Formula 1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Formula 1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Nisan 14

Senna


Senna, 2010'da vizyona girdiğinde çok beğenilmişti. Birçok festivalden de ödül aldı. Hatta yönetmen Asif Kapadia'nın şöhretini geliştirmesine çok yardımcı olmuştu.

Aradan geçen 10 senede halen aynı sevgiye ve ilgiye mahzar. Hatta birçok belgesel fikrine de ilham oldu. Bu sayede bir 'devrim' yarattığı bile söylenebilir. Bu öyle bir devrim ki, tartışmak ve karşı çıkmak pek mümkün değil. Zira çoğunluk tarafından büyük bir coşkuyla korunuyor.

Senna'nın hayatını anlatan belgeselin zayıf olma gibi  bir şansı yok zaten. Çok başarılı, popüler ve renkli bir karakterin erken sonlanan trajik hayatına bakıyoruz. Buradan boş bir iş çıkmaz. Ayrton Senna'nın kendisi belgeseli sırtlıyor.

Kapadia'nın yarattığı devrim anlatım tarzında. Klasik belgesellerde sık sık olayın tanıklarına gidilir ve onların röportajlarını izleriz. Başka başka insanların konuşmalarını dinler, suratlarına bakarız. Fakat Senna'da bu 'konuşan kafalar' yok. Onun yerine sadece arşiv taramasından elde edilen görüntüler var. Hummalı bir çalışma olduğu aşikar. Bazı görüntüleri ilk kez görüyoruz. Belgesel kelimesinin adı 'belge'den geliyorsa, Senna'nın hayatındaki tüm belgeleri izliyoruz.

Fakat öykü mü belgeleri çıkarmalıdır yoksa belgeler mi öyküyü şekillendirir?

Çok zor bir işe kalkılmış. Bunun hakkını vermeme rağmen bence yukarıdaki sorunun cevabını ikinci şık olarak seçmişler. Bu sayede Senna'nın hayatına çok fazla giremiyoruz. Elimizdeki belgeler ve görüntüler neyse onu öğreniyoruz.  Onlar bizi nereye götürürse oradayız. Eksik kaldıkları yerlerde de yokuz. Mesela Senna'nın çocukluk ve gençliğine çok fazla giremiyoruz. Hayatı adeta karting pistinden başlıyor. Zira elimizdeki en eski görüntü orası.

O nedenle böylesine önemli bir sporcunun, bir figürün yetiştiği şartları, gerçeklerini, kökenini çok fazla göremiyoruz.

Haliyle bu tarzı beğenmediğimi söylemem lazım. Senna'nın hayatına çok fazla hakim değilim ama yabancı da sayılmam. Formula 1'e ucundan temas etmiş bir sporsever olarak, bu belgeseli izlediğimde pek yeni bir şey öğrendiğimi de söyleyemem. Mesela bu açıdan bakınca Kapadia'nın Maradona belgeselini hiç merak etmiyorum. Ya da şöyle ifade edeyim; 'Acaba hangi görüntüler var?' sorusu içimi gıdıklıyor ama belgeselin bana bir şey katmayacağından emin gibiyim.

Önyargılı olmamak lazım. Maradona'yı da izleriz. Fakat beklentimiz düşük.

Bu arada Senna'nın zayıf noktalarından biri de izlediğimiz olayların detaylarından yoksun bırakılmamız. Tamam Formula'yı biliyoruz ama "hangi sezon kim kaç puandaydı" gibi detaylı soruların cevaplarından yoksunuz. Belgesel boyunca Senna yarışıyor, kazanıyor veya kaybediyor. Fakat 'hangi yarış öncesinde kaç puanı var', 'rakipleri kimler', 'ona kaçıncı olmak yetiyor' gibi sorular yanıtsız kalıyor. Elinizde telefonlar Wikipedia'ya bakarak belgeseli izlemeniz gerekiyor.

