küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mayıs 16

Conducta

 


Küba'dan filmlere aşina değiliz. Küba'dan çıkan sistem eleştirisine ise hiç şahit olmamıştık.

Conducta bu açığımızı kapatıyor. Tabi ki filmi bizim için hazırlamamış yönetmen ve senarist Ernesto Daranas. Kendi ülkesinde ödüller alması, ülkedeki muhalefete güç vermiş olsa gerek. Bu anlamda 1961 doğumlu Ernesto'dan böyle bir film çıkması başlı başına şaşırtıcı olabilir.

Tabi ki Küba'da sistemin kanadığı yerleri son dönemde sıkça görüyoruz. Başı sağlık çekiyor. Devlet içindeki çürüme de bunlardan biri. Bu filmde ise eğitime odaklanıyoruz.

Babasını tanımayan, uyuşturucu bağımlısı annesiyle yaşayan Chala, zor bir hayat yaşamaktadır. Okuldaki diğer arkadaşları da benzer problemlerle (göçmen, evsiz, babası hapiste) büyümektedir. Öğretmenler ise ikiye ayrılır. Bazıları sadece kendisine verilen görevi yerine getirir, bazıları da idealist davranır. O idealist öğretmenlerden Carmela ile Chala arasında kurulan bağ öykümüzün merkezinde yer alıyor.

Chala hayatının başındadır, Carmela ise emekliliği gelmesine rağmen mesleğine devam edmektedir. İkisi de birbirlerine omuz verirler. İşte burada sistem eleştirisi yapan filmlerin kırılma noktası devreye girer. Kuru bir fotoğraf çekerek, muhalif sıfatına uygun görevinizi yerinize mi getireceksiniz; yoksa bir yol inşasına mı gireceksiniz?

1961 doğumlu Ernesto Daranas, inşayı tercih edenlerden. Toplumdaki her bireyin, tıkanmış sisteme direnmek için yapabileceği eylemleri ve rolleri olduğunu gösteriyor. Bu noktada Carmela'yı önümüze güçlü bir rol modeli olarak sunuyor.

Sinematografisi, özellikle çocuk oyuncuların başarısı (daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmayan) ve müzikleri oldukça başarılı. Konu belki çok yavan gelebilir. Zira benzerlerini çok izledik. Farklı olan bunun Küba'dan çıkmasıydı. Diğer taraftan ben böyle filmler izlemeyi seviyorum. Ergenler, onlara yön veren idealist isimler, bir şekilde hayat mücadelesine devam eden karakterler. Bu birlikteliğin benim nazarımda her zaman gideri vardır. Conducta da beni yanıltmadı.

"En kötü efendiler, en iyi hizmetkarlardan çıkar" sözü ise bize bu filmden kalan en büyük miras...

Cumartesi, Eylül 11

Cuba and the Cameraman

 


ABD basının kendi içinde 'patlattığı' haberleri, devam eden yıllarda nasıl parlattığını ve popüler kültüre hediye ettiğini iki gün önce yazdığımız The Post alında ucundan irdelemiştik.

Bir de işin diğer tarafı var. Olayı değil, durumu analiz eden gazeteciler. Haberin peşinden gidenler değil, gittikleri yerden haber çıkaranlar. İki tarafı birbirine kırdıracak değilim. İkisinin de ayrı heyecanı var. Fakat ikinci ekolün daha keyfili, daha baskısız ve daha az kazançlı olduğunu söyleyebiliriz. Serbest çalışmak zordur.

Cuba and the Cameraman, New Yorklu Jon Alpert'in her şeyiyle kendi filmi. Daha doğrusu belgeseli. Yönetmen koltuğunda o var, kurguda o var, zaten adından da belli olacağı gibi kamerada da o var.

Alpert, daha önce de birçok belgesel çıkarmış. Afganistan'a gitmiş, Arap Baharı'nda bulunmuş, Saddam ile röportaj yapmış. Özgeçmişinde yer alan özel isimler arasında Venezuela, Çin, Papa da var. Fakat ben kendisini bu filmle tanıdım. Bu da bize Netflix'in hediyesi oldu. Genelde başarısız işlere imza atan Netflix'yen izlediğim en iyi çalışmalardan biri.

Alpert, 45 sene boyunca çeşitli aralıklarla Küba'ya gitmiş. Burada çeşitli dostluklar kurmuş, hatta Fidel Castro ile de tanışmış. Eski görüntüler arşivinde dururken, film için bir daha Küba'ya gitmiş. Daha önce gezdiği yerlerin, mekanların, insanların, insanların yaşamlarının ve koca bir ülkenin değişimini hem görüntülerle hem de kendi cümleleriyle anlatıyor.

Tabi Küba hakkında belgesel yapmak kolay iş değil. Objektif kalsanız bile bir kesim tarafından eleştirileceksiniz. Taraflı belgeselin kalitesi zaten ilk başta bizi üzer. Haliyle bu işin de beğenmeyenleri çıkmış. Özellikle Türkiye'nin internet platformlarında, sloganlarla sosyalizme övgüler düzmediği için ve sosyalizmin ne kadar kötü olduğu anlatılmadığı için eleştiriler mevcut.

Alpert'in çok umurunda değildir herhalde. Onun içine sinen bir iş olduğunu düşünüyorum. Ben de izlerken leyif aldım.

Tavsiyemizdir. Fragmanı da koyalım; ikna olmayanı belki ikna eder.



