bosna hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bosna hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ekim 7

Behind Enemy Lines


ABD'nin çok sık yaptığı 'kahraman asker' filmlerinden biri. Bu sefer bizi şaşırtan bir durum mevcut. 2001 yapımı filmin baş rolünde, özellikle son 20 yılda komedi filmlerinde arz-ı endam eden Owen Wilson yer alıyor. Wilson yirmi sene önce başka bir oyuncu sınıfında olabilirdi. Hakim değilim. Fakat o kadar komedisini izledikten sonra, onun 'yabancı topraklarda kahramanlık yapan asker' rolünü kabullenmem kolay olmadı. Fakat rolün altından kalktığını kabul etmem gerek. Rol ilk olarak Matthew McConaughey'e önerilmiş ama kabul etmemiş. Kısmet işte..

Owen Wilson dışında bir de Gene Hackman var. Wilson'ın üstü olan bir amirali canlandırıyor. Fakat neden o canlandırmış emin olamadım. Tabi ki Hackman'ın varlığı hem gişeye hem de kalite algısına hizmet eder. Fakat diğer yandan bütçeden de götürür. Hackman yerine de sıradan orta sınıf bir Hollywood aktörü oynasa sırıtmazdı.

Hollywood'ın adını anmışken, Behind Enemy Lines tepeden tıranağa tam bir Hollywood filmi. Adamlar yıllarca bu tip filmleri çok çektiler. Halen de çekiyorlar zaten. Burada tüm klişeleri içinde barındıran bir yapım mevcut. Tek fark belki de bu sefer Avrupa'nın ortasında; Bosna'da olmalarıydı. Genelde ihmal ettikleri bir coğrafya...

Yugoslavya kan gölüne dönmüş, Bosna kuşatma altında. Sırplar saldırı için fırsat kolluyor, Fransızlar onları kolluyor. Ortalığı ise ABD toparlıyor.

Film vizyona girmeden kısa bir süre önce 11 Eylül yaşanıyor, kısa bir süre sonra da  Irak işgali başlıyor. Bir bağlantı kurmayacağım tabi ama kurana da mani olmam.

Filmin esas konusu tabi ki ABD'nin politik ve askeri hamleleri değil. Balkanlar'da geçen bir Er Ryan hikayesi izliyoruz. Wilson'ın canlandırdığı asker Burnett, karlı dağlarda pusuya düşüyor. Bu arada karlı dağ atmosferi için çekimler Slovakya'da yapılıyor ama Slovakya'ya 104 yıl sonra ilk defa kar yağmıyor!

ABD ordusu Burnett'ı kurtarmak için teyakkuza geçiyor ve film hareketleniyor. "Biz buraya 80 kişi geldik, 79 kişi gitmeyiz" diyen Optik Başkan gibi hareket ediyorlar. Arada da dünyaya mesaj vermeye devam ediyorlar. Mesela Boşnakların güvensizliğini çok göz önüne sokuyorlar. Sanki, "Boşnaklar ABD'ye güvenseydi, bunlar başlarına gelmezdi" demek istiyorlar. Aba alından diğer mazlumlara da 'abi' gösteriyorlar. .

Bu tip şeyler ve Ice Cube tişörtüyle kola içen Boşnak çocuk rahatsız etse de özünde akıcı bir aksiyon filmi izliyoruz. Gerçek bir hikayeye dayandığı söyleniyor. Belki de bu yüzden olsa gerek Sırplar filmi sert bir şekilde boykot etmiş. Filmde Sırp bir oyuncu yer almıyor. Sırpları, Hırvat aktörler oynamış. Filmin çekimlerinin yapıldığı Slovakya'dan da destek alınmış.

Kısacası zaman geçirmek için ideal. Görsel ve efekt açısından da sorunlu değil. Fakat benzerlerini defalarca izlemiş birine çok da heyecan katmaz.