Belgeselin merkezinde Senna değil Senna-Prost rekabeti var gibi. Bunun nedeni sanırım, Senna Vakfı'nın belgesele büyük katkılar vermesi ve o vakfın en önemli üyelerinden birinin Prost olması. Gerçi Prost biraz olumsuz bir figür olarak gösterilmiş. Rekabetin bir diğer kutbu olduğu doğru. Birçok izleyen, belgeselin ardından Prost'tan nefret etmeye başlamış. Açıkçası ben o kadar da 'kötü' gösterildiğini düşünmüyorum. Fakat yine de Prost'un ortaya çıkan film için yorumunu merak ediyorum.

Ayrıca aradan 10 sene geçtikten sonra filmi Netflix'te izledik. Vizyonda 2.5 saat olan belgesel, burada 1.45 gibi bir süreye sahipti. Bunu da izledikten sonra öğrendik. Oysa IMDB'de de süre 1.45 gözüküyordu. Oraya bakıp kandık ama yine de Netflix gibi platformların bunu yapması çok üzücü. Belki de yukarıda yazan satırları taca çıkaracak bir eserdi. Bilemiyoruz. Fakat önümüze çıkan da yapımcıların onayı dahilinde. Yani onlar da buna izin vermiş, o zaman biz de izledikten sonra öyle değerlendiririz.

Öte yandan Netflix'te alt yazılar da rezaletti. Jordan için yarışan Rubens Barichello'nun takımını 'Ürdün' diye çevirmeleri bahis reklamlı film sitelerinde bile yaşanmayan bir rezalet.

Yine de Senna güçlü bir figür, güçlü bir hikaye. İzlerken sıkılmak gibi bir durum kesinlikle söz konusu olamaz. Hatta, o bilinen sonu izlerken yine üzülmek çok büyük ihtimal. Gözler nemleniyor ve belgesel öyle bitiyor.

Çarşamba, Şubat 24

Profesör

 


Alain Prost bugün 66 yaşında...

Senna belgeseli hakkında yorumlar da kısa bir süre sonra bu blogda...

Cumartesi, Kasım 10

Rush


Rush, her ne kadar Lauda - Hunt arasındaki rekabeti anlattığını öne sürse de (gerçi afişler, fragmanlar Hemsworth'a aitti) aslında Hunt'ın filmi. Hikaye ona ait. Çünkü erken ölen o. Dramatik ama bir yandan da şiirsel. Lauda, yüzünün yarısını yakıp ölümden dönmüş olsa da, tarihin en muhteşem sporcularından biri olarak anılsa da Hunt'ın yanına yaklaşamaz. Lauda, Formula 1 sevenlerin efsanesi olarak kalır, sporcuların idolü olur ama genç kızlar Hunt'ın hikayesini izler.

Rush'ta da durum bu. Ne kadar ikiliyi eşit gösterme çabasına girilmiş olsa da, hatta belki de iyi niyetle bunu amaçlamış bile olsalar, yol sizi Hunt'a götürüyor. Lauda ise filmin anlatıcısına dönüşüyor.

Bizim Lauda sevdamız ise eskiye dayanır. Sevda demeyelim, tanışıklık. Ama yine de eski günlerin bir simgesi olduğu için onu görünce içimiz kıpır kıpır olur. Formula 1'in Formula 1 olduğu zamanlarda, yani Schumacher ile Hakkinen'nin şampiyonluk için yarıştığı, Coulthard ile Irvine'ın ego savaşlarına girdiği, Villenevue, Alesi, Hill gibi adamların küçük takımlarda yarıştığı efsane dönemde tanıdık Lauda'yı. Sıralama turlarında veya yarışın başlamasına saatler kala, henüz NTV'deki yayın başlamadan önce evdeki kablolu televizyondan RTL açılır, yeni yeni öğrenilmeye çalışan Almanca'nın gazıyla Lauda'nın yorumları dinlenirdi. Aksi, yanık ve karizmatik bir adamdı. Daha sonra başarılarını ve yanığın öyküsünü de öğrenince büyük bir saygı duymaya başladık.

