avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 18

Sweet Country


Tam olacakken olmamış filmlere çok üzülüyorum...

Son dönemde Avustralya'dan western tarzı filmler çıkıyor sıklıkla. Avustralya western'i... Çöllerin ortasında kasabalar, 1800'lerin sonu (gerçi bu sefer 1900'lerin başındayız), siyahlar, aborjinler, silahlar, tüfekler, yalnız adamlar...

Filmler genelde nerede çekiliyor bilmiyorum (bu film MacDonnell Dağları'nda çekilmiş) ama hikayelere anlam katan manzaralar bizi yakalıyor. Çoğunda hikayelerin gücü de önemli bir yer teşkil ediyor.

Fakat Sweet County bu ikisine de sahip olmasına rağmen sınıfı geçemiyor. En azından bütünlemeye kalıyor diyelim...

Aslında Venedik başta olmak üzere çok sayıda ödül de kazanmış. Zaten kötü bir film de denemez. Fakat başarısız. Zira bizi etkilemeyi, yakalamayı ve hafızamıza girmeyi beceremiyor.

Fazla karanlık ve gölgeli görüntüler var. Bu bizim için başlı başına bir sıkıntı. Fakat biraz öznel olduğunu kabul edelim. Fakat akmayan  konusu, yavaş temposu, flashback yerine spoiler vermesi (ve bunu anlamamız için bizi uğraştırması) negatif yönleri...

Çok fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor izlerken. Bir de bu tip filmlerde vurucu bir müzik olması gerekir sanki. Karizmatik tınılar. Onun da eksiğini hissediyoruz. Aslında doğadan gelen sesler (rüzgar uğultuları, sinek vızıltıları) bizi, ekranın içine attı adeta. Sanki tam olay yerindeymişiz gibi hissettirdi. Zaten bu sayede son ana kadar filmi izledik, merak duygumuzu dinç tuttuk. Ama daha fazlası olmadı, merak duygumuzun beklediği bir son da gerçekleşmedi.

Yine de ülkelerin kendi tarihleri yüzleşmeleri ve öz eleştiri yapabilmeleri ne kadar da güzel... Çok sevmesek de filmi, çıkan ürüne saygı duyduk...

Zaten kötü film değil.Eleştirel satırlarımız çok fazla. Bu filmin kalitesizliğinden değil, başyapıt olma ihtimalini kaçırmasının yarattığı kızgınlıktan....

Cuma, Mayıs 27

Symphony of the Wild

 


Çok iyi görüntüler

Kaliteli müzikler

Kusursuz tabiat

Sevimli hayvanlar

Sıkıcı ve uyutan bir içerik... Gündüz uykusu için birebir...

Pazartesi, Kasım 15

Gods of Egypt

Öncelikle vasat bir film olduğunu söyleyerek sözlerime başlıyorum. Fakat bir Temmuz akşamı önümde iki seçenek vardı. Ya bunu izleyecektim ya da La La Land'i... İkincisine ön yargım ciddi boyutlarda. Hatta aradan geçen sürede halen izlemedim. O gece, bu seçeneklere nasıl düştüğümü de sormayın. Sonuç olarak ben Gods of Egypt'ı seçtim. Çok beğenmedim ama pişman da değilim.

Klişe bir konusu var. Fantastik öğeler çok fazla öne çıkmış. Tamam filmin türü bu ve türün meraklısına yapılmış ama yine de felsefe ve mitolojik göndermeler biraz daha yer kaplasaydı benim daha çok hoşuma giderdi. Tabi Mısır mitolojisine hakim değilim. O nedenle öykünün bir kısmını da anlamadım. Buna rağmen ilgimi çekmeyi başarması bir artı olarak yazılmalı.

Genelde bu tip fantastik filmlerde aynı düzeni yaşıyorum. İyi bir girişe denk geliyorum, merakım uyanıyor, heyecan yükseliyor ama son kısımda başıma ağrılar giriyor. Burada da son yarım saat geçmek bilmedi benim için. Üstelik o son yarım saatte Ra'yı gördük ama yine de olmadı...

