Bask, Bilbao, Bavyera, München, Marseille, Fransa.....Çarşamba, Şubat 18
Yanlış Tanımışız

Siyasetle aram çok iyi değil. Muhakkak apolitik değilim, gündemi takip ederim ama ayrıntıları bilmem, çok da bilmek istemem. Saf ve basit düşünce benim için esastır. 2-3 sene evvel Yılmaz Özdil okumak büyük keyifti. Sabah'ta yazıyordu o zamanlar. Sonra Doğan Grubu'na geçti. Bu esnada Fanatik'e her çarşamba yazmaya başladı. Bizim çok içinde olduğumuz bir alanda yani.
Bir görüş vardır bende. Bir insanı tanımak istiyorsan onla beraber maç yapacaksın. Bencil mi, kolektif mi, sinirli, mi soğukkanlı hepsi orada çıkar ortaya. Yazmak da aynı etkiyi veriyormuş. Yılmaz Özdil'de futbol yazmaya başlayınca ona olan güvenimi kaybettim.
Çünkü sürekli yanlış yazıyor. Daha doğrusu eleştirmek istediği kişiyi ve kurumları yerden yere vurma adına hafif şovenist tarzda yazı yazıyor. Demek ki Recep Tayyip Erdoğan'a ve AKP'ye de böyle sallamış bizim hoşumuza giderken.
Bugünkü yazısında Mesut ve diğer gençlerin milli takımı seçmemesinin nedenini birçok futbolcuyu kadroya almamaya, vefasızlığa bağlamış. Yazıyı okuyanlar görmüştür birçok isimden bahsediyor. İlk önce de gurbetçi futbolcuların rol modeli Yıldıray'ı almış yazıya. Yıldıray konusu ayrı.Onu başlıca yazarız bir ara, ya da hiç gerek yok artık. Geçelim.
17 tane futbolcunun kadroya alınmamasını vefasızlığa, ilgisizliğe, mantıksızlığa dayandırmış. Oysa milli takıma seşilen kadro zaten 25 kişiyi geçmez. Peki kim o "milli formayı hakeden" isimler.
Fatih Tekke, Topuz, Yıldız, Nuri Şahin tartışılabilecek, üzerinde konuşabilecek 4 isim. Ama o 4 isimle vurucu bir yazı yazamazsınız. Biraz açaçaksınız konuyu. Özdil bunu yapmış.
"Mesela Cihan Haspolatlı" demiş. Galatasaray'da hiç tereddütsüz milli takıma alınıyordu demiş. Konya'da seyrediyormuş aynı Cihanmış. Allahaşkına nasıl seyrettiğini bize de söylesin, çünkü Lig Tv Konyaspor maçlarını vermek gibi bir hevese sahip değil. Üstelik Cihan, Kocaelispor'da milli oldu, Galatasaray'da uzun süre çağrılmadı, sağ beke geçince bir ara milli oldu, sonra Galatasaray taraftarını kanser etti, milli takım ve Galatasaray kariyeri sona erdi. Üstelik ,Konya'daki Cihan ile Galatasaray'daki Cihan aynı hiç değil. Biri sağ bek, diğeri orta saha.
"Serdar Kulbilge Fenerbahçe'de yedekken milli, Kocaelispor'da oynuyor ama milli değil." diyor yazar. Ligin son sırasında bulunan ve 20 maçta 46 golle ligin en çok gol yiyen bir takımın kalecisini almamak bence mantıksızlık ve ilgisizlik olarak gösterilemez.
Çağdaş Atan Beşiktaş'ta şakır şakır milli oluyormuş. Beşiktaş günleri, tribün tepkisi zaten biliniyor ama hiç şakır şakır milli olmadı. 2 kere milli formayı giydi, 1 gol attı. O zaman Denizlispor forması giyiyordu.
"Serkan Balcı niye milli olamıyor, Trabzonspor'a gitti diye." deniyor. En son kasım ayında oynanan hazırlık maçlarında kadrodaydı Serkan.
"Sinan Kaloğlu Beşiktaş'ta milli Bochum'da değil." Ah be araştırmacı gazeteci büyüğüm. Bir tff.org'a girsen görürdün. İki kere milli olmuş Sinan. Biri Manisaspor'da, diğeri bu sene Bochum'da oynarken.
