voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 18

Çöldeki Vaha



Kadın voleybol milli takımının şampiyonluğunu kutlayalım öncelikle. Tabi ki her şampiyonluk güzeldir. Ayrıca Türkiye'de kadınların bir araya gelip, uluslararası arenada başarılı olması da sadece bu kapsamıyla bile çok değerlidir. Bunu da küçümseyecek değiliz.

Fakat, başkasını dövmek için voleybolun kullanılmasından rahatsız olmamak elde değil. Futbolu, iktidarı, toplumu dövmek için "Bakın kadın voleybolcular ne kadar güzel işler yapıyorlar" demek pek gerçekçi bir anlatı değil. 

Aslında bugün voleybolu kullananlar başka zaman basketbolu da kullanır. Üstelik bunu her kesim yapar. Fenerbahçe futbol takımı kötüyken erkek basketbol takımı, dünyanın en güzel takımıydı. Futbol takımı iyi olsaydı, yani dövülecek bir lokomotif olmasaydı o kadar rağbet görmeyecekti bu söz. Veya Galatasaray erkek basketbol takımının yeniden "Yenilmez Armada"ya dönüşmesi, futbol takımının kötü olduğu 2010-11 sezonuna denk gelir. Ne zaman futbol toparladı, erkek basketbolunun misyonu ortadan kalktı.

Bugün voleybol milli takımını övmek (ve rahatsız olduğu her şeyi dövmek) için sıraya girenlerin, voleybolu pek önemsemediğini sonbaharda başlayacak Sultanlar Ligi'nin rayting rakamlarından anlamak mümkün olacaktır. Gece ABD'de oynanan maç için sıcak yatağından kalkıp heyecan yapmış gibi tweet atanların, gündüz saatinde açık kanaldan yayınlanan bir Galatasaray - THY maçını izlemediğini biliyoruz.

Çok da önemli değil. Herkes istediğini istediği zaman izler. Bir sınıf oluşturma derdinde değilim. Fakat bu başarıda sandığınız kadar büyük payınız yok. O kısmı geçelim.

Peki gerçekten kadın milli takımı başarılı mı?

Eğer anlatıyı zor şartlarda spor yapan gençler üzerinden kuracaksak belki öyle olurdu. Oysa değil. Yani Türkiye'nin kendine has zorlukları muhakkak bu toplumun fertleri olarak voleybolcuları da etkilemiştir. Fakat öte yandan Türk voleybolu, yaptığı yatırımın karşılığını bugüne kadar pek alamamıştı. Bu açıdan kabul etmek gerekir ki, kadın milli takımımız biraz başarısızdı. Bunu değerlendirmek için, önce sakin düşünmek sponsorların gazına gelememek, etkileşim peşinden koşan mesajlar atmamak gerek. 

Daha sonra da oyunun kendine ait gerçeğine bakalım.

Türkiye voleybolda Avrupa'nın en çok para harcayan ülkelerinden. Yani öyle fakir bir ülkenin yoktan var olmuş bir hikayesi yok. VakıfBank, Eczacıbaşı ve hatta son dönemde küçülen Fenerbahçe bile; Avrupa'nın sayılı kulüplerinden. Avrupa'da bizim kulüplerimiz kadar para harcayan bir Rusya vardı, malum sebeplerden artık o da yok! Zaten, yabancı oyuncularla dolu kulüp takımları Avrupa'da kupaları kaldırıyor.

Fakat milli takım aynı başarıyı yakalayamıyordu. Bu kötü bir şey de değildi. Eleştirmek için de belirtmiyorum. Sadece kafanızda kurduğunuz voleybol anlatısı gerçekle pek örtüşmüyor.

Ben bizim kadın voleybol takımımızı biraz İngiltere Milli Takımı'na benzetiyorum. En azından 1986 sonrası İngiltere'ye...

Nasıl bir İngiltere? Dünyanın en iyi futbolcularını liginde toplar, Avrupa kupalarında kafaya oynar, zaman zaman kupa da kazanır, yaz şampiyonlarında da milli takımı en iyi kadrolarından birine sahip olur, kupayı alacağını düşünür ve fiyaskoyla evine döner.

Aslında Türkiye gibi, spora ve sporcuya değer vermeyen bir ülke için bu da gayet iyi bir hikaye. Keşke tüm branşlarımız İngiltere futbolu gibi olsa. Üstelik voleybolu icat etmedik ve toplumumuz bunu kibiri altında ezilmedi. Yani kupa kaldırmamak  bizim için utanılacak bir durum değil.