Oyuncularımız iyiydi. Kadroda Gerard Butler'ı görünce onun 'iyi adam' olduğunu düşündüm. Fakat ona kötü karakter gelmiş ve o da hakkını vermiş. Yunanistan'da Leonidas, burada Set...

Horus'u da sevdik ama Ra'ya bile kafa tutan Set kalbimizi çaldı. Bu tip filmlerin ve dizilerin vazgeçilmez ismi olan Nikolaj Coster-Waldau, Horus'a can verirken pek zorlanmadan işini yapmış.

Yönetmen koltuğunda da The Crow, Dark City ve I Robot gibi müthiş atmosfer yaratılmış filmleri yöneten Alex Proyas var. O da sekiz sene sonra mesaiye dönmüş, Kendisi ayrıca Yunan asıllı ve Mısır'da doğan bir insan. Yani mitoloji onun genlerine işlemiş. Fakat kendisi efektlere çok fazla abanmayı tercih etmiş. Eski çağlardan bir mitolojik öykü yerine, yapay bir dünya çıkmış ortaya. Oysa o coğrafyaya hakim biri olarak 21.yüzyıl etkisini biraz düşürebilirdi.

Çok uluslu bir film gibi gözükse de yönetmeniyle, bazı oyuncularıyla ve filmin çekildiği yerle (adı Mısır ama sahneler Avustralya'dan) ben bu yapımı Avustralya sinemasına adıyorum. Ve pek de beğenmiyorum.

Neyse olan oldu artık. İlk başta dediğim gibi, pişman değilim...


Perşembe, Temmuz 17

Walkabout



Yoğun geçen bir günün akşamında maç yapıp iyice kendimi zorlamış, ardından da sıcak suyu bünyeye yedirince mayışmanın sınırlarında gezinmeye başlamıştım. Uyumam an meselesiydi, buna rağmen bu filmi taktım. Kısa süresi nedeniyle (sanırım 92 dakikaydı) "idare ederim" diye düşündüm. Uyuklarsam da sonra izlerdim...

Filmi adeta gözümü kırpmadan izledim. Hatta, filmi izleyeli 2-3 hafta olmasına rağmen hala kendimde değilim. Abartı oldu belki de, en azından eskisi gibi normal değilim.

Filmin konusunu anlatmayacağım, zaten anlatamam da... İki satırla yetinek doğru olmaz. Kısacası; iki kardeş Avustralya çöllerinde kaybolur ve olaylar gelişir... Bir macera filmi gibi başlıyor ama çok sağlam bir modern dünya eleştirisi geliyor. Neyi kaçırdığımız ve neyi tercih ettiğimizi görünce, normal hayata şevkle dönmek mümkün olmuyor. Sıkışıyoruz, sıkıştığınmızı bariz bir şekilde hissetmeye başlıyoruz..

Üstelik film 1971 yapımı. Aradaki 40 küsür sene bile aslında 100 yıllık bir farka tekabül ediyor. Şu an daha da beter durumdayız. Bu film 2013'te nasıl çekilirdi mesela?

Buradan çok fazla film tavsiye etmem ama bunu ediyorum. Sinan'a söylemiştim, izlemiş ve çok beğenmiş. Demek ki benim abartım da yok... 

Yine bir kitaptan uyarlanmış filme karşı karşıyayız. Sanırım kitapla ufak tefek farkları var ama temelde anafikir aynı. Kitap da bu kadar iyi mi emin değilim, çünkü bunu, bu konuyu, bu kaygıyı, bu düşünceyi "görmek" daha etkileyici yapıyor.

En azından filmin başındaki, deniz kenarındaki evde oturan ailenin havuza girmesi detayını görmek bile, filmin sonundan bakınca daha bir anlamlı. Onu (varsa) kitapta hissetmek o kadar kolay olmayabilir. 

Keşke, üniversitede sosyoloji okurken ve antroplojiden - felsefeden çocuklarla aynı koridorda muhabbet ederken bu filmi izlemiş olsaydım.

Başroldeki Jenny Agutter'i ilk defa gördüm, gençliğinde çok hoş bir hanımmış...