Perşembe, Mart 5

Ničija Zemlja


İngilizce ismi No Man's Land ile daha çok tanınan Nicija Zemlja, izlediğimiz en iyi Yugoslavya filmlerinden değil. Fakat o coğrafyadan çıkarak Oscar kazanan tek film. 2001 yapımı bu filme kadar birçok muhteşem Yugoslav yapımı izlemiştik. Onların hiçbiri ödülü kazanamadığı gibi, mesela Underground gibiler aday dahi olamadı.

Canları sağolsun. Biz Yugoslav filmlerini Oscar alsın diye sevmedik. Fakat Ničija Zemlja'nın kazanmış olması şaşırttı. Kesinlikle kötü bir film değil. Zaten Yugoslavya'dan çıkmış kötü bir film de henüz izlemedim. Belki birçok kişi için bu "iç savaş" filmleri sıkmaya başlamıştır. Arada dost sohbetlerinde öyle yorumlar da duyuyorum. Fakat bana kalırsa; hemen her filmin çok ilginç bir konusu oluyor. Hatta birçoğu öyle konular işliyor ki, mermilerin uçtuğu,çatışmaların yaşandığı 'savaş filmi' sınıflarına girmesi mümkün olmuyor. Yani mesela 2.Dünya Savaşı ve Vietnam filmleri birbirlerine çok benzerken burada her filmin ayrı bir konusu oluyor.

Ničija Zemlja, birbirine düşman üç askeri (2 Boşnak vs 1 Sırp) merkeze almasına ve cephede geçmesine rağmen yine ilginç bir konuya sahip. Savaşın tarafsız bölgesinde tesadüfen birbirleriyle karşılaşan ve o bölgede adeta mahsur kalan askerler önce birbirleriyle çatışıyor ve sonrasında adeta dünyayı ayağa kaldırıyor.

Dikkat çekici bir konuya sahip olmasına rağmen konunun çok güçlü işlendiğini söyleyemem. Fakat diğer yandan vurucu repliklere ve sahnelere sahip. Bazen klişelere kaçmış olsa da bunu komik bir şekilde geçiştirmiş. Zaten filmin çok kaliteli bir mizahı var. Böylesine hassas bir konuda, mizah dozunu iyi ayarlamak da önemli bir başarı.

Fakat sıralayabileceğim tüm eksilerine rağmen (ki bunlar Oscar seviyesi için eksi sayılır; yoksa film çok başarılı) asıl etkileyici olan yönetmen Danis Tanovic'in ilk uzun metrajlı filmi olması. Müthiş bir başarı hikayesi. 32 yaşında, Bosna gibi küçük ve savaştan çıkmış bir ülkeden çıkarak ilk filminizi çekiyorsunuz ve Oscar kazanıyorsunuz. Tanovic ilerleyen 20 senede çok fazla film çekmemiş. Kendisini biraz geç tanımış oldum. Oscar kazanmasını sağlayan filmin ismini çok önceden duymuştum ama izlemek 2019'a nasip oldu. Yönetmenin ismini duymak da hemen sonrasına... Yakın zamanda diğer filmlerini izlemek için çok hevesliyim.


Perşembe, Ekim 6

Hayaller Saraybosna Hayatlar Yenibosna



Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Saraybosna


Hayatın normalleştiğine şahitlik etmek çok garip bir duygu. Birkaç ay önce patlamaların olduğu, 'kalkışma'nın gerçekleştiği yerden yavaş yavaş geçiyorum. Oysa yine bir yerlerde birileri ölmekte ama normal artık bizim için. Oyunu iki taraflı oynayabilen ucuz bir ön libero tadında, bahar bahçe tarafım ağır basıyor böyle yolculuklarda nedense. Tek can sıkıntısı 'yaprak döken' taraftan bahçeye gelen 1-2 sararmış yaprak, puslu soğuk hava, rimeli akmış ve müziği 1239038. kez bırakamamış Teoman tadındaki İstanbul hâli.

