Cuma, Ağustos 31

Çılgın


Hector Cuper'i sevmeyen var mı?

Ben buralara gelmeden önce sevmezdim ama şimdilerde kanım çok ısındı. İnşallah uzun süre burada kalır, hatta sadece Orduspor'da kalsıni istikrar olsun, başarı olsun ve saire...

Hayatın Soundtrack'i


1.50'den sonra çalan müzik; ya devrimden sonraki ilk sabah tüm yurtta ve cihanda çalacak ya da öldükten sonra göğe yükselirken.

Devrim olmayacağına göre, kesin biz öldükten sonra çalacak.

"Bütün hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti" diyen adamın arka fonu...

Perşembe, Ağustos 30

Yordu



Tatilden döneli tam bugün 1 ay oldu, bu bir ay 5 seneye bedeldi.

5 sene önce bugün İstanbul'a geri döndüm. 5 senede sıfırdan başladığımız yolda geldiğimiz nokta burası (neresi?)

Belki de son 5 senenin en boktanı son bir haftaydı. Kısacası; bütün 5 senenin yorgunluğu ortaya çıktı.

Salı, Ağustos 28

Kim Bu Takımın Papazı




Takım içi çeteleşme her zaman, her takımda olmuştur. Veya gruplaşama diyelim. Gerçi bu çetenin, standart bir gruptan daha farklı olduğu ortadadır. Daha basit bir ifadeyle takımda papaz abiler ve onun yancıları her zaman vardır. Raul, Totti, Maldini.... Mesela bizim Kral zamanında bu işin piriydi. Futbolcular onun kontrolündeydi. Kulübün sıkıntılı dönemde olması, futbolcuların maaşlarını alamaması onun da işine geliyordu. Otorite boşluğunu iyi değerlendiriyordu.

Mesela, 90'ların sonunda Mehmet Özdilek, Beşiktaş'ta böyleydi. Ahmet Dursun'la, Ertuğrul Sağlam'la kapışırdı. En azından gazeteler öyle yazardı. Hakan Şükür de Mehmet Özdilek de efsane oldukları takımda futbolu bıraktılar.

"Çete" olgusunun bendeki en eski örneği, meşhur ''Sakarya Çetesi''dir. Zaten çete diyorsak, bunun nedeni, bu yapılanmanın ilk örneği olan grubun bu isimi almasıdır. Sakarya partisi denseydi, ondan sonraki benzerlerine de parti derdik. 

Biz daha çocukken, Fenerbahçe daha Kadıköy'deyken, kulüp binası küçücük bir kulübe, antrenman tesisi Derağzı'yken, gazeteciler her gün idmandayken, kongrelerin bile grubu varken, "Sakarya Çetesi" camianın  içinde at koştururdu. Veya bize öyle anlatılırdı. Ama ateş olmayan yerden de duman çıkmazdı.

Aykut, Oğuz ve diğerleri... Tanju'yu bile yemişlerdi. Oğuz ile forma numarası kavgası, Aykut ile gol krallığı çekişmesi. Şu da var ki, ne Mehmet gibi ne de Hakan gibi, takımda kalabildiler. Belki Ali Şen onlardan daha güçlüydü. Şampiyon olan takımın papazını yollamak güven, özveri ve tecrübe ister. Gerçi aynısını 2008'de Hakan Şükür için Adnan Polat da yaptı ama başarılı olamadı. (Ali Şen de çeteyi dağıttıktan sonra toparlayamadı ama çetenin yüzünden değil)

Adnan Polat, çetenin ele başını gönderse de öyle bir yapılanma vardı ki, çete bitmiyordu. Parası ödenmeyen genç futbolcuların cebine harçlık koyan bir adamın ağırlığından bahsediyoruz. A Takım'a çıkmamış oyuncu bile çeteye dahil olabilirdi. O yüzden çetenin lideri bedenen orada olmasa da, o kişilerin üzerinde her zaman etkili olabilir. Eh teknoloji de ilerledi, bir televizyon programıyla kitleleri etkilemek mümkün. O da onu yaptı. Takımdan uzaklaştırıldı ama camiadan uzaklaşması mümkün değildi.

Alex'e dönelim... O da bir papaz. Öyle diyorlar. İsmail Kartal, Samandıra'da "Brezilya çetesini bitireceğiz" demiş. Brezilya çetesi denilen olgu sadece Alex oysa. Evet bugüne kadar 8 senede bir çok kişiyi takıma aldı, bir çok kişiyi yolladı, papazlığını yaptı ama son 1-2 senede takım içinde ne kadar papaz olabildi ki? Hepimiz FB TV izliyoruz?!..  Papaz dediğin, çete dediğin otobüsün arkasına oturur. Takımı oradan ayartır. Stratejik bir bölgedir. Bugün bakıyoruz arka koltuk, Mehmet Topuz'a Bekir İrtegün'e kalmış. Alex'in papazlığı Nobre,Maldonado,Edu zamanında kaldı. Eh Nobre'den çete kurarasan, sene 2012'de böyle kalırsın ortada. Fenerbahçe'ye yeni transfer olmuş genç topçu olsanız kimin kol kanat germesini beklersiniz. Alex mi, Volkan mı? Baroni mi Selçuk Şahin mi?

Mustafa kardeşimin dediği gibi; "Heykeli dikilecekmiş, koyarlar heykele, sen önce arka koltuğu kap"

Zaten takımının papazına kolay kolay tweet sildiremezsiniz. Yedek oturtabilirsin, kadroya bile almayabilirsin ama otoritesini sarsacak bir hareket olarak sansürü uygulayamazsın. Siz hiç Hakan Şükür'ün görüşme odasına çağrıldığını duydunuz mu? Hakan Şükür, bir sorun olursa kendi gider zaten. Ondan sonra da hoca gider.

Bu son yaşanan süreç de gösterdiği gibi, taraftar Alex diye bağırabilir, ama Kocaman, Alex'ten daha güçlüdür. Ve aslında bu kulübün papazı Aziz Yıldırım'dır. Herkes konuşur, mikrofonu eline o alır. Resmi siteden yapılan açıklama da gösterdiği gibi, Alex'in papazlığı Andre Santos ve Lugano  gidince bitmiştir. 3 Teemuz'dan sonraki süreç Aykut Kocaman için bitmiş, Alex için ise devam ediyor.



9 Aylık Golü


Mahalleden mahalleye göre değişir ama bizde 4 sayılırdı.

Pazartesi, Ağustos 27

Little Budha


Bertolucci, Keanu Reeves, Bridget Fonda, hatta Chris Issak, sevimli çocuklar, doğu kültürü, tarih, nostalji.. Bütün bunları birleştirip çıkan filmin böyle olması üzüntü verici. Son yarım saat özellikle baya Holywood işi olmuş. 

Gerçi IMDB'de puanı 5.8; o kadar da değil. Uykunuz varken izlemeyin, sakin kafayla akıyor...

Hamza'nın Golü


Hamza Gezmiş, 2009 yılında Kartalspor'a geldi. Sadece 3 sene kalsa da, sanki 40 senedir buradaymış gibiydi. Zaten kısa sürede takım kaptanlığını alması yadırganmamıştı bile. 

"Deli Hamza", rakibe agresif, topla sakin ilginç bir kişilikti. Güçlü fiziği ile dikkat çekerdi. Stoperde daha iyi oynamasına rağmen, sağ bek sıkıntısı nedeniyle çoğu zaman sağ bekte oynadı. Yarı sahayı geçtiği pek görülmemiştir. Kornerlerde bile ceza sahasına girmekten çekinirdi. 3 senede ligde gol atamamıştı. 

Transfer döneminde Hamza, Göztepe'ye transfer oldu. Ligin ilk maçında Göztepe'nin Kartalspor'a konuk olması, Hamza ve Hamza'yı seven Kartalsporlular için oldukça duygusal bir durumdu. Buna bir de gol  atması eklenince işler değişti.

Hamza seneler sonra ilk golünü, daha önce kaptanlığını yaptığı Kartalspor'a attı. Tıpkı, 2004'te transfer olduğu Beşiktaş'ta Fenerbahçe'ye gol atan stoper/sağbek Mustafa Doğan gibi...

Golden sonra önce sevindi, sonra durdu, yumruğunu sıktı, arkadaşlarının arasına saklandı. Sevinip, sevinmemesi de önemli değil aslında ama bir garip olduğu gerçek.




Pazar, Ağustos 26

Şeref Diploması




Bir futbolcu için en güzel şey budur herhalde. Gittiği yerde iyi hatırlanmak. Futbolcu mu dedim? Bir insan için en güzel şey budur. Herhalde değil, kesin böyle.