Pazartesi, Mart 10

The Proposition



Bir Nick Cave filmi. Tıpkı bir Nick Cave şarkısı gibi. Şiir gibi bir film. Bir filmden daha fazlası. Çok sert sorular, çok sert çıkarımlar. Kafa karışıklığı garanti. Ama bu güzel bir şey.

Müzikler baya iyi, ne de olsa altında Nick Cave imzası var. Adam her notayı ince ince düşünüp çıkarmış olabilir. Filmin her karesi ince ince düşünülmüş. Her anı çok değerli. Özellikle abi ve kardeşin gün batımını izlediği sahne ve filmin belli anlarında çıkan şiirler çok dokunaklı. 

Belki benim cehaletim de olabilir ama böyle bir filmin arka planda kalmasına şaşırdım. Avustralyalı olduğu için olabilir.

Böyle filmleri izleyince daha mutlu olmuyorsun ama hayata karşı biraz daha güçlü olabiliyorsun. Gördüklerinden, göreceklerinden çekinmiyorsun, şaşırmıyorsun. Vahşi dünyaya karşı daha hazırlıklı oluyorsun. Ama işte güçlü olmak istiyor musun, bu da ayrı soru...

Bu arada filmin yıldızı da Şerif rolündeki Ray Winstone... Müthiş...


FRAGMAN

IMDB

Çarşamba, Eylül 14

Kewell Sevgisi


Kewell Abimiz, Avustralya'ya döndü. Avrupa'da geçen yıllardan sonra memlekete dönüyor. Leeds United, Liverpool. İngiltere Ligi. Ülkede milli kahramanlık seviyesi.

Ama hava limanındaki karşılama töreninde (onun kralı da burada yapılır) Kewell sevgisinin Türkiye'deki yansıması çıkar.

Cennet gibi vatana dönen Kewell'ın yanında, çekik gözlü ve üzerinde Galatasaray formalı bir eleman. Boynunda Melbourne Victory atkısı, ustanın yeni takımına saygı.

Stay with us, demiştik ya.. En azından bizden birileri hala onunla birlikte.

Perşembe, Aralık 30

Komşumuz Tim Abi


Everton'ın yıldız orta saha oyuncusu Tim Cahill'in Bodrum'da bir villa aldığı öğrenildi. 31 yaşındaki Avustralyalı yıldızın sürekli tatilini geçirdiği güney sahillerini çok sevdiği ve buradan bir ev aldığı ifade edildi. İngiltere Premier Ligi’nde top koşturan Cahill’in “Bodrum’un özellikle iklimi ve denizi çok hoşuma gidiyor. Ayrıca Avustralya’dan hem ailem ve hem de arkadaşlarımla ortak bir buluşma noktası özelliği taşıyor” diye konuştuğu bildirildi.


Cahill doğru yolu bulmuş. Bize komşu gelmiş. Evi tam olarak nereden almış öğrenmek lazım. Bodrum yıllar önce Serkan Balcı'yı uğurladı, Tim Cahill'i aldı. Doğru bir transfer hamlesi. Buradan da sevgili Tim'e (yavşakça)sesleniyorum."Hacı yazın yıllık iznini iyi ayarla; Eski'de tekila içeriz Körfez'de takılırız." Tim'in de misafiri çok olur, Kylie Minogue olsun, Nicole Kidman olsun. Lan; peki Harry ve Lucas da bizi görecek mi?

Perşembe, Haziran 24

13.Gün / Heyecan


Dün belki de kupadaki 13 günün en heyecanlı anlarını yaşadık. Hem 17.00 seansında, hem de 21.30 seansında bir üst tura çıkacak takımları son dakikaya kadar bekledik. Ve bu heyecan bize daha büyük heyecan getirdi. İkinci turda bir İngiltere - Almanya finali.

İngiltere kendisi için gereken skoru ilk 11 başlayan yedek forvet Defoe'nun 23.dakikada attığı golle yakaladı. ABD, Cezayir'e 90 dakika boyunca gol atamayınca Slovenya yenilmesine rağmen bir üst tura çıkıyordu. ABD maçını sonradan izledim ve dünyaları kaçırdığını gördüm. O golün geleceği belliydi. Ulusal kahraman Donovan uzatma dakikalarında gol atarak bir kez daha halkının gözbebeği oldu.