Formula 1 benim için futbol gibi bir noktada değil. Tarihine ilgi duymak hiçbir zaman aklıma gelmedi. Senna'nın öldüğü günü net hatırlıyordum. Yarışlarını da hayal meyal anımsıyordum ama ondan öncesi önemsizdi! Lauda yorumcu olarak hayatıma girmiş, saygımı o tanışma faslı saysinde kazanmıştı. Birkaç eski şampiyon daha listedeydi. Fakat o kadar! Yani Hunt'ı tanımak çok sonralara tekabül eder. 

Oysa bu filmi izleyince anlıyoruz ki anlatılacak hikaye ona aitmiş. Yine de filmi izledikten sonra fikrim değişmedi. Hunt'ın yakışıklılığı kızları, karizması erkekleri etkilemiş olabilir. Fakat içinde sporcu hevesi taşıyanlar, Lauda'ya gidiyor. Güzel yaşamak güzel bir uğraş. Fakat kazanmanın, devamlı kazanmanın, başarmanın, başaramıyorsan bile başarmak için uğraşmanın tadı çok daha özel. Zaten filmde de Hunt'ın en karizmatik anları, güzel kızlarla partilediği veya medya yıldızı olduğu anlardan ziyade Lauda'yı geçtiği, geçmeye çalıştığı, pes etmediği zamanlara ait. Bu iki tarzı, iki şampiyon üzerinden anlatmak filmi, basit bir spor öyküsü olmaktan alıp çok başka bir noktaya taşımış.

Rush güzel film olmuş. Spor filmleri arasında müstesna bir yer edinecektir. Zaten üzerinden altı sene geçti. Biz biraz geç izledik. Her sene kült olma yolunda biraz daha ilerliyor. Chris Hemsworth sevdiğim bir aktör değil. Thor gibi benden uzak serilerle ömrünü geçiriyor. Tıpkı Hunt gibi mi acaba? Ama zaten onun Hunt kadar yetenekli olduğunu söylemek de zor. Fakat Daniel Brühl ciddiye alınması gereken bir oyuncu. Tıpkı Lauda gibi. Uğraşıyor, didiniyor, farklı tarzlara yöneliyor. Bu filmde de güzel iş çıkarıyor.

Artık İngiliz işi olduğundan mı bilmem ama ABD spor filmlerindeki abartılardan uzağız burada. Bir Goal serisi gibi değil mesela. Belgesel tadı var ama kurgu da çok güzel ilerliyor. Gerçeğe olabildiğince sadık kalınmış ama bunun yanında hikayeye bir anlam ve derinlik katılmış. Teknik açıdan da sınıfı geçmiş. Her şeyiyle güzel bir spor filmi...

Pazar, Kasım 5

Sen Pistteki Biz


Önemli olan, istediğiniz her şeyi yapabileceğinizi bilseniz de havalarda gezinmeden olaylara mantıkla yaklaşmaya devam etmek. ‘İstediği her şeye ulaşabilenlerin hayatları çok farklı, ayrıcalıklı olmalılar’ algısı bana komik geliyor. Her insan kendini neyin mutlu ettiğini bilmeli ve onu bir güç kaynağı hâline getirmeli. Eskiden boyumu aşacağını düşündüğüm şeylere şimdi tabii ki daha rahat sahip olabiliyorum. Çocukluktan beri hayalini kurduğum arabayı almak gibi…

Sanırım bu durumda bir Ferrari almış oluyorsunuz…

Tabii ki Ferrari. Benim zamanımda F40 modeli vardı. Bu gibi kilometre taşları insanı başta çok mutlu eder. Ben zaten mutluyum. Fakat çok fazla imkâna sahip olmakla, bu imkânların ve başka maddi değerlerin sonunda yeterince tatmin olmadığımı birbirinden ayırabildiğimden beri daha mutlu bir insanım. Mühim olan, küçük şeylerdir. Etrafına bakabilmek, çevrende olup bitenden kopmamak için çok önemli. Dünyayı gezip görebilme gibi bir şansımız var ve bu insanın bazı şeyleri fark etmesini sağlıyor. Bunun kendisine iyi gelmediğini düşünen kendinden memnun değil demektir.

