iran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ekim 25

Bedone Marz

 


Bu sezon sık sık başvurduğum İran sinemasından bir film daha ve tıpkı Jazireh Ahani'de olduğu gibi yine bir gemide geçiyor.

Bu sefer kocaman bir toplum yok. Zaten diğer İran filmleri kadar toplumsal bir kimliği yok. Her ülkeye uyabilecek bir öykü işlenmiş. Sadece iki çocuk var. Bu iki çocuk birbirlerinden habersiz olarak, zaman zaman gemiye gelirler ve balık tutarlar. Gemi Irak İran sınırının orada demirlemiş ve terk edilmiştir.

Bir gün çocuklar birbirlerini fark ederler ve aralarına bir sınır çekerler. Çocuklardan biri Iraklıdır, diğeri İranlı. Bu sayede film bize metaforlar sunmaya başlar. İki çocuk, bir gemide bile denizi ve balıkları paylaşamazlar.

Iraklı çocuğun elinde bir tüfeğin bulunması, İranlıyı tedirgin eder. O nedenle çizilen sınıra karşı koyamaz. Sonrasında, Irak'ın yerel giysileriyle örtünmüş o çocuğun aslında bir kız; ve anne olduğunu öğrenir. Bu sefer de aralarında bir bağ kurulur. Ardından gemiye bir ABD askeri girer. Bu askere karşı birlik olurlar. Gemiye (Ortadoğu'ya) gelen ortak düşmana karşı beraber hareket etmek zorundadırlar.

Fakat askerin de aslında kendi hayatında 'iyi' biri olduğunu, mecburen askere geldiğin fark ederler. Gerçi bu konuda da pek anlaşamazlar ama olsun... Film de bu üç farklı ülkeden üç kişinin çakışan yoluyla devam eder.

Güzel bir film. Maalesef temposu yavaş. İlk 20 dakika boyunca tek bir replik duymuyoruz. Sonrasında da Farsça, Arapça, İngilizce konuşan üç karakterin ortak dili olmaması sebebiyle çok fazla repliğe rastlamıyoruz. Bu belki bir sorun değil ama seyirciyi düşürüyor. Görüntüler de karanlık. Karanlık filmleri sevmiyorum. Zira filmleri evin salonunda izliyoruz. Sinema salonu etkisinden uzağız. Gün ışığı sayesinde bazen sahneleri görmekte seçmekte çok zorlanıyoruz.

Fakat bunlar dışında beklentimizi karşılıyor. Konunun anlatımıyla, vuruculuğuyla, metaforlarıyla da iyi bir film. Bu kadar metafora rağmen didaktik bir bünyeye bürünmemesi de takdir edilesi. Benzerleri olan, çok fazla üst seviyeye çıkamayan bir film olarak da değerlendirebiliriz ama yönetmen Amirhossein Asgari'nin ilk filmi olması ekstra puanı ve saygıyı hak ediyor. Bu arada filmin sonunu ben şahsen anlamadım ama anlamam gerekiyor muydu ondan da emin değilim zaten...

İran bizi yine yanıltmadı, yine sağlam bir film çıkarmış. Yine diyoruz gerçi ama filmin yapım yılı 2014. Yani çıkaralı uzun zaman olmuş. Biz yeni gördük. Buna rağmen yönetmen Asgari, ikinci uzun metrajlısını bu sene çıkarmış. O da fazla üretmemiş. 

Neyse; biz izleyelim geç olsun güç olmasın, onlar da çeksin az olsun ama öz olsun...

Perşembe, Eylül 8

Zendegi Va Digar Hich

İki gün önce girdiğim yazıda Zire Darakhatan Zeyton'dan bahsetmiştim. Ve son cümleyi "hemen akabinde üçlemenin ikinci filmini açarız" şeklinde bitirmiştim.

Evet aynen öyle oldu. Tamam; belki hemen ardından açmadım ama Zire Darakhatan Zeyton'dan sonra izlediğim ilk film Zendegi Va Digar Hich'ti.