Kaybolmak İçin İspanya'ya Gitmek




İspanya'da evinde ölü bulunan Norveç vatandaşı Haki Nice'nin, 19 yıl önce Antalya'da ortadan kaybolan Muzaffer Kalkan olduğu ortaya çıkınca ailesi şok ve acıyı birlikte yaşadı.

Antalya’da oturan Muzaffer Kalkan, 1 Ocak 1993 tarihinde ortadan kayboldu. Ailesi ve polis, tüm aramalara rağmen Kalkan’ın izine ulaşamadı. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından da aranmaya başlanan Muzaffer Kalkan için, İnterpol’e de bilgi verildi.

İspanya’nın Malaga kentinde yaşayan Haki Nice adlı Norveç vatandaşının geçen hafta evinde ölü bulunması üzerine polis soruşturma başlattı. Kalp krizinden öldüğü belirlenen Nice’nin, bir arkadaşına yakınları olduğunu, ancak şu anki adıyla kendisini tanımadıklarını söylediği bilgisine ulaşan İspanyol polisi, bu yönde soruşturma yürüttü. Polis, İnterpol aracılığıyla yaptığı girişimler sonucu Haki Nice’nin, 1993 yılından beri kayıp Muzaffer Kalkan olduğunu belirledi.

Türk polisiyle irtibata geçen İnterpol, İspanyol polisinin kendilerine ilettiği fotoğrafları Antalya Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdi. Antalya Emniyeti Asayiş Şube Müdürlüğü Kayıp Şahıslar Büro Amirliği ekipleri, Muzaffer Kalkan hakkında düzenlenen dosyadaki telefon numarasından, kız kardeşi Leyla Kalkan’a ulaştı.

Teşhis üzerine Leyla Kalkan’ın erkek kardeşi, cenazeyi almak üzere Malaga’ya gitti.


Bu arada Muzaffer Kalkan'ın 1993'den bu yana kayıp olmasına rağmen ailesinin 2002'de kayıp müracaatında bulunduğu öğrenildi. 


Ne hayatlar, ne kafalar... Ne cesaretler




Cumartesi, Ağustos 25

Telefonla Joker Hakkı



Bazen elin ayağın boşalıyor. Öyle bir duruma geliyorsun ki, öyle bir haber alıyorsun ki, ne yapacağını şaşırıyorsun. Gündelik problemleri tek başına çözmekte mükemmelsin. Ama hayat sadece onlardan ibaret değil. Öyle zamanlarda, beklenmedik anlarda, öyle şeyler çıkıyor ki; tek başına altından kalkamayacağını bildiğin kadar, kimle beraber karşı koyabileceğini bilemiyorsun. 

İlk telefon önemli. Başın sıkışınca ilk kimi arıyorsun? Başın bu hayatta ne kadar sıkışıyor? da önemli bir soru olabilirdi ama sidik yarıştırmak tutunmaya çalışanlara zarar verir. En zor anında kimi arıyorsun?

15 yaşımdan beri ilk telefon babama gidiyor. Eskiden normal durumdu ama artık kendisi benden 770 km uzakta ve 60 yaşında. Daha ne kadar onu arayabilirim bilmiyorum. Bu yaştan sonra hala birini aramak ve hala aynı insanın omuzlarına yüklenmek... O problemlerin toplamından bile daha büyük bir baskı, suçluluk duygusu...

Bir ara 27 senede kazandıklarımı ve kaybettiklerimi sıralasam mı acaba? Korkutucu bir plan. 27 senede babanın yükünü azaltacak kişiyi/kişileri bulamadıktan sonra ne kazanmış olabilirsin ki? Kaybettiklerimiz zaten sürekli akıldayken....

FOTO: 

Eğlenceli Sezon



İlk hafta belalı rakip karşısında alınan beraberlik, ikinci haftada derbi. Kimseye denk gelmez. Kaybedersen kazan kaynıyor, henüz ikinci haftada. Kazanırsan inanılmaz motivasyon. 

Feda sezonu, ilginç kadro, eski kaptandan yeni hoca. Böyle takımların ne yapacağını merak ederim. Heyecanlı, aksiyonlu bir sene. Böyle bir sezonda, taraftar olmak, tribünde olmak güzel olur aslında. Bizim gibi düşünen adam sayısı az olduğu için, Beşiktaş kombine satamadı. Her haliyle değişik bir sezon.

Avrupa'da benzerini, Milan yaşıyor. Büyük takımların, "büyük" olduklarını kanıtlamaları için muhteşem bir fırsat. Meydan okuma şansı. Bütün aksilikler yaşansın. Heyecan, tutku, aksiyon, stres... Zaten bu oyunu niye izliyoruz ki? Daha doğrusu niye takım tutuyoruz ki? Bu hisler yaşamak için.


Cennete Gider Miyiz?




- Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz?

- Özür dilerim...

Can'ın eniştesi

Cuma, Ağustos 24

Korkma Ben Varım



Ufak tefek yazı yazıyoruz ya, okuduğumuz şeyleri genelde kendi yazdıklarımızla kıyaslamak refleks olmuş. Lisede kompozisyon dersinde öğretmenimden duyduğum "güzel yazıyorsun" dan bu yana aynı şeyler. Veya ara sıra bu bloga gelen yorumlar. İnsanın hoşuna giden şeyler. Bir de teşvik edici özelliği var.

Yine de yazmak için ısrarcı biri değilim. Çekinmemin nedeni, "söylenmemiş ne kaldı ki?" sorusuna cevap bulamamak. 

Ondan sonra; bir kitap okuyorum. Genel olarak çok beğenilen bir kitap oluyor bu. Ve ardından pişman oluyorum: Bunu ben de yazardım. Ne kadar ukalaca. Yaşın ne başın ne. Bazen kıskançlık bile devreye giriyor; benim niye aklıma gelmedi böyle bir hikaye, bu cümleler. Bu daha normal bir dürtü aslında. Sonuç olarak her ikisinde de bana bir şevk ve hırs geliyor. Sonra da geçiyor.

Murat Menteş ve Korkma Ben Varım. Hiç öyle değil. Demin yazdıklarımı unutun. Bir kitap okuyorsun, ondan sonra "bu kadar iyi nasıl yazabilirim ki" diyorsun. Okurken muhteşem haz. Bittikten sonra heveskıranlık.

Bazı kitapların, bazı cümlelerini kalemle çizenler vardır. Bu alışkanlığa sahip olanlar bu kitabı okursa, çizilmedik sayfa, paragraf bırakmazlar. Zaten kitabın adı bile çizilebilir. Daha başlarken mıhlanıyorsun yerine. 400 küsür sayfa, bir sürü karakter. Cümleler, kelimeler. Kitap akıyor. Her cümleyi düşünüyorsun, tartıyorsun, derin anlamlar çıkarıyorsun, sonra arkasından gelen bir cümleyle her şey ters oluyor.

Bir 15 sayfa okuyorsun, düşünüyorsun, tartıyorsun, derin anlamlar çıkarıyorsun, sonra arkadan gelen bir 15 sayfayla her şey ters yüz oluyor.

Dublörün Dilemması'nı okuyanlar, genel olarak bu kitap için "gölgede kalmış" diyorlar. Bu gölgede kalan haliyse, acaba o nasıl? Bir açıdan da çok şanslıyım, Murat Menteş'in yazdığı ve henüz okumadığım cümleleri ve sayfaları var.

Murat Menteş'e, Emrah Serbes'e, İbrahim Tenekeci'ye daha çok zaman ayırmak lazım.... "Ama onlar..." Dağılın...


Perşembe, Ağustos 23

Bir Beşiktaş Maçı Sonrası




Galatasaraylı futbolcu Arda Turan, kendisinin de kaptan olmak istediğini ancak bundan sonra ikinci kaptanlığı kabul etmeyeceğini söyledi. 

...Arda, Lincoln'ün performansını nasıl değerlendiriyorsun sorusuna "Ben hiçbir zaman bireysel olarak bakmıyorum. Benim için Nonda hiç gol atmasada inanılmaz bir futbolcu. Topları saklıyor, savunmaya yardım ediyor. Lincoln inanılmaz yetenekli ve son zamanlarda yeteneklerinin hepsini sergiliyor. Umarım her zaman böyle oynarlar. Ama kenarda oturan Ümit Karan'ı, Sabri'yi de unutmamak lazım. Çünkü biz bir takımız ve o arkadaşlarla da 10 kişi deplasmana gittiğimizi biliyoruz. O yüzden herkes arkadaşlarının kıymetini bilmeli" diye konuştu.

Genç futbolcu Ayhan Akman'ın yokluğunda kaptanlığın Lincoln'e verilmesiyle ilgili soruya ise "Ben kaptanlıkla ilgili konuşmak istemiyorum. Ama Galatasaray'da bir kaptanlık durumu vardır ve geçmişte kaptanlar Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz ve Hakan Şükür'dür. Yönetimimiz böyle uygun görmüştür. Tabiki ben de kaptan olmak isterdim. Ama bu saatten sonra ikinci kaptanlığı asla takmam" ifadelerini kullandı.

