şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Aralık 17

Şubat




Bir gün televizyonda kanal değiştirirken ilk bölümünün tekrarını yakalamış ve izlemiştim. Sanırım en iyi bölümlerinden biriydi. Nasıl başlarsan öyle devam eder. Gözümü ayıramamıştım. Ama o dönem televizyonda yayınlanan bir diziyi düzenli olarak takip edebilme motivasyonum olmadığı için dizinin bitmesini bekledim.

Tek sezon sürdü. Ara ara baktığımda bile ekrana kitliyordu. Ama nedense bir türlü tanıtımı yapılmadı, reklamı dönmedi. Eflatun Film'in Leyla ile Mecnun'a gösterdiği ilgiyi Şubat'ta göremedik. Durum böyle olunca ratingler düşük kaldı ve tek sezonla sona erdi.

Geçtiğimiz ay baştan başladım ve tamamen izledim. Türkiye'de yerli dizi yapmak zor iş. 90 dakikalık iş, bütün kaliteyi düşürüyor. Bu senaryo, bu oyuncular, müzikler, haftada 45 dakikaya düşse muhteşem bir iş çıkardı ortaya. Yine de çok iyiydi.

Dizinin konusunu uzun uzun anlatmak istemem. Bilen bilir. Ama kısaca, ahlak, vicdan, adalet gibi değerleri konu alıyor diyebiliriz. Güzel bir çatışma var. Hikayeyi yazan kişi ise, Deli Yürek'te Kuşçu olarak bildiğimiz Emin Gürsoy. Bu açıdan da ilginç. Gürsoy, Beşiktaş'ta oturduğu sıralarda her sabah gördüğü kağıt toplayan çocuklardan esinlenerek yazmaya başlıyor. Ortaya çıkan hikayeyi ise Onur Ünlü'ye okutuyor. Uzun süre rafta bekliyor. Projenin hayata geçmesi 10 seneyi buluyor.

 Oyuncular çok iyi. Sermet Yeşil ve Nadir Sarıbacak çok üst seviyede. Özkan Uğur nasıl biri çözemiyorum. Sanki müziği kullanarak oyunculuğa adım atanlar gibi. Asıl işinden daha iyisini yapıyor. Tayfa'daki herkes, Musa Uzunlar, Damla Sönmez, Serkan Ercan... Herkes... Baş rol, yan rol, kim varsa özenerek seçilmiş, rolün altından kalkmış. Zaten 90 dakikalık bir dizide her hafta aynı kaliteyi yakalayabilmek için oyunculara büyük iş düşüyor. Bir yerden sonra hikaye sallanıyor ve zayıflıyor. Oyunculuk ayakta kalırsa seyirci şans vermeye devam ediyor. 

Toplam 32 bölüm süren dizinin en üst seviyesi herhalde 13-25 arası. Özellikle 17. bölüm harikaydı. Kam Ağacı efsanesini izlerken gerçek sanmıştım. Sonradan bir Onur Ünlü dehasıyla karşı karşıya kaldığımızı öğrendik.

Bu 9 dakikalık nefes kesici hikayeden de anlaşılacağı gibi, dizinin ölüm, yaşam, sonsuzluk gibi şeylerle meselesi olduğunu görüyoruz. Bunu devlet televizyonunda, prime saatinde yayınlamaya çalışmaları büyük cesaret. Çünkü televizyon seyircisi için oldukça rahatsız edici. Dizi zaten her bölümde rahatsız edici bir konuşmayla açıldı. Karakterlerden biri, bazen birden fazlası, bu konuşmaları gerçekleştirdi. Üzerine düşünmekten dizinin ilk sahnelerini ıskalıyordum. Neyse ki internetten izledim.

İki satur yukarıda paylaştığım linkteki gibi muhteşem müzikler var. Bu dizi sayesinde Amesha Spenta'yı tanımış oldum. Bu da önemli bir kazanç benim için. 

Dizi hakkında uzun bir yazı yazma taraftarı değilim ama eksik bir şey de kalsın istemiyorum. O nedenle biraz dağınık oluyor belki de. Daha iyi diziler bulmak mümkün. Türkiye'de bile çıkmıştır. Ezel mesela, Şubat'tan daha iyiydi, daha güçlü, daha uzun solukluydu. Ama Şubat'ta beni çeken garip bir doku var. Hikayeden bağımsız. Bir meselesi var, çok insani bir mesele ve bu benim kafamın içinde her daim duran bir mesele... O nedenle diziyle, emeği geçenlerle bir gönül bağı kuruyorum. Fakat benim bu bağı kurmama neden olan sebepler bazılarına da antipatik gelebilir. Akşam işten eve gelip tek eğlencesi TV olan bir adama da hitap edemiyor, entellektüel birikiminden taviz vermeyip televizyonda yapılan işi küçümeyen adamı da saramıyor...