Fakat nasıl Avrupa futbolunda İngiltere, "Loser" kavramı ile eş tutuluyorsa, kadın voleybol takımımızda da benzer bir durum var.

Neyse ki Milletler Ligi ile bu kırıldı. Tabi tam bu noktada bu sefer Milletler Ligi'nin ne kadar önemli bir organizasyon olduğu masaya yatırılabilir ama sanırım güçlü sponsorlar buna pek izin vermeyecek gibi. Daha çok Dünya Kupası veya olimpiyat madalyası kazanılmış gibi anlatılacak. Hatta toplumun birçok kesimi öyle olduğunu zannederek hayatına ve iktidar karşıtı Facebook paylaşımlarına devam edecek.

Aslında bu düşüncelere uzun zamandır sahibim. Fakat kaybedilen turnuvalardan sonra yazmak  fırsatçılık gibi dururdu. Bir de yamyam futbol tayfasının kıskançlığı ile bir tutmak istemezdim kendimi. O nedenle kazanırken söylemek daha doğruydu. Bir de zaten milli takım kaybedince biz de üzülüyoruz. Çıkıp "Bak yine kaybettiler" demek içimden gelmezdi.

En azından şeytanın bacağını kırdığımız ve gerisini geleceğine inandığımız bir dönemde bunları söylememiz daha uygun. Voleybol milli takımı saha içinde potansiyelinin altında kalan bir takımdı ve bu altta kalmanın altından kalkmak için önünde fırsatlar silsilesi önünde duruyor.

Öte yandan şunu da kabul etmek lazım. Kadın voleybolcular, ülkedeki diğer kadınlar daha avantajlılar. Zira onların rekabet ettikleri de kadınlar. Yani sadece voleybolcular değil, sporcular... Mesela bir kadın yönetmenin film sektöründe, bir kadın siyasetçinin siyasi arenada, bir kadın reklamcının Maslak plazalarında tutunması çok daha zor. Zira rekabet ettiği binlerce erkek ve erkek egemen sistem var. Oysa sporcunun karşısındaki de kadın. Ve Batı ülkelerini çıkarırsak, kadına verilen değer zaten üç aşağı beş yukarı benzer oluyor.

Buna bir de voleybolun özel avantajları eklenebilir. Tabi voleybol o avantajları altın tepsiyle almadı, biraz da kendi yarattı. Mesela federasyon her yere saha yaptı. Kızların voleybolcu olması kolaylaştı. Aslında sanılanın aksine futbol oynayan erkek çocuklardan daha fazla fırsatları oldu. Bir yandan da Avrupa'daki rakip ülkeler için voleybol o kadar da önemsenen bir branş değil. Komünizm mirası ve rekabetçi DNA ile Slav ülkelerini, top olduktan sonra her oyunu oynayan Brezilya'yı ve biraz da her spora asgari yatırım yapan ABD'yi çıkardığınızda; geriye pek bir ülke kalmıyor.

Oysa futbola, tenise, basketbola baktığınızda birçok ülkenin hevesli olduğunu ve rekabet çıtasını yukarıya çektiğini görürsünüz. Yani kadın voleyboluna koyulan 1 milyon, erkek futbolu için harcanan 50 milyondan daha büyük olabilir. Bu ikisini kıyasladığınızda, 1 milyonu görüp "işte azıcık desteğe rağmen..." ile başlayan cümleler kurmak pek doğru matematik olmayabilir.

Öte yandan kadın voleybolculara yaşatılan psikolojik zulmü de es geçmeyelim. Bu konuyu tartıştığımızda, sevgili eşim bu kısma çok dikkat çekti. O da haklıydı. Fakat bu kadın voleybolculara haiz bir durum değil. Türkiye, kendisinden başka herkesten nefret eden bireylerin oluşturduğu bir toplum olduğu için sene 500 maça çıkan ve gdevamlı görünür olan voleybolcu da zulme uğruyor. Tabi voleybol halkımız tarafından teknik anlamda pek bilinen bir spor olmadığı için, voleybolcuyu sportif açıdan eleştirmek kolay değil. O yüzden iş biraz "kadınsı özellikler"e kalıyor. Ama mesela futbolu herkes çok iyi bildiğini sandığı için Arda Güler'in imza törenindeki top sektirmesine bile burnunu sokup "Ben daha iyisini yapardım" diyebiliyor. 