Madem bu hafta Beşiktaş maçı var, pazar günü de Arda gol atmış. Bu aralar Engin'e çok salladık, Arda'yı unuttuk...

Sabah sorunsuz Galatasaray = başarısız Galatasaray dedik, aslında bakınca sorun olunca da başarı kesın gelmiyor.

Bu arada bu sene kaptan kim, hani Balta falan deniyordu, Selçuk, Ujfa.. Belki bu sorun bizi şampiyonluğa taşır.


Feda



Bu tişört belki de piyasaya çıktığından beri ilk defa bu kadar anlamlı oldu. Elde pahalı derbi bileti, üstte Feda tişörtü. Bir stadın kalbi olan tribüne girmek için en az 200 lirayı gözden çıkarmak zorunda kalanlar, maddi manevi birçok şeyini feda edenler. Bir de feda etmeyi göze alıp da yasaklar yüzünden engellenmek zorunda kalanlar.

Derbilerin eski tadı yok, çünkü futbol ailesi ince bir sesle "feda" dedi.

Türk Futbolcusunun Vizyonu



Avrupa'dan hiç transfer teklifi aldınız mı?

"Rausch beni Kaiserslautern'e götürmek istedi. Ben Türkçe'yi zor konuşuyorum, "Almanya'da ne işim var" dedim. Ali Şen beni arayıp, "Gitmek ister misin?" dedi. "Yok" dedim. "İstanbul dolce vita" Orada hata yaptım. O zaman ufkumuz geniş değildi. Kendime güvenemedim.Kendimi Almanlardan küçük gördüm. Frankfurt'a 1980'de UEFA Kupası kazandıran Rausch beni beğeniyor, ben kendimi beğenmiyorum. Hata yapmışım"

Bahtiyar Yorulmaz - Four Four Two Ağustos

30 sene geçmiş, Türkiye, dünyaya daha çok entegre olmuş, Avrupa "uzak" olmaktan çıkmış ama değişen bir şey var mı? Yok. Mehmet Topal geri dönmek için can atıyor, gol kralı Türkiye'de kalmayı istiyor, 2002'de Hasan gidemiyor, 90'larda Metin-Ali-Feyyaz'ın aklına bile geçmiyor.


Çarşamba, Ağustos 22

Yılın Transferi



Ne Krasic, ne Burak, ne Olcay Şahan (sonuncusu hiç olmadı zaten). Yılın transferi diye bir olgu varsa, bu unvanın sahibi her zaman ezeli rakipten alınan futbolcu olur. Her yaz böyle olaylar yaşanmaz. Bu yaza İzmir'den denk geldi. Karşıyaka'dan Şaban Genişyürek'i alan Göztepe, yılın transferini yapmıştır.

"İzmirli askerine sahip çıkar" denir de 35.5 golcüsüne sahip çıkmadı. Bir gece yarısı operasyonuyla Şaban, Göztepe'ye transfer edildi. Uğruna yapılan tezahüratlar, pankartalar, "umudumuz Şaban" mottoları, alınan formalara yazılan isimler... Hepsi boşa gitti. En çok da bu videonun boşa gitmesine üzüldüm. Kulübün kanalı hazırlamıştı, geçen sene. Fondaki müziği herkes sever zaten. Forvet de gol atıyor. Ama işte geldi gitti. Çöp oldu, anı oldu.

Bundan sonra oynanancak ilk Göztepe-Karşıyaka maçını merakla bekliyoruz. Zaten 7 senelik aradan sonradan oynanan ilk derbide bir durgunluk vardı, böyle bir olay ateşleme yaratır. Bir de Şaban gol atarsa....

Salı, Ağustos 21

Nur Tatar




Tabi ki 1 ay öncesine kadar sokakta görsem tanımazdım. 1-2 sene öncesine kadar ismini de bilmezdim. Sonra ismini duymaya başladım, tekvandocu olduğunu öğrendim ama iyi midir, kötü müdür bilmiyordum. Tekvandoyu da bilmiyordum zaten.

Londra'daki ilk maç. Sabah seansı. Bizim kız çıkacak dediler, baktık. Bir sporcuda en sevdiğim özellik; konsantrasyon. Bakışından, vuruşundan, duruşundan, sevinmesinden; her halinden belli. İşin tekniğini de bilmiyoruz ama rakiplerine göre daha atletik sanki. Yaptığı aksiyonu o kadar güzel ve kusursuz yapıyor ki, rakibine karşı bir atak yaptığını düşünmüyorsun o anda. Sadece izliyorsun. Maç (ya da ne deniyorsa) sonunda kaskı çıkardı. Pırlanta gibi güzel,sevimli bir genç kız.

19 yaşındaymış. Gün içinde maçlar. Her rakibi aynı şekilde yenmeye devam. Finale kadar yürüdü. Bir gün boyunca büyük heyecan. Bizim sporcumuz olmasa yine sevecektik sanki. Servet ve Rıza gibi. Hemen hakkında aramalar yapıldı tabi internette. Eski röportajları okundu. Örnek sporcu dediğimiz, burnumuzun önündeymiş biz görememişiz.

Devamı da var. Final maçında ağlaması, madalya töreninde utangaçlığı, bir gün sonra Londra gezisindeki sempatikliği. Sanki kardeşimiz gitmiş, madalya almış gibi seviniyoruz.

Böyle bir sporcu ancak iyi bir aile ortamından çıkar. Vanlıymış, Antalya'ya yerleşmişler. Tekvandoya Van'da başlamış. Abisinden görmüş. Abisi bırakmış o devam etmiş. Van'da kızının tekvando yapmasını teşvik eden bir babanın kızı. Annesi madalya sonrası röportaj veriyor, neşe saçıyor. İlk örnek aldığı insan olan abinin o gururu gözlerinden okunuyor. Böyle bir aileden örnek sporcunun çıkması şaşırtmaz.

Bundan sonra onun büyük hayranıyım. Zaten daha kariyerinin başında. Uzun süre daha bizimle.  O mutlu olsun, o gülsün, o kazansın, ailesi sevinsin, biz izleyelim, biz sevinelim. Belki ileride kızımız olursa, onu sporcu yapabilmek için elimizde bir örnek olur. Doğmamış çocuğuma örnek, henüz 19 yaşında.


Pazar, Ağustos 19

2020 Aday Kenti: Caddebostan




Atıcılık: Bostancı tarafında daha sık rastlanır. Sahile doğru balonlar dizilir. Bileğine, güzüne güvenen balonu vurur. Köklü bir tarihi vardır.

Atletizm: Koşu parkuru mevcut, koşanlar var. Yürüyen var. Atma ve atlamalara pek ilgi yok ama sıkıntı olmaz. Tesis yapılırsa o da ilgi görecektir.

Badminton: Var. Vallahi var. Yeter ki araya bir file çekilsin.

Basketbol: Konuşmak bile abes

Binicilik: Eksik olan yegane sporlardan. At olsa o da yapılırdı.

Bisiklet: Fransa Bisiklet Turu, La Vuelta, Caddebostan parkuru.

Boks: Özellikle gece bir saatten sonra bazı müsabakalar oluyor.

Cimnastik: Aletler var.

Çim Hokeyi: Çim var ama çim hokeyi görmedim.

Eskrim: İlgiye muhtaç

Futbol: İçinde olduğum için biliyorum. Süper Lig'den daha sert, La Liga'dan daha çekişmeli, İngiltere'den daha tempolu maçlar oynanıyor.

Güreş: Serbest stil de olsa güreşen çocuklar var. Minderi koyarsın, Caddebostan'da final yaparsın.

Golf: Golf oynandığını görmedim ama Türkiye'de golf oynayan kitlenin yarısı golf oynamadığı zaman buralarda dır.

Halter: Olmamaması daha iyi zaten

Hentbol: Mesele elle oynanan oyunsa amerikan futbolu ve rugby var. Bu kitleyi olimpik spor olarak hentbola yönlendirmek mümkün olabilir.

Judo-Tekvando: Oluyor arada, yapıyor çocuklar. Şimdi Servet ve Nur sayesinde ilgi daha da artar, daha profesyonel bir şekle girer.

Kano-Kürek: Burada ironi yok, Türkiye'nin kürek ve kano beşiği buralar. Fenerbahçe ve Galatasaray idmanlarını burada yapar.

Masa Tenisi: Bir masa koymaya bakar

Okçuluk: Yok. Olmasın da. Tehlikeli gerek yok.

Sutopu: Kuralları oluşturmak lazım.

