şu takımdakilerle beraber olmak istiyorum" demen yeterli olmuyor. Cantona'nın Looking For Eric'de söylediği sözü bir kez daha düşünürsek, takım arkadaşlarını güvenebileceğin kişilerden seçmelisin. Eğer kimseye güvenemiyorsan, bireysel bir spor olarak tenisi seçebiliriz.

Bu paragraf sayesinde sevdiğimiz sporcu Nadal'ın finale çıkışını da kutlayalım. Onun sayesinde bireysel bir spor dalı olan tenisten de çok fazla ders çıkarabiliyoruz.

Pazar, Haziran 27

16.Gün / Psikolojik Üstünlük


Güney Kore ve ABD aynı akıbete uğradı. ABD, biraz daha fazla direndi, biraz daha fazla umutlandı ama yine de yetmedi. İki takım da erken gol yedi, iki takım da çok iyi bir ikinci yarı oynadı, iki takım da o devrede bir gol buldu. Fakat tüm bunları yaparken, çok yoruldular, tükendiler. Ve en önemlisi kritik dakikaları mental olarak kaldıramadılar.

Maç 90 dakika ve belki de 120 dakika. Bu bir risk işte. Bunu bu tip eleme maçlarında tercih etmek yadırganmamalı. Sonuçta telafisi olmayan maçtan daha ötesi.

0 süre içinde 1 gol atamazsan eleniyorsun, 2 gol atamazsan sonunu getiremezsin. Aslında Güney Kore daha şanslıydı ama Suarez yoktan bir gol var etti. Maçın uzatmalara kalmasını engelldi. 2.yarı boyunca takımına şaç baş yolduran bir isimdi Suarez. Pas ve şut tercihleri çok kötüydü. Buna rağmen maçın kahramanı sıfatı ona ait, bunu da inkar etmek mümkün değil. Bazen böyle golcünüz olmalı. İş bitiren. Çileden çıkarsa bile en gerekli anda sahne alabilen.

Fakat asıl önemlisi takımın bir lideri olmalı. Bugün iki tane lider vardı. Forlan ve Appiah. Appiah belki sonradan girdi ve oyunu etkilemedi ama takımı nasıl etkilediği önemli bir ayrıntıydı.Forlan ise attığırdı golle bile zekasını gösterdi. Ondan daha fazlasını da yaptı.

G.Kore ve Abd takım disiplini yüksek ve çok koşan iki takımdı. Fakat Forlan ve Appiah gibi bir kaptanları yoktu. Donovan'ın uzatma dakikaları içinde ekrana yansıtan çaresiz surat ifadesi aslında ABD futbolunun en önemli eksisi. Belki bunu ayrıntılı olarak ileride yazmalı, yine de kısaca değinelim.

ABD bu oyunu öğrendi. Doğrularını biliyor ve uyguluyor. Fakat yine de en önemli hususta tecrübesizle. Psikolojik savaş konusunda sıkıntı var. Futbolu ölüm-kalım meselesi olarak görmeyen belki de tek ülkenin Dünya Kupası'nda bu noktaya gelmiş bir maçta rakibinden daha hırslı ve daha soğukkanlı olması kolay olmuyor. Çelişkili aslında ama açarız ileride.

Bugün öğrendiğimiz de biraz da bu. Oyun/hayat sıkışınca soğukkanlı kalabilmek, hata yapmamayı becerebilmek, hırslanmak ama agresifleşmemek. Uruguay ve Gana bağıra bağıra gol yedi ama yedikleri golden sonra dağılmadılar. Toparlandılar, iş fiziksel savaştan psikolojik savaşa dönünce onlar kazandı. Bu tarz turnuvaların bu bölümünde işe yarayan bir özellik. Hatta belki de en çok gerekeni.

Pazar, Haziran 20

9.Gün / Gel - Git


Yine son maçı izlemedim. İzlemediğim bir maç hakkında yorum yapmaya gerek yok ama tabeldan biraz anlaşılıyor. Günün diğer 2 maçına uygun bir işleyiş söz konusu, o yüzden önce oradan başlayalım.

