yugoslavya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yugoslavya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 17

92-93 Sezonunda

 


Konu nereden nereye geldi ve sonunda böyle bir takım fotoğrafı ile karşılaştık. Adeta Konya-Belgrad hattı...

Dün gün içinde Türkiye'de beklenmedik bir gelişme yaşandı. Konyaspor, başarılı teknik direktörü  İlhan Palut, ile yollarını ayırdı. Bir yandan şaşırdık bu gelişmeye, bir yandan da kabuk bağladığımız için çok fazla üzerine düşmedik. Konuyla ilgili yazacağımız birkaç cümle olabilirdi ama sıcağı sıcağına girmek istemedim.

Sonra akşam saatlerinde Konyaspor'un yeni teknik direktörüne dair haberler çıkmaya başladı. İsmini daha önce pek duymadığımız Sırp hoca Aleksandar Stanojevic'in, ligimize geleceği söylendi. Konyaspor'un son 20 yıldaki ilk yabancı teknik direktörü olacaktı. Hatta kaynaklar doğruysa, tarihindeki üçüncü yabancı teknik direktör. Bu da tercihi daha ilginç hale getiriyor. Öte yandan hocanın yardımcısı Konyaspor'un eski savunmacısı Jagos Vukevic olacakmış. 

Gelişmeleri takip ederken ben de hemen hoca hakkında bir araştırma yapmak istedim. Stanojevic henüz 49 yaşında ve sadece Partizan ile PAOK'ta görev yapmış. PAOK'tan Süper Lig'e geçen hoca denilince aklıma hemen Igor Tudor geliyor. Belki Aleksandar hoca da buradan Serie A ve Marsilya'ya uzanacak bir kariyer çizebilir.

Fakat tabi önemli bir handikabı var. Bunu da araştırma yapınca gördüm. Kendisinin Tudor kadar görkemli bir futbolculuk kariyeri yok. Partizan'da gençliğini geçirmiş, Sonra ülke içinde başka takımlara transfer olmuş. Arada  ufak bir Mallorca yapmış. Kariyerinin sonunda yine Partizan'a gelmiş.

İşte tüm bu araştırma esnasında Partizan tarihine girmek durumunda kaldık. Yukarıdaki foto da o sayede önüme düştü.

1992-93 sezonunun Partizan'ı. Kadroda tanıdık isimler var. Savo Milosevic, Predrag Mijatovic, Zlatko Zahovic... Muhteşem bir hücum hattı. Arkalarında Slavisa Jokanovic, Roma'dan hatırladığımız Ivan Tomic...  Tarihte daha iyi kadrolara sahip Yugoslav takımları mevcut ama gece gece önümüze böylesi düşünce de hislendirdi bizi....

Zaten bu kadro da ligi şampiyon olarak bitiyor. Tam savaş dönemi. Yeni Yugoslavya Ligi'nin ilk şampiyonu. Tabi Hırvatlar, Boşnaklar falan yok artık; Sırplar ve Karadağlılar. Partizan da ikinci Kızılyıldız'ın önünde 14 puan farkla yakalıyor şampiyonluğu.

Mijatovic o sezonun takımdaki en golcü oyuncusu oluyor. Sezon sonunda da Valencia'nin yolunu tutuyor. Aynı transfer döneminde Zlatko Zahovic de Portekiz'den Vitoria Guimares'e transfer oluyor. İyi ki de yle yapıyor zira hem Porto hem Benfica'da kendisine güzel bir kariyer inşa ediyor.

Savo Milosevic iki sezon daha kalıyor, bu sefer sezonun en golcü oyuncusu o oluyor, ardından 1995'te o da Aston Villa'ya gidiyor.

Tabi bu hikayelerin Stanojevic ile pek alakası yok. O bu dönemde henüz genç bir oyuncu. Zaten Partizan'da da pek tutunamıyor önceleri. Fakat geri döndüğünde, yani 90'ların sonunda, Sasa Ilıc, Mateja Kezman, Zoran Mirkovic gibi tanıdık figürlerle takım arkadaşlığı yapıyor.

Belki bir ara o kadroya da bakmak lazım. Fakat önce hocanın Konyaspor ile imzalamasını bekleyelim. Yeşil-beyazlı kulübün Partizan ile bu kadar sık anılacağı bir yazı yazacağımı düşünmezdim ama futbol böyle bir şey işte...

Cuma, Ekim 8

Her Gün Yeni Bilgi

 


Uluslar Ligi'nin ilk yarı final maçında İtalya ile İspanya karşılaştı. Hem ev sahibi olmasından dolayı hem de Temmuz ayında Avrupa Şampiyonası'nı kazanmasından dolayı İtalya favori gibiydi. Fakat kazanan İspanya oldu. Karşılaşma 2-1 sona erdi. İki gol de Manchester City'nin genç oyuncusu Ferran Torres'ten geldi.

Buraya kadar her şey normal. Peki o zaman niye bu yazıda Safet Susic fotoğrafı var? Açıklayalım...

Ferran Torres golleri 17. ve 45. dakikalarda kaydetti. Yani ilk yarıdan iki gol yazmıştı bile. Ayrıca İtalya'nın en önemli isimlerinden, muhteşem stoperi Bonucci de kırmızı kart görmüştü. İkinci 45 dakikaya sıkışacak bir gol, Torres'in hat-trick yapmasını sağlayacaktı.

Fakat Torres, şanssız bir şekilde 49. dakikada sakatlandı. Böylece İtalya'ya karşı hat-trick yapma şansını kaçırdı.