Tenis: Hemen yukarıda tenis kortları mevcut. Zaten Londra2da da bütün organizasyonlar Olimpiyat Stadyumu'nda yapılmadı ya. Wimbledon'ı var Wembley'i var.

Triatlon: Eşsiz bir parkur var

Voleybol: En popüler sporlardan biri. Plaj versiyonu da mevcut.

Yelken: Marmara Yelken'in dibindeyiz.

Yüzme: Yeni Deryalar buradan çıkacak.


Bayramlar Güzel Değil



Aileyle geçirebileceğin kaç bayramın kaldı ömrümde? Veya onların ömrüne sığdırabileceğin? Onlarla beraber olabilme imkanın varken, bu bayramların kaçını beraber geçireceksiniz...

Gerçi aile dediğin ne ki? Yenisi kuramıyor musun? Aile kavramı için, dil, din, kültür bile önemli değilken beraber geçirdiğin bayramların ne önemi var ki? Gereksiz anlam yüklemeleri.

Hadi bayram algısını böyle çökerttin, peki ya günler? Kaç günün kaldı ömründe? Veya onların ömrüne sığdırabileceğin. Onlarla beraber olabilme imkanın varken, bu günlerin kaçını beraber geçireceksiniz...

Cumartesi, Ağustos 18

Kırılma Maçları #10



"Yeter ulan kaç tane kırılma maçı oldu" diyenler arttı, bu son olacak o yüzden. Oysa zaten sezon içinde 40 tane maç yapmışız, 10 tanesini yazınca sezonun yüzde 25'i oluyor. Süper Final'de oynanan maçları "kırılma" olarak değerlendirmek de zor. O dönem, baya işin sonuydu, kırılacak bir şey kalmamıştı, Zaten seriyi yazarken ismi yanlış koyduk, "kırılma"dan öte unutulmaması gereken maçlar bunlar. Saygıyı hak eden 90 dakikalar.

Sivas deplasmanının da kendi içinde çok anlamlı bir hikayesi var. Rakip, sezonun en etkili takımlarından biri. Kendi evinde uzun süredir yenilmiyor, ilk 4 içine girip çıkıyor, belli bir standartı var, etkili hücum silahları var.Ve en önemlisi de Sivas'ta kara kış devam ediyor, zemin karlı ve bozuk.

Maç pazartesi günüydü ve maça gitmek gibi ufak bir plan yapmıştık. Çeşitli nedenlerden dolayı gerçekleşmedi. İyi de oldu aslında. Takımın zar zor gittiği bir deplasmandı, biz herhalde maç bittikten sonra anca ulaşırdık Sivas'a. Yolculuk neredeyse televizyondan, internetten dakika dakika takip edildi. O yorgunlukla takımın nasıl oynayacağı tamamen soru işaretiydi. Böyle durumları kotarabilecek yegane ismin takımın başında olması büyük şanstı belki de.

Fenerbahçe taraftı da bu maçı heyecanla bekliyordu. Kadıköy'den önceki son deplasmandı. Puan hesapları takım daha Sivas'a ulaşmadan yapılmaya başlandı. "Karlı zeminde 2 puan bıraksalar, Kadıköy zaten banko bizim"

Kötü oynadık. En azından iyi oynamadık. Ama iyi mücadele ettik. Necati muhteşem bir gol attı, Ujfalusi rahatlatı, son 10 dakikada da farka gidildi. "Son zor deplasman" 3 puanla geçildi. Aksi sonuçta; sezonun devamında daha büyük sıkıntılar yaşanabilirdi.

Derya



Derya Büyükuncu, olimpiyat oyunları için Londra'ya gitmeye hak kazandığında Google'a girdim. Görsellerde eski olimpiyatlarından veya yarışmalarından fotoğraf arıyordum. Karşıma çıkan isimler ise Taçmin, Taner, Nihat Doğan oldu.

Derya Büyükuncu, 6.olimpiyatında yine final yüzemedi. Yine üstüne bir şey koyamadı. Türkiye'nin en yetenekli yüzücüsü olduğunu, o 20 yaşına gelmeden de biliyorduk. Kırdığı rekorlar, ilk gittiği uluslararası müsabakalar çocukluk anılarımızda hayal meyal yer edecek kadar eski. Amatör sporcuların çektiği sıkıntılar, onların mücadeleleri her zaman saygı görecektir, görmelidir. Fakat sonuçta biz de sporu, sporcuyu ve  onları izlemeyi seviyoruz. Kahramanlarımız, özendiğimiz insanlar genelde çizgi roman veya film karakterleri değil sporcular oldu. Onlardan farklı şeyler beklemek de en doğal isteğimiz.

Mesela isterdim ki, ben küçükken; yüzerken izlediğim ve Galatasaraylı olduğu için ekstra sevdiğim Derya Büyükuncu, her sene ufak ufak da olsa üzerine bir şey koysun. Bir olimpiyatta final yüzsün. Olmadı. Başarısız olmak (6 olimpiyat başarısına rağmen) kötü birşey değil. Dayatılan "başarı" kavramını sevmiyorum zaten. Başarısız olmayı seviyorum ve başarısız olanları seviyorum. Böyle olunca Derya Büyükuncu'dan "tarihi başarılar" beklemiyorudum zaten.

Ama şu soruyu sorma hakkımız yok mu? "Abi neden sen olimpiyattan 1 sene önce Survivor'daydın". Neden kendine biraz daha zaman ayıramadın? Belki o zaman daha farklı olmaz mıydı? Son olimpiyatında sovunu yapsan daha güzel olmaz mıydı? Fakat bunları sorulara hakkımız yokmuş. Çünkü hayatımız boyunca Londra'ya ve Barcelona'ya gitmedik. Çünkü Derya idman yaparken biz kanepede televizyon izliyorduk. Oysa izlediğimiz şey de Acun'un Buzda Dansı'ydı belki..

Yeni kanun hükmündeki kararname: Amatör sporcular eleştirilemez. İlginçmiş. Mahallede boş kaleye gol kaçırınca taşak geçiyordu herkes bizle. Amatörün de amatörüydük. Mahallenin büyükleri de çıkıp "beyler yapmayın, bu cocugun ayağında çok iyi krampon yok, asfaltta top oynuyor" demedi. Burada biraz abarttım belki ama sporcu her zaman eleştiriye açık olmak zorunda değil mi? Amatör olması onu bazı şeylerden muaf mı tutuyor? Kendini geliştirmesi için gereken bu değil mi? 

Sporcuların hiç mi zaafları yok? Hepsi çok üstün karakterlere mi sahip? Bir tanesinde bile tembellik huyu yok mu? Veya rakibi küçümsemezler mi? Veya konsantrasyon eksikliği yaşamazlar mı? İnsani zaafların hiç biri amatör sporcularda yer almıyor mu? Bunları görürsek dile getiremiyor muyuz? Derya Büyükuncu'ya neden kendini havuzalara kapatmadın da Dominik'e gittin diyemiyor muyuz? Nihat Doğan, olimpiyat sporcusuna, Twitter'dan "halk oylaması yapılsın belki o zaman kazanır" yazabilirken, en çok bizim sinirimiz bozuluyor, Derya Büyükuncu'ya bunu hatırlatamıyor muyuz?

Çok farklı bir yerden bakalım. İnsanlar yeri geliyor dini eleştiriyor, dogmatik kuralları tartışıyor. 20 yaşındaki adam babasını eleştiriyor, öğrenci YÖK'ü eleştiriyor, siyasi kurumları eleştiriyor. Amatör sporcu bunların en üstünde  mi, en mükkemele karakterlisi, en kusursuzu da o yüzden mi eleştirilmiyor?

Evimde cips yerken 7 paragraflık eleştirisi yazdım.Sanırım en liberal zihniyetli insan  da benim.

Cuma, Ağustos 17

Radyo Günleri




Yeni sezon başlıyor. Yeni sezona övgüler yapılacak şimdi. Bizim kafa ise eskilerden çıkamıyor. Eski sezonlar olmasa, eski maçlar, eski futbolcular,eski stadyumlar, eski adamlar... 

Maçların radyodan takip edildiği günler olmasa bugün buraya "yeni sezon başlıyor" yazmazdık.

Perşembe, Ağustos 16

Hakan Balta'yı Gören Oldu Mu?




Engin Baytar'ı tartışmaktan saha içini konuşamadık. Süper Kupa'nın yıldızı kaptan Hakan Balta'ydı. Gözünüzden kaçtı değil mi? Sessiz sakin adam derbide rakibi perişan etse ne olur ki, önemli olan atar-gider-şov...

Hakan Balta'nın sol bek hali bellidir. İyi olduğunda belli bir standartı vardır, çok fazla üstüne çıkamaz. Kötü olduğu günler, tamamen ağır olmasından kaynaklanır. İleri de gidemez, geri de dönemezi. Bitiktir öyle günleri.  