Bu işin bir de kadın futbol ayağı var. Birkaç gün sonra Kadınlar Dünya Kupası başlayacak. Tabi ki izleyeceğiz fırsat oldukça. Sonra lig başlayacak. Onu da izleyeceğiz. Birileri ise izlemeyecek. Fakat sonra kadınların medyada yer bulamamasından şikayet edecekler, başka branşları dövecekler, "ah kadınlara ilgi gösterilse" diyecekler.

Peki bu ilgi nasıl gösterilecek? Oyunu oynayanların oyunu nasıl oynadıkları anlatmadan oyunun değeri artar mı? "Biz kadın futboluna ilgi gösteriyoruz" diyenlerin, ligimizden 10 tane kadın futbolcu sayamadığı ortamda hangi ilgiden bahsedebiliriz?

Bu işin özü sporcunun performansıdır. Yeteneği, kabiliyeti, iyiliği, kötülüğü, vurduğu smacı, kaçırdığı golü, sakatlığı, boyunun kısalığı, sol ayağının muhteşemliği.... Bunları konuşarak bir değer elde edersiniz. Bu hikayeleri yazarak ilgi çekersiniz. Biz çocukken futbola ve basketbola, toplumsal bir misyondan dolayı ilgi göstermedik. Gördüğümüz sportif manzaralar ilgimizi çektiği için heyecan duyduk. O manzaraları da önümüze koyan, o hikayeleri anlatan bir basın vardı. Ulaşmak kolaydı. Eğer kadın futbolcuların maçını izlemezsek, onu tartışmazsak, olan biteni eleştirmezsek buradan bir ilgi çıkmaz. 

Yani bu işin özü sahanın içi. Performansın kendisi. Hikaye orada. Haliyle kadın voleybol takımının başarısız olduğunu iddia etmek de bu işin bir parçası. Ayıp değil, günah değil. İşin ta kendisi... Son şampiyonluk ise bu ortamda geç kavuşulan bir meyve. Tek olmayacağına inanıyoruz ama asla da yeterli değil.

Başlık da biraz bu paragraf zaten. Siz Türkiye'deki kuraklığın içindeki güzellik olarak görebilirsiniz. Ben oyuna bakıyorum. Birçok turnuvadan eli boş dönen milli takımın kupasız dönemlerinin ardından kazandığı bir vaha olarak görüyorum. Çünkü spor budur. Ya kupanız vardır ya da yoktur. Gerisi gerçeklikten sapmaktır.

Cumartesi, Aralık 9

13


Gate 13; Panathinaikos - Olympiakos kadın voleybol maçında...

Pazartesi, Temmuz 3

Sahada Kalmanın Büyüklüğü



Türkiye sporu "3 büyükler" üzerine kurulmuştur. Başka bir açıdan bakarsak da Türkiye sporunu 3 büyükler kurmuştur. "3 büyükler" kavramı boşuna ortaya çıkmamıştır. Muhakkak her kulübün kendine göre bir büyüklüğü vardır ama Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş bu sıfatı Anadolu takımı tutanların son 10 yılda başlattığı kompleksi besleyen medya pompalamasıyla kazanmadı.

Türkiye’de aklınıza gelecek her sporun başlamasında, adım atmasında ve büyümesinde bu üç kulüpten en azından birinin payı vardır. Şu anda bile öyledir. Erkek basketbol 15 sene önce izlenmeyen, yayıncı bulamayan bir sporken üç büyüklerin olaya girmesiyle neredeyse futbolla yarışacak bir noktaya geldi. Kadın basketbol belki sevilmeyen, izlerken zorlayan bir branş ama Galatasaray – Fenerbahçe rekabeti insanların bir gözünün orada olmasını sağlıyor.

Kısır döngünün sonudur. Milyonlarca taraftara sahip olunca, en ilgi çekmeyen spor branşı bile önem kazanır. Ama döngünün başı da vardır. Bu kadar taraftar nasıl oluşmuştur, sadece futbolda başarı kazanarak mı? Türkiye’de her yaş grubundan birini çektiğinizde size “Ben Fenerbahçe’de boks yaptım, Galatasaray’da kürek çektim, Beşiktaş’ta voleybol oynadım” diyebilir. 

Spor insanların bir araya gelmesi ve rekabet içinde yarışabilmelerini sağlar. O nedenle spor kulüpleri kurulur. Spor kulüplerinin tüzüklerinde bunlar yer alır.