Yazık oldu. Fırsat ayağına gelmişti. Zira İtalya'ya kaç futbolcu hat-trick yapabilir ki? Bu, öylesine ağızdan çıkan bir soruydu ama cevabı Wikipedia'da varmış.

İtalya'ya karşı bugüne kadar 9 futbolcu hat-trick yapabilmiş. Bu dokuz hat-trick'in sekiz tanesi 1912 ile 1948 arasında olmuş. Yani futbolun emekleme dönemlerine denk geldiğini söyleyebiliriz. Modern futbol çağını savaş sonrası dönemden başlatırsak, bu dönemde İtalya kalesine üç gol birden bırakan tek isim var. Onu da yakından tanıyoruz.

13 Haziran 1979 günü Zagreb'in efsanevi Maksimir Stadı'ndan oynanan hazırlık maçında, Yugoslavya, İtalya'yı 4-1 mağlup etti. O gün Safet Susic üç gol birden attı. Bir hazırlık maçı olmasına rağmen, o günden sonra başka hiçbir futbolcu İtalya ağlarına üç gol birden bırakamadı. İşte Ferran Torres'in kaçırdığı fırsat buydu.

Onun için şanssızlık. Diğer yandan bizim için yeni bir bilgi oldu. Gerçi bilginin kendisi de çok yeni değil. 42 yıldır tekrarlanmayan bir durumdan bahsediyoruz. Her gün böyle bilgiler çıksa karşımıza keşke...

Bu arada Susic, milli forma altında tehlikeli bir hat-trick'çiymiş. 1977'de Romanya'ya karşı üç gol birden atıyor. 1979'a İtalya maçı ile başlıyor.. Eylül ayında Belgrad'da Arjantin'e de üç gol birden atıyor. O Arjantin'in, son Dünya Kupası şampiyonu olarak Avrupa'ya geldiğini ekleyelim. 

Biz Susic'i daha çok teknik direktörlüğü ile hatırlıyoruz ama çok özel bir futbolcu olduğunu ara ara hatırlamak lazım...

Perşembe, Ekim 7

Behind Enemy Lines


ABD'nin çok sık yaptığı 'kahraman asker' filmlerinden biri. Bu sefer bizi şaşırtan bir durum mevcut. 2001 yapımı filmin baş rolünde, özellikle son 20 yılda komedi filmlerinde arz-ı endam eden Owen Wilson yer alıyor. Wilson yirmi sene önce başka bir oyuncu sınıfında olabilirdi. Hakim değilim. Fakat o kadar komedisini izledikten sonra, onun 'yabancı topraklarda kahramanlık yapan asker' rolünü kabullenmem kolay olmadı. Fakat rolün altından kalktığını kabul etmem gerek. Rol ilk olarak Matthew McConaughey'e önerilmiş ama kabul etmemiş. Kısmet işte..

Owen Wilson dışında bir de Gene Hackman var. Wilson'ın üstü olan bir amirali canlandırıyor. Fakat neden o canlandırmış emin olamadım. Tabi ki Hackman'ın varlığı hem gişeye hem de kalite algısına hizmet eder. Fakat diğer yandan bütçeden de götürür. Hackman yerine de sıradan orta sınıf bir Hollywood aktörü oynasa sırıtmazdı.

Hollywood'ın adını anmışken, Behind Enemy Lines tepeden tıranağa tam bir Hollywood filmi. Adamlar yıllarca bu tip filmleri çok çektiler. Halen de çekiyorlar zaten. Burada tüm klişeleri içinde barındıran bir yapım mevcut. Tek fark belki de bu sefer Avrupa'nın ortasında; Bosna'da olmalarıydı. Genelde ihmal ettikleri bir coğrafya...

Yugoslavya kan gölüne dönmüş, Bosna kuşatma altında. Sırplar saldırı için fırsat kolluyor, Fransızlar onları kolluyor. Ortalığı ise ABD toparlıyor.

Film vizyona girmeden kısa bir süre önce 11 Eylül yaşanıyor, kısa bir süre sonra da  Irak işgali başlıyor. Bir bağlantı kurmayacağım tabi ama kurana da mani olmam.

Filmin esas konusu tabi ki ABD'nin politik ve askeri hamleleri değil. Balkanlar'da geçen bir Er Ryan hikayesi izliyoruz. Wilson'ın canlandırdığı asker Burnett, karlı dağlarda pusuya düşüyor. Bu arada karlı dağ atmosferi için çekimler Slovakya'da yapılıyor ama Slovakya'ya 104 yıl sonra ilk defa kar yağmıyor!

ABD ordusu Burnett'ı kurtarmak için teyakkuza geçiyor ve film hareketleniyor. "Biz buraya 80 kişi geldik, 79 kişi gitmeyiz" diyen Optik Başkan gibi hareket ediyorlar. Arada da dünyaya mesaj vermeye devam ediyorlar. Mesela Boşnakların güvensizliğini çok göz önüne sokuyorlar. Sanki, "Boşnaklar ABD'ye güvenseydi, bunlar başlarına gelmezdi" demek istiyorlar. Aba alından diğer mazlumlara da 'abi' gösteriyorlar. .

Bu tip şeyler ve Ice Cube tişörtüyle kola içen Boşnak çocuk rahatsız etse de özünde akıcı bir aksiyon filmi izliyoruz. Gerçek bir hikayeye dayandığı söyleniyor. Belki de bu yüzden olsa gerek Sırplar filmi sert bir şekilde boykot etmiş. Filmde Sırp bir oyuncu yer almıyor. Sırpları, Hırvat aktörler oynamış. Filmin çekimlerinin yapıldığı Slovakya'dan da destek alınmış.