Fizik üst düzeydir, topla kabiliyeti de fena değildir. Hakan Balta işte, herkesin bildiği gördüğü adam.

Pazar günkü Hakan Balta, 4-5 senedir izlediğimiz Hakan Balta'dan daha fazlasıydı. Kadıköy'deki Süper Final finalinde, maçın hemen başında sakatlandı ama 90 dakika sahada kaldı. Ondan sonra 2 ay doğru dürüst idman yapamadı. Sürekli tedavisiyle uğraştı. En sonunda iyileşti ve yine Fenerbahçe maçında sahaya çıktı.

Attığı paslar, yaptığı bindirmeler, çektiği şut, doldurduğu toplar, rakibi karşılama... Üst düzey top oynadı Balta. Kolunda pazuband. Ama sakatlık yine nüksetti. Maç sonu hemen tedaviye koştu. Kupayla fotoğrafı yok. Varsa da ben göremedim. Kırmızı kartı gören Engin kardeşimiz, törende sete çıkıp kupayı kaldırırken, pazubandın sahibi maçın yıldızı Hakan Balta neredeydi?

Hani bunlar önemli değil de, havalimanında omuzlara alınacak adam, veya forumda,twitterda adamsın yazılacak kişi Hakan Balta değil miydi aslında?

Umarım bir maçta kalmaz.Sol bek transferine önce, gerek yok dedirtti, sonra sakatlığıyla korkuttu. 

Ama yabancı sol bek geleceğine Hakan Balta oynasın. Pazar günkü Hakan'ın yedeği de Çağlar olmasın artık.

"Fatih Terim Ankaragücü'nde Başarısızdı"



Türk futbolunda ezber cümleler var. Aslında sadece futbolda değil, Türk halkının konuştuğu her konu hakkında böyle cümleler var. Futbola aşina olduğumuzdan bu ezber cümleleri ve yalanlarını kolaylıkla ayırt edebiliyoruz.

Mesela "Anelka Konyaspor maçında elle gol attı" tamamen biz ezber cümlesidir ve yanlıştır. Doğrusu, "Anelka, topu tutan kaleci Özden'in eline vurarak faul yaptı" olmalıdır. Çok fark eder mi? Etmeyebilir.

Mesela, Hagi'nin, Erol Ersoy'a tükürdüğü için kırmızı kart gördüğünü sananlar var. Veya bir grup da Hagi'nin aşırı itirazdan kart gördüğünü düşünür. İkisi de değil Hagi ilk sarı kart yardımcı hakemle konuştuğu için, ikinci sarı kartı Erol Ersoy'u omuzundan tuttuğu için görüyor. Ondan sonra da deliriyor.

Bir diğeri de bu yazının konusu. Derler ki, Fatih Terim aslında Ankaragücü'nde başarısız bir teknik direktördü, ne zaman Piontek'in yanında pişti o zaman başarılı olmaya başladı. 

Tabi ki her önermeyi, her teoriyi o zamanın şartlarıyla değerlendirmek lazım. Terim, Ankaragücü'nde çalışırken ben 2 yaşında falandım, bilemiyoruz o zamanları. Ama işte Maçkolik gibi eşsiz bir site var, arşivine bakıyoruz.

Gördüğümüz tablo söylendiğinin çok aksi bir durumu işaret ediyor. İmparator, göreve 1987'de başlıyor.  İlk iki maçında galibiyet, sonra Galatasaray'a yeniliyor. Fenerbahçe ve Beşiktaş'a karşı hocalık kariyerindeki ilk maçlarını 0-0 bitiriyor. Sezon fena gitmiyor, ligi 13.sırada bitiriyor. 34 maçta 12 mağlubiyet 10 galibiyet. Orta karar. Küme düşme korkusu yaşamıyor. Kupada ise yarı finale kadar yükseliyor.

Bir sonraki sezon ise çok daha iyi bir performans sergiliyor. Takımını 6.sıraya taşıyor sezon sonunda. Sezonun son 12 maçında sadece 1 kez, onda da Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finalisti Galatasaray'a yeniliyor. 36 maçta 17 galibiyet,bir Anadolu takımı için hiç fena değil.36 yaşındaki bir teknik direktöri çin ise çok daha iyi.

Acaba diyorum, Ankaragücü o sezonlarda Anadolu standartlarının üstünde bir kadro mu kurdu? Bizim bilmediğimiz, zamanın yıldız ve yıldız adayları mı vardı? Ama kadroya bakınca tanıdık isimlerin sayısı da az kalıyor. Gayet standart bir kadro var hocanın elinde.

Peki Fatih Terim için neden Ankaragücü'nde başarısızdı diyorlar? Ondan, kupa almasını mı bekliyorlardı? Belki maçkolikten sıyrılıp biraz Milliyet arşiv kurcalamak lazımdır.




Çarşamba, Ağustos 15

Kırılma Maçları #9




Uğultuyla gelen ince bir sesle; goooollll

Olimpik Takım



1993 Olimpiyatları. Akdeniz ama olsun. Benim için ilk heyecan. O zaman "olimpik milli takım" diye bir kavram vardı. Ordu milli de vardı, U-17,18,19 bilmezdik.

Rakip Cezayir, goller Hakan ve Sergen, hoca Terim, şampiyon Türkiye

Salı, Ağustos 14

Kırılma Maçları #8




"Soyunma odasında uyarı biraz hafif kalır, daha fazlası vardı"

Böyle diyordu Fatih Terim maç sonunda. Skor bir anda 2-0 olmuştu. 7 maçtır kazanan, 10 maçtır kaybetmeyen takım, hiç beklemediği bir yerde Samsun karşısında şok yaşıyordu.

Samsun'a Samsun'da yenilmek sorun olmayabilir aslında. Lig içinde böyle kazalar olabilir. Ama böyle maçları çevirmek, takım karakterini oluşturmak ve kazanma alışkanlığını geliştirmek için çok önemli. Daha da önemlisi, takımı, tribünü, camiayı şampiyonluğa inandırmak için gerekiyor. Son yıllarda şampiyon olan takımlara bakınca, son dakikada kazanılan maçların ve geriye düşülen maçlarda alınan puanların fazla olduğunu görürsünüz.

Samsunspor, klasik bir 3 puandan daha fazlasıydı. "Şampiyonluk" için gereken soyut, manevi, ruhani vs şeyler burada ortaya çıktı. Eğer bir şampiyonluk CD'si, belgesel hazırlanırsa, açılış sahnesi bu maç olmalıydı.

Gitarı Ağlatan Ergen


Arda'ya her zaman sallayacak değiliz. 

Saçlar uzamış, rezalet, gözlük çok çirkin, gulüşü antipatik ama hepsi bir araya gelince çok tarz olmuş. Jimi Hendrix'e özenen ergenlere dönmüş ama güzel yani.

Avrupa gören adam bir başka oluyor, daha rahat oluyor, tarzı giyimi, konuşması bile değişiyor. Buraya dönüp ne yapacaksın, kal orada işte.


Pazartesi, Ağustos 13

Takıma İhanet




Zaman değişiyor. Artık daha hızlı etkiliyoruz birbirimizi. Ortada değişilmez fikirler var. Yapışan etiketler var. O etiketlere göre yaratılan kahramanları sevmek veya  o etiketlere göre bellenen düşmanları yaftalamak var.

Engin Baytar bugün takıma ihanet etmiştir. Maç kaybedilseydi bir numaralı sorumlu oydu. Ve böyle bir yenilgide dilencilik eğlencesi sökmez.

Fenerbahçe'ye maç kaybediyorsun. Üstelik iyi oynadığın bir maçta. Bunun tek sebebi saçma sapan bir şekilde kırmızı kart gören oyuncun. Sırf bu yüzden İngiltere, Beckham'ı astı. Uzağa gitmeye gerek yok, burada da defalarca olmuştur bu. Nice yetenekli çocuklar, nice kahraman yiğitler, sadece bir derbide veya şampiyonluk maçında, poziyon icabı bile olsa kırmızı kart gördü diye "hain" olarak adlandırılmıştır.

Derbide takımı yalnız bırakmak, ihanet konusunda ezeli rakibe transfer olmanın bir alt seviyesidir. İnsanlar bu maç için sabahlarken, İstanbul'dan kalkıp Erzurum'a giderken, yollara çıkarken sen sahayı terk edemezsin.

Arıza topçuları severiz. Arıza topçular olmalı, olsun ki içimizdeki tutku devam etsin. İçimizdeki tutkunun dışa vurmuş halini görelim. Ama arızalığın bir nedeni olursa ne güzel olur. 