Beşiktaş, bazı amatör şubelerini kapatma kararı almış veya alabilirmiş. O konuda hala belirsizlik hâkim. Ama zaten bu korku her zaman vardı. Sadece Beşiktaş’ta değil, Fenerbahçe ve Galatasaray yönetimleri de bu konuda zaman zaman açıklamalar yaptı. Hatta son olarak Aziz Yıldırım da, Beşiktaş’ın kararını destekleyen bir açıklama yaptı. Daha da kötüsü bazı taraftarlar, futbol şubesinin üzerindeki yük olarak gördükleri bu şubelerin zaten tamamen yok olmasını söylemekten çekinmiyorlar. Sadece tek bir futbol takımı ve hatta altyapısı olmadan 25 tane futbolcuyu barındırması onlara yetecek.

Fakat işte o zaman, başınızdaki ‘büyük’ sıfatını bir kenara bırakmanız lazım. Çünkü hem çok net bir şekilde hacim bakımından bir büyüklüğünüz kalmaz, sporun her alanına yayılma fırsatını kaçırırsınız hem de kökleşmenin emaresi olan büyüklük yavaş yavaş azalır.

Kulüpler birçok sıkıntı yaşayabilir. Başarılar azalabilir. Marka değerleri düşebilir. Maç kaybederler, küme düşerler, şike yapabilirler, doping kullanabilirler. Fakat bunlar ‘büyüklük’ kavramına dahi çok zarar vermez. Futbolcu gol atamazsa, kaleci gol yerse, yönetimlerin ahlaki çöküntüleri varsa, teknik adamlar bazı konulara göz yumarsa; yani bireysel kararların öne çıktığı anlarda bazı yanlışlar olursa sıkıntılar ortaya çıkar. Ama yine de telafisi edilebilecek şeylerdir. Fakat şube kapanması buna benzemez.

İçinde barındırdığınız sporcu sayısı azaldıysa, sizin o çatınızın altı tenhalaştıysa ve daha da önemlisi varlığınızın adresi olan spor sahalarından çekildiyseniz, görünmemeye başladıysanız artık büyüklüğünüzün değeri kaybolur.

Ezeli rakipler arasında dalga geçmeyi severiz. Bir Galatasaraylı olarak, Beşiktaş yenilsin, Fenerbahçe şampiyonluk kaybetsin isteriz. Böyle durumların yaşanması rakiplerin hoşuna gider ama yaşayanın da büyüklüğüne zeval germez.


Şube kapatmak ise toplumsal bir ayıba denk gelir. Kulüplerin misyonuna terstir. Böyle bir şey yaşandığında gülüp geçmek olmaz. Ben haberi ilk duyduğumda ilk hissettiğim öfke ve sinir oldu. Yenilin, küme düşün ama sahada olun. Sahada olmak zorundasınız. Onlarca kapınız olmalı ve o kapılar her çocuğa ve gence açık olmalı. 'Küçülme' ile açıklayamazsınız. Çünkü kapıdan girenler, bir gün Beşiktaş A takımında voleybol oynayabileceğini düşünerek spora başlamalı. 

Bugüne kadar bunu sağladınız için büyük oldunuz, gerisi hikaye…  

Salı, Temmuz 21

Sporcu Olmak



Sporcuların aldıkları paralar hep tartışılıyor. Çok da anlam veremiyorum. Bir sektörü büyüten onlar ve onların bu pastadan para kazanması oldukça normal. Üstelik yaşadıkları hayatları düşününce, onlara hak vermemek elde değil.

Neslihan Demir, voleybol gibi futbol ve basketbol kadar popüler olmayan bir sporda yer alsa da; bir sporcu.. . Hem de küçük yaştan beri. Yani aslında belki de çocuk işçi diyebilirdik. Socrates'in mayıs sayısında söyledikleri bir parça anlamlandırabilir olayı. 12-13 yaşından 35 yaşına kadar, hem fiziksel hem psikolojik olarak yoğu bir işte çalıştığınızı düşünün.... Bunun adı profesyonel sporculuk;

"Bana hobileriniz ne diye sorarsanız size en sevdiğim rengi söylerim! Maviyi severim ama nelerden hoşlandığımı bilmiyorum. Hoşlanacağım şeyleri yapacak zamanım hiç olmadı. Enstrüman çalabilir miyim bilmiyorum çünkü daha önce denemedim! Paintball oynamaktan hoşlanır mıyım? Hiç yapmadım ki. Hiçbir şey yapmadım. 