Balkanlara uçan yolcuların bekleme salonları aslında hikayeciler için bulunmaz bir esin kaynağı. Koltukta bekleyenlere "Selamın aleyküm, nereden gelip nereye gidiyorsun ey yolcu" diye girince müthiş hikayeler çıkıveriyor. İstanbul transit noktası olduğu için çoğu, ABD gibi çok uluslu şirketlerden dönüş yapıyorlardı tatili bitirip. Göz göze geliyorduk, 'Ne olur savaş ve Yugoslavya muhabbeti yapmayalım' der gibi bakıyorlardı, Ama 'Ya da yap yap' diyen hınzır bir gülüş de yok değildi.

Uçağa geçiyoruz ve ben bir kez daha kendimi 'Facebook Üniversitesi Paylaşımlar Rektörlüğü Tarih ve Coğrafya Fakültesi' mezunu olarak hissediyorum. 'Kardeşim ne işimiz var Avrupa'yla Amarigayla, Balkanlar-Türki Cumhuriyetler-Afrika ...Biz kenetlendik mi, bölgenin zaten abisiyiz, Evlad-ı Fatihan..." diyesim geliyordu.

6 numaralı koltukta oturuyorum, tam önümdeki 5 sıra Business Class'tı ve kimse yoktu. Kimse seçmemişti bu değişik konforu. Daha samimi bir ortam vardı, 'halk uçağı' tadında ilerliyorduk. Sanki maçtan sonra binilen toplu taşımalar gibiydik. 'Halilagiç'i İstanbulspor'daki gibi yerinde oynatsa, ondan bir Şifo Mehmet yaratamazsın' gibi Güntekin'lere önce 'Ne diyor lan bu" denilip, sonra 'Helal olsun" diyip 'onay'lanıyordu.



Kuleden izin geliyordu ve start veriliyordu. 'Demir perde' çekiliyordu aramıza. Kimsecikler yoktu ama yine de çekiliyordu. "Show must go on" kuralı heralde. '-mış gibi yapan' insanlara olmasalar bile '-mış gibi' yapılıyordu.

Havalimanında beni taksici İsmet Abi karşılıyor. Kökeni İzmir'e dayanan çat pat Taffarel Türkçesi konuşan bir abi. Telefonunu ve ismini ekşisözlük'e yazmışlar, Baya popülermiş Türkiye'de, bana ise tesadüf denk geldi.

Stad merdivenlerinden çıkıp yeşil sahayı görünce duyulan his gibi; böyle prosedürlerden geçip, havalimanı EXIT kapısından ilk adım attığınız zamanki his. Hafif ayaz bir hava, inceden bir kömür kokusu yetti çocukluğa götürmeye. Her şey tamamdı, bu maçı alacaktık, almasak bile İstanbul'a avantajlı bir skorla dönecektik.

Hemen atıyoruz kendimizi sokaklara. Hafta içi 22:00'den sonra biraz sessizlik çöküyor buralara. Bağdat Caddesi'nin Göztepe Parkı'ndan Kadıköy'e giden kısmı gibi huzur verici bir boşluk. Bugün de ölmedim anne'nin şiir kısmı gibi başladık gözlemlere.

Yerel seçim zamanı olduğu için her yer siyasetçi reklamlarıyla dolu. 'Gündemden kaçtık, yine mi siyaset' diyecek oluyorum sonra susuyorum.



Siyasetle bu kadar iç içelik bu toprakların gerçeği galiba. 'Small Talklarda' (o neyse) seçimi soruyorum. Herkes bıkkın bir şekilde yanıtlıyor. "Aman işte, seçim, yine bir sürü vaatte bulunup hiç bir şey yapmayacak" diyor esnaf. Böyle demesine rağmen gidip X'in böğrüne böğrüne vuracak gibi de gözükmüyor. Siti Ana'nın sürekli eleştirildiği "Dünyayı evimize getiriyor" dediğimiz tüm medyalar var güya ama ıskalıyoruz gündemleri. Durumlar karışık aslında. Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan ettikten sonra Bosna-Herkes pasaportlu Sırp kökenli vatandaşlar Sırbistan Cumhuriyeti'nin Bağımsızlık Günü'nü kutlanmaya devam etsin diye referanduma gitmişler. Bu durumu kaşıyan aşırı milliyetçi partiler türemiş. Hırvat, Sırp kökenlilerin yoğun olduğu mahallelerde miting afişleri, cesur pankartlar kullanılıyormuş. 