Mesela, 5-0 yeniliyorsundur, gidersin Leeds'de Mills'e yumruk atarsın. Veya Kadıköy'de yine yeniliyorsundur, maçın son dakikasında oyundan çıkarken rakip tribüne küfür edebilirsin, 90 dakikası 0-0 biten maçın sonunda rakip stoper ile didişip 20 futbolcunun birbirine girmesine neden olabilirsin. Ama iyi oynadığın bir maçta, sadece bir gol yediğin için (üstelik genelinde tartışmanın az, gerginlik seviyesinin düşük olduğu bir maçta) kırmızı kart görüyorsan bunun affı olamaz.

Engin severler, "Ay Engin ne güzel hakeme saldırdı, isyankar topçu, asi ruh " diyecekler. Hakkını arıyor'dan yola çıkıp Hagi'ye bağlayanlar bile çıkabilir. Tek kelimeyle saçmalarlar.

Böyle bir şey yok. Maçı kaybeden taraf biz olsaydık acaba aynı goygoy, aynı eğlence yine yapılır mıydı? İyi oynadığın bir maçta Fenerbahçe'ye yeniliyorsun, yeni yeni keşfettiğin Nevizade'den evine dönüp Facebook'u açıyorsun ve o uyuz kız iletisne "bu da mı şike"yazıyor. Bence en başta sen silerdin Engin'i.

Bu sefer önlemi erken alalım. Galibiyetin getirdiği rehavetle daha rahat adam silelim. Bir derbide yapılmaması gereken 2 şeyi de ( diğeri devre arasına rakibin formasını almak) Engin yapmış oldu. Biri tribün literatürüne ters olsa da "futbolcular da insan, onlar da arakadaş"tan belki hoş görülebilir ama bu sefer takıma ihanet var.

Sizin için hiç bir sorun yoksa bile, Engin kartı gördükten sonra Eboue'nın,Dany'nın Elmander'in ve diğerlerinin suratına bakın. 10 kişi kalmış olmanın getirdiği yükten rahatsız oldukları her hallerinden belli.

Neden? Çünkü 1 dakika sonrasını bile göremeyen adam anlık olarak sinirlenmiş. Neyse ki devamında hakeme saldırdı da önündeki 10 haftada ne yapamayacağını görmüş oldu. Belki bu sayede tribünde maç izlerken kendini geliştirir.

Engin Baytar, Aykut Kocaman'a şükretsin. 10 kişi kalmış bir takıma gol atabilselerdi, Engin şu anda kendine kulüp arıyordu. 


Fazla Mesai



Güzel geçen bir yaza devam ediyoruz. Futbol bitmiş.  Kafalar boşalıyor. Artık daha sosyaliz. Haftalık programı herhangi bir maça göre ayarlamıyoruz. Uzun süredir görmediğimiz insanlarla buluşuyor, vakit ayıramadığımız zevklerimizi yeniden hatırlıyoruz.

Baskı, stres, gerginlik, tırnak yeme, dudak ısırma yok. Üstelik 12 Mayıs 2012'ye kadar süren dönemde  daha önce hiç yaşanılmamış kadar baskıyı, stresi üzerimize geçirmişiz. Hepsini atıyoruz. Unutmuşuz, rahatlamışız.

Ve en sonunda 12 Ağustos geliyor. Bugünü geleceğini biliyorduk ama gelmese daha iyidi. 12 Mayıs'tan sonra ilk defa bir resmi maç. Yine derbi. Baktığın zaman önemi yok. Ucunda 3 puan yok, şampiyonluk yok,önem kazansın diye kupa koymuşlar ama o işin süsü. Maç İstanbul'da bile değil. İstanbul'da olsa, rakibini deplasmanda yenme / rakibine kendi sahanda yenilmeme onurlarını kurtarmaya çalışmak gibi bir anlam ifade ederdi. İşin tribün tarafı olurdu, maça gidenler, koreografi yapanlar, bilet kovalayanlar.

Tarihin en gereksiz ikinci derbisi. İlki de 2 sene önce Almanya'da oynanan Gurbet Kupası'ydı. Bu tarz maçlar, hafta başından başlamadığı için atmosferi hissetmek zor olur. Derbide Lig Tv'li yıllar bile 1-2 kez yayınlandı.

En sonunda pazar günü geldi. Baskı, stres, gerginlik yoktu busefer ama sendrom oldu. Pazartesi sabahı uyanıp, güzel bir hafta sonundan sıkıcı okula gidecek öğrencinin benzer isyanı gibi "Yine mi derbi" diyerek uyandık.

Buradan (İstanbul'dan) maça giden, gitmek isteyen pek olmadı. Maçı konuşan olmadı. Maçı izlemek bile istemedi kimse. Ama o kadar da uzun boylu değil. Sokakta "taraftarım" diye gezip "bu maçı izlemedim abi önemi yoktu zaten, arkadaşlarla takıldık" diyemezsin. Mecbur izlenecek. Neyse ki açık kanal veriyor. Soyguncu mekanların hırsızlıklarına maruz kalmadan evde çay içerek derbi izlemeyi unutmuşuz.

Sonunda maç başlıyor. Maç öncesi "kaybetsek çok yaralamaz /kazansak çok sevindirmez" söylemleri geride kalıyor. Bir de 12 Mayıs'taki maç gibi de değil. Sürekli aksiyon. Goller,sakatlanmalar, kartlar, penaltılar... Dengeler sürekli değişiyor. Kafanda senaryolar yazılıyor. Böyle oynayıp yenilirsek, geriden gelip yenersek, 10 kişi yenersek.... Bunların hepsi sıkıntı nedeni.

Güzel mevsim , huzurlu mevsim yazın artık sona erdiğini anlıyoruz. Bir de üstüne aynı saatlerde yeni sezonun ilk haftasının programı açıklanıyor. Cumartesi biz, pazar onlar. Cumartesi stadyumdayız, onların maçını izleyelim mi,Avrupa Kupası da var. 

Kendi küçük dünyamıza geri dönüyoruz. Bugün fazla mesai yaptık veya okullar 1 hafta erken açıldı. Yaz bitti. İstanbul'da ağustos ayında deli gibi yağan yağmuru ne sanmıştınız ki? Yaz yağmuru mu?


Pazar, Ağustos 12

Kırılma Maçları #7



Sadece Galatasaray için değil, herhangi bir Türk takımı için zor bir maçtı. Rehavete çabuk kapılan bir milletin ferdi olarak, Trabzonspor deplasmanından galibiyet beklemiyordum. İsteğim bile yoktu. Ne de olsa 3 gün önce Fenerbahçe'yi yenmiştik. Takımın gözümde kredisi artmıştı. Avni Aker'de istedikleri gibi takılabilirlerdi.

Ama o rehavet takımda olmadı. Maçın başında Elmander'den müthiş bir gol. Sonrasında Selçuk'tan susturucu      temalı bir çalışma. Maç boyu üstün bir oyun. 1 hafta içinde şampiyonluk yolundaki rakiplerden alınan 2 galibiyet, atılan 6 gol.

Aslında kırılma maçı olmayabilir, çünkü Trabzonspor'a deplasmanda yenilmek hem de Fenerbahçe galibiyetinden sonra yenilmek sorun yaratmazdı. Ama üst üste alınan 2 galibiyetin yarattığı hava müthiş oldu Rüzgarı arkamıza aldık.

The Shining



Kitabı okusak belki çok farklı olur. Filmde, sinemada olmuyor. Mistik ve olağanüstü olaylar ben de gerilim yaratamıyor.

Ortada efsane bir oyunculuk var. Herkesin dilinde olan bir film. Efsane statüsünde. Oyuncu, yönetmen ve belki de senaryo üst düzeyde olabilir, fark yaratmış olabilir. Benim sıkıntım bu türle. Gerilimden kast edilen şey, ölü adamlar, kanlı koridorlar, şeytani güçler, kötü ruhlar, cins bir müzik, esrarengiz sırlar, sessizlik ve arkasından gelen korkutucu bir ses olması sanırım. Ve bunların hiç biri beni germiyor. Oysa gerilmeyi seven bir adamım.

Ortadoğu'da geçen Babel veya hasta yatağındaki Mar Adentro veya hapisanedeki American History X, daha çok geriyor. Gerçekleşmesi muhtemel olan şeylerin gözüme sokulması daha çok geriyor. Jack Nicholson'ın muhteşem oyunculuğu dışında filmde gerçek olabilecek hiçbir şey yok. Bunu bilerek izleyince, bir dakikadan sonra tıkanıyor film.

Mesela bir başka King uyarlaması Yeşil Yol, gerilim olmasa da seyirciyi (beni) mıhlayan bir filmdi. Stephan King da enteresan bir kafa. Ama daha önce izlediğim 1408 ile Shining birbirine benziyor.Kendisine pek yakıştıramadım açıkçası.