Kısacası zaman geçirmek için ideal. Görsel ve efekt açısından da sorunlu değil. Fakat benzerlerini defalarca izlemiş birine çok da heyecan katmaz.

Perşembe, Mart 5

Ničija Zemlja


İngilizce ismi No Man's Land ile daha çok tanınan Nicija Zemlja, izlediğimiz en iyi Yugoslavya filmlerinden değil. Fakat o coğrafyadan çıkarak Oscar kazanan tek film. 2001 yapımı bu filme kadar birçok muhteşem Yugoslav yapımı izlemiştik. Onların hiçbiri ödülü kazanamadığı gibi, mesela Underground gibiler aday dahi olamadı.

Canları sağolsun. Biz Yugoslav filmlerini Oscar alsın diye sevmedik. Fakat Ničija Zemlja'nın kazanmış olması şaşırttı. Kesinlikle kötü bir film değil. Zaten Yugoslavya'dan çıkmış kötü bir film de henüz izlemedim. Belki birçok kişi için bu "iç savaş" filmleri sıkmaya başlamıştır. Arada dost sohbetlerinde öyle yorumlar da duyuyorum. Fakat bana kalırsa; hemen her filmin çok ilginç bir konusu oluyor. Hatta birçoğu öyle konular işliyor ki, mermilerin uçtuğu,çatışmaların yaşandığı 'savaş filmi' sınıflarına girmesi mümkün olmuyor. Yani mesela 2.Dünya Savaşı ve Vietnam filmleri birbirlerine çok benzerken burada her filmin ayrı bir konusu oluyor.

Ničija Zemlja, birbirine düşman üç askeri (2 Boşnak vs 1 Sırp) merkeze almasına ve cephede geçmesine rağmen yine ilginç bir konuya sahip. Savaşın tarafsız bölgesinde tesadüfen birbirleriyle karşılaşan ve o bölgede adeta mahsur kalan askerler önce birbirleriyle çatışıyor ve sonrasında adeta dünyayı ayağa kaldırıyor.

Dikkat çekici bir konuya sahip olmasına rağmen konunun çok güçlü işlendiğini söyleyemem. Fakat diğer yandan vurucu repliklere ve sahnelere sahip. Bazen klişelere kaçmış olsa da bunu komik bir şekilde geçiştirmiş. Zaten filmin çok kaliteli bir mizahı var. Böylesine hassas bir konuda, mizah dozunu iyi ayarlamak da önemli bir başarı.

Fakat sıralayabileceğim tüm eksilerine rağmen (ki bunlar Oscar seviyesi için eksi sayılır; yoksa film çok başarılı) asıl etkileyici olan yönetmen Danis Tanovic'in ilk uzun metrajlı filmi olması. Müthiş bir başarı hikayesi. 32 yaşında, Bosna gibi küçük ve savaştan çıkmış bir ülkeden çıkarak ilk filminizi çekiyorsunuz ve Oscar kazanıyorsunuz. Tanovic ilerleyen 20 senede çok fazla film çekmemiş. Kendisini biraz geç tanımış oldum. Oscar kazanmasını sağlayan filmin ismini çok önceden duymuştum ama izlemek 2019'a nasip oldu. Yönetmenin ismini duymak da hemen sonrasına... Yakın zamanda diğer filmlerini izlemek için çok hevesliyim.


Pazar, Mart 10

Klişelerin Ardında Bir Şehir



Gittiğim her yeri bloga yazmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Zaten son iki yıla kadar, maçlar dışında çok fazla şehre gitmişliğim de yoktu. Gezmeyi severim ama gezgin biri değildim. Fakat son dönemde seyahatler sıklaştı. Yine de bu gezi notlarını bloga aktarmak gibi bir düşüncem yoktu. Fakat internet dünyası sayı olarak o kadar dolu ama içerik olarak o kadar boş ki, taşın altına elini koyma ihtiyacı hissettim... Az gezmiş biri olarak, iyi bir gezi yazısı yazacağımı iddia edemem. Fakat yine de bazı ihtiyaçlara cevap verebiliriz sanki.

Bir yere gitmeden önce internetten araştırma yapmak oldukça yanıltıcı oluyor artık. İnsanların üç satırlık restoran, otel yorumları bile en iyisi. Bloggerler, vloggerler, youtuberlar gittikleri yerlerle ilgili hiçbir bilgi vermemeyi çok iyi başarıyorlar. Üzerine bir de sponsorları kapıyorlar. Gezilecek görülecek tarihi yerler, gidilecek bir iki lokanta, bir iki gece kulübü... Bitti gitti. Gerçekten bu kadar kolay mı?

Belgrad uzun zamandır Türkiye'den gidilecek en ideal yer konumunda. Vize yok, ucuz, yakın ve yakın. Hem mesafe yakın, hem kültür yakın. Son dönemde Euro da rekor artış yaşayınca artık Belgrad ve Balkanlar gidilebilecek tek merkeze dönüştü. Fakat bu sefer de uçak biletleri arttı. Bugünlerde bir Roma bileti, Belgrad'dan daha ucuz. Hele Pazar günü Belgrad'dan İstanbul'a dönmek ateş pahası. Türkler için bir hafta sonu kaçamağına dönüştü Belgrad. O yüzden keseye en uygun şekilde akıldı; Pazartesi gidiş, Perşembe dönüş...