Ne kadar tanıdık. Yoldan, sudan, metrodan bahseden yok. Varsa yoksa din-köken-etnik...

Yol-su demişken... Bizim çeşme/sebil kültürü devam etmekte. Mis gibi, buz gibi su. Miras gibi miras. Tramway ise Avrupa'nın ilk tramwayı imiş. Dediklerine göre Avusturya-Macaristan imparatoru 'Ulan şimdi bunu Avusturya'nın göbeğine yaparız, bozulur falan elaleme güldürmeyelim kendimizi. Pilot bir vilayet bulalım, yap-işlet-devret modeliyle kuralım' deyip yaptırıvermiş. O günden beri tıkır tıkır işliyor.



Sabah oluyor ve Eminönü Meydanı'nda uyanıyorum sanki. Güvercinler, çocuklar, koşturanlar, somon kokusu, yeni açılan dükkan kepenk sesleri... Kısa bir semt turu, turist gezimizi bitirdikten sonra yine esnaf ziyaretlerime devam ediyorum. "Selamın aleyküm, nasıl işler" diye bombayı bırakıp, "Nato'nun Allah belasını versin" ile noktalıyoruz. Bira muhabbeti açılıyor, "Biz bu kadar ucuza içemiyoruz" diyorum, "Gece 22:00'den sonra satış yok, siyah poşetlerde taşıyoruz gizli gizli" diyorum; Beni oranın yerel bira üreticisi Sarajevska'nın fabrikasına yönlendiriyor. "Hem müzesini gezersiniz, çıkışta da bir şişe bira ikramları olur restaurantlarında" diyorlar ve dünya 1 dakikalığına güzelleşiyor.




Hemen o hastalığım nüksediyor ve aynısını neden İstanbul'da yok diyorum. Buna benzer bir oluşum var Bomonti'de ama bu tarz değil. Neyse 5 TL karşılığında müzemizi gezip, bedava biramızı yudumlayıp yollara düşüyoruz. Mostar'a akılacak belli. "Ne kadar uzaklıkta" diyenlere "Kocaeli kadar" diyorum ve yine koparmıyorum İstanbul'dan.

Yol gibi yol. Dağlar, bayırlar, ovalar aşılıyor. Ufak ufak buralı oluyoruz, nehir üzerinde evler var, 15.000 liraya alıp yüzen ev yapabiliyormuşsun, 'Yaşanır be' diyorsun, su 10 dereceymiş ve Mostar'a ulaşıyoruz.

Ve beni 90'lara götüren o levha ile karşılaşıyorum.



1.000.000 Dolar hibe etmiş Türkiye. Oysa sağlam para toplanmıştı. Gündem - Erbakan- Mercümek -Bosna paraları - Boliç - Baliç - Nejat Biyediç- Timsah yürüyüşü...

Bilinçaltı temizleniyor azıcık. Sırplar karşı tepeye kocaman bir haç dikmiş, kilise yapmışlar. Her yerden görünebilsin hesabı. 'Kaybettiğin toprakları her gün gör istedim' gibi bir muhabbet. Mostar'da hiç afiş göremiyorum. Meğerse oranın yönetimi farklı olduğu için oranın YSK'sı iptal etmiş seçimleri. Seçim olmayacakmış. Mostar'lılar da durur mu yapıştırmış cevabı (cevabı oranın köftesi bu arada), kocaman bir pankart yapmışlar cafe tepesine:



"Unutma ama affet" 

Bunu sordum bir kaç kişiye, maksat yazı olsun diyorlar. Bir nevi 'Baltalarımızı gömdük ama yerlerini unutmadık' durumu.

Aşk acısı yaşayan bir arkadaşın kafasını dağıtmak için konu değişip, olmadık zamanda 'O da burada yerdi, o da buna gülerdi' muhabbeti gibi 90'ların konusu hep açılıyor.