Kamerun 1-0 öne geçiyor, Danimarka maçı 2-1 alıyor. Danimarka kupaya veda edecekken, Kamerun noktalıyor. Kamerun'un ev sahibi sayıldığını eklemek lazım. Çok büyük bir hayal kırıklığı. Grubun zor olduğu doğrudur ama 2 maç sonunda puansız olan iki takımdan biri olmak (diğeri Nijerya), Kamerun için büyük bir başarısızlık sayılmalı. Bundan 20 sene önce Afrika futbolunun direnişine, patlamasına, devrimine lider olan takım, artık en başarısız takım konumunda. Cezayir'in İngiltere'den puan çıkardığı bir turnuvada, kariyerlerinde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bulunan, İspanya'da, İtalya'da kupalar kazanan futbolculardan oluşan bir takımın bu başarısızlığı, turnuvada Afrika'dan başarı bekleyen romantik kesim için büyük bir hayal kırıklığı.

Güne grubun diğer maçıyla başlamıştık. Hollanda eski Hollanda değil. Kanat oyunları yok, savunmaları güçlü. En temel iki özelliği kaybolmuş durumda. İzleyenlere zevk vermiyor belki ama 2 maç sonunda gol yemeden 6 puanla lider durumdalar. Oyun sistemi doğru-yanlış olabilir ama bir gerçek var ki futbolcuları çok formsuz. Van Der Vaart ve Van Persie bunların başında geliyor. Takım Robben'i istiyor. Dünkü kurtarıcı Sneijder'di fakat ilerleyen turlar için bu yeterli olmayabilir. Üstelik Japonya'nın son dakikalarda Hollanda kalesinde baskı kurması Hollanda ekolü için acı veren dakikalardı. İşte bu dakikalarda maç gitti-geldi. Hollanda Afellay ile 2 gol kaçırdı ki, bu dakikadan sonra Japonya gol atsaydı Afellay için sonun başlangıcı olurdu belki de. Son dakikada Hollanda sempatizanlarına ve Hollanda galibiyetine bahis oynayanların ömründen seneleri çalan TRT spikeri de maçın gel-git bölümüne ayrı bir katkıda bulundu.

Günün 2.maçı Galatasaray ile Gana arasında oynandı (!). Kewell'ın takıma katılması Avustralya'yı daha etkili bir hale getirmiş. İlk maçta yerin dibine batırılan takımın karşısında Almanya olduğu gerçeği unutulmamalıydı. Yine de 2006'nın Avustalyası ortada yok. Hiddink faktörü diyebiliriz. Maçın ilk bölümünde Avustralya profesyonel sporculardan kurulu ama hayatlarında ilk defa futbol oynayan bir takım konumundaydı. Gana ise , yıllardır mahalle arasında ve halı sahalarda top oynamış ama ilk defa profesyonel top oynayan bir takım gibiydi. Socceroo maça iyi başladı ve golü buldu. Fakat Kewell'ın kırmızı kartı kötü etkiledi. Penaltı ve 1-1 olsa sonuç daha farklı olabilirdi ama 10 kişi kalmak ibreyi Gana'ya çevirdi. Gana bu avantajı değerlendiremedi. Gyan'ı beğendim ama yalnız kaldı. Avustralya ise 10 kişi oynar gibi değildi. Wilkshire'ın kaçırdığı gol maçın gel-git anlarından biriydi.

Gana 2 penaltı golü ve rakiplerine çıkan 2 kırmızı kartla grupta lider. Avustralya ise iki maçta da 10 kişi kalarak turnuvadaki şansını mucizelere bıraktı.

Dün Kamerun ve Avustralya önce umutlandı sonra utandırdı. Gana ve Hollanda istediklerini elde etti. Danimarka ve Japonya ise grupta final maçına çıkacak. Bütün bu tablo 90 dakikaların bazı bölümlerinde yaşanan kırılma anlarıyla şekillendi. Kırılma anlarını hissetmek lazım. Harekete geçmek için en iyi zaman.

Cuma, Ekim 16

Nostaljik Bir Rövanş U-20 Finali


U-20 Dünya Kupası'nın finali bu akşam oyananıyor. Finalistler Gana ve Brezilya. İki takımı da ara sıra göz ucuyla izledim. Güzel bir maç olmasını umuyumuyorum ve hemen 1993 yılının mart ayına gidiyorum.

İki takım da finale çıkınca aklıma 1993 yılında oynanan maç gelmişti. Televizyondan izlediğim bir Brezilya-Gana maçı hatırlıyordum. 2-1 yenmişti biri ama kimin yendiğini de hatırlamıyordum. Şimdi ufak bir araştırma yaptım ve bilgilere ulaştım. Aklımdaki herşey yerine oturdu.

Bir insan 1993 yılında, yani şimdiki gibi televizyonların her maçı vermediği zamanlarda, bir gençler dünya kupası finalini niye izler ve nasıl hatırlar?