Necati Ateş var bir de listede. Şu anda Türkiye'de şampiyonluğa oynayan 5-6 takımın da istemediği bir futbolcu, niye giremez ki milli takıma?
Fahri Tatan Rize'deyken milli takıma alınmıyormuş, Beşiktaş'a gelindi alındı. O zaman bakıyoruz arşıve bir de ne çıksın karşımıza. Fahri milli formayı en çok Rize'de oynarken giymiş. Beşiktaş'ta ise sadece 1(yazıyla bir) kere giymiş.
Usta yazara göre Beşiktaşlı İbrahim Akın ile İstanbul BB'de oynayan İbrahim arasında fark yokmuş. Yok artık diyorum.
Hasan Kabze Galatasaray'da milli. Doğru, hepsi özel maç. Onun dışında çağrılmışlığı yok. Demek ki verilen şansı iyi kullanamamış.
Aslında yazının ana fikrine katılırdım. Üç büyüklerde oynamak milli takımda oynamayı kolaylaştırıyor. Ama İstanbul'da oynamak ve tutunmak sanıldığı kadar kolay değil. Ayriyeten şu tarz bir yazı yazılınca insanın inanası gelmiyor. Çünkü ortaya getirilen herşey yanlış. Trafik kazası ile yayayı ezen birine, "tabanca ile 5 kişiyi öldürdü" demek gibi sanki.
İşin en acı tarafı Mesut'un bunlara bakıp milli formayı seçmemesi çok garip. Ne yani, Almanya'da işler böyle yürümüyor mu? Avrupa'daki futbolcu milli takımında oynamak için göz önünde yani kendi ülkesinde oynamak istemiyor mu? Gözden uzak olan milli kadrolara girebilyorsa o zaman niye Anelka Türkiye'den ayrıldı?
Diyorum ya acaba siyaset yazarken de böyle mi yazıyor Yılmaz Özdil? Eğer öyleyse halkın yarısı tabi ki Akp'ye oy verir.
365 Gün

Geçen sene bugün. Yok yok daha geriye gidelim önce. 7 Mart 2003. Fatih Terim'in yaşanan kabus bir sezondaki son maçı. Görevini bırakacak. Memleketinin takımı Adanaspor ile karşılaşıyoruz. Severim imparatoru. Bizim kuşaktaki Galatasaraylılar onu sever zaten, ama abilerimiz pek sevmez. Hoca giderayak gençleri oynatıyor. Oyuna bir çocuk sokuyor. Uğur Uçar diyorlar. Stoperde oynuyor. Kısa boylu diye Cannavaro diyen oluyor, saçıyla,yaşıyla Bülent Korkmaz'ın gençliği diyorlar.
Bir sene sonra Hagi geldi. Çok oynattı onu. Ama stoper değildi. Sağ bekte sıkıntı vardı(vardı ne demek hala var), koydu oraya. Hızıyla, hırsıyla Uğur Uçar uçuyordu orada. Bir Konya deplasmanında çok güzel bir orta yapmıştı Necati Ateş'e. Necati'de voleyle atmıştı golü. Golün yarısı Uğur'undu. Bir hazırlık maçında (AEK olabilir) kaptan çıkmıştı. Yeni Bülent demek doğruydu artık.
Gerets zamanı pek parlak geçmedi. 2006 senesinden iki Fenerbahçe maçı hatırlarım. Biri Sami Yen'de kupa maçı. 3-2 yendik ve elendik. İlk yarıda attırdığı bir gol vardır. Taç çizgisinin üzerinde çıkmak ile çıkmamak arasında gidip gelen sahipsiz topu attığı depar sayesinde kayarak aldı. O top 20 saniye sonra kale çizgisini geçti.
Diğer maç Kadıköy'de. Haftalardır oynamayan Ferhat ve Uğur sol ve sağ bekte, 55.000 kişi önünde Anelka, Alex, Nobre, Tuncay gibi topçularla didişiyordu. Erken çıkmak o maç ona nasip oldu.
Bir sonraki sezon Kayserispor'a kiralandı. Çoğu maçta oynadı öyle döndü Florya'ya. Geçen sezon Kalli ona formayı verdi. Barış ile sağ tarafı parsellemişlerdi. Ben askerdeyken oynanan ilk lig maçı olan Sivasspor maçında muhteşemdi. İki asist, son 5 dakikada. Pes etmek yok lugatında. Hırs var, hız var, temiz bir yüz var, geçmişinde Florya var. Böyle olunca tribün tapmaz da ne yapar?