Özgeçmişime ne yazabilirim ki? Voleybol bitti ve işe gireceğim, ne yazayım? İyi perde takarım mı? Bulaşıkları güzel yıkarım mı? Özgeçmişimde yazacak hiçbir şeyim yok."

Cuma, Ocak 24

R





Bir kesimin "futbol taraftarı" diyerek küçümsediği insanlar, dün voleybol maçında, basketbol şubesinde yaşananlara tepki gösterdi.

Galatasaray Spor Kulübü'nün emekçi tribüncüleri...

Çarşamba, Aralık 4

Taraftarın Yoğun Fikstürü



Her zaman futbolculara olmaz ya, bazen zor fikstür tarafatar denk gelir. Galatasaray'ın 11 gün içinde İstanbul'da oynayacağı maçları. Çoğu çok kritik..

30 Kasım Galatasaray - Fenerbahçe (Voleybol) - Tatil edildi
1 Aralık Kasımpaşa -Galatasaray (Futbol) - Puan kaybı
3 Aralık Galatasaray - Gaziantep BB (Futbol) 120 dakika + penaltılar)
5 Aralık Galatasaray - Unicaja Malaga (Eurolig)
6 Aralık Galatasaray - Elazığspor (Futbol)
7 Aralık Galatasaray - Fenerbahçe (Voleybol)
9 Aralık Galatasaray - Fenerbahçe (Basketbol)
10 Aralık Galatasaray - Juventus (Şampiyonlar Ligi)
 
Gerçi bu maçların tümüne gidecek adamlar, yine internet tartışmalarında hor görülen, eleştirilen kesim olacak ama olsun.

Salı, Mart 12

Şampiyonluk Kutlaması



Sondan başa doğru; Saori Kimura, Bahar Toksoy, Jovana Brakocevic ve tabi ki Naz Aydemir... Altın karma. Neye göre, kime göre...

Peki tamam şampiyonluğu üst üste kutluyorsunuz da arkadaki ağabeyler siz ne yaptınız öyle ya?

Pazar, Ocak 20

Özsoy



Neden bilmiyorum, ne demek isteyeceğim onu da anlamıyorum ama; Neriman > Işıl...

Bana öyle geliyor bu sezon. Seviyorum kendisini

Pazar, Nisan 1

Altın Kızlar > Altın Set

Ağlayan kız görmeyeli çok olmuştu. En son yarı final serisinde Ayhan Şahenk'te Fenerbahçe'ye yenilen kız basket takımını hatırlıyorum. 2009'du sanırım. O takım eridi gitti. O ruhu kaybettiler. Şimdi yeni gözdemiz kız voleybol takımı.

Final maçını izlemeye gerek duymadım. O kadar saçma bir sistem var ki, maçı izlemeye gerek yok. Altın seti beklemek lazım. Son iki set iyi oynadık. Niye oynadık? Boşuna kendimizi kastık sanki, yorulduk. Biraz diş gösterince, altın sette rakip uyandı. Sinsi sinsi 3-0 yenilsek, sonra bir anda tüm gücümüzle altın seti oynasak daha iyi olurdu sanki.

Sağlık olsun. Sistemin kurbanı olduk. İlk defa Avrupa Kupası'nda final kaybediyoruz. Biz de ne diyeceğimizi, nasıl reaksiyon göstereceğimizi bilmiyoruz. Her zaman final kazanamazsın, final kaybetmek sporun doğasında var.

Maç sonu törenine taraftar damga vurdu. Avrupalılar. Kızları onlar ağlattı. Önce re re re ra ra ra ile salonu inlettiler. Sonra madalyalar takılırken Nevizade. Benim bile gözlerim doldu. Kızların ağlaması normal. Bütün salon alkışladı.

Bu sene ilk defa Burhan Felek'te Galatasaray maçı izlemedim, takım final oynadı. Fenerbahçe'nin bir maçına gitmiştim onlar da kupayı aldı. Bu da böyle bir istatistik işte.

Çarşamba, Şubat 1

Kısa-Net-Öz




- AEK taraftarı olmasa bu maçın önemi olmazdı.

- Maçın saati bile değişti.

- AEK taraftarı kadraja giremedi ama sesi sağlam geldi.

- Bizim tribün bu sene gazı aldı, iyi gidiyor.

- Belki CEV bizi Şampiyonlar Ligi'ne alır.

- İlk sette ne güzel geri döndük, uzattık, kazandık.