ABD, Euro 2008'deki bize benziyor. 3 maç sonunda grup lideri oldular ama önde kaldıkları süre 270 dakikada sadece 1 dakikalık uzatma bölümü. İngiltere ise hiç yenik duruma düşmeden 2.oldu ve karşısında Almanya'yı buldu.

Gece maçlarında Almanya ve Sırbistan'ın ele ele 2.tura çıkacağını düşünüyorduk ama Almanya'ya yenilen Gana Afrika'nın 2.turda devam eden tek takımı oldu. 2010 model Sırbistan'ı, 1994 Kolombiya, 1998 İspanya, 2002 Portekiz ve 2006 Çek Cumhuriyeti ile eşleştirebilirz. Sürpriz takım olmasına kesin gözüyle bakılan takım, erken veda etti. Dün Yugoslav ekolünün kupadaki 2 temsilcisi de Balkanlar'a dönmek zorunda kaldı.

Avustralya averajla bir üst turu kaçıran takım oldu. Son maçta gösterdikleri mucadele, hırs bizim onları niye sevdiğimizin gösterisi. Lucas ve Harry'i sevme nedeni yeteneksiz takımı da sevmemize neden oldu. Almanya'dan az gol yeseydiler şimdi 2.tura çıkan takım olacaktı.

Çok heyecanlı bir gün oldu. Liglerin, sezonların son haftasında yaşanan o heyecanı bir takım taraftarı olmadan sakin kafayla ama yine de heyecan duyarak yaşadık.

Uzun süredir yaşamadığım heyecanı kısa bir süre de olsa dün yaşadım. Anlık oldu ama iyi oldu. Dünü anlatan en iyi kelime budur. Daha fazlasını diliyorum.

Pazar, Haziran 20

9.Gün / Gel - Git


Yine son maçı izlemedim. İzlemediğim bir maç hakkında yorum yapmaya gerek yok ama tabeldan biraz anlaşılıyor. Günün diğer 2 maçına uygun bir işleyiş söz konusu, o yüzden önce oradan başlayalım.

Kamerun 1-0 öne geçiyor, Danimarka maçı 2-1 alıyor. Danimarka kupaya veda edecekken, Kamerun noktalıyor. Kamerun'un ev sahibi sayıldığını eklemek lazım. Çok büyük bir hayal kırıklığı. Grubun zor olduğu doğrudur ama 2 maç sonunda puansız olan iki takımdan biri olmak (diğeri Nijerya), Kamerun için büyük bir başarısızlık sayılmalı. Bundan 20 sene önce Afrika futbolunun direnişine, patlamasına, devrimine lider olan takım, artık en başarısız takım konumunda. Cezayir'in İngiltere'den puan çıkardığı bir turnuvada, kariyerlerinde Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bulunan, İspanya'da, İtalya'da kupalar kazanan futbolculardan oluşan bir takımın bu başarısızlığı, turnuvada Afrika'dan başarı bekleyen romantik kesim için büyük bir hayal kırıklığı.

Güne grubun diğer maçıyla başlamıştık. Hollanda eski Hollanda değil. Kanat oyunları yok, savunmaları güçlü. En temel iki özelliği kaybolmuş durumda. İzleyenlere zevk vermiyor belki ama 2 maç sonunda gol yemeden 6 puanla lider durumdalar. Oyun sistemi doğru-yanlış olabilir ama bir gerçek var ki futbolcuları çok formsuz. Van Der Vaart ve Van Persie bunların başında geliyor. Takım Robben'i istiyor. Dünkü kurtarıcı Sneijder'di fakat ilerleyen turlar için bu yeterli olmayabilir. Üstelik Japonya'nın son dakikalarda Hollanda kalesinde baskı kurması Hollanda ekolü için acı veren dakikalardı. İşte bu dakikalarda maç gitti-geldi. Hollanda Afellay ile 2 gol kaçırdı ki, bu dakikadan sonra Japonya gol atsaydı Afellay için sonun başlangıcı olurdu belki de. Son dakikada Hollanda sempatizanlarına ve Hollanda galibiyetine bahis oynayanların ömründen seneleri çalan TRT spikeri de maçın gel-git bölümüne ayrı bir katkıda bulundu.