Son gün eski bir dostu ziyaret ediyoruz. Sanki masada Ercan Taner-Tansu Polatkan falan oturuyor gibime geliyor. Galatasaray'ın gol kralı Tarık Hodzic'in köftecisi. Şansıma o da orada. Köftelerde ve kendisinde o sıcaklığı bulamasam da yine de mekan güzel. Galiba ilgiden ve yapılan aynı muhabbetlerden yılmış gibi. Ziyaretçi defterinde Fenerbahçe-Galatasaray rekabetini iliklerine kadar hissetmek mümkün. 'Abi ben Şekerbegoviç - Halilagiç tarafındayım' diye trollü girişim bile ısıtmamıştı ortamı.

Kısa süreli konukluk bitiyor ve dönüşe geçiyoruz. Havada beni Dünya Kupası'ndan 3.dönen milli takımı karşılayan F-16 misali "Şafaklar" karşılıyor. 



Türkçe Rock'ın altın yıllarını yaşadığı dönemde lisede müteyeddin bir arkadaş Deli Kızım Uyan şarkısı açıkça şirk koşuyor diye Şebocuları kızdırıp Özlem Tekin'ci oluyordu. Oysa aynı Şebo bir kaç sene sonra "Hani o güneşin batışı, bizi Tanrı'ya inandırışı" deyip durumu 1-1 yapıyordu. Ama o gol sayılmıyordu, çünkü 'Tanrı' diyordu ve yine göze giremiyordu. Hayko Cepkin gibi Demedim mi cover'ı yaparsa belki göze girebilirdi.

İki yabancı şarkısını doğrular gibi bu mucize görüntü sayesinde iki ateist yolcu "Ulan bi güç var ama yani ne bileyim" dedi, 4 deist seccade talebinde bulundu. Tehlikeli sulardan uzaklaşıp bitirelim madem.

Yola çıkmalı, durup eşyayı dinlemekten iyidir yola çıkmak...

Yazan: Refet

Perşembe, Haziran 14

Underground



Filmin ne kadar muhteşem olduğundan bahsetmeyeceğim. Gerek yok.

Seneler önce, çocuk yaştayken izlemiştim. Tabi ki o zaman filmin büyük bir kısmını anlamamıştım. Daha sonra bir kez daha izledim. Daha çok şey yerine oturdu ama soru işaretleri de arttı. Bu soru işaretlerinin kaynağı da yönetmen Emir Kusturica'dan, daha doğrusu ona muhalif olanlardan kaynaklanıyor.

Diğer filmlerini de bunu da çok seviyorum. Tarzı, anlatışı... Ama entellektüel birikimine güvendiğimiz adamları, kötü gözle bakıyor bu adama ve Underground'a. Yugoslavya tarihiyle ilgili sınırlı bilgimiz olduğu için karşı da gelemiyoruz.

Mesela, başroldeki silah satıcısı karakter, komünist parti üyesi. Onun yaptığı bütün ahlaksızlıklar, komünist partinin ürünü olarak gösteriliyor(muş). Komünistler, müslümanlar, boşnaklar, Hırvatlar; kısacası Sırp milliyetçisi olmayanlar genelde kötü ve zayıf karakterler olarak gösteriliyormuş. Oysa ben filmi izlerken sadece ahlaksız bir adam görmüştüm. Alt metin aramaya çok kasmamıştım. Fakat çok daha fazlası da varmış. Bunları görmek lazımmış. O kadar derin düşünemiyorum.

Üstelik bu filmin çekildiği yıllarda (1995), Kusturica, milliyetçi lider Seselj'i düelleoya davet etmiş bir adamdı. Yaşı da öyle genç falan değildi, 40 yaşındaydı. Bir başka Sırp lideri, bir törende yumruklamıştı. 2000'lerden sonra çok farklı söylemlere girdiği doğu ama bu film? O yıllar?