Bu arada filmde oynayan veletin, sadece bu filmde oynadığını bunu da Kubrick'in şart koştuğunu biliyor muydunuz?

Cumartesi, Ağustos 11

Peralta



Blog yazarımız Peralta, başarılarına olimpiyat madalyasını da ekledi.

Kırılma Maçları #6



Puan tablosuna yanısyan en net kırılma maçı. Lider Fenerbahçe, Arena'ya geldi. Maçı kazanan Galatasaray, bu maçtan sonra bir daha liderliği vermedi. Maçı kaybeden Fenerbahçe, Süper Final'de puanlar ikiye bölünse bile ön tarafa geçemedi. Son yıllarda liderlikten uzak kalan Galatasaray, 1.5 sene aradan sonra koltuğu devraldı. Şampiyonluğa giden yolun en keskin virajı.

Saha içine yansıyan en net kırılma maçı. Galatasaray'ın sistemi ilk kez oturdu. O gün sürpriz bir şekilde kadroya giren Emre Çolak, takımın değişilmezlerinden oldu. Eboue'nın sağ bekte rakipsiz olduğu görüldü. Elmander'in ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. Hoca'nın ne kadar hırslı, istekli ve sağlam duruşlu olduğu bir kez daha kanıtlandı. Takımın kazanma alışkanlığı perçinleşti, üstelik bir derbi galibiyetiyle bu rakibe de hissetirildi.

Derbi tarihinde de bir kırılma maçı olabilir. İlk defa Galatasaray çok iyi başladığı bir maçı kötü bitirmedi. Rakibi üzerinde hakimiyet kurdu, baskı kurdu, yarı sahada kamp kurdu. Çok gol kaçırınca  "yine mi" fısıltıları başladı ama öyle olmadı. Çok farklıydı, klasik derbi şansı yoktu diğer tarafta. Stoch'un topu direkten dönünce bazı şeylerin değiştiği çok net görüldü.

Arena için de bir kırılma maçı. Yeni bir stad. Kimse alışamamış. Yeri belli değil Koltuklar yabancı, insanlar fazla., tuvaletler temiz. Bizden değil. Yolu farklı, etrafı farklı. Böyle bir yapıyla bağ kurmak için bir şeyler kazanmak gerekiyor. Güzel hatırlar yaratmak lazım. Stadın açılış günü bile kötü anılarla doluyken, devamında yaşananlar durumu daha da zorlaştırmıştı. Bu maç, bu hissizliği de kırdı. Bir derbi galibiyeti her şeyi değiştirir. Golü atan daha çok sevilirse, maçın spikeri uğuru olarak adlandırılırsa, ilk derbi galibiyetini yaşayan stadyum da göze daha hoş gelmeye başlayabilir.

Cuma, Ağustos 10

Altın Madalyalı Solak


Alex Morgan da popüler oldu buralarda, artık yeni birini bulmak lazım.

Perşembe, Ağustos 9

Orduspor İdmanı


Orduspor, son idmanını Fatsa'da yapmış. Taraftara açık. Taraftarların çoğunluğu çocuklar. Birinde Galatasaray forması, diğerinde Kadıköy Hatırası

Babalar ve Oğulları


Daha önce twitter'da  şöyle yazmıştım; Samsunsporlu çocuğun ağladığı sahne > Çağan Irmak'ın bütün filmleri.

O zaman pek ciddiye alınmamıştım. Fakat Lig Tv dikkate almış bu sahneyi. Yeni sezonun reklamında bunu kullanmış: Bir kaç parça video da var, bunlar da Deplase Keyifler'den alıntı. 2012-2013 sezonunun reklamını yapmak istemişler, Deplase Keyifler reklamına dönüşmüş. 

Deplase Keyifler başlasa da izlesek.

Salı, Ağustos 7

Kırılma Maçları #5



Bu maçı niye dahil ettim bilmiyorum. Sanırım sezonun ilk derbisi olması nedeniyle , girmek zorunda.

İnönü'den 0-0 ile dönmek güzel. Üstelik rakibinin senden daha iyi oynadığı maçta. Mulsera'nın çok iyi oynadığı, Semih'in parladığı, Engin'in kendini gösterdiği maç.

Bu maçtan yenilgi çıksaydı, Beşiktaş şampiyonluk yarışında olacaktı. Erken düşmelerine neden oldu.


Bizim Çocuk



Güreşe ilgim yok. İzlemem. Ama sporcu, yani oyunun aktörü her yerde aynı. Hikayesi oluyorsa, hikayesini kendi yazıyorsa, başarılıysa, efendiyse, isterse curling oynasın özel seyircisi olur.

Güreş için takip edilecek, bilgi alınacak adam Bahadır. Son 1-2 güreşçileri, güreş camiasını çok izledik. Arasından bir kişi ilgimi çekti; Rıza Kayaalp.

Dün olimpiyatta bronz madalya aldı diye yazmıyorum bunları. Rıza'nın efendiliğini, saygısını, iş ahlakını görebilecek bir deneyim yaşamıştık. O zamandan "bizim çocuk" imajını vermişti. Onu reklamlarda veya 1-2 dakikalık röportajlarda tanıyanlar bile aynı duyguyu hissetmiştir. Dışarıya onu yansıtıyordu. 

Ailesinden uzakta kalıp yatılı okulda güreşçi olmaya çalışan bir çocuk. Devamında dünya şampiyonu oldu. Devamında olimpiyat, bronz...

Olimpiyat öncesi, samimi duygularla, içten gelen dilekle "Allah bu çocuğa yardım etsin" dediğimiz adamdı.  O başarılı olunca, daha çok onun için seviniyoruz. Daha çok genç, devamını getirecektir. Devamında da aynı duyguları yansıtırsa çok güzel olur.


Efsane Yarışlar / 2001 yılı Lara Koşusu


Efsane olan, yarıştan ziyade koşuyu kazanan Velociraptor'dur ancak onun yarış karakterini en iyi anlatan yarışlardan biri olduğu için değinmekte fayda var. Velociraptor 2000 yazında Trapper, Bartrobel, Sorgunbeyi Texas Gal ve hatta ekürisi Medya'nın da koştuğu 2 zorlu çim yarışından sonra arıza göstermiş, geçirdiği diz sakatlığının ardından 13 ay gibi uzunca bir süre hiç start almamıştı.
***
Uzun aradan sonra koştuğu ilk kum  yarışında Majestic Colt gibi normalde yanına yaklaşamayacak bir ata geçildiği için muhtemeli 1,05'lerden yukarı doğru çıkmaya başlamış, ikinci yarışında ise dönemin Fays, Gülahmet, Pacha gibi kendi kalitesinin çok altında olan rakipleri zar zor geçebilmiş, ve gerçekten kendi sikletindeki büyük kumcularla kapışmadan önce gördüğü bu 2 yarışla yarışseverin kafasında da bir soru işareti bırakmıştı şampiyon.
***
Koşudaki isimlere değinecek olursak, zaman zaman sağlam tempo yarışları yapan, Alp Tony, Çimini ve Roman Art gibi kaliteleri uzun mesafe kum yarışlarında geride bırakmayı başarmış Sivrihisarlı, Sivrihisarlı ile birlikte gruptaki diğer Barnato yavrusu olan, kalitesi bu grubun çok çok altında kalan Babagündüz, bu yarışta değil belki ama Velociraptor'u birlikte koştuğu hemen her yarışta çok zorlayan kalite kısrak Sun Child, güçlü kum orijiniyle ve zaman zaman ters yarışlar koşmasıyla Hot Jazz, kum çim ayırt etmeden kralına kafa tutan, genelde orta mesafelerde daha iyi yarışlar koşan tam bir açık yarış atı Bosporus ve İzmir kumunda imparator ile fırtınalar estiren, koşuda da Velociraptor'un en ciddi rakibi olan Centaur gibi isimler koşuda start almışlardır.
***
Velociraptor, genelde yaptığının aksine koşuyu forse eden grubun 20-25 metre gerisinde takip etmiş, zaman zaman dışa açılan yarışta kendisi de dışa doğru gelerek onu tek yazanlara hassiktir dedirtmiş ve son 150'ye kadar kadraja girememesi ve koşunun sürprizi Hot Jazz'in liderliği almasından dolayı yarışsevere ufak çapta bir kalp krizi geçirtmiştir.
***
İrfan Umut'un da tam olarak anlayamadığı biçimde en dıştaki bariyerin dibinden kara tren gibi kopup gelen şampiyon rakiplerini ekarte ederek yarışı kazanmıştır. Koşuyu ilk defa izleyecek olanlar muhtemelen oha oha oha diyerek o muhteşem sprinte eşlik edeceklerdir. 