- Lo Bianco

- Burası İstanbul buradan çıkış yok

- AEK takımının sonuna ek getiremiyorum, ondan sonra yerden yere vuruluruz. Dikkatliyim bu
konuda.

- AEK baya kötü takımmış ama.

- Millet bok atmaya devam etsin, şaşırtıcı şekilde tribün büyüyor.

- Saat 17.00, İstanbul'a çığ düşmüş, akşam futbol maçı var ama tribün dolu.

- Valla işin teknik ve taktik kısmına çok hakim değilim. zaten kısa kestik güzel oldu.


Cumartesi, Ocak 14

Voleybola Bile Sarıldığımız Günler




- Ne rakibi biliyorum, ne bizim takımı. Maksat Galatasaray, maksat zaman doldurmak.

- Asterix diye bir takım ismi; muhteşem.

- Calderon için bir kez daha şaşırmak mümkün. İnanılmaz vuruyor.

- Gerçi Alev Anakök bloklarını beğenmedi. Haklıdır. Biz o kadar ince göremiyoruz.

- Teknik mola, güzel bir kelime. Teknik molaya önde girmek.

- Hala Natalie Hanikoğlu

- Seray vardı bize ona ne oldu? Tanıdığım tek Türk o.

- Dün basketbol, bugün voleybol.. Gereksiz maçlara sarıldım. Sıkıntılıyım.

- Burhan Felek'e arada gitmek lazım. Televizyondan da takip etmek lazım.

- Kış. Sıkıntılı mevsim

- Salon: Burhan Felek

Hakemler: Lucian Nastase (Romanya), Dejan Rogic (Sırbistan)

Galatasaray: Lo Bianco, Natalia, Gökçen, Selime, Calderon, Eric (Funda, Gamze)

Asterix Kieldrecht: Stephanie, Laura, Sarah, Jolien, Freya, İlka (Britt, Ester)

Setler: 25-17, 25-21, 25-23

Süre: 64 dakika (19, 22, 23)

Perşembe, Aralık 1

Fenerbahçe 3-0 Dresdner




Bir değişiklik, bir boşluk, istikamet Burhan Felek. Tamam bu aralar adımız anılıyor, Fenerbahçe'ye fazla dilendiğimizi söyleyen arkadaşlarımız var ama bunlar tamamen tesadüf. Boş vakit var, programa bakıyoruz, nerede maç var oraya gidiyorum. Tribünde maç izleyerek muhabbet etmek güzel birşey. Çarşamba akşamı İstanbul'da uygun olan tel şey buydu.

Voleybol zaten anladığımız ve sevdiğimiz bir spor değil. Sanırım Galatasaray-Fenerbahçe maçları dışında ilk defa bir voleybol maçına gittim. Kim iyi oynadı bilmiyorum. Ya da kötü bir espiriye bağlayalım. Kim iyi oynadı.

Gamova'dan daha iyi gibi, daha güzel olduğu gerçek. Biz Naz Aydemir'i izlerken Cenk Akyol basketbol oynamayı hatırlamış. Naz Aydemir, ömür katar. Sokolova da enteresan. Tom Logan'ı da kısa gördük ama iyidi. Yani aslında maç hakkında yazabileceğimiz sporcuların güzellikleri kadardı.

Maçın bileti 10 TL. Buradan bunu belirleyenlere yuh olsun diyorum. Voleybol lan bu. Galatasaray-Barcelona, Fenerbahçe-Olympiakos'tan daha pahalı nerdeyse.

Salon güzel olmuş ama. Biz salona girerken Mehmet Ali Aydınlar'ın televizyondan basın toplantısı yapması da eneteresan. 5-6 ay önce farklı gelişmeler olsaydı belki Mehmet Ali Aydınlar bizimle salona girecekti. Kısmet

Cuma, Ekim 14

Olsun Sonuçta Set Aldık



- 5 ana şubede en zayıf olduğumuz yer, burada da toparlanma emareleri gösteriyoruz.

- İlk seti son anda kaybettik ama bu da bir derbi klasiği. Sonuna kadar getir ve kaybet.

- Kübalı Calderon fena transfermiş, sağlam yardırdı.

- Maçın yıldızı Kim

- 9 maç sonra ilk defa set almışız. 9 maç önceki maç da sanırım Türkiye Kupası maçı. Ligde daha uzun bir seri var.

- Eski günlerden daha iyiyiz ama daha çok ekmek yememiz lazım

- Gözler her zaman Naz'ı arıyor.