Bu yurt dışı gezileri, biraz askerlik gibi. Herkesin kendi askerliği var. Kimi çok rahat askerlik yapar, kimi ızdırap bir bölük komutanına denk gelip aylarca sürünür. Pasaportu olan için de aynı şey geçerli. Herkes farklı bir Belgrad'dan bahsediyor. "Sırbistan'a giderken dikkatli olun. Polisler bizi hiç sevmiyor. Vize yok ama iki saat bekletiyorlar" cümlesi bizim için külliyen yalana dönüştü. Pasaport kontrolünde soru dahi sormadılar. Belgrad kapılarına dayanmak, Zincirlikuyu'da metrobüse binmekten daha kolaydı.

Zaten kimden ne duyduysak, nerede ne okuduysak tersi çıktı. Havalimanında Sırbistan'da yaşayan bir Türk ile tanıştım. Orada iş kurmuş. Hali vakti yerine. Şehrin coğrafyasını anlattı önce. Bu konuda sıkıntısı yok. Zaten haritalardan belli oluyor. Fakat onun dışında ne dediyse, şehre indiğimde denk gelmedim. "Kahvaltı için en güzel yer Simit Sarayı" dediğinde şüphelenmiştim ama "Belgrad'da sık sık sık ezan duyarsınız" cümlesi büyük hayal kırıklığı oldu. Üç günde ara sıra benim çıkardığım "Allah, vallahi, şükür" kelimeleri dışında, şehirde İslamiyet temasına rastlamak pek mümkün olmadı. 

Tabi buradan giderken en merak edilen şey para. Lira, Euro, Dinar... Hesaplar zor. Şu sıralar dinar, liranın 20 katı civarında. Hesabı böyle yapabilirsiniz. Euro çok değerli ama çok da geçerli değil. Türkiye'de bir turist hesabı veya otelini Euro olarak ödeyebilir ama Sırbistan'da bu durum pek yaşanmıyor. Dinar talep ediyorlar ama zaten sorun değil. Her şey Türkiye'ye göre ucuz. Çok söylenen tespitlerden biriydi ama ilginç bir şekilde doğru çıktı.

Maddi durumdan yola çıktık, o zaman yine çok sık söylenen bir inanış ile devam edelim. "Sırplar savaşın ve yoksulluğun acısını yaşıyorlar, Perişan durumdalar. Oraya gidince kendi vatanımızın cennet olduğunu anladım".. Esasında doğru tarafları var. Sırbistan çok zengin bir ülke değil. Savaş da 20 sene öncesinin olayı. Yani yaşayan iki kuşak o günleri hâlâ çok net hatırlıyor. İnsanların,  özellikle yaşlıların suratlarında bir mutsuzluk hakim. Sanki "Bütün bunlara hiç gerek yoktu. Geldiğimiz nokta bu mu olacaktı?" bakışına sahipler. Ya da bu, bizim gibi turistlerin, kafasından uydurduğu bir çıkarım. Ne de olsa hiçbir Sırp ile bu konuyu konuşmak nasip olmadı.

Fakat perişanlar mı? Bence değiller. Şartlarına göre güzel yaşıyorlar. Halk sporun ve kültürün içinde. Kitap okuyan gençler çok fazla. Her yerde basketbol sahaları var. Müzelere turistlerden çok Sırplar ilgi gösteriyor. Ve çocuklar. Bizim ülkemizin devamlı bağıran, ağlayan, aileleri tarafından "Hiperaktif bizimkisi, zeka ile alakalı herhalde" diyerek ödüllendirilen çocuklar yok. Batı Avrupa'ya gidenler "Üç gündür orada tek bir korna sesi duymadım" derler ya (Ben de Amsterdam'da teyit etmiştim); burada da başka bir konu var. Dört gün boyunca tek bir çocuk ağlaması duymadım. Üstelik her yerde küçük Sırp çocukları vardı. Ama yok; ağlamıyorlar. Herhalde çok zeki değiller!

Ne zaman yurt dışına çıksam ülkemi, şehrimi özlüyorum. Fakat bunun "Biz daha iyi durumdayız" düşüncesi ile alakası yok. Seviyorum işte. Kendimi burada rahat hissediyorum. Fakat gidince de, "Keşke biz de böyle yaşasak" diyorum. Hadi Amsterdam'da bu normaldi, Avrupa'nın müreffeh ülkelerinden birindeydim. Yunan adalarının kendisine has bir tarzı var; bunu da anlarım. Peki Belgrad'da ne var? Pek somut bir şey yok aslında. Fakat ferahlık var. Yeşillik var, geniş kaldırımlar var, kaldırımın kenarına geldiğin anda duran arabalar var, en fazla 1 milyon insan var, her duvarda olağanüstü grafitiler var.

Bizde çizildiği anda üzeri boyanan grafitiler orada bir geleneksel sanat halini almış. Okulların duvarlarında bile grafitiler var. Mesela bir okulun duvarında; bir dakika kaç saniye, bir  gün kaç saat gibi bilgiler grafitiler çizilerek yer almış. Çocuklar da oradan bakarak öğreniyorlar. Yani kısacası özgürlük var, rahatlık var.

Oysa genel olarak Belgrad'da yaşamak ister miyim, emin değilim. Bir Kadıköylü olarak, dört günlük Belgrad gezim beni bu açıdan tatmin etmedi. Çok güzel tatil yapılır ama çok güzel yaşanmayabilir. Sosyal açıdan kısıtlı bir şehir. Akşam 10'dan sonra sokaklar boşalıyor. Meşhur gece hayatını görmek nasip olmadı. Barlar Sokağı gibi bir kültür yok. Yani barlar var ama sokağı yok. Tamam az kaldık orada, belki de bizim hatamızdır ama şehir bu konuda bir ışık da vermedi. Şehirden iki tane büyük nehir geçiyor. Tuna ve Sava! Sava şehri ortadan ayırıyor. İki kenarı da birer sahil yolu; birer yalı... Fakat oraları çok kötü kullanmışlar. Bizim Caddebostan, Moda, Bebek gibi değil. Yapamamışlar. Bunlar negatif puanlar. 