Hayatımın oldukça sıkıcı bir dönemindeydim. Büyük tabloda; pandeminin etkileri halen devam ediyordu. Tamam artık sokağa çıkabiliyorduk ama hayatımız artık alıştığımız gibi değildi. Toplumumuz, arkadaşlıklarımız, sosyal hayatımız aynı değildi. İş hayatımız ise karman çorman olmuştu. Ayrıca ekonomik kriz tüm ülkeyi kaplamıştı. Enflasyon artıyordu. Bir yandan da Rusya - Ukrayna savaşı ilerliyor ve bazı hayati korkular içimize işleniyordu.

Tüm bunların yanında (ki yukarıda saydıklarımız halen devam ediyor) öznel anlamda da içimi sıkan bir dönemdi. Aylardan nisandı ve ramazandı. Oruç tutmak güzel ama sosyal hayatım tamamen kilitlenmişti. İyice içime ve evime kapanmıştım. Üstelik hayatımdaki en güzel ve belki de tek güzel şey olan canım sevgilim, iş gezisi nedeniyle yurtdışındaydı. Yalnızdım, sıkılıyordum, korkuyordum, ümitsizdim. Aslına bakarsanız; şu anda da bundan daha farklı durumda değilim. Fakat bir fark var. Birinde Zendegi Va Digar Hich'i henüz izlememiştim. Şu an izlemiş haldeyim...

İşte tam öyle bir dönemde Zendegi Va Digar Hich'i açtım. Biraz da tedirgindim. O kadar buhranın içindeyken, en büyük korkularımdan bir başkası olan deprem temasını işleyen bir filmi izlemek zararlı olabilirdi. Yine de Zire Darakhatan Zeyton'dan aldığım referans sayesinde Abbas Hoca'ya güvendik. Ve yanılmadık.

Film Köker Üçlemesi'nin ikinci filmi. Ana konumuz şöyle: Üçlemenin ilk filminin yönetmeni (yani Kiarastomi'yi canlandıran Fahrad Kheradmand), Köker depreminden sonra oğlu Puya ile beraber bölgeye gider ve o ilk filmde beraber çalıştığı çocuk oyuncuları bulmaya çalışır. O seyahat boyunca babanın olgunluğu ve tecrübesi ile küçük oğlanın meraklılığı bir harman haline gelir. Deprem bölgesindeki yaşamı; devam eden yaşamı, her şeye rağmen devam eden yaşamı gözlemlerler. Sık sık şaşırırlar. En çok da o olgun, tecrübeli yönetmen baba şaşırır belki de...

İran'ı vuran Köker depremi 21 Haziran 1990 gecesi gerçekleşir. 1990 Dünya Kupası'nın olduğu dönemde yani. O Dünya Kupası ve futbol, filmde de önemli bir yer tutar. İki depremzede çocuk; bölgenin yabancısı baba ve oğula depremi anlatırken, o gece maç izlediklerini anlatırlar. Ama hangi maç olduğu konusunda ters düşerler. Maçın İskoçya - Brezilya mı yoksa Arjantin-Brezilya mı olduğu konusunda çelişirler. (Doğrusu İskoçya - Brezilya'dır). Hatta yönetmen babanın "Bana o geceye dair daha çok şey anlat" sorusuna çocuklardan biri "İskoçya gol attı" cevabını verir. Ailelerinden ölüler vermiş evsiz kalmış çocukların bu ufak tartışması, hayatta çok da önemli bir yer tutmayan o olay üzerine konuşmaları şaşırtır. 

Fakat hayat gibi Dünya Kupası da devam eder. Kahramanlarımız bölgede ilerlerken, köylülerin akşam için bir hazırlık içinde olduğunu fark ederler. Bu hazırlık akşam oynanacak Dünya Kupası maçı içindir. Deprem 3-4 gün önce olmuş, binlerce insan ölmüştür ama Dünya Kupası devam etmektedir. O esnada tanıştıkları genç bir köylü (kendisi televizyon yayını için anten kurar) onlara şöyle der; "Ben de yastayım. Küçük kardeşimi ve üç yeğenimi kaybettim. Ama ne yapabiliriz? Dünya Kupası dört yılda bir oluyor"

Zaten bu diyalogun devamında filmin ismi geçer ve kahramanımız "Hayat devam ediyor" der... Bu amatör oyuncunun; aynı anda yüzünde hem acıyı hem de umudu barındırması inanılmazdır. Bir yönetmen başarısıdır. Bu adam benim için bir semboldür. Dokunsan ağlayacak gibidir ama aynı zamanda akşamki Dünya Kupası için anten kurmaktadır.