- İpek Soroğlu, underrated

- Bu sene sürekli "kim vurdu" espirileri ile geçmesin.

- Sports Tv; yayınların çok kötü..

Perşembe, Şubat 24

Farklı Sezonun Farklı Branşı


Son yıllarda Fenerbahçe'ye yenilmeyen branşımız oldu mu?

Bu sezon garip bir sene. Mutlu ve keyifli değiliz ama hoşlandığımız bazı konular var. Ezeli rekabette fena değiliz. Kadıköy'de 10 sene sonra beraberlik aldık. Erkek basketbol takımı ligde kazandı, kız basketbol takımı kazandı. Yani 5 ana branşta 5 galibiyet aldık. Güzel bir sayı değil muhakkak ama geçmiş yılları hatırlayınca....

Erkek voleybol ise diğerlerinden daha farklı. Oynadığı 2 derbiyi de kazandı. Dün güzel oldu. Özellikle FB Tv'de çatallaşan sesleri, erken kesilen yayını görünce haz daha da arttı. Kazandık mutluyuz, önümüzdeki derbilere bakıyoruz.

Armanın gururu erkek voleybol.

Çarşamba, Ocak 26

Sert Blok


- Bu sene ilk defa takımımızın voleybol maçını izledim.

- Pek umut vermedi çocuklar. Ama rakip güçlü takım (sanıyorum).

- Türkiye Kupası maçıymış, rövanşı da varmış.

- İlk maçta deplasmandan alınan tek set, tur için önemli.

- Yenemiyorsan set al.

- 16 numaralı Zherkov, Mustafa Sarp'a benziyor diyenler var.

- İlk sette 17-15'ten maç vermek, set bitene kadar sadece 2 sayı alabilmek kötü oldu, moral bozdu.

- 2. sette de 17-13 öndeydik, skor 20-20 oldu. 17'de bir uğursuzluk vardı.

- NTV Spor'a voleybola katkısından dolayı.... Neyse..

- Rakip takım iyi savunma yaptı, her top çıkardılar, karşıladılar.

- Bizim takımı yıllardır (yarım gözle de olsa) izlerim, muhakkak her maç bir kamyon sayıyı servisi fileye takarak veririz.

- Rövanşta daha farklı bir Galatasaray.

Cumartesi, Kasım 27

Bu Sefer Hata Bizde


Basketbol maçlarında geçerli olan derbilerde deplasman taraftarının içeri sokulmaması kuralı/yasağı artık voleybol maçları için geçerli.

Basketbol maçlar alınan karar çok yanlıştı. Yanlış olduğu durumun buraya kadar gelmesinden belli. Futbol maçlarında az sayıdaki taraftarın zaten konum olarak da uzakta kalması aslında onları iyice pasifize ediyordu. Ev sahibi takım, yenilmediği sürece o taraftardan rahatsız olmuyordu. Futboldan sonra en çok ilgi gören ve salonda oynadığı için "sıcak" geçen basketbol maçlarında da tribün rekabeti bulunmayınca, taraflar kozlarını voleybolda paylaşır oldu.

Ama bu sefer hatanın tribün ahalisinde olduğunu itiraf etmek gerekir. Bu yasaklardan bunalması ve isyan etmesi gereken taraftarlar; tam tersine voleybol maçlarını oynanmaz hale getirmek için çok çabaladılar. En olmadık yerde, tansiyonun düşük olduğu yerlerde bile gereksiz küfürler-gereksiz yabancı maddeler maçların aktörlerinden oldu.

Basketbolda, kızların oynadığı son Cumhurbaşkanlığı Finali de bunun bir diğer örneği. Uzun bir aradan sonra yarı-yarıya bir tribün yakalandı. Ama maç biterken bir tribün salon dışındaydı.

Bu sefer tribünler, taraftarlar hatalı. Karara sanal platformlarda tepki göstermekten önce, şapkayı önüne koymaları gerekiyor. Gerçi şapka sadece belli kişilerde var. Onlar isterse şapkayı koyarlar, istemezlerse böyle gitmeye devam eder.

Cuma, Haziran 4

O da Bizi Görecek Mi?


Skowronska Fenerbahçe'ye geldi. Yıllardır izlediğimiz, ve tabi ki doğal olarak volyebolculuğundan öte güzelliğine hayran olduğumuz sporcu artık ezeli rakibimizde.