Öte yandan şehir şimdilerde bir yapılanma içinde. Her yerde bir tadilat, her yerde bir kazı. Metro mu yapıyorlar, meydan mı kazıyorlar anlamadık ama şehri baştan yapıyorlar. Bakalım neye dönüşecek?

Yine de bu "Belgrad'da insanlar perişan" algısı nereden geliyor çözemedim. Sanırım bizim aşırı lüks tüketme sevdamızdan kaynaklanıyor. Mütevazı hayat yaşayanları perişan olarak görüyoruz. O nedenle Avrupa'nın standart ülkelerini küçümsüyoruz. Bu arada Sırpları da tamamen mütevazı olarak görmek haksızlık olur. Sosyalizmden ve iç savaştan çıkmanın topluma bazı geri dönüşleri var. Jelena Karleusa gibi abartılı kıyafetler giyenler, süslü makyaj yapan kadınlar çok fazla mesela. Yeni kuşak ile yaşlılar arasında bariz bir fark var. Yaşlılar sanki 1945'i yaşıyor, gençler ise televizyonda gördüklerini...

Bu arada Slavların fiziksel özellikleri de biraz abartı çıktı. Oysa kendimi devler ülkesinde bulacağımı sanıyordum. 1.80'lik adamların 'kısa' kalacağını düşünüyordum.. Tabi ki uzun boylu insan sayısı Türkiye'ye göre daha fazla. Fakat benim boyum dahi (1.77) oldukça normal kalıyordu. Fakat göbekli bir erkek veya koca kalçalı bir hanım görmek mümkün değildi. Kadını da erkeği de fit görünümde. Fitten kasıt, spor salonlarından çıkmayan kaslı insanlar değil. Hayatları boyunca spor yapmışlar, yapıyorlar. Hatta her an yapmaya hazırlar. Sırplar kottan, kumaş pantolondan, etekten çok eşofman ve tayt giyiyor. Her an koşmaya hazırlar. Biri "Basket maçına eksik var" deseler, hemen oynayacaklar gibi.

Tabi spor deyince akla Partizan ve Kızılyıldız geliyor. Avrupa'nın en büyük rekabetlerinden biri ama sanki bizim Galatasaray - Fenerbahçe kadar şehrin içine girememiş. Sokakta iki takımdan birinin ürününü taşıyan insanlara rastlamadım mesela. Sokaklarda ise grafitiler mevcut. Şehrin eski Belgrad kısmında Partizan etkisi hissedilmekte. Partizan cafeleri, duvar yazıları daha revaçta sanki. Havalimanına giderken içinden geçtiğimiz yeni Belgrad kısmında ise Kızılyıldız ağırlığını sezdim. Belki de yanılmışımdır. Fakat bizim gibi bir "Suyun öte tarafı" mevzusu konu olabilir. 

Öte yandan takım ürünü almak da Sırplar için o kadar kolay olmayabilir. Bir atkı işportada 50 Lira'ya denk geliyor. Resmi mağazalarda ise 65 Lira'ya çıkıyor. Formalara bakmadım bile. En uygununu bulayım diye saha araştırması yaptım ama dükkanların akşam saat 8'de kapandığını hesap edemedim ve elim boş döndüm. Evet; hizmet sektörü orada erken kapanıyor. Bizim gibi sömürü düzeni hakim değil sanırım. Veya satış yok...

Gittiğim haftanın sonunda hem futbolda hem basketbolda derbi vardı. Merak edenlere sonuçları vereyim. Futbol maçı 1-1 sona erdi. Basketbolda ise 70-68'lik skorla kazanan Kızılyıldız oldu. Tatili planlarken maçların olduğunu bilmiyordum. Bilsem o hafta sonuna denk getirir miydim ondan da emin değilim. Eskiden bu maçları yerinde izlemek büyük hayalimdi ama şimdi pek hevesim kalmadı.

Zaten herkesin merak ettiği yerler; nedense benim pek ilgimi çekmiyor. Nikola Tesla Müzesi gibi. İçinde ne olduğunu hâlâ anlamadım, kimse de bana anlatamadı. Hele bir gezi blogunda yer alan "Nikola Tesla’ya olan saygım ve hayranlığımdan mı bilmem ama buradayken böyle bir adam yaşasaydı hayatımız nasıl olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım. Çünkü kendisi alternatif akımı bulmuş fakat para babası Edison tarafından harcanmış bir kişilik bildiğiniz gibi. Müzenin giriş ücreti 500 RSD. Rehber bu ücrete dahil. Bu müzeyi anlamak için rehberle gezmek gerekiyor. Onun içinde belirli saatler var. Baya küçük bir müze ama adam büyük!" yazısından dolayı hiç merakım kalmadı. Bir daha yolum düşerse giderim. Fakat bu seferde onun yerine Yugoslavya Müzesi'ne gitmeyi tercih ettim. Pişman da değilim. Şehrin içinden yaklaşık 50 dakika yürümek gerekiyordu. Bu da güzel bir deneyim oldu. Taksilerde, otobüslerde bir şehri nasıl geziyorlar anlamıyorum. Mekandan mekana girerek, aslında sokakları kaçırıyorlar. Oysa bir şehrin tüm tarihi sokaklarda. Mekanlar sadece mola yerleri.