Üçlemenin üçüncü filmini oluşturacak balkon sahnesinde de benzer bir durum vardır. Yönetmen ile tanışan Hüseyin, ona depremden hemen sonra düğün yaptığını anlatır. Üstelik deprem gecesi 65 akrabasını kaybetmiştir. Hayatta kalanlar genç çifte yas tutmalarını söyler ama yas tutma süresini belirleyemezler. Kimisi üç gün der, kimisi bir sene... Bu kararsızlık üzerine Hüseyin hemen evlenir ve eşiyle üç gün çadırda kalır. Evlenmiştir ve depremzededir. Hayat devam etmektedir...

Aslında filmdeki tüm karakterler, tüm köylüler böyledir. Dağların arasında yemyeşil bir coğrafyada devamlı gündelik işlerle uğraşırlar. Yemek yaparlar, halı yıkarlar, hayvanları beslerler. Hepsi yastadır ama bir yandan da hayat gerçekten de devam eder. Hüseyin de zaten konuşmasını şöyle bitirir: "Evimizi kurmakta acele etmeliydik. Ölmeyen birisi bunu kabul etmelidir. Yaşamaya devam etmeli ve ailemizi büyütmeliyiz. Belki de başka bir depremde biz öleceğiz."

Tam da bu sözlerin ardından çok hoş bir müzik çıkar. O notalar ve eşsiz doğa görüntüleri  filmin başrolüdür adeta. Kiarostami acıya değil, doğaya odaklanır. O sayede umut aşılar. İnsan bazen durur, durmak zorunda kalır, gücü tükenir ama doğa durmaz. Ve doğanın durmaması, tabiatın varlığı, hayatın devam ettiğinin en büyük kanıtıdır. O kanıt, insanın en büyük motivasyon kaynağıdır. O kanıtı en parlak haliyle gözlerimizin önüne serer yönetmenimiz. Bir yandan depremzedeler için hüzünleniriz, bir yandan doğanın karşısında büyüleniriz, bir yandan da o depremzedelerin hayata tutunma inadına aşık oluruz.

Abbas Hoca'nın Bulutsuzluk Özlemi'nden haberi var mıydı bilmiyorum ama bu üçlemeyi çekerken (en azından son ikisini) kafasında bir yerlerde "Hiçbir kere hayat bayram olmadı/Ya da her nefes alışımız bayramdı/Bir umuttu yaşatan insanı/Aldım elime kameramı" cümleleri geçtiğine eminim.

Belki de Batı kültürüne ve realizmine çok fazla sadık kalanlar bu anlatıdan hoşlanmayacaktır. Bu kadar acının olduğu dünyada umutlanmayı gerektirecek bir şey olmadığını düşünecekler. Bu tartışmada kimin haklı olduğunu belirlemek zor. Fakat benim tarafım biraz daha Doğu'nun kaderciliğinden ve sebatkarlığından yana. İçimize işlenmiş az biraz, kırıntı kadar bir benzeri ile karşılaşınca canlanıveriyor içimiz. Bu hayatta, bu sınırlı ömürde sağlıklı kalabilmek için bu azme ihtiyaç var. Aksi halde işimiz çok daha zorlaşır.

Filmi izlerken gözlerim nemlendi. Ama ağlamadım. Zira yönetmen o sınırı çok iyi belirlemiş. Onun amacı bizi ağlatmak değildi. Gözler nemlenirken bir yandan da yüzümde tebessüm oluşuyor, içim de mücadele aşkıyla doluyordu. Tıpkı anten kuran genç adam gibi. Tüm duygular bir aradaydı. Hayatın her unsuru iç içe. Biri diğerinden fazla değil. Optimizm yok, pesimizm yok. Acıyı gösteren, acıyı anlatan, yas bölgesine giden bir filmi izlerken böylesine huzur bulabilmek... Bu çelişkileri bir arada harmanlayabilmek... Müthiş iş.