Günün 2.maçı Galatasaray ile Gana arasında oynandı (!). Kewell'ın takıma katılması Avustralya'yı daha etkili bir hale getirmiş. İlk maçta yerin dibine batırılan takımın karşısında Almanya olduğu gerçeği unutulmamalıydı. Yine de 2006'nın Avustalyası ortada yok. Hiddink faktörü diyebiliriz. Maçın ilk bölümünde Avustralya profesyonel sporculardan kurulu ama hayatlarında ilk defa futbol oynayan bir takım konumundaydı. Gana ise , yıllardır mahalle arasında ve halı sahalarda top oynamış ama ilk defa profesyonel top oynayan bir takım gibiydi. Socceroo maça iyi başladı ve golü buldu. Fakat Kewell'ın kırmızı kartı kötü etkiledi. Penaltı ve 1-1 olsa sonuç daha farklı olabilirdi ama 10 kişi kalmak ibreyi Gana'ya çevirdi. Gana bu avantajı değerlendiremedi. Gyan'ı beğendim ama yalnız kaldı. Avustralya ise 10 kişi oynar gibi değildi. Wilkshire'ın kaçırdığı gol maçın gel-git anlarından biriydi.

Gana 2 penaltı golü ve rakiplerine çıkan 2 kırmızı kartla grupta lider. Avustralya ise iki maçta da 10 kişi kalarak turnuvadaki şansını mucizelere bıraktı.

Dün Kamerun ve Avustralya önce umutlandı sonra utandırdı. Gana ve Hollanda istediklerini elde etti. Danimarka ve Japonya ise grupta final maçına çıkacak. Bütün bu tablo 90 dakikaların bazı bölümlerinde yaşanan kırılma anlarıyla şekillendi. Kırılma anlarını hissetmek lazım. Harekete geçmek için en iyi zaman.

Pazar, Haziran 13

3.Gün / Dip ve Umut


Çok kötü ve gereksiz bir sabahın devamında açtık Cezayir-Slovenya maçını. Bu topraklarda Cezayir'i sevmeyen insan yoktur herhalde. Slovenya ise bize uzak bir takım. Takımda tek bildiğimiz kaleci Handanoviç. O da efsane olma yolunda. Wakabayashi gibi, Yashin gibi. Sırf onu izlemek için maç izleyenler var. Fakat bir kaleciyi izlemek için o maçta pozisyon olması lazım. Cezayir-Slovenya maçı, sabahıma uyan bir maçtı. Kötü ve gereksiz.

İlk 45 dakika sonrasında evden çıkmayı tercih ettim. İkinci yarı çekilmezdi. Sokağa çıkıp kendimi rahatlatmak istedim. Maçın sonucunu yine bir esnaf kardeşimizden öğrendim: "Slovaklar 1-0 kazandı" dedi. Sanırım Cezayir'e üzülüyordu o esnada. Bu arada bir Avrupa takımının maç kazanması için 3.güne kadar beklemiş olduk. Bu da ilginç.

İkinci maç Sırbistan - Gana. Turnuva başından beri, hatta çok daha öncesinden Sırplar birçok övgü aldı. Aldı ama hiç biri işe yaramadı. Konuşmak için daha erken, yine de önemli bir fırsat tepildi. Gana avantajlı duruma geçti. Maçın son yarım saatini izledim. Sırplar fena da oynamadı aslında. 10 kişi kalınca golü yediler. Nihayet Afrika kıtasındaki kupada bir Afrika takımı maç kazandı.