Yugoslavya Müzesi de hem güzel bir mola yeriydi, hem de esas duraktı. Sokakları ve halkı anlamak için iyi bir rehber oldu. Yine bazı intenet sayfalarında "Tito'ya gelen hediyeler dışında bir şey yok" gibi bir yorum vardı. Pasaport sahibi Türkler ciddi anlamda iflah olmaz! Ben Tesla yerine Tito'yu öneririm. Gerçi açık hava alışveriş merkezi gibi duran, şehrin en lüks mağazalarının bulunduğu meşhur Knez Mihailova Caddesi'ni, sırf trafiğe kapalı olduğu için İstiklal Caddesi'ne benzeten bir güruhu çok da ciddiye almamak lazım.

Hadi yine de birkaç mekandan bahsedelim. Zaten üç günde 5-6 mekana ancak girmişizdir. Dva Jelena çok övülen bir restorandı. Hakkını verdi. Tito'nun sık sık gittiği bir mekanmış. Nispeten pahalı ama Türkiye standartlarına göre çok uygun. Skadarska semtinde yer alıyor. Skadarska hakkında yazan "Bohem sokak" sözüne de pek kanmayın. Biraz ezber hakim yine bu konuda da. Bu arada Jelena ve Jelen, Sırpça geyik demek. Belgrad'da geyiğe ayrı bir hürmet ver. Yerel biralarının adı da Jelen ve gayet güzel. Sencer'in önerisiyle gittiğimiz Lovoc da bir avcılık restoranı. Tabi av işini nasıl yapıyorlar bilmiyoruz ama geyik eti; hayatımda yediğim en lezzetli etlerden biriydi.

Mutfak bize benziyor; bu doğru aktarılan nadir bilgilerden. Cevapi meşhur yemeklerinden; bizim İnegöl köftesinde benziyor. Kaymakla servis ediliyor ama kaymak, bizim kaymağa benzemiyor. Daha çok yoğurta benziyor ama yoğurt kadar ekşi de değil, kaymak kadar tatlı da değil. Onun dışında hamur işleri çok yaygın. Her yerde börekçiler var. Fakat ne yazık ki börekçi dükkanları benim gibi turistlere uygun değil. Ufak dükkanlarda ya 1-2 tabure var, ya da alıp çıkmak zorundasın. Tatil gününde oturup uzun uzun kahvaltı etmek isteyen birine uygun değil. Rakija da ismen rakıya benzese de ne tat ne de sunum olarak rakıyı andırıyor. O yüzden benden geçer not aldı. Tekilaya daha çok benziyor. Genelde garsonlar sipariş verdikten hemen sonra "Emin misiniz?" diye sordular ama korkulacak bir durum yok..

İşte Belgrad kısaca böyleydi. İnsanı internetten soğutan güzel bir gezinin, internete yansıyan kısmını okudunuz. Çelişkiler çağında çok da ilginç bir durum değil. Benim çok keyif aldığımı bir gezi oldu. Yurt dışına çok fazla çıkamamış biri olarak kıyaslama yapmam doğru değil ama en azından daha önce yaşadığım Brüksel ve Amsterdam seyahatlerinden çok daha keyifliydi. Hatta üç-dört günlük süre bana yetmedi. Kısa bir süre sonra bir daha gidilebilir. Fakat önce Karadağ, Bosna gibi yerler listede. Tabi ülke içindeki bazı noktalar da mevcut. Çok fazla araştırma yapmadan, sağa sola sormadan, doğaçlama bir şekilde...

2.5 sene önce Belgrad ziyaretine giden Refet'in dediği gibi; "Ezberler bozulacak, at gözlükleri çıkacak, ucuz hamasetler kaybolacak, milliyetçilik kitaplardan değil insanlardan öğrenilecek."






Salı, Eylül 19

Die Brücke am Ibar


Almanya, Yugoslavya İç Savaşı’nda yan rollerden birine sahipti. Birçok insan; onların fazla müdahil olduğunu iddia ediyor. Doğru veya yanlış ama belki de Almanların o çatışmaya dahil olmalarından doğan en iyi şey; bir film olabilir. Die Brücke am Ibar'ı, tesadüfen, hem de sinemada, bir Alman filmleri etkinliğinde izledim. Sanırım son dönemde izlediğim filmler arasında en güzeli. Bu sefer 90’ların başında Bosna'da değil, 90’ların sonunda Kosova’dayız. Daha önce defalarca işlenen bir konu belki ama işte... 

Duyguları abartıya kaçmadan hissettirmek, karakterleri anlatabilmek, kendini onların yerine koyabilmek, düşündürmek… Bunlar çok önemli. Alman yönetmen Michaela Kezele, nedense sadece iki film çekmiş. En sonuncusu (2012) bu. Üstelik senaryo da ona ait. Böyle bir bakış açısıyla, daha fazla filmini izlemek isterdim. Ama sanırım çok beğenilmemiş. Ekşi'sde film hakkındaki tek yorum bile çok kötü. Yine de ben çok sevdim. Üstelik o etkinliğe gitmeseydim, bu filmden haberim bile olmayacaktı. Siz de büyük ihtimalle internette bile zor bulacaksanız.

Nedense filmin Almanca ismi ile İngilizce çevirisi birbirinden farklı. Almanca'dan çevirince Ibre'deki Köprü gibi bir şeye dönüşüyor. İngilizce ise My Beautiful Country olarak anılıyor. Bence sorun yok, bu hali daha çok yakışıyor. Bu tarz iç savaş filmlerinde böyle isimlere soğuk değilim. Militarist veya milliyetçi olduğunu da düşünmüyorum. İnsanın ülkesinin değişmesi, yok olması, evinin dağılması, huzurun kaçması, arka mahalledeki komşusuyla silah silaha gelmesi her şeyden çok daha kötü gibi duruyor ve insan doğduğu, geçmişte kalan o güzel ülkeyi daha büyük özlemle anabilir.

