fas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Haziran 26

La Isla


İspanya - Fas ortak yapımı, tadında bir komedi. Konusu bize de aşina geldiği için, içine girmekte zorlanmıyoruz, yabancılık çekmiyoruz.

Yunanistan ile yaşadığımız Kardak krizi gibi politik bir mesele ve mülteci sorunu filmin esas konuları...

Kısaca bahsedelim. Fas ordusu Akdeniz'de bulunan ve daha önce kimsenin farkında olmadığı ufak bir adaya saf çavuşu İbrahim'i yollar ve ondan ülkeye girmesi muhtemel mültecileri rapor etmesini ister.

Fakat İbrahim'in adaya çıkarak Fas'ı temsil etmesi İspanyolları kızdırır. İki ülkede adanın kendilerini ait olduğunu iddia eder.

Bu politik sorun kara tarafını hararetle meşgul ederken İbrahim'in keyfi yerindedir. Fakat bir anda bir misafiri olur. Kuzey Afrika ile Avrupa arasındaki bir noktada bulunan adaya, Batı Afrika'dan Mamadou  iştirak eder.

İbrahim ile Mamadou ilk başta pek anlaşamaz ama sonrasında olaylar gelişir. Hatta Avrupalı'nın ırkçılığına maruz kalan Arap'ın, adasına gelen Afrikalı'ya üstünlük kurmaya çalışması biraz rahatsız  da eder. Yine de yerinde bir bakış açısı olduğunu kabul etmek gerekir. Dışlamanın sadece tek bir tarafa ait olduğunu göstermemesi önemliydi.

85 dakikalık süresiyle tam çerezlik, keyiflik bir film. Komedi filmi olarak beklentiler 'kahkaha' olacaksa, biraz hayal kırıklığı yaratabilir. Fakat politik taşlamalar çok yerinde. 

Bu arada uydurulmuş bir hikaye de değil. Mülteci kısmı zaten onlarcasına aşina olduğumuz bir durum. İspanya ile Fas arasındaki ada krizi ise gerçek bir olaya dayanıyor. 2002 yılında iki ülke arasında böyle bir olay yaşanmış. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell devreye girmese, İspanya Fas'a saldıracakmış. Demek ki bu olaylar bize özgü değilmiş.

Çarşamba, Kasım 4

Sahne Performansı



Rihanna, Madonna veya Rolling Stones... Bunu yakalamak için yıllarını harcıyorlar ve anca bir kısmı kadarını başarıyorlar.

Davulcuların herhangi bir konservatuar eğitimi yoktur herhalde. Belki de vardır ama olmasa da olur, sadece basit bir (çok basit değil gerçi) bir ritm kulağı yeterli. Settekilerin liderliği, dünyanın her yerinde ayrı ve her yerde bir tez konusu. Tek bir hareket olayı. Aşağıdakilerin 'bağlılık' dürtüsü herhangi bir hayranın bireysel sevgisinden daha farklı, çünkü onları bireysellik paklamaz, beraber olma hissiyatı daha önemlidir. O yüzden önlerindeki pankartta, "Together&Forever'' yazıyor.

Bunları çok yazmaya da gerek yok. Tribün kültürüne dair yazılmış her yazıda bunlar var. İlginç olan - ki yakından takip edenler içn artık ilginç değil- bu olayın cereyan ettiği ülke. Burası İtalya veya Yunanistan değil. Güney Amerika ile alakası yok. İnternet fenomeni Lech Poznan'ın ülkesi de değil. Burası Fas. Arap tribünleri, son yılların en iyileri. Onları en iyileri de Winners 2005. 

Cumartesi, Mayıs 2

Sete Çıkan Futbolcu


Arap tribünleri, gözden kaçmasın. Baya iyiler. Arap değil Arjantin falan olsaydı fena dilenirdik. Onların en iyisi de Wydad Casablanca'nın efsane Winners 2005'i.. Sete topçu çıkıyor, tribün yıkılıyor. Hoş manzaralar, passolig yok tabi..