Peki olmazsa olmaz dediğiniz değerler nelerdir?

Dürüstlük kesinlikle gerekli. Gerçeği söylemek, birbirine karşı dürüst olmak çok önemli. Hayat insana bu konuda hem iyi hem kötü deneyimler getirebiliyor. O noktada durup kendinize “Ben olsam öyle mi yaparım?” veya “Böyle mi yapmalıydım?” gibi sorular yöneltmeniz gerekiyor. Bu deneyimler sayesinde insanları daha iyi okuyorsunuz.

Karin Sturm / Socrates Kasım


Daha önce dört kez dünya şampiyonu olan Sebastian Vettel, bu sezon Formula 1'de 277 puan topladı. Sezonun bitmesin iki yarış daha kaldı ve büyük ihtimalle bu puanlar şampiyonluk için ona yetmeyecek. Ama olsun... Kendisi, maddiyata önem vermeyen ve dürüstlüğe değer veren karakteriyle her zaman bizden puan almasını başarıyor. Birçok kişi için 'farklı' bir yıldız portresi çizse de bizler için çok da tuhaf bir figür değil. Haliyle, yukarıdaki cümleleri ve buna benzer demeçleriyle her zaman bizden gelen puanlarını arttırıyor.

Aslında buna benzer puanları ben de kazanıyordum ama son dönemde bu puanları kaybetmeye başladım. Yine de toparlarım, buna inanıyorum. Ne de olsa yolumuz Vettel ile aynı. Sadece o biraz daha hızlı...

Perşembe, Temmuz 30

Schumacher ve Brezilyalılar


Formula 1'e olan ilgim Ayrton Senna'nın ölümüyle başladı. Evet, dramatik bir durumdu. Ama aynı zamanda oldukça romantikti. Formula 1 pilotların o zaman spor olarak sayabildiğim Formula 1'de, ölümü göze alarak spor yaptıklarını farketmiştim. Saygı duyulması gerekiyordu.

Ben de büyük saygı beslemeye başladım. O gün Formula 1 izlemeye başladım aynı zamanda. Sene 1994'tü, yaşım 9'du. Arabalara ilgim yoktu, ehliyetimi bile 24 yaşında aldım. Ama Formula 1 çok güzeldi. Çünkü tüm olay araba-motor vs değildi.

Senna'nın ölümüyle Schumacher parladı. Parlamakla kalmadı, Formula 1'i değiştirdi. İlgi daha da arttı. Schumimania oluştu. Kolay olmadı. Zor rakipleri vardı. O zamanlardı işte çok güzel olan. Schumacher'in zorlandığı, yenildiği, sinirlendiği zamanlar. Hakinnen ve Coulthard'a sahip McLaren ile tek başına savaştığı zamanlar. İkinci pilotları, takım arkadaşları hep vasattı mesela Schumi'nin. Irvine ise sapıktı o yüzden çok severdim. Daha sonra o sapıklık kontejanını Montoya doldurdu. Kolombiyalılar işte. Mondragon da bir acayipti ya neyse.

Mesela Damon Hill, Jean Alesi, Jacques V., gider de gider. Bir Brezilyalı'nın ölümü bana Formula 1'i sevdirmiş, Schumacher'e ise zirve yolunu açmıştı. Öte yandan Schumacher'in zirveye çıkmasından sonra Formula 1 keyifsiz olmuş benim de ilgim azalmıştı. Çünkü olay Schumacher-Hakinnen, Schumacher-Coulthard olmaktan çıkıp, Schumacher ve diğerlerine dönmüştü.

Yaklaşık 4-5 sene oldu Formula 1 izlemeyeli. Belki de daha fazla. Masal gibi geçen yarışlar yok artık sanki. Hareket çeken Coulthard, küfür eden Irvine, Monaco'da şampiyon olan Panis, baba olunca yavaşlayan Hakinnen yok artık. Haliyle izlenecek bir şey de yok(tu).