Filmde en güzel olay, müziklerdi. Bajaga ile tanışmış olmak bile güzel oldu; ki çaldığı sahne de güzeldir. Sırf bu nedenden dolayı filme fazla not verebilirim. 




Pazartesi, Temmuz 24

Zvezda



Ben de ilk etapta basketbolla pek ilgili değildim. Çocukken herkes gibi, benim için de ilk etapta futbol vardı. Koyu bir Kızılyıldız taraftarıydım. Partizan derbisini tribünde izlemek için gece treniyle Üsküp'ten Belgrad'a gitmişliğim çok. Şimdi düşününce komik geliyor ama daha geçen aylarda arkadaşlarla sohbet ederken 1979'da Mönchengladbach'la final oynayan Kızılyıldız takımını bir oyuncu eksikle ezbere saydım. Ancak uzun süredir takip etmiyorum. Yugoslavya'nın dağılışının ardından; yaşanan olayların da etkisiyle, Zvezda taraftarlığı benim için geçmişte kaldı.

Oktay Mahmudi - Socrates Temmuz 2017

Çarşamba, Temmuz 12

Annemin Yarası



Son yıllarda izlediğim en iyi Türk filmlerinden biri. Tabi izlemediğimiz çok film olması bunu söylememizi sağlıyor ama olsun. Gerçekten başarılı. Yugoslavya'da yaşanan dramı, ajite etmeden ama insanı vurarak anlatan bir film. Zor bir iş esasında, ama başarılmış. Zengin bir senarist kadrosunun olması bunda etkiliydi herhalde. 

Oyuncular döktürüyor. Hemen hemen hepsi 'overrated' bulacağım isimler; Ozan Güven, Okan Yalabık, hatta Meryem Uzerli şahane iş çıkarıyorlar. Uzerli'de böyle bir yetenek olduğunu dizilerde izleyerek söyleyemezdim. Ama bana göre filmin yıldızı ve zaten başrolün sahibi, Geniş Aile'nin Zekai'si olarak beğenimizi kazanan Bora Akkaş.

Herhalde böyle olmasını sağlayan da yönetmen Ozan Açıktan'dır. Onun başarısı sayesinde olsa gerek, her oyuncu maksimumunu yakalamış.

Yugoslavya filmi olunca Partizan - Kızılyıldız gönerdemsi de kaçınılmazdı. Bizi filme bağlayan ayrıntılardan biri oldu.

Bir de filme dair eleştirilere bakarken dikkatimi çeken yaygın bir görüş oldu. Filme dair birçok eleştiriye hak verebilsem de, bu bakış açısını yadırgadım açıkçası. Yugoslavya'da geçen filmin neden Türkçe çekildiği tartışma konusu olmuş. Bazı izleyiciler bundan rahatsız olmuş. Yani bu mantıklar bir Türk ekip; Yugoslavya'da, Fransa'da, Afrika'da geçen bir öyküyü sinemaya aktaramaz veya aktarması için yerel oyuncular kullanmalı. Çok fazla yabancı film izleyince mi böyle oluyor emin değilim. Fakat Hollywood dahil bir çok yerde, benzer hikaye aktarımları oldu, oluyor, olacak. Buna takmak sanırım biraz beğenmemezlik veya ukalalık. Ozan Güven'den veya Bora Akkaş'tan sırf Sırpça bilmiyorlar diye mahrum kalmak daha büyük eksiklik olurdu. Bunlara çok takılmamak lazım. 

Kusurları var ama altyapısı sağlam olan biri için dikkat çekecek bir film. Acaba savaşın ideolojik ve siyasi kısımlarına biraz daha değinilse miydi ama onu da yapan çok oldu. Savaşa biraz hakim olan biri için böyle bireysel bir hikaye de yeterli olabilir.

Son dönemde özellikle Suriyeliler için, "Ülkelerinde kalsalardı da ülkelerini savunsalardı".deniyor ya.. Bu film sayesinde bir iç savaşın öyle bir durum olmadığını bir kez daha görüyoruz. Çünkü Müslüman Nerma'ya tecavüz eden onun komşusu Boris'tir. Komşunun komşuyu öldürebildiği, tecavüz ettiği, zulmettiği bir ortamda ülke savunulması diye bir şeyden bahsedemeyiz. Bir işgal kuvvetine karşı direnişten bahsedilmez. Artık öz savunmaya geçilir. Zaten o nedenle de birçok Boşnak, o yıllarda Türkiye'ye sığınmıştı. Tabi Sırplar da savaş bitince Almanya'ya gitmişti. Filmde de Boris, Almanya'ya kaçar. Yanılmıyorsam Marija ile de orada tanışır.

Marija karakteri, diğer karakterlerin hayatına savaştan sonrasına dahil olur. Irk dil din ayrımı yapmaz. Kocası Boris'in silinen kartal ve çetnik dövmesine karşı Kızıl Yıldız'ın sağladığı birliği savunur. Tabi bunlar çok göz önüne çıkmaz. Biraz filmi izlemeden önce sahip olunacak alt yapıya ve film izlenirken gösterilecek özene bağlı.