Öncelikle şunu söylemek lazım, 1993 yılındaki maç muhteşemdi. En azından ben çocuk aklımla öyle hatırlıyorum. Yüksek tempolu bir maçtı. Heyecan doruklardaydı. Maçın unutulmazlığının nedeni buydu. Bir başka etken de turnuvanın Avustralya'da düzenleniyor olmasıydı. Türkiye'de gündüz vaktiydi bu maçı izlerken, maçtan sonra sokağa çıkıp top oynamıştım hatta. Ben de Gana takımını seçmiştim. Oysa Avustralya'da yerel saatle 19.00'da başladı maç. Saat farkını ilk fark edişim o gün olabilir. Dışarıda hava güneşli, televizyonda karanlık. Güney Yarımküre'nin varlığını da o gün öğrenmiş olabilirim. Zaten coğrafya ve yakın tarihle ilgili bildiklerimin yüzde 90'ını futbol sayesinde öğrendim. Maç izlememize vesile olan da sanırım maçın hakemiydi.

Bu turnuvanın final maçını Ahmet Çakar yönetmiş. Sanıyorum Türk televizyonları bu yüzden (o yıllarda 2 tane vardı zaten) Çakar'ı atlamadılar ve maçı yayınladılar.

Maçta Gana'yı tuttuğumu çok iyi hatırlıyorum. Ama bu maç öncesinden mi başladı yoksa sonradan, maç içinde mi oluştu emin değilim. Türk futbolseverlerin en sevdiği, sempatik bulduğu iki grup. Afrikalılar ve Brezilyalılar karşılaşıyor. Evde Brezilyaseverler vardı. Bense nedense Gana'yı tercih etmiştim. Sanırım favori Brezilya olduğu için olabilir. Favorileri tutmadığım için, BJK'nin şampiyonluklarına rağmen Galatasaraylı olmuştum. (Konudan uzaklaşmayalım 2 ay sonra hatırlayabildiğim ilk GS şampiyonluğu gelecekti zaten)

Gana maçın başında öne geçti, ikinci yarıda Brezilya beraberliği yakaladı, son dakikada ise kupayı kazandı. Gana'ya sempatim bu yüzden gelmiş olabilir. Mazlumun yanında olma isteği. Ve herhalde Brezilya'yı o günden sonra hiç sevememe nedenim, hem bu maçtır, hem de 1 yaz sonra ABD'de Baggio'yu üzüp aldıkları kupadır. Bizim bir üst kuşak için Almanya neyse, benim için de Brezilya o sanırım.

Bu maçta forma giyen isimlere de bakalım. Gana takımında daha sonra Ankaragücü'nde oynayacak olan futbolcular yer almış: Augustine Ahinful, Stephan Baidoo ve Nii Lamptay. Agustine attığı gollerle birçok İstanbul takımını şampiyonluk yolundan etti. Baidoo da enteresan bir adamdı. Lamptay, "yeni Pele" olarak ortaya çıkmış ama hiç başarılı olamamıştı, turnuvanın final maçında kaptanlık pazubandı kolundaymış. Ayrıca Kuffour ve Addo gibi isimler de kadrodaymış.

Brezilya'da ise kaptan Marcelinho. Kalede Dida, yedek kulübesinde Jardel var. Golleri Yan ve Gian atmıştı. Bu isimleri de hayal meyal hatırlıyorum. Güzel bir maçtı. İşte bugün o maçın rövanşını izleyeceğiz. Acaba Brezilya ve Gana'da 16 sene önce oynanan bu maçı hatırlayan kaç insan vardır?

FIFA, o turnuvanın parlayan yıldızları olarak şu isimleri gösteriyor: Kevin Muscat (AUS), Adriano (BRA), Dida (BRA), Marcelinho (BRA), Marc-Vivien Foe (CMR), Rigobert Song (CMR), Nick Barmby (ENG), Dietmar Hamann (GER), Carsten Jancker (GER), Carsten Ramelow (GER), Vladimir Beschatnykh (RUS), Fabian O'Neil (URU)

Bu arada o turnuvada Türk Milli Takımı da yer almıştı. 3 maçta 1 puan toplayarak elenmiştik. Kadroda Oktay Derelioğlu, Mustafa Kocabey, Seyfettin Kurtulmuş, Hasan Özer ve Türk futbolunun son 15 yılda olduğu her yerde olan Emre Aşık da vardı.