Salı, Aralık 16

Casablanca



Bir filmdeki kahramanın böyle olmasını seviyorum. 1940'larda Rick, 2000'lerde Tyler Durden veya bir başkası.. Fark etmiyor.

Birçok platformda "aşk filmi" olarak adlandırılması büyük haksızlık. Evet hikayede bir aşk var (hatta birden fazla) ama bu filmi sınıflandırmak için yeterli değil. Filmin sonunda aşk değil idealler kazanıyor. Bu önemli bir ayrıntı. Ve Rick'i de sadece yüzeysel bir cool adam olmaktan daha fazlası haline getiriyor. Zaten çok ilginçtir, filmin senaryosu, filmin çekimlerine başlandıktan sonra şekillenmiş. Ve en sona süsleme olarak konuluyor aşk detayları. Yani aslında demek isteniyor ki, daha önemli şeyler var bu hayatta, aşk bunlara zenginlik katan bir detay sadece.

Yaklaşık 100 dakikalık bir film. Rick ilk defa  sanırım 9. dakikada, Isla ise 25. dakikada gözüküyor. O nedenle, buna nasıl aşk filmi denilebilir ki?

2000'lerden bakınca basit ve klişe gelmesi muhtemel ama çekildiği zamanı düşününce oldukça başarılı. Kilişe değil, kilişeleri yaratan film. Ve yine de ne olursa olsun 2014'te izlerken dahi sıkılmak mümkün değil. 

Sadece dönemin Casablanca tasviri bile başlı başına çok önemli... Rick-Ilsa-Victor üçgeninden ayrılınca ortaya çıkan bir tasvir bu. Dünyanın her yanı, korkutucu ve sonu belirsiz savaşı tüm hararetiyle yaşıyor, Casablanca ise bu savaştan kaçmaya çalışanları konuk ediyor. Çoğu kaçamıyor. Bazıları umutlarıyla geliyor. Bekliyorlar. Gidenler var. Gelenler var. Tam bir araf. Tam bir kaos. Ve bütün bunları umursamayan Rick'in ışıklı mekanı. Herkesin gitmek için plan yaptığı yerde kalıcı olan Rick. Dünya, zamanın akışına kapılmışken zamanı durduran, insanlar geçmişi ve geleceği sorgularken sadece anı düşünen ama kesinlikle hovarda olmayan Rick.. Zaten onun zamanla ilgili sorunu - hatta sorunsuzluğu - şu meşhur diyalogda ortaya çıkıyor:

-  Dün gece neredeydin?
+ Çok uzun zaman geçti, hatırlamıyorum.
-  Bu akşam seni görebilecek miyim?
+ O kadar uzun süreli planlar yapmıyorum.

Aslında Rick'in bu duruma düşeceği Paris'te belli olmuş. "Dünya harabeye dönerken biz aşık olmakla uğraşıyoruz", muhteşem bir replik. İnsanlar kaçmaya çalışırken, Rick kalmaya uğraşıyor.

Filmin tüyleri diken diken eden sahnelerinden biri, mekanda Victor'un Marseillise'yi çaldırmasıydı. Victor çaldırıyor diyoruz da aslında Rick'in etkisi var yine. Onun onayı var. Mekanın tüm çalışanları, ne müşterileri ne de Nazi subaylarını önemsiyor. Ukala ve kasvetli bir adama sonsuz bağlılık. Marş çok etkileyici, sahne de çok etkileyici. Buna benzer bir durumu -Marseillise'nin Nazilere karşı okunarak gaza gelinmesi - daha önce Zafere Kaçış'ta görmüştüm.