Geçen sene bugün. Bir pazartesi günü. Ertelenen bir maçın sonrası. Kışla kantininde bir uzman çavuşumla maçı izliyoruz. Daha doğrusu ben kaçıyorum arada kantinde. Komutanım nasıl maç diye soruyorum 10 dakikada bir gelip gidip. Diyor ki Uğur sakatlandı. Yazık diyorum Leverkusen maçı vardı önümüzde, büyük güç kaybettik. Konyaspor'u 1-0 yeniyoruz, Leverkusen'e 5-1 yeniliyoruz. Eleniyoruz. O maçtan sonra, Bükreş'e, İsviçre'ye, Lizbon'a, Berlin'e gidiyoruz. Hepsi Uğur'suz. Bugün Bordeux'da takım. 1 sene önce Konya'daydı.
Uğur sakatlanmasaydı kesin Euro 2008 kadrosuna girerdi. Ve sağ bek Sabri olmazdı Almanya maçında. Lahm'ın karşısında aslan gibi dururdu. Turnuvanın yıldızı Arda yukardaki resimde nasıl bir telaş yaşıyor 365 gün önce. O kuşaktan çıkıp A takıma giren sadece ikisiydi. Arda bir senedir yalnız.
Çok daha eskilerde Okan Buruk talihsizliği yaşamıştı Galatasaray. Yine bir altyapı, yine en formda zaman, yine başta Kalli, yine sezon sonu "buruk" şampiyonluk. 1 sene oldu. Dönecek diyorlar, bekliyoruz. Okan gibi dönsün, Okan gibi olmasın inşallah.
Etiketler:
Galatasaray,
uğur uçar
Salı, Şubat 17
Dağdelen Kardeşler
Birçok kalecinin ter akıttığı stadyuma tepeden bakış.Radyo günleri zamanını yaşayanlar hatırlar, "Altay, kalede Altay, geride...." diye başlayan cümleleri. Cevat Prekazi'nin İzmir'de olduğu, şimdiki Altay teknik direktörü Tahir Karapınar ile Karşıyaka hocası Reha Kapsal'ın aynı takımda buluştuğu zamanlar.
Altay'ın kalecisi Altay espirisi bir tesadüften ibaret değildi. Profesyonel Lig'in kurulduğu ilk yıllarda Altay kalesini koruyan isim Cevdet Dağdelen'di. Varol gibi kült bir kaleciyle beraber İzmir futboluna ter akıtıyordu. Amatörlük ile profesyonellin kesiştiği zamanlar. Her takımın futbolcusunun aslında o takıma gönülden bağlı bir taraftar olduğu yıllar. Cevdet Dağdelen'in üç oğlu oluyor. İçindeki Altay aşkıyla ilk doğan oğluna Altay ismini veriyor. Sene 1970. Yaklaşık 1 sene sonra doğan erkek çocuk Aydın ismini alıyor. Hemen hemen aynı yaşlarda olan bu iki kardeş, arkadaş gibi büyüyorlar. Büyüdükler yer ise Altay'ın altyapısı. İkisi de baba mesleği kaleciliği seçerken 1977 senesinde aileye yeni bir erkek kardeş dahil oluyor. Akın Dağdelen de yıllar içinde kaleciliği seçiyor.
Altay Dağdelen'in hikayesi bilinir az çok. Bir dönem Fenerbahçe'de oynuyor. Sonra Vanspor'a gidiyor. 2004 yılında İzmirspor'da bırakıyor futbolu. Feyyaz Uçar'ın görevden alınması sonrasında Tahir Karapınar ile birlikte Altay'ın başına geçiyorlar.
Aydın Dağdelen de uzun yıllar Altay kalesini koruyor. 1998-99 senesinde efsane kalecilerden Şanver Göymen ligin ilk maçında Galatasaray'dan 3 tane, ikinci maçta da Trabzonspor'dan 5 tane yiyince kaleyi Nihat Tümkaya devralıyor. Trabzonspor'dan alınan Nihat'tan dolayı uzun süre forma göremeyen Aydın, 200oli yılların başında kaleye geçti. Süper Lig'e dönen kadroda yer aldı, sonra da futbolu bıraktı.