7 maç oynanmış. 7 tanesi de alt. Sıkılmamak elde değil. Keyifsiz geliyor kupa. Tabi aynı zamanda diğer herşeyden de keyif alamamanın sıkıntısı var. Olan kupaya oluyor biraz da. Neyse ki biz yokuz. Çünkü çok güzel geçecek bir ayı bok edebilirdim. Gerçi tam tersi de mümkün. İlaç olabilirdi. Neyse ne. Sıkılarakoturuyoruz ekran başına gece seansı için. Prime Time'da abilerimin takımı var.

Turnuvadaki takımım. Bekleneni bulamıyoruz yine. Tuttuğumuz takım yeniliyor. 4-0 hem de. Dağılıyoruz. Can sıkan bir skor. Ama biraz da umut veriyor. Güzel futbol oynayan bir takım izledik. Almanlar çok fena. Bekliyordum bunu. Sonuçta bu bir Löw takımı. Bir Löw takımının nasıl oynadığını 90'ların sonunda en iyi biz Türkiye Ligi takipçileri gördü. Panzer gibi ezdiler. Mesut şov yaptı, forvetler çok etkili. Defans sağlam. Herşey iyi onlar adına. Ama Avustralya için kötü. Kararsız kaldığım nokta da biraz bu. Acaba kazanmak mı daha çok mutlu eder yoksa güzel futbol izlemek mi? (Galatasaray harici bir kıyaslama).

Maçın ilk yarısını telefon konuşmasıyla geçirdim. Çok sevdiğim bir arkadaşım aradı. Farklı şehirlerde yaşıyoruz. 15 seneden fazla bir süredir tanışıyoruz. Beraber büyüdük diyemem. Uzun bir dostluk ama beraber geçen günlerin sayısı az. Almanya maçı ile paralelliği bu telefon konuşması biraz da. Arayınca mutlu oldum ama uzun süredir görmüyordum onu ve bir müddet daha göremem. O arayınca mutlu mu olmalıydım, yoksa bunları düşünüp üzülmeli mi?

İyi taraftan bakmalı her zaman. Umut aşılandı içime. Hem telefon konuşması sayesinde hem de Almanlar'ın futbolu sayesinde. Kupa ilerliyor. Finale 1 gün daha yaklaştık.

Cuma, Haziran 11

O da Kanguru




John Travolta, Avustralya atkısıyla kampı ziyaret etmiş. Harry ve Lucas = Jules ve Vincent

Pazartesi, Haziran 7

Kamp Yeri


2010 Dünya Kupası'ndaki tuttuğum takım Avustralya. Sebebi malum. Lucas ve Harry abilerim önderliğindeki diğer kanguru abilerim burada kamp yapıyor. Muldershift buranın adı. İnsan ister istemez, "Semi-final is out there" diyerek kötü espiri yapıyor.

Pazartesi, Mayıs 31

Takımdan Ayrı Klas Duruş




Fotoğraf Avustralya milli takımının antremanından. Takımın tamamı sahanın ortasında kümelenmiş. Bir kişi ise, saha kenarında topla çalışıyor. O bir kişi, canımız ciğerimiz Kewell abimiz.

Sakat olması, takımla beraber olmaması önemli değil. Orada olması takıma moral sağlıyordur muhakkak. Duruşundan belli. Kenarda lider var.

Üstteki fotoğrafta reklam panosunu tamir mi ediyor, ne yapıyor artık. Uğraşıyor işte. Sol ayak bombalamış az önce herhalde. Yazan yazının ise SOLO olması?

Solo: Bir müzik eserinde, bir enstürmanın belirgin bir şekilde ön plana çıkarak icra ettiği kısım.


Cuma, Ocak 15

Bird Hunter



İnternette bu ara çok geziyor bu video. Biz de buraya taşıyalım. Lucas Neill, sahada yer alan bir kuşu topla vuruyor. Güne gülerek başladım. Ezeli rekabetin sanal boyutuna da ayrı bir tarz getirdi. Lucas Neill de hoş geldi.

Pazartesi, Ocak 11

Australis


Bazı şeylere, olaylara, hatta basit tesadüflere çok büyük anlamlar yüklüyorum. Dün de böyle bir aydınlanma yaşadım. Berbat biten 2009 ve daha berbat başlayan 2010, radikal kararlar almak ve kaçık hayaller kurmak için zemin hazırlıyor. O saçma tesadüfler ise o planların şeklini belirliyor.