Yeraltında Yugoslavya'yı, Yugoslavya tabelasını arayan Ivan'ın "Nema Jugoslavia" (Yugoslavya artık yok)  cevabına verdiği tepkiye anlatılmayacak şekilde hislendim. Ne bir alt metin aradım, ne büyük resim. Birçok filmde anlatılmayacak bir hikaye var burada. Ailenden birinin ölümünü yaşayabilirsin, sevgilin terk eder aşk acısı yaşarsın, fakirliğin sınırlarında dolaşırsın. Bütün bireysel ve toplumsal sorunlar bir insana çok yakın ve hepsiyle filmlerde bir bağ kurabilirsin. "Bak, bu benim hikayem" dersin. Ama doğduğu ülkenin yok olduğunu görmek çok az kişiye rast gelir. Anlayamazsınız, anlayamıyoruz.

Kusturica'nın sosyal yaşantısında takındığı tavır eleştirilebilir. Keşke bazı insanlarla bir sofra kurup da oturup konuşsak, biz onu dinlesek, o bizi dinlese. Kusturica bu adamlardan biri. Böyle bir şey mümkün değil tabi. Elimizde sadece filmleri var. Bu filmlerde, Türkiye'ye çok benzeyen yapı, bir "kültür mozaiği" geyiği var. Karakterler arasında ahlaksız olan da var, ay görünce güneş sanan saf da var. Herkesin kimliği var, ve "neden onu değil de bunu seçtin" demek çok insafsızca sanki.

Ya da biz yine ayı görüp güneş diyoruz. Bilgi birikimimiz buna yetiyor.

Bir zamanlar bir ülke vardı diye başlayan ve meşhur o kopan toprak (Yugoslavya minyatürü) sahnesi ile biten bir filmde alt metin aramak filme, anlatılan ana fikire haksızlık sanki.


Perşembe, Eylül 30

Sami Yen Sarajevo


Geçen yine Kapalı'dayız, bayraklar atkılar açılmış.
Bosna Hersek'te bir maç, kimin maçı bilmiyoruz ama sahne bizim buralara yakın.

Çarşamba, Ocak 6

Susiç Bosna'da


Blazeviç bizi yendi, Terim'i yaktı. Queiroz, Blazeviç'i yendi Blazeviç'i yaktı. Terim'in başına Capello gözlükleriyle Türkiye'de takım çalıştıran Saffet Susiç bu işten karlı çıkan isim oldu. Kendisi Bosna'nın teknik direktörü oldu. Hedef, 2012 Avrupa Şampiyonası.

Saffet Susiç'i severim, her ne kadar bu kadar değeri bilinmese de, zamanında da baya iyi topçuymuş. Bosna'yı sevmemek de mümkün değil. Bakalım bu birliktelik güzel olacak mı? Yine bizi elemesinler de...

Salı, Eylül 8

Bilino Polje


Yarın maçımızı burada oynuyoruz. 1995'ten ekim 2006'ya kadar Bosna Hersek burada hiç yenilmemiş.

1972 yılında açılmış. O sene oynanan Fiorentina maçında 35.000 kişi gelmiş. Şu anda kapasite 25.000. 15.000 civarı koltuk var. O Fiorentina maçı Mitropa Kupa Finali. Adından da anlaşılacağı gibi Orta Avrupa ülkesi takımlarını karşı karşıya getiren kupa. Kupanın o seneki kazananı, stadyumun ev sahibi NK Celik Zenica takımı oluyor. Yugoslavlar'a Mitropa'yı getiren Kızılyıldız'dan sonraki ilk takım. Ve bu stadyum tabi ki.

Zenica şehrinde yer alan bu stadyuma giden Türk takımlarından biri de Denizlispor. 2001 yılında İnter-Toto kupası için gitti. 1-0 mağlup oldu.

Bosna Hersek milli takımı bu stadyumdaki ilk maçını 1995 yılında oynadı. Arnavutluk maçı 0-0 sona erdi. Geçen sene eylül ayında burada oynadıkları Estonya maçı 7-0 bitti. Tarihlerinin en farklı galibiyeti. En son da Belçika buradan eli boş döndü. 2007'de bizim 3-2 yenildiğimiz maç ise Saraybosna'da oynanmıştı. Zaten bu iki stadyum dışında maç yapmıyorlar. Bu stadın olayları budur. Hakkımıza hayırlısı.