Pazartesi, Ağustos 6

Kırılma Maçları #4



Aslında kırılma maçı olarak adlandırmak biraz zor. Ama o kadar güzel bir maçtı ki, o kadar hoşuma gitmişti ki, 2012-13 sezonunu anlatırken es geçmek olmaz.

Zaten kendi içinde bir kaç kırılma noktası da barındırıyordu. Mesela, bu maçta Muslera son kez bir hata yaptı. İlk yarının sonunda bir penaltı yaptırdı. Çok sevdiğim Moritz'in penaltısını kurtardı Muslera. Ondan sonra soyunma odasına girdi ve sezonun geri kalanını Clark Kent'ten Superman'e dönüşen bir süper kahraman olarak oynadı. En azından sırf bu nedenle bile bir kırılma maçı olma özelliği taşıyabilir. 1 numara'nın kırılma maçı...

Karşılaşmanın ikinci yarısında N'Duka'nın kaçırdığı inanılmaz gol de maçın önemli ve unutulmayan anlarından biriydi. 

Futbol beni oldukça tatmin etmişti. Çok güzel bir maç vardı ve iyi oynadığı maçta puan kaybeden takımında olan biteni görebilen ve paniğe kapılmayan bir tribün vardı. Bu da güzel bir olaydı.

Monster



Charlize Theron filmi. Theron'un çirkinleşmesiyle gündeme gelmişti. Sanki çirkin oyuncu bulunamıyormuş gibi. Şovunu yaptı. Filmde ise Theron şovunu yaptı. Muhteşem bir oyunculuk. Filmin önüne geçti. 

Filmden geriye de pek bir şey kalmadı. İzlerken çok beğendim ama üzerinden 2 ay geçince, vurucu bir sahne  veya anektod kalmadı.

Pazar, Ağustos 5

Okyanusta Yüzmek





- Bir gün İstanbul Boğazı'nda yüzmek ister misin?


- Eğer bir yerde yüzmeyi tercih etmem gerekirse, bu okyanus olur




27 yaşındayken zirvede bırakan Michael Phelps, bizim gibi küçük düşünmüyor.

Ağzım Zehir Gibi



Ünal Aysal: "Melo'yu sildim"


Sahtekar, seni sildim defterden, haftada iki kere gelen-anlaştık diyen Melo, çok para istediği söylenen ama kaz olmadığı için teklifi yükseltmeyen, savunmadaki hava topu kabiliyetiyle tam bir koca kafa, 70 yaşında götünün kılları, 3.çocuk, hepinizi cebinden çıkarırım, Albayrak'ın kulüp aradığı kardeş, hayırsız kardeş


Dünyanın en güzel filmi...

Vade başlangıcı


1 Ağustos 2012 tarihini bi yere not edelim. Bu tarih şayet çok sevdiğim Aykut Kocaman, geçen seneden beri bir türlü göremediği ya da görüp de değiştiremediği durumlar devam ederse Fenerbahçe'de çok kısa süre içerisinde dolacak vadesinin başlangıç tarihidir. Vaslui maçı kral çıplak dedirtti, en azından bana.
***
Geçen seneden hatırlatmak istediğim bir kaç maç var, deplasmanda 0-0 biten Gençlerbirliği maçı, yenildiğimiz Karabük, Eskişehir, İBB, Samsun maçları, Kadıköy'de gol gecikince sıkışan maçlar, deplasmandaki Kayseri maçı falan... Aynı kabızlık, hücum hattındaki aynı stabil vaziyet, Alex'e rağmen üretememe, Fenerbahçe gerçekten izleyene ızdırap veriyor. Erken biliyorum ama erkenden havaya girmeden beklentiyi düşük tutmamız gereken bir takım var sahada.
***
Top 35 dakika bizde kalmalı diyen hocama sormak lazım, top hangi bölgede bizde, rakibi rahatsız edebiliyor muyuz, pozisyona girebiliyor muyuz? Hiçbiri yok. MTK, Newcastle, Dinamo Tiflis, Vaslui... 4 maçta, maç başına 2'den 8 pozisyona girdik mi? Hayır. Barcelona sisteminden isimleri bizdeki kadroyla eşleştirip kafasında şu Xavi olsun, şu Pedro diye rol veriyormuş hoca. Hocam bırak bu muhabbetleri, Türkiye'de şampiyon olmak için Barcelona sistemine gerek yok. Avrupa kupaları diyorsan ona da eyvallah ama daha tam da test edemedik Avrupa'da neler yapabileceğimizi... Türkiye'de ise 34 maçın 33'üne favori çıkar Fenerbahçe. Sanırım buna kimsenin itirazı olmaz. Seyrantepe hariç favori çıkmayacağı stad yok bu takımın, ama gel gelelim maçlar 0-0 başlıyor.
***
Şunu söylemek istiyorum (Alaattin Metin style), rakibi rahatsız etmeyen bu futbolla, ligde skor 0-0 iken, Bekir ve Egemen arasında top gidip gelirken bundan hiçbir rakip, hele hele evine gelen Vaslui  rahatsızlık duymaz. Evet top sende kalır, bu istatistikle avunursun sen de. Hepsi bu. Beklerin çıkmıyor, çıktığı zaman yaptıkları orta maksimum 3. Geriye dön, paralele ver. M.Topal oyun kuracak, kanatlar dahil herkes stabil ve markaj altında bekliyor. Duruma ve dizilişe itiraz eden sadece Kuyt var. Stoch ayakta duramıyor, Alex orta sahaya kadar gelip top alınca verimliliği kalmıyor, Semih ise güçsüz olduğu her maçta olduğu gibi rakiple, hakemle uğraşıyor. Eziyet resmen.
***
Deplasmandaki maçta Fenerbahçe'nin Vaslui'yi elemesi bence mucize. Çünkü orada gole ihtiyacımız var. Yemeden atmamız çok zor, ilk golü biz atarsak Egemen'le falan iyi kapanır yemeyiz belki. Tek ümidim bu. Rakip Vaslui, ertesi gece Krasic'i 7 milyon euroya şak diye getiren kulübün çapı bu olmamalı ama maalesef şu anda bu noktadayız.
***
Aykut Kocaman bu üretim problemini düzeltemezse şayet, 1 Ağustos tarihinden itibaren 5 ay süre veriyorum Fenerbahçe'deki teknik direktörlük ömrüne. Yılbaşını göremez diye de ekliyorum. Tabi Avrupa kupalarından elenecek takım lige konsantre olur mu bilemem. Ama puan farkı 2010-2011 benzeri olur ligin ilk yarısında, ondan eminim. Aykut hoca giderse tabi inanılmaz üzülürüm ama bu vadeyi kendisi başlattı.
***
Umarım öyle bir göt olurum ki, bak mal gibi daha ligin başında böyle yazmışız ne kadar gerizekalıymışım derim. İnşallah acil müdahaleleri bir an önce yapar hocam, önce Vaslui, sonra haftaya bugün, seviniriz...

Kırılma Maçları #3



Kırılma maçlarının şahı. Belki de son 5-6 senede Süper Lig'in şampiyonluğuna derbiler ve bahar aylarındaki şampiyonluk maçları dışında bu kadar etki eden başka bir maç yoktur.

Maça iyi başlayan, hatta golü bulan (Golde Kazım'ın ısrarı,takibi unutulmaz - gerçi unutuldu, hatta görülmedi bile-) Galatasaray, kendi sahasında maçı garantiye aldığını düşünüyor.

Ama öyle olmuyor. Arka arkaya gelen goller ve kırmızı kartlar skoru değiştiriyor. Muslera'nın son kötü maçı, Servet'in fiilen olmasa da son maçı. Kırmızı kartlar ve yenilen 4 gol, takımda daha önce olmayan şeyleri uyandırıyor. Çimleri döven futbolcu, hırsından topu ısıran takım kaptanı, sahanın üzerine çöken tribün. 

Bundan yaklaşık 1 sene önce, bu sefer eski stadyumunda yine bir iç saha maçında 4 gol yenilerek bir mağlubiyet alınmıştı O gün tribünlerin adını sayıkladığı hoca, 1 sene sonra yine 4 yiyordu. Fakat bu sefer maç sonu destek tezahüratları yükseliyordu. Bir sonraki hafta takımın formasyonu ve isimler değişmişti. Takımın kimliği bile değişmişti. Bazı mağlubiyetler, bir galibiyetten daha hayırlıdır denir ya, işte o mağlubiyet budur. 

Teşekkürler maçı çığrından çıkaran Abdullah Yılmaz

Şampiyonluk tam olarak burada gelmiş olabilir.

Bu arada Gaziantepspor'un attığı goller çok güzeldi. Direkten dönen topun Popov'un önüne düşmesini otur defalarca izle. İstesen atamazsın.