Filmi izlememin üzerinden dört ay geçti. Kısa süre zarfında hayatımda önemli değişiklikler oldu diyebilirim. Fakat dört ay önceki ruh halim üç aşağı beş yukarı halen içimde aynı duruyor. Üniversite yıllarından daha güçlü bir gelecek kaygısı zihnimde çalkalanıyor. Üstelik artık geleceğin de çok kısa olduğunun farkındaydım. Belki de bu yüzden son dört ay içinde, oluk oluk ağladığım anlar oldu ki, 20-25 senedir yaşamadığım bir durumdu bu. Fakat her defasında aklıma bu film geldi. Oradaki karakterler, o hayata tutunma mücadelesi, belki de hayat aşkı... Beni ayağa kaldıran, en azından tamamen düşmemi engelleyen değnekler. Onlardan biri yanı başımdaki bir insan, diğeri tesadüfen izlediğim bir film...

"Bir film izledim hayatım değişti" diyemem. Ama bu film bana büyük bir ilaç oldu. En azından şimdilik son kullanma tarihi geçmemiş bir ilaç...

Ruhi Bey'in dediği gibi; "Hayatta kalmayı başarmak da bir sanattır."

Salı, Eylül 6

Zire Darakhatan Zeyton

 

Köker Üçlemesi'nin son filmi. Benim de üçlemeden izlediğim ilk film. Keşke izlemeden önce bir üçleme olduğunu bilseydim ve filmleri sırasıyla izleseydim. İzlerken bazı sıkıntılarım oldu. Zire Darakhatan Zeyton üçlemenin diğer iki filmi ile alakalı. Hatta baya iç içe... Şöyle ki; yönetmenimiz Abbas Kiyarüstemi önce ilk filmi çekiyor. Sonra ikinci filmdeki senaryoda, ilk film ile alakalı bir senaryo yaratıyor. Üçüncü ve son filmde de ikinci filmin çekimleri esnasında yaşanan bir olaya odaklanıyor. Film içinde film, hikaye içinde hikaye...

Mesela uzun bir balkon sahnesi var Zire Darakhatan Zeyton'un. Orada, ikinci filmdeki bir sahnenin çekimine odaklanıyor. Bildiğimiz kamera arkası işte... Zaten Zire Darakhatan Zeyton'un konusunu da, ikinci filmin çekimi esnasında yaşananlar ve ekibin orada gördükleri oluşturuyor.

Çok uzattığımın farkındayım. Çok da karıştırmış olabilirim. Fakat bu da Kiyarüstemi'nin farkı. Kurgu ile gerçek, sanat ile hayat her zaman olduğu gibi yine iç içe.. Ve biz anlatırken bile karıştırırken, adam bunu oldukça basit ve insanın içine işleyecek şekilde aktarabiliyor. Muazzam bir yetenek. Aynı zamanda bizim aradığımız duyguları taşıyor bize. Tam bir Doğu bakışı aslında. Batı'nın realist pesimistliğinden uzakta, hep bir umut kırıntısı cebinde....

Yönetmen, eleştirmenler tarafında literatüre Köker üçlemesi olarak sokulan filmlere üçleme dememiş. Fakat üçü de Köker'de (İran'ın kuzeyinde bir köy) geçiyor. Üç ayrı dönemde uğruyor ekip buraya. 1987, 1992 ve 1994. 1990'da da İran'da büyük bir yıkıma sebep olan deprem gerçekleşiyor. Belki de o deprem sayesinde, yönetmenin kafasında olmayan 1992 ve 1994 ziyaretleri hayata geçiyor ve o yüzden planda olmadığı için buna üçleme demekten kaçınıyor.

Zire Darakhatan Zeyton'un merkezinde karşılıksız ve saf bir aşk hikayesi var. Arka planda ise o depremin yarattığı yıkımlar. Kiyarüstemi bu anlamda yine zıtlıktan besleniyor. Ölüm ve yaşamı önümüze getiriyor. Ölümü getiriyor ama herhangi bir ölüm sahnesi olmadan. Ölümün varlığını hissettiriyor ama ajitasyon yapmıyor. Aynı zamanda devam hayatın kendisini sunuyor. Onun nasıl devam ettiğini bize naif aşık Hüseyin aracılığıyla anlatıyor.