Zor bir durum. Tam da geçen sene bugünlerde Naz Aydemir de Fenerbahçe'ye imzalamıştı. Bu transfer ilk başta canımı sıktı. Sonda düşününce, Skowronska'nın İstanbul sokaklarında gezeceğini, bu şehirde yaşayacağını düşündüm. Böyle güzel biriyle aynı şehirde yaşamak bile yeter. Belki denk geliriz bir cafede, belki komşu oluruz aynı sokakta. Belki kırmızı ışıkta beraber bekleriz. Yavaş yavaş bu transferin iyi tarafına bakmaya başlıyorum.

Çarşamba, Nisan 28

Galatasaray 0-3 Fenerbahçe


İnsan takımının yenileceğini bildiği bir maça gider mi? Gidiyor işte. Ve işin daha da acı tarafı kendi takımındaki oyunculardan çok, ezeli rakibinin yıldılızlarına göz ucuyla bakmak için gidilmesi. Göz ucu derken yanlış anlaşılmasın, güzel oyunlarını görmek için gittik.

Maçı anlatacaka bir şey yok. Zaten voleybol bilgimiz o kadar kıt ki "Aylin Abla"nın lugatımıza kattığı "öldürün topu" repliği dışında pek bir şey de kullanamayız. Bizim takım zırt-pırt mola almasa maç 1 saatte bitecekti. 1 saati biraz aştı.

Tribünlerde liseli kardeşlerimiz vardı. Her iki takımın taraftarı da biraz baş ağrısına neden oldu. Aslında bir ara Fenerbahçe taraftarı küfretti. Salonun bir tarafına asılmış olan "taraftarı küfür eden takım hükmen yenik sayılabilir" ifadesi yürürlüğe geçebilir. Galatasaray Yönetimi, bayan voleybol takımının da haklarını korusun ve federasyona dilekçe yollasın. Biz de federasyon binasına yürüyelim, ama voleybol federasyonu nerede bilmiyoruz. Biri yol göstermeli.

Maça gitmek için 1.neden; Naz Aydemir. Naz'ın toplam oynadığı süre: 0 dakika. Ayıptır, günahtır. LA Galaxy, Beckham'ı oynatmasa taraftar parasını geri ister. Neyse ki ara ara ısınırken gözümüze çaptı Naz. Niye hiç süre almadığını anlamadım. Sanırım hocasıyla problemi var. Sene sonunda Galatasaray'a gelebilir. Yersen.

Kaptan Çiğdem Can soyunmadı bile. yaş olmuş 30 küsür, "bu şafaktan sonra ben mi oynıyım Play-Off yarı finalinde terto" havasında hocasının yanında oturdu. O da haklı. Gamova resmen haksız rekabet olmasın diye oyunu saha içinden ama kenarda izledi. Ara ara top kaldırdılar, o da öylesine vurdu. Öylesine vuruşları sayı oldu.

Cemal Nalga'lı Fenerbahçe maçını hükmen sayarsak, yerinde izlediğim son 8 Fenebahçe maçını da kaybettik. 8 maç önce Sami Yen'de golsüz berabere kalmıştık.

Son Fenerbahçe galibiyetini 2006 yılında Türkiye Kupası maçında yaşamıştım. O maçta da elenmiştik. 16 maçtır bir derbi galibiyeti yaşayamadık. Yaşadık da işte onda da hükmen yenildik. Bugüne kadar, futbol-basketbol-voleybol toplam 27 derbi izlemişiz, toplam 4 galibiyet almışız. Biri hükmen sayılmış, birinde devre bitmeden salondan çıkmışız, diğerinde yenmemize rağmen kupadan elenmişiz. O değil de Necati ne gol atmıştı 2005'te. 4.5 sene oldu ulan.

Son olarak reklam. Maçı beraber izlediğimiz 3 kişi; Zafer, Gürkan, İlker. Üzerlerine tıklayın.

Pazartesi, Ocak 4

Burhan Felek Salonu


Burhan Felek yıkılıyor. Hayırlı uğurlu olsun. Az çok girip çıktığımız bir yer. Şimdi maçlar nerede oynanacak bilmiyorum. FB, Caferağa'da oynar herhalde. Bizim maçları bilmiyorum.

Yeni salon 7 bin kişilik olacakmış, merakla bekliyoruz.

Cuma, Kasım 27

Ekaterina

Ne Naz, ne Seda, ne Eda... Fenerbahçe Acıbadem'in en sempatik oyuncusu 2.02'lik balık yüzlü Gamova bence...