Mesela dizinin ilk bölümünde yer alan Allah Var sahnesi gibi. Bu sahneyi izleyip "TRT'de din propogandası yapıyorlar" diyenler vardı. Önyargılarının esiri olanlar bu diziden keyif alamazdı.

Dizide baya göndeme de mevcut. Defalarca "Korkma ben varım" repliği kullanıldı, Murat Mentes yakalamıştır selamı. Ninja Kaplumbağalar, Asaf Halet Çelebi, V for Vendetta, Erkan Oğur, Cantona... Ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunun göstergesi. Bu da ilgi çekici hale geliyor.

Tayfa

ABD'de dizi içinden dizi türer ya, kesin şekilli bir adı da vardır bu icatın, mesela Friends içinden Joey, Cheers içinden Frasier...  Bu diziden de bir Tayfa türemeliydi. Başlı başına efsaneler. Özendiriciler. Tayfanın içinde yer alan her karakter anti-kahraman, her oyuncu muhteşem..Funda Alp, Onur Ünlü, Emin Gürsoy; hikayede emeği geçen kim varsa bu fikri düşünmeliydi. Seyircinin yazarak çizere istemesiyle olmuyor tabi.

Kendi içinde yer alan kuralları, birbirlerine bağlılıkları, hiyerarşi, eşitlik, adalet... Garip bir düzen. Ama bir yandan da ütopik. Hayran bıraktırıyor. Yokluk içinde olan bir grup. Ama sandığımızdan daha zenginler. Öze dönmüş gibiler. Özgürler. Ahlak anlayışları bizden daha üstün. Böyle anlatınca sanki başka bir türden bahsediyor gibi olduk. Ama başka tür olan biziz herhalde (İnsan bir virüstür-Matrix).

Saygı uyandırıcı. Harika bir şekilde, kusursuzca hazırlanmış. İçlerindeki casus (Hayvan) bile onlara bağlanıyor. Lakabları çok afilli. Deli, Duble, Zımba, Çimen, Erik,... Hepsinin bir hikayesi de var. Modern dünya denilen yerden gelmişler aslında. Hepsinin o tarafla bir sorunu var. Fakat bu grup içinde sorunları çözmüş veya unutmuşlar. Dizide Tayfa üzerinden öyle bir atmosfer yaratılmış ki sıcak evde otururken kendimi hapsolmuş hissedebiliyorum. 

Zaten bu dizinin önemi de buradan kaynaklanıyor. Her bölümden sonra kafayı yakacak şekilde düşünmeye başlıyorsun. Sorguluyorsun. Seni sorgulatırken, başvurman gereken kaynakları da sıralıyor inceden. Sana yol da açıyor.

32 bölüm az geldi. Ama kabul etmek lazım, dizinin biteceği de kesinleştikten sonra, sanırım son 5 bölüm oluyor, hikayeyi sonlandırmak için baya telaşa kapıldılar. Oralar biraz sıkıntılı. Bazı karakterler yok oldu. Bazı konuların ucu açık kaldı.  Notu düşürecek şeyler bunlar. Fakat sonunda bize kalan karsa, baya kar ettik bu diziden. Emeği geçenler sağolsun...


Pazar, Aralık 7

Bir Derdim Var



Muhabbet bağında bir gül açıldı
Bir derdim var bin dermana değişmem
Yüküm lal-ü gevher mercan saçarım
Bir derdim var bin dermana değişmem

Cümle kuşlar dile gelir yazım der
Gövel turnam şam'a gelir güzüm der
Benim yaralarım tuzum tuzum der
Bir derdim var bin dermana değişmem

Garip bülbül gönlüm eğler ses ile
Nicelerin ömrü gitmiş yas ile
Arayıp bulduğum pür heves ile
Bir derdim var bin dermana değişmem

Şah hatayi'm muhabbete bakarım
Ben doluyum ben dolana akarım
Güzel pirim bir dert vermiş çekerim
Yüküm lal-ü gevher mercan saçarım
Bir derdim var bin dermana değişmem

Cuma, Kasım 21

Yaşamayı Çok mu Seviyorsun Birader



Çok kötü şeyler yaptım, istemeden. Yalan söylüyorum gibi mi geliyor sana? Bana da. 