Her şey bir yana, en sonda harika bir final sahnesi gelir. Replik yoktur. Bir aristokrat İngiliz balosunda çalacak tonda bir şarkı eşliğinde, İran'ın ücra bir köyüne ve iki saf köylüsüne tepeden bakarız. Filmin sonudur artık ve bir cevap ararız. Biz ve Hüseyin, taş gibi katı Tahereh'in peşinden koşarız... Cevap gelir mi bilemeyiz, yönetmen işi bize bırakır. Fakat zaten cevap önemli değildir artık. Film bitmiştir. İçimiz kıpır kıpırdır. 

Ölümün, yıkımın, karşılıksız aşkın, fakirliğin olduğu bir yerde müzik çalmaya ve zeytin ağaçları büyümeye devam eder. Hüseyin gibi sebatkarların mutlu olmasını diler, belki de onlara özeniriz.

Ve hemen akabinde üçlemenin ikinci filmini açarız...


Cuma, Haziran 24

Jazireh Ahani

Yakın dönemde izlediğim Lerd adlı filmin yönetmeni ve senaristi Mohammad Rasoulof'un külliyatına bakmıştım. Kariyerinin ikinci filmi Jazireh Ahanı, konusuyla dikkatimi çekmişti.

Bizim topraklarımızdan çıkan Sarmaşık'ı andırıyordu. Filmi izlerken de aklımdan sık sık, "Acaba Tolga Karaçelik de bu filmi izlemiş miydi" sorusu geçti.

Tabi ki iki film arasındaki en büyük ortak nokta; hikayenin bir gemide geçmesi. Ayrıca metaforlara çok fazla sığınıyorlar. Gerçi Karaçelik, kamuoyundaki metafor açıklamalarına karşı çıkmıştı. Hikayenin Türkiye'nin mevcut durumundan daha geniş olduğunu, evrensel bir meseleye dikkat çekmek istediğini söylemişti. Fakat Jazireh Ahanı, bu noktada ayrılıyor gibi. Yönetmenin bir açıklamasını bulamasam da mevcut İran'ı ve toplumunu anlama konusunda daha etkili olduğunu düşünüyorum.  Hatta bu durumu gözümüze sokuyor.

Evet elimizde iki gemi var ama Rasoulof'un gemisi biraz daha sürrealist yapıya sahip. Sarmaşık'ta denizin ortasında, borçlarını ödeyemediği için mahsur kalan bir gemi vardı. Benzer örnekleri olan, hatta benzer bir örneği haber olduğu için Karaçelik'in kalemine giren bir gemiydi bu.

İran'daki gemi ise bambaşka. Gemi, ana karanın güneyindeki denizde (İran Körfezi) bulunuyor. Geminin neden orada olduğunu bilmiyoruz. Zaten gemi hareket etmiyor. Hatta yavaş yavaş batıyor.  Çirkin, paslı bir demir yığını. Ayrıca üzerinde sadece 4-5 mürettebat yok. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç onlarca insan yaşıyor. Bildiğimiz gibi yaşıyorlar, mahsur değiller. Bir mahalle gibi, bir memleket gibi. Hatta çok ilginç bir şekilde hayvancılıkla veya tarımla uğraşıyorlar ama denizin ortasında olmalarına rağmen denizden geçinmiyorlar. Denizi sadece ana karaya gitmek için kullanıyorlar.

Aslında bu hafif sürrealist bakış açısı, zaman zaman bize Emir Kusturica'yı hatırlatıyor. Yine de bu kadar benzetmeye rağmen Rasoluof'un kendine has bir anlatım tarzı olduğunu ifade etmek gerek. Öte yandan 2005 yapımı filmi çekerken 32 yaşında olduğunu eklemeli. Bu da bazı eksikleri anlamlandırmamızı sağlıyor. Çok iyi sahnelerimiz var ama görsel açıdan biraz 'soluk' bir film. Belki de öyle olması gerekiyordur, bilmiyorum. Ayrıca metafor kullanımı fazlasıyla baskın. Bu da "mesaj kaygılı film" olarak görülmesine yol açabilir. Oyuncuların da önemli bir kısmının çok başarılı olmadığını kabul etmek gerek.

Fakat kaptan rolündeki Ali Nassirian çok başarılı iş çıkarıyor ve filmi sırtlıyor. Zaten hikayede onun sertliği, zalimliği ve kuralları kendii isteğine göre gevşetmesi önemli bir yer ediniyor. Bu anlarda altı çizilesi replikler bize ışık tutuyor. Kaptan'ın geminin battığını iddia eden öğretmenle diyalogu gibi anlarda yönetmen bize mesajını ve kaygısını yağdırıyor.