Perşembe, Eylül 17

Wasp Network

WASP Network, bir Netflix filmi olarak tanıtılmasına rağmen sinemada izlediğimiz son filmlerden biriydi. Tabi Netflix artık bir platformdan daha fazlası. Fakat yine de o platformun tipik özelliklerini barındıran vasatlık sinema salonlarına da yansıyor. O nedenle pandemi öncesi dönemde vizyonda izlediğimiz son filmlerden biri olaral bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Zira merak edilesi bir konuya ve güçlü bir kadroya sahipti.

Bir kitap uyarlaması ama tabi ki bir roman değil. Soğuk Savaş döneminin tanıklarından Fernando Morais'in The Last Soldiers of the Cold War kitabına dayanan film gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Daha doğrusu birden fazla hikayeyi. Casusları, askerleri, fırsatçıları ve bu savaşın ortasında kendi savaşlarıyla mücadele eden aileleri. Üstelik zaman olarak da farklı bir döneme dairdi. Sinemada Soğuk Savaş'ı devamlı 1950-1990 arası dönemden izledik. Burada ise duvarın yıkılmasından sonra bir cephenin son kalesi olarak kalan Küba'nın 90'lı yıllarına giriyoruz. Bu açılardan film merak uyandırıcıydı. Hatta Fransız yönetmen (Oliver Assayas) ve Hispanik oyuncularla daha Avrupai (veya Hollywood dışı) bir film izleyeceğimizi düşünmüştük. Fakat o açıdan aradığımızı bulamadık.

Filmin genel sorunu; büyük ihtimalle yapımcılar ve projenin içinde olanlar tarafından 'sorun' olarak görülmemiştir. Nedir o sorun? Bir bütünlük yok. Kopukluklar tüm kurguya hakim. Çok güzel çekilen sahneler, hikayeyi ve ruhu yansıtamadan sonlanıyor. Geçişler çok hızlı. İzleyiciye kısa sürede hap bir içerik vermek istenmiş. Netflix ekolü de hemen hemen bu zaten. Üstelik film kısa da sayılmaz. 2 saati aşan bir süresi var. Buna rağmen ne karakterlerin psikolojisine ne de olayın gerginliğine çok fazla girilmiş. Zaten çok fazla karakter olunca, azar azar anlatılmış herkes. Tarihi bir casusluk hikayesi ise casusların karizmatik ve komik tavırlarına indirgenmiş. Açıkçası bu tarz filmlerde politik yanın daha ağır basmasını ve aksiyonun sınırlı ölçüde kalmasını tercih ederim. Bu filmde de aksiyon çok fazla öne çıkmamış. Fakat diğer yandan politik kısım da gölgede kalmış. Filmi izlemediyseniz bu yazıyı okuyup "O zaman ne var bu filmde onu anlat bize?" diyen sorabilirsiniz. Sıkıntı da bu. Zaten ben de filmi izledikten sonra Ziya Şengül gibi "Biz şimdi ne izledik baba?" demiştim. İnce esprili replikler yazılmış, güzel manzaraları (özellikle havadan) sahneler çekilmiş, Ana de Armas'ın çekiciliğinden ve Wagner Moura'nın Escobar olmasından faydalanılmış; tüm bunlarla film adeta geçiştirilmiş. Sanki film değil de mini bir dizi gibi düşünülmüş. Ve belki de öyle çekilseydi daha güçlü bir iz bırakabilirdi. Bu haliyle biraz eksik kalmış gibi..

Yine de 5.8'lik IMDB puanını hak ettiğini düşünmüyorum. 6-7 bandına sıkışabilirdi. Fakat onun için de böylesine bir kadroya gerek yoktu. Belki daha ünsüz bir kadroyla hem beklentileri düşürebilir hem de aynı filmi çekerek puanı yukarı çekmek mümkün olabilirdi. Fakat tabi o zaman hasılat aynı olmayabilirdi.

Salı, Ekim 31

Papa Hemingway in Cuba


Eleştirmenler tarafından hiç beğenilmeyen 2015 yapımı bu filmi seveceğimi düşünüyordum. Fikir ilginçti çünkü. Ernest Hemingway, ömrünün son dönemlerinde Küba'daydı ve Küba'da devrim ateşi yanmaya başlamıştı. 

Birinci Dünya Savaşı'nda askerde olan, en iyi kitaplarından birini İspanya İç Savaşı'na yazan, ömrünün son dönemini Küba'da geçiren bu adamın yaşam öyküsü cezbediciydi. O öykünün belli bir parçasına odaklanmak bile çok değerli olabilirdi.

Fakat, eleştirmenler kadar olmasa da aradığımı çok fazla bulamadım. Belki de bir-iki kitabını okuduğum ve özel hayatına dair çok fazla bilgisine sahip olmadığım bu adamı daha iyi tanımam gerekiyordu. Yine de filmin ilk yarısı; hatta daha da fazlası, çok iyi ilerlemişti. Sonlara doğru artık sıkılmaya başladık. Bu güzelim konu, basite kaçmalar ve herhalde gişeyi düşünme kaygıları nedeniyle istenilen noktaya ulaşılmamış sanki. Daha çok yapımcı kimliği ile bilinen Bob Yari'nin yönetmen koltuğunda olması da biraz sıkıntı yaratmış olabilir. Yari, kariyerinde sadece iki film çekmiş ve ilki 1989'daymış. Yani Yari'nin 26 yıl sonra yönetmenlik deneyiminde bulunması en çok bizi yaraladı. Sonuçta ezberleri zihinden atamazsınız. Yapımcı birinin yönetmen olarak en büyük isteği salonu doldurmaktır. Bu hedef işe yaradı mı bilmiyorum ama film direğe çarpıp auta çıkmış.