Aziz bey anlatmıştı. Hani bir idam mahkumu ölümünden biraz evvel şöyle düşünmüş: Yüksek ve sarp bir kayalıkta, yalnızca iki ayağımın sığabileceği dar bir basamakta, dört bir tarafım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtına ile sarılmış durumda olsam ve benim ömrümce hatta bin yıl boyunca ve hatta sonsuza kadar bu bir karış toprakta yaşamam gerekse... 

İşte bu durumum, biraz sonra yarım saat içinde ölecek olmamdan daha iyidir. 

Yaşamayı çok mu seviyorsun birader? Öyleyse bunun cezasına hazır olmalısın. Çünkü yaşamayı çok sevmek suçtur. 

Peki, suç dediğin ne? Birinin gerçekten suçlu olduğunu nasıl anlıyorsun? Suçu gördüğünde suçluya ceza kesme kudretini nereden buluyorsun? O cezayı keserken suçlu olmayı nasıl göze alıyorsun? Vicdanından dolayı mı? Peki, senin vicdanın var mı? 

Benim vardı. Çünkü doğru nedir, yanlış nedir karar vermeye çalışıyordum. Vicdanımı dinliyordum. Ama sonra kafam karıştı. Çünkü yaşadığım doğru hayatı korumak için o yanlışın doğru olduğuna kendini bir kere inandırdın mı artık vicdanın ile ilgili bir sorunun kalmaz. Çünkü dersin ki yaşıyorum işte; bundan iyi ne var. 

Bazen yaşamı başkalarının hayatına kast edecek kadar çok sevdiğini fark edersin. sana hiç oldu mu? Bana oldu. İşte o an, yani bir başkasının atan kalbine gözünü diktiğin an, aslında senin son nefesini verdiğin andır. Sen yaşadığın sürece bunu bilirsin. Yaşadığın her saniye o anı düşünmen, pişman olman, vicdan azabı çekmen gerekir...

Fakat çekemezsin çünkü artık bir vicdanın yoktur.

Pazartesi, Kasım 3

Umut Etmek




"Umut etmek bir insanın başına gelebilecek en kötü şeydir, çünkü acıyı arttırır" diyenler yanlış söylemişler. Umut acıyı arttımaz. Çünkü umut etmek son noktadır. Zaten o kadar çok acı çekiyorsundur ki, yaşamak için elinde kalan tek şey umut etmektir. Ondan sonrası yoktur.

Her şeye yeniden başlamak... Bu ihtimal insanı hayatta tutar. Umut etmeyi aşağılayanlar yeniden başlayamaz. Onlar yeniden başlamaya cesaret edemeyen korkaklardır. Onlar dünyada iyliğin bittiğini zannederler. Yanılırlar. onlar umut etmeyi bırakanlardır.

Beklediğinin gelmeme ihtimalini göze alma pahasına umut etmeye devam etmek... İşte bu yüzden hem bıçaktır hem yaradır umut etmek. Bıçağınla kendi yaranı deşersin, eğer cesaretin varsa. 

Peki yarana bakmaya cesaretin var mı?

Pazar, Eylül 21

Asıl O Yüzden



Y Bana birşey yaparsanız önce babam,
T Tamam...
Y Sonra polis
T Tamam...
Y Sonra kanun sizi bitirir...
T Ooo. sen baya kanuna inanıyorsun yani.
Z Kız avukat oğlum, tabi inanacak. Siz onun kusuruna bakmayın...
T Ulan gerizekalı, asıl o yüzden inanmaması lazım...

Cumartesi, Ağustos 2

Bilemezsin



Yağmur: İnsan değilsiniz siz.
Duble: Sen ne kadar insansın acaba…
Deli: Çok iyi söyledin kardeşim.
Yağmur: Sizden daha çok insanım!
Duble: Onu bilemezsin. Kim daha insan bilemezsin…

Pazar, Eylül 23

Korkma




"300 kilo kaldırma kapasitesi var, elektro mekanik frenler var, çelik halatlar var; korkma, ben varım"

Kanal değiştirirken denk gelen dizinin o an görülen sahnesi. Korkma, ben varım göndermesi. 

Eflatun Film, afilliler, o tayfa.. Ne yaparsa kötü iş çıkmaz sanki. Behzat Ç, Ankara dizisi ise, bu da tam İstanbul dizisi gibi sanki...  Oysa ne kadar kötü fragmanı vardı.