Çok daha iyi bir film olabilirdi ama bunun için bir şikayette bulunmayacağız. Güçlü, başarılı, derdi olan bir film. Avrupa'da festival festival gezmesi boşuna değil. Mohammad Rasoulof' ikinci kez bize konuk olduğunda da sınıfı geçiyor. Umarım izlemeye devam ederim...

Öte yandan filmdeki bir sahnede, insanlar televizyon izler ve televizyonda Cengiz İmren'in "Bir tanem" şarkısı çalar.

Türkiye ve İran; birbirine çok uzak değil...

Pazartesi, Nisan 11

Ghaedeye tasadof

 


Sinemanın gururu İran; yine bize şahane bir film sunmuş.

Teknik açıdan yetersiz hissedilebilir. Aksiyon dozu kimileri için yeterli olmayabilir. Fakat bizim için zaten sinema bunlardan daha fazlası. Genelde de aradıklarımızı İran'da bulabiliyoruz.

Birçok ünlü yönetmen çıkan ülkede, Behnam Behzadi ismini duymamıştım. Zaten kariyerinde altı film var. 2013 yapımı Ghaedeye tasadof, onun ikinci uzun metrajlı filmi. Tamamen de ona ait diyebiliriz, zira senaryo da onun kaleminden çıkıyor.

Sevdiğim birçok unsur, bu filmde beraber yer alıyor. Tamamen tek mekan olmasa da ağrılıkla tek bir evde geçiyor. Tek bir güne bakıyoruz. Karakterlerimiz çok iyi çiziliyor ve onların yaşadığı çelişkiler, kararsızlıklar ve değişimler (tek bir gün içinde olsa da) çok iyi işleniyor. Ayrıca benim için çok değerli olan "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu birçok defa ve birçok farklı karakter üzerinden sorduruyor.

Konuyu kısaca anlatalım. Bir grup genç tiyatro oyuncusu, piyeslerini sahnelemek için yurt dışına çıkmak ister. Fakat İran'da kızlı-erkekli bir grubun yurt dışına çıkması kolay değildir. Devlet izin verse, aileler izin vermez. Yine de bir şekilde gruptaki herkes engelleri aşar (yalan, sahtecilik vs) biletlerini alır. Sadece tek bir öğrenci, babasından izin alamaz. Şehrazad, aslında İran standartlarında daha özgür yetişmiş bir genç kızdır. Hatta o yüzden babasına yalan söylemek zorunda değildir ve gerçeği söyler. Hatta izin de istemez, sadece "gidiyorum" der. Fakat babası, onun psikolojik sorunlarını bahane ederek yurt dışına çıkmasına izin vermez.

Olaylar da bundan sonra gelişir. Baba, grubu tehdit eder. Şehrazad, gruba zarar gelmesi için kaçar ve kayıplara karışır. Baba, grubun kızı sakladığını düşünür. Grup, uçağa Şehrazad olmadan binip binmemek arasında ikiliğe düşer. Sıkı arkadaşlık bir gecede çatırdar.

Harika... 

Türkiye'de film ile ilgili pek yorum ve analiz bulamadım. Oysa bizim toplumumuz için çok müsait bir film. Batı'dan okuduğum bir iki yorumda ise hikayeyi sadece "genç-yaşlı; kuşak çatışması" olarak değerlendirmişler. Oysa biliyoruz ki o (ve bu) toplumun kılcal damarlarına işlemiş çok daha köklü meseleler de var.

Çok iyi bir film olmayabilir ama önümüzde çok iyi işlenen güçlü bir senaryo var. Hatta çok iyi bir tiyatro oyunu da olabilirdi. Bir şekilde denk gelip izlemenizi tavsiye ederim.

Perşembe, Aralık 26

Todos lo Saben


Todos lo Saben, yani daha bilinen ismiyle Everybody Knows, aradan geçen bir senenin ardından IMDB'de 7.00 puan barajının altına düşmüş durumda. Şaşılacak durum değil. Fakat kadronun tamamını düşününce ortaya çıkan ürün gerçekten şaşırtıcı.