Aslında filmin bir de klasik bir Hollywood altmetni var bence. Bir ABD propogandası. Rick tam bir ABD'dir. Dünya yanarken saklanmıştır. İnsanlar kaçmaya çalışırken veya idealleri için savaşırken o tarafsız kalır. "Kimse için kendimi riske edemem" demektedir. Fakat daha sonra kutsal dokunuşlarını yapar. Karakterli ve ahlaklı yapısını devreye sokar ama bunu kimseye açıktan göstermez. Misal Bulgar kıza yardım ettiği sahne gibi... Önce ilgisiz gözükür ama sonra sorunu çözer. Yüzbaşı Louis bir Fransa'dır. Fas'ta işgalcidir ve ama Almanlar da onu işgal edier. Victor Nazilere karşı direnenlerdir. İsveç'ten gelen Isla Avrupa'dır. ABD onu çok sever ama direnenleri tercih ederse arkasına bakmaz. 

Üzerine kitap yazmak gerekir bu filmin. En merak ettiğim de, filmin yapım yılıyla alakalı. 1942'de yani savaşın en hararetli zamanlarında çekilmiş. Dünya bir bilinmezliğe giderken... Gerçekten de sonu bilinmeyen bir hikaye var. Peki ya sonu bilinseydi? Yani 1950'lerde falan çekilseydi acaba nasıl olurdu?

Rick'in cool olmasını çok övdük. Fakat Isla -Bergman- fiziksel olarak daha muhteşemdir. Oyunculuğu da çok iyi. Gözlerinin içi ışıl ışıldır. Sadece gözleriyle bile oynayabilirdi. Gözleri ne renk acaba diye düşünüyorsun. Sonra geçiyor. Önemli değil. Siyah-beyaz bir filmde bu kadar etkileyici gözler...

Aradan 70 sene geçtikten sonra izliyoruz. Benim kaybım belki. Ama olsun. Matrixler, Inceptionlar sizin olsun. Bunlar da bana yetiyor.




Çarşamba, Ekim 27

Gerets Fas'ta


Peralta hatırlar; ıllar önce Msn iletim garip adam Eric Gerets 'ti. Onunla geçen 2 sezon çok fırtınalı olmuştu. Tavrıyla, tarzıyla, duruşuyla çok sevdiğim hocalardan biri haline gelmişti. Ama zaman zaman garip hamleler ve garip demeçler vererek beni çıldırtıyordu. Ortası yoktu. Bir hafta çok seviyordum, bir hafta aşırı kızıyordum; ki bunların saha sonuçlarıyla alakası yoktur.

Benim tutarsızlıklarım olabildiği gibi, Gerets'in de garip bir adam olduğu gerçeği var. Son yıllarda verdiği kararlar da bunu gösteriyor ama biz pek şaşırmıyoruz artık.

Marsilya gibi bir şehri, insanlar ona tapma noktasına gelmişken bıraktı ve Arap yarımadasına gitti. Baştan yazalım, Belçika, Hollanda ve Almanya gibi nispeten daha düzenli sakin kuzey ülkelerinde çalıştıktan sonra yolu Türkiye'ye düştü. Kaosun, plansızlığın ve gündem gürültüsünün fazla olduğu bir futbol ülkesine. Üstelik 2006 yılı, o 2006 model Galatasaray bizim ülkenin sınırlarını bile zorluyordu.

Daha sonra Fransa. Ama güneyi, en Fransa olmayan yeri. Marsilya gibi ülkenin en başarılı ama son yılların kupasız takımı. Onlara uzun bir aradan sonra şampiyonluk heyecanı yaşattı, yarışa soktu. Görevinden gururlu bir şekilde ayrıldı, ayrılması gerekiyordu. Şimdi rota Avrupa'nın hangi ülkesi derken o Asya kıtasına, Arabistan yarımadasına gitti. Gerets'i sadece takip edenler bunu şaşırabilirdi ama biz, bizle geçirdiği 2 yıl sayesinde pek şaşırmadık.

Şimdi 3.kıtasına geçiyor. Artık Afrika'da Ve bu sefer bir milli takım. Fas futbolu artık Gerets'in ellerinde.