Ailenin diğer kardeşi Akın Dağdelen ise hala faal olarak top koşturmakta. Altay ve Manisaspor'da oynadı. Manisaspor ve geçen sene Antalyaspor ile Süper Lig'e çıkma sevinci yaşadı. Şu anda Orduspor'da.
Orduspor ise bu hafta Altay'a konuk olacak. Akın, İzmir'e gidiyor. Yetiştiği camiaya ve abisi Altay Dağdelen'e karşı forma giyecek. Bu hafta Altay'ın yetiştirdiği bir başka kaleci Gökhan Değirmenci Manisa'da şov yaptı. 10 kişilik takımını tek başına sırtladı bir de penaltı kurtardı.
Bir kaleci merkezi olan Altay ailesinin, Dağdelen kardeşleri bu hafta karşı karşıya gelecek. Biz tabi ki izlemiyeceğiz televizyondan ama İzmirliler bu maçı tribünden izlemeliler. Süper Lig'e takım çıkarmayı istemek kolay değil. Biraz da sahiplenmek lazım.
Pazartesi, Şubat 16
Pazar Maçına İki Bakış

Pazar günü oynanan Beşiktaş-Trabzonspor maçı hakkında Can birşeyler karalamış. Bloga hızlı girdi. Daha önce de dediğim gibi bizim kadar fanatik değildir, daha aklı selim düşünür. Peralta Selçuk Yula, ben Ömer Ural Kükner tarzındayzsak Can, Vedat Okyar'dır. Önce onun maça bakışı ardından benim düşüncelerim.
Bu satırları yazarken bu bloga yollayacağım ikinci yazı olması dolayısıyla yazmaya yine heyecanla başlıyorum. Zaten bir şeyi tatlı bir heyecanla yapmazsan değeri kalmaz.
16 Şubat 2009, Pazartesi.
Ligin beşinci sırasındaki Beşiktaş ile uzun bir aradan sonra iyi oyununu sezona yayabilen ve zirve yarışından kopmayan, hatta en iddialı takımlardan biri olan Trabzonspor dün akşam Beşiktaş İnönü Stadyumu’nda karşılaştılar. Maç öncesi farklı yorumlar vardı; sahaya çıkacak kadrolara göre mantık yürütülüyordu ancak tabi ki maç sonuncunda ne olacağı oyunun gidişatına bağlıydı.
Kalede Rüştü Reçber; defansta İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Tomas Sivok ve İbrahim Üzülmez; ortasahada Serdar Özkan, Edouard Cisse, Fabian Ernst, Rodrigo Tello; forvet arkasında Yusuf Şimşek ve de ileri uçta Mert Nobre ile çıktı Beşiktaş sahaya.
Trabzonspor da kazanan kadroyu bozmadan kalede Tony Sylva; defansta Tayfun Cora, Rigobert Song, Egemen Korkmaz, Hrvoje Cale; ortasahada Selçuk İnan, Hüseyin Cimşir, Gustavo Colman ve forvette İbrahima Yattara, Gökhan Ünal ve Umut Bulut on biriyle çıktı sahaya.
Hakemler kontrolleri yaptı, orta hakem düdüğü çaldı ve maç başladı. Sahada bir Beşiktaş baskısı var, o nasıl bir oyun? Trabzonspor sahasından zor çıkıyor, Yattara sağdan götürüyor, önünde bir Deli İbo. İbrahim ya ayağından söküp alıyor topu, ya da araya giriyor ve faul yaptırıyor kendine. Bir pozisyonda ayağından kaçırdı topu, veya Yattara kaptı ve Gökhan Ünal’ı gördü, o pozisyonda da ofsayt vardı. Soldan da geldi birkaç kere Trabzonspor ama orada da fazla etkili olamadı genelde.
Buna karşılık, sürekli pas yapan, verkaçlarla kanatlara inmeye çalışan bir Beşiktaş vardı sahada. Ama gel gör ki, ortasaha o kadar kalabalıktı ki herkes topla oynamak istiyor, takıma yararlı olmak istiyordu. Hal böyle olunca da trafik sıkıştı ve ortasaha mücadelesine döndü oyun. Kanada aktarılabilen ender toplar da ya orta olup kaleci Sylva’nın ellerinde eridi ya da Song ve Egemen tarafından uzaklaştırıldı. Bir kısmı ise köşe atışıyla değerlendiril(eme)di. Böyle devam eden oyun içinde Trabzonspor ortadan geldi ve Cale’nin güzel ara pasıyla buluşan Gökhan Ünal kaleciyle karşı karşıya pozisyonda golünü attı, işi de buydu zaten.