Asghar Farhadi çok fazla film çekmiş bir yönetmen değil; sadece sekiz. Ben de sadece bir filmini izledim. Az  üretime rağmen kaliteyi kanıtlamış. İnsanı heyecanlandırdığı muhakkak.

İran gibi zor koşullarda ve kısıtlı kaynaklarda çekilen iyi filmlerin ardından bu tip yönetmenlerin Batı imkanlarıyla çok daha klas işlere imza atması bekleniyor. Fakat aksi olması muhtemel. Mesela  Kusturica'nın en basit işlerinden birinin Arizona Dream olması gibi... Todos lo Saben'in başına gelen de bu...

Kadro şahane. Javier Bardem, Penelope Cruz, Ricardo Darin... İyi bir yönetmen ve iyi bir öyküyle çok iyi bir film çıkacağını bekliyoruz ama her şey çok standart kalıyor. Hikaye merak uyandırıcı değil, kurguda boşluklar var, diyaloglar zayıf, tempo ağır. Orta sınıf bir film için dahi çekilmez özellikler ama yüksek bütçeli ve yüksek beklentili bir filmde karşılaşınca, hayal kırıklığı daha büyük oluyor. Bir de Farhadi'nin kendisini tekrar ettiğini söyleyenler var ama o konuya ben hakim değilim. 

Yine de Codayi-i Nadir ez Simin'in çok daha iyi olduğunu belirtebilirim. Fakat yönetmenin hakkını verelim.  Codayi-i Nadir ez Simin ne kadar İran toplumunu anlatan bir film olsa da aslında insani ilişkilere dair bir bakış da sunuyordu. Ve insan her yerde insan. Yönetmen de bu sefer İspanya'da (daha önce Fransa'da) bazı insanların hayatlarına ve birbirleriyle ilişkilerine girişmiş. Ne kadar kotaramasa da cesareti hayranlık uyandırıcı. Ve en azından film boyunca ve filmden sonra bize "Ben bu karakterin yerinde olsam şöyle yapardım" veya "Bunu yapmazdım" dedirtiyor. Ahlak, vicdan gibi kavramlar üzerine kafada kıvılcımlar çıkıyor. Bu kıvılcımlar İran filmlerinde olduğu kadar bir yangına dönüşmüyor ama olsun...

Çocuk kaçırmasıyla, tarla kavgasıyla, yasak aşklarıyla, küçük bir kasabaya musallat olan suç silsilesiyle, bir Türk televizyon dizisini andıran filmin bazı artıları da yok değil. Yönetmenin gözü, kamerası ve tekniği, İspanya'nın sıcak atmosferi ile birleşince güzel görüntüler çıkıyor ortaya. Müzikler de filme ruh katıyor.

Bir de düğünleri hiç sevmeyen beni bile etkileyen bir düğün sahnesi var. Sebebinin ne olduğunu anlayabiliyorum ama uzun uzun anlatmaya gerek yok. İşte bu da yönetmenlik becerisi olsa gerek. Zaten biz de geri kalan dakikalarda bunu göremediğimiz için üzülüyoruz..

Pazartesi, Haziran 5

Bacheha-Ye aseman


Hocam biz buna ne diyelim be... Bu filmdir, bu sinemadır, bu hayattır... Sadece 180.000 dolara çekilmiştir. Demek ki Majid Majidi çok büyük yönetmendir.

Her karakterini ayrı ayrı seviyorum; tabi ki en başta kız kardeş Zahra'yı. Bir tek filmin başında Ali'nin ayakkabıları aramasına izin vermeyen manava ayar oldum. Baba bile en başta korkutucuydu ama sonradan anladık ki o da özünde iyi adam. Baba gibi baba; uğraşıyor, didiniyor. Önündeki şekerlerden bir tozunu bile bardağına atmıyor; kendisine emanet edildi diye. Zengin mahallelere çalışmaya gidince beceriksizliği ortaya çıkıyor ama en çok çocukları için üzülüyor, onlar için çabalıyor.