Yine bir Brezilyalı kaza yaptı bu hafta. Artık güvenlik önlemleri daha sıkı falan işte. Can kaybı yok. Massa yaşıyor. Ama yerine geçecek biri lazımdı. O da Schumacher oldu. Yine bir Brezilyalı yol açtı Schumacher'e. Benim ilgim yine artacak mı bilmiyorum. Sanmıyorum. Ama sevindim, "ulan belki eskisi gibi olur" diye düşündüm kısa bir an. Ama zor. Hakinnensiz Schumacher, hep bir eksik sanki. Ralf olmadan Michael olmaz. Frentzen yoksa Alman eksikliği var demektir. Fark ettiniz mi 1 satır dışında takım adı da yazmadım. Olay hep pilotlarla ilgiliydi eskiden. Ölümüne spor yapanların hikayesiydi. Artık öyle mi?

Salı, Kasım 4

Ayıp Olmaz Mı?


Eskiden çok severdim Formula 1 izlemeyi. O zamanlar Okay Karacan anlatırdı biz de 2 haftada bir izlerdik Schumacher'i, Hakkinen'i, Damon Hill'i, Irvine'ı Coulthard'ı, Jacques Villeneuve'ü. Hepsi çok iyi yarışçıydı ama tek talihsizlik Schumi ile beraber yarışmalarıydı herhalde. Her yarış zevkliydi, farklıydı, unutulmazdı. Mesela Monaco'da yağmur yağmıştı herkes teker teker yarış dışı kalmıştı, beklenmedik şekilde Olivier Panis kazanmıştı. Veya Schumi-Hakkinen çekişmesinin zirve noktasında 2000 yılında Belçika'da ikili aynı anda Ricardo Zonta' ya tur bindirmişti. O esnada kalpler yerinden çıkacaktı nerdeyse. Evin yarısı Almanı, yarısı Finliyi destekliyordu çünkü, tıpkı mahallede olduğu gibi ikiye bölünmüştük. Bir başka yarışta ise 98 yılında Coulthard ile Schumi birbirine girmişti yarış sonrası. Rubens Barrichello'nun son sırada başlayıp, piste giren bir seyirci sayesinde yarış kazanması. Bunların hepsi hala hafızalarda.

Ama bir yerden sonra heyecan kayboldu. Eskiden arabalara şekil veren, yarışı renklendiren sürücüler yavaş yavaş silinmeye başladı. Uzun bir süre Montoya'nın agresif sürüşüne tutunarak heyecanlanmaya çalıştık.Ama 1 taneyle olmuyordu bu, hem zaten Mondragon "DELİ Kolombiyalı" kontejanını dolduruyordu bizim için. O yüzden uzun süredir f1 takip etmiyorum. Ve dün iyice anladım ki kararım doğruymuş.Belki de son yılların en zevkli sezonlarından biri ama içinde birşeyler eksik artık bu sporun, veya yarışmanın ne denirse artık..

Evet eskiden de yol vermelerde, tur bindirmelerde eşit davranmamalar oluyordu. Yüzde yüz fair yarışılmıyordu muhakkak, ama bu sefer biraz ayıp oldu bence.

Düşünün sezonun son maçı. Takımlardan biri rakibini yenerse şampiyon olacak, ama eğer diğeri 5-0 yenerse o yenecek. Maçlar berabere gidiyor. İlk takım 1-0 öne geçiyor, şampiyonluk gelecek , maçların bitimine 10 dakika var. Bir anda öbür takım 0-0 giden maçta 5-0 yapıyor skoru. Neler denir. Şaibeler, şikeler konuşulur. Ama Formula 1 de öyle olmuyor. Böyle bir yarıştan sonra tüm Formula 1 izleyicileri "ne zevkli yarıştı" diyor. Demek ki onlar hoşnut, ama bence eski tat kalmadı.