Tam da Srebrenica'nın yıl dönümündeyiz. O karanlık aradan yıllar geçmesine rağmen halen Avrupa'nın ortasında durmaya devam ediyor. Bazı gerçekler ortaya çıkarken, diğer yandan da yeni gerginlikler kapıda bekliyor. Tarih yeniden yazılıyor, buna göre ideolojiler oluşuyor. Ama her şey aydınlansa da, ülkeler barışa kavuşsa, sular durulsa da bireysel acılar içerde kalmaya devam edecek. Zaman her şeyin ilacıdır ama bir yere kadar. O nedenle "Affet ama unutma" sloganı zaten ister istemez geçersiz kalır. Kimse unutamaz.

Hafızayı kuvvetlendiren, bilgileri tazeleyen ve aynı zamanda izlenebilen bir film... Kısacası güzel iş...


Çarşamba, Aralık 23

Bir Zamanlar Bir Ülke Vardı





Kafasındaki kasketten dolayı suratı çok net belli olmayan adam büyük bir futbolcu....Daha doğrusu eski futbolcu. Alttaki stadyuma aldanmayın; bu futbolcu büyük topçu olma yolunda ilerlerken o stadyuma çok fazla çıkmadı ama ilk adımlarını da burada attı. İlk fotoğraftaki eski bina da futbolcunun doğup büyüdüğü ev...

Bosna tarafında doğan Sırp bir baba ile Hırvat bir annenin çocuğu olan Sinisa Mihajlovic eve döndü... Yaklaşık 25 sene  aradan sonra. Kurir Gazetesi, onu evine götürmüş. Yeni yıl hediyesi gibi bir şey herhalde. Burası Borovo şehri. Sırp futbolcu Mihajlovic'in büyüdüğü şehir. Şehir ise Hırvatistan'da. Zaten Mihajlovic de bir röportajında kendisini Sırp ama ülkesini Hırvatistan olarak gördüğünü söylemişti. 

Onun da Balkanlar'daki hemen herkes gibi karışık fikirleri ve duyguları var. Mihajlovic, savaştan sonra ilk kez buraya geliyor. 1988'e kadar şehrin takımında top oynadıktan sonra, Novi Sad'a ardından da Kızılyıldız'a yani Belgrad'a gidiyor.  Evine, mahallesine en son uğradığında tarihler 1991'i gösteriyor. Borovo, o zamanlar Yugoslavya'ya bağlıydı. 

Şimdilerde Milan'ın teknik direktörü olan Sinisa, ''Fotoğraflara bakarak anılarımı taze tutmak istedim. Harap bir şehir olarak hatırlamak istemezdim'' diyerek neden yıllardır şehrine dönmediğini açıklamaya çalışıyor. Gazetenin haberine göre, ziyareti esnasında zaman zaman gözünde yaşlar beliriyor.

Kusturica'nın Underground'ında evini arayan Ivan, BM görevlisine Yugoslavya'yı sorar. ''Yugoslavya yok'' cevabını alınca filmin en can alıcı anı oluşur. Bu Hırvatistan ziyareti de sanki o sahnenin devamı gibi olmuş.

Pazar, Ocak 5

Crna Macka Beli Macor




90'lı yılların başında Avrupa sinemasına yeni bir tarz katan ve aynı yıllarda dağılan Yugoslavya hakkında cesur söylemlerde bulunan Emir Kusturica, Underground'dan sonra yaşamında çalkantılı günler geçirdi. Saldırıya uğradı, düello tekliflerinden bulundu. En az filmleri kadar kaotik bir durum sözkonusuydu. Belki de o dönem yaşadığı ağır baskı onu 2000'li yılların ortasında aldığı radikal kararlara doğru itti. Bilemeyiz. Ama Underground sonrası kısa bir süre, içine kapandığı bir gerçek.

Kozasından çıkması ise Crna Macka Beli Macor (Ak Kedi Kara Kedi) ile oluyor. Bence Kusturica'nın en zayıf filmi. Yine Kusturica sineması içinde değerlendirirsek, en yüzeysel filmi. Eğlenceli olması istenmiş, etliye sütlüye bulaşılmamış. Tabi bunlar hep Kusturica sınırları içinde. Yoksa yine birçok söylem mevcut, ince mesajlar var. En basitinden arabayı eski Yugoslavya haritası şeklinde kemiren domuz bile önemli bir ayrıntı. Underground'ın son sahnesinde de benzer bir metafor vardı. Hatta belki de filmde hakim olmadığımız coğrafya hakkında, gözümüzden kaçan birçok ayrıntı daha vardır. Belki değil kesin vardır. Ama buradan çıkıp "kaldığı yerden devam etmiş" diyemiyoruz. 

Çingenelerin eğlenceli hayatını anlatan filmler, Türkiye'de ve belki de Avrupa'da, arayış içinde olan "Başka bir dünya mümkün" diyen ama bunun için fedakarlık göstermekten sakınan gençler için oldukça cazip. O yüzden bu film bazı evlerin baş köşesinde durabilir. Fakat eğer Kusturica DVD'lerini üst üste dizeceksek ben en alta bunu koyarım. 

Her üreten kafanın böyle bir kaçamak işi olur. Bunu yapması oldukça sağlıklıdır, çünkü devamında da etkileyici bir iş çıkacaktır. 2004'teki Zivot je cudo (Life is miracle) bu bekleyişin ürünü herhalde. Üstelik Kusturica'nın kimliğinin tamamen değiştiği bir dönemde. Aslında bakarsanız kimliği değişse de 1995 ile 2004 arasındaki söylemleri çok fazla değişmemişti. Tam bu iki dönemin arasında "Ak Kedi-Kara Kedi" isimli bir film çıkarmak da Kusturica göndermelerine yakışacak türden...

En azından "Bu kadar uzun süre izlememiş olmam benim ayıbım" dememi gerektirecek bir durum yokmuş.  Ama eğlenceli olduğu da tartışmasız.