Ulan babayı bu kadar anlattıysam çocuklar Ali ve Zahra'dan da bahsetmem lazım ama benim kelimelerim yetmez. O çocukların muhteşem oyunculukları nedense devam etmemiş. IMDB'de liste düşük. Komşu ülke İranlı çocuk oyuncuların kariyerleri için IMDB'ye bakmak... Bunun üzerine de ayrı bir yazı yazılır.

Bu filmde insanlık var. Kısa kısa sahnelerde bile görebilirsiniz. Ayakkabıyı kanaldan çıkaran esnaftan, okuldaki öğretmene kadar... O karakterlerin hiçbiri boşuna girmemiş filme.

İran'ın Oscar'a aday olan ilk filmiymiş. Ondan sonra da, biri sonuncusu olmak üzere iki kez kazandılar. Kapıyı açan Majidi olmuş. Bir ara diğer filmlerine de bakacağız.

Çarşamba, Ekim 19

Codayi-i Nadir ez Simin



Filmlerin isimleri Türkçe'ye her zaman kötü bir şekilde çevrilmiyor. Bu filmi İran'dan 'Bir Ayrılık' olarak çevirmek oldukça doğru bir hareket, çünkü konu sadece baş karakterler Nadir ve Simin arasında değil. Gerçi bu çeviride Batı dünyasının katkısı da daha fazladır, keza İngilizce'de de 'A Separation'.

Sinemayı standart seviyede takip edenler bile, 2011 yapımı bu filmi izlemese de duymuştur. Ben de uzun zamandır izlemek istiyordum, ancak bu sene denk gelebildim. Üstüne uzun uzun yazılacak, konuşulacak film ama benim çapım yetmez. Zaten 2011'de Türkiye'de sık sık konuşulduğunu, yazıldığını hatırlıyorum. İlgi, haksız değil. Usta işi bir eserle karşı karşıyayız. Hatta belki de 21.yüzyılın ve Ortadoğu toplumlarının Suç ve Ceza'sı diyebiliriz.

İran hakkında yanlış bilinen çok şey var. Filmler bu nedenle önemli. İranlı yönetmenler ve sinemacılar, bütün baskılara ve yasaklara rağmen oldukça üretkenler. Dünya çapında olmaya devam ediyorlar, çünkü tarihlerinden miras kalan bir birikim ve kültür var. 

Asghar Farhadi'nin Batı'dan ödüller alan bu filmini izleyince de Türkiye ile benzerlikler kurmamak mümkün değildi. Bu, bir kesimin 'İran olacağız' korkusundan biraz daha farklı. Aslında, evet İran olabiliriz ki şu günün penceresinden bakınca Suriye olmaya daha yakınız ve belki de İran olmak daha cazip bir seçenek bile olabilir. Fakat konu bu değil. 

İran olma endişesini taşıyanların çoğu, bu karanlığın siyasi bir güçle ve devlet mekanizması sayesinde gerçekleşeceğini iddia ediyor. Fakat aslında, iki ülkede de toplumsal kesimler arasında bir fark yok. Ayrılıklar da aynı. Birbirinden uzak toplumların varlığı ve kopuşlar, gelecek için korkular türetebilir ve daha sonrasında da onarılmaz dertlere neden olabilir. Siyaset de bunun bir yerinde muhakkak vardır, faydalanır, gücünü buradan alır. Fakat, işin en başında toplum ne yaparsa kendisine yapar.

Bu filmle beraber Oscar'ın son 10 yılınd 'yabancı dilde en iyi film' ödülünü alan filmlerden beşini izlemiş oldum. En yakın zamanda diğer beşliyi de tamamlamak niyetindeyim.

Pazartesi, Şubat 13

Persepolis


IMDB puanıyla Türkler'in internette ne kadar etkili olduğunu gösteren film.

Bazı sıkıntıları olan ama başında Atatürk'ün adı geçtiği için o sıkıntıları es geçilen film. Neyse ki kitabında (bu filmin de kitabı varmış) daha eşit mesafeli yaklaşım varmış.

Çarşamba, Ocak 12

Kazanan İran


Asya 2011'in en merak edilen maçlarından biri; iki komşu ülkenin kapışması: İran-Irak. Son şampiyon Irak, İran karşısında öne geçmesine rağmen son 5 dakika yediği golle kaybetti. Kaybetmiş. İzleyemedim. Asya 2011 dikkat çekiyor. Bu futbolsuzlukta heyecandır.