Eylem planı hazırlarken, dün sona eren U-20 Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası imdadıma yetişti. Kewell sayesinde şampiyon olmalarını istediğim Avustralya takımı şampiyon oldu. Onlar şampiyonluğu kutlarken ben kaçık hayalimin yolunu, kaçış yolumu oraya çizsem mi diye düşünmeye başladım. Keza, takıma olan sempati Kewell ile başlasa da kafilenin rahat tavırları orası hakkında ufak bir fikre de neden oldu.

Güney'e kaçmak herkesin, özellikle bizim biraz daha büyüklerimizin en büyük hayali. Çoğunun da gerçekleştirmediği planı. Babam hariç. Geçen gün Zafer ile bunu konuşmuştuk. Madem güneye gideceğiz, en güneye gidelim. Güney Yarımküre bu iş için olabilirdi. Sadece şehir, bölge hatta ülke değiştirmek değil, artık yarımküreyi bile değiştirmek lazım.

İlk (hatta tek) Arjantin dedik o nedenle. Buenos Aires akla yattı. Ama dün Avustralya daha cazip geldi. Bir anda, nedensiz. Daha zor tabi orası ama hayal ulan bu işte, karışmayın.

Zafer'in blogunun ismi Los Lunes al Sol filmindeki bir replikten gelir. Aynı zamanda oradaki kahraman Santa'nın da hayalidir Avustralya.

Hem Avustralya için dünyanın en büyük adası demek mümkün. Ada fantazisi de Mediterraneo'dan geçti bana.

Avustralya kelimesinin kökü Australis'den geliyor. O da güney demek. Her genç, babasını geçmek ister. Güneyse bu da güney. Adaysa bu da ada. Gitmekse bu da gitmek. Hem de en büyüğünden. Neden olmasın?

Büyük ihtimal olmaz zaten, Arjantin olur belki ama. Neyse ben düşündüm, şimdi artık onlar düşünsün. g-e-l-i-y-o-r-u-z.. (Küçük harfle yazdım, kolpadan geliyoruz çünkü)

Pazar, Ocak 10

Avustralya 4-3 Kuzey Kore

Şampiyonanın en güzel maçı bugun oynandı. Yarı final maçında, Avustralya ile Kuzey Kore karşılaştı. Uzun uzun bir şeyler yazacak konumda değilim. Kısa geçelim.

Avustralya 1-0 öne geçti Kore arka arkaya 2 golle 2-1 yaptı, sonra Avustralya son periyoda girilirken 3-2 yaptı. Özellikle 2.periyot çok sert geçti. Gerginlik arttı.

Son periyotta Kuzey Kore beraberliği yakaladı. Maç uzatmaya gitti. Biz, penaştıları görmek isterdik, keza buz hokeyinin en heyecanlı ve izlenilir kısmı o an. Fakat altın gollü uzatma sadece 1.5 dakika sürdü. Avustaralya finale yükseldi.

Kuzey Kore ve Avustarlya takımları aslında sanırım spor kültürlerine uyan bir şekilde oynuyorlar. Her branşta bu tarzları var sanırım. Futbol takımlarıyla parallelik kurabiliriz. Avustralya Kewell'dan da sıkça gördüğümüz gibi üst düzey bir fundementala sahip. Kuzey Kore ise tam bir takım. Disiplin en önemli özellikleri. Sanırım bu hokey maçı bizler için, yazın düzenlenecek futbol organizasyonuna hazırlık gibi oldu.

Avustralya, Kewell'ın hatrı sayesinde turnuvadaki ikinci takımımdı. Finale çıktılar. Rakipleri yarın İzlanda. Harika bir maç olacak kesinlikle.

Turnuvadaki asıl takımımız Türkiye, bugün Bulgaristan'ı yendi ve Tayvan ile 5.lik maçı oynamaya hak kazandı.

3.lük maçında ise Yeni Zellanda ile Kuzey Kore karşılaşacak.

Not: Bugunden kasır cumartesidir.