İlk yarı boyunca göze batanlar kaleci Sylva ve Song’du benim adıma ama tabi ki takım olarak da güzel savunma yaptı Trabzonspor. Beşiktaş adına ise Fabian Ernst ataklara katıldı, kaptırılan topların peşinde koşturdu, ya kaptı ya da arkadaşlarının kapmasına yardımcı oldu ve bunu çok az faul yaparak başardı. İbrahim Üzülmez bir anka kuşu gibi küllerinden doğru adeta, ileri geri çalıştı durdu. Mert Nobre yine sezon başındaki yararsız kimliğine döndü, faul yapmadan ya da elle oynamadan top kontrol edemeyen, bir işe yaramayan bir görüntü çizdi. Bu oyun yapısı ise en çok Yusuf Şimşek’in zararına oldu, ayağında yeterince top tutamadı, herkes top oynama isteğinde olduğu için pek kimse kaçmadı ve doğal olarak da ara paslarını etkili kullanamadı. Saymadığım iki kişi var, biri Serdar Özkan. Serdar Özkan artık bu maçların adamı olmadığını gösterdi. Bu tür önemli maçlarda istikrarsız oyuncuları oynatmak yanlış bir şey bence, iki üç hareketi üst üste yapamıyor bu çocuk. Fiziksel olarak da mücadele adına bir şey katamıyor ve çoğu maçta devre arasında yerine biri giriyor ve takımın çehresi değişiyor. Saymadığım diğer kişi ise Edouardo Cisse, onu ben değil, spiker bile pek saymadı, diyecek pek bir şey yok başka.
İkinci yarıya değişiklikle başladı iki takım da. Beşiktaş iki etkisiz oyuncu Serdar Özkan ve Yusuf Şimşek yerine Bobo ve Matias Delgado girdi. Trabzonspor’da da sarı kartı bulunan Umut Bulut yerine Alanzinho girdi. Sanırım bu değişikliklerden Beşiktaş’ın yaptıkları daha olumlu oldu çünkü ikinci yarıda daha çok saldıran bir Beşiktaş, daha çok kapanan bir Trabzonspor vardı. Bu da normaldi tabi ki, galibiyet liderlik demekken ve beraberlik de yararken risk almaya pek gerek yoktu. Bunun yanında Beşiktaş’a ne beraberlik ne mağlubiyet yarıyordu, doğal olarak saldırdı ama sezonun ilk yarısında Süper Lig’in en çok köşe vuruşu kullanan takımı olan Beşiktaş köşe vuruşlarına devam ediyordu. Arada da Trabzonspor pek tehlikeli olamayan ataklar gerçekleştiriyordu. Derken, Beşiktaş’ta bir çözünme başladı, Mustafa Denizli’nin müdahele etmesi gerekiyordu, köşe vuruşundan Bobo’nun golü geldi ve her şey unutuldu. Seksen yedinci dakikada Erkan Zengin formasını giymeye başladı, o dakikadan sonra girse ne fark yaratacaktı bu gurbetçi futbolcu, bilemedim. Ama son dakikalarda attığı bir deparla aklıma kazındı. İnşallah yanılmıyorumdur, yeni bir Kaan Dobra kazanmıştır Beşiktaş.
Maçta görüldü ki, Fabian Ernst tam isabet bir transferdir. Mustafa Denizli’nin Afrikalı olmasın, illa bu olsun ısrarının haklı olduğu görülmüştür. Gerek atağa katılması, gerek top rakipteyken kurduğu baskı ve adam takibi, yerek hücumda dönen topları toplama özelliği ile faydalı olacağı açıktır. İnşallah kendine iyi bakar da sakatlanmaz ve uzun süre istikrarlı olarak forma giyer. Bu arada takıma hala alışamadığı da görülmüştür bü kel arkadaiın, az daha atakların kesilmesin mal oluıyordu bunlar. Tabi çözülmeyecek bir sorun değil bu, umudum ileride daha iyi olması.
İbrahim Üzülmez’den bir kere daha bahsetmem lazım, ’2000 yılında İnönü’deki Barcelona maçını hatırlatan bir görüntü çizmiştir, hele ikinci yarıda üst üste üç adam geçip soldan ceza sahasına girmesi ama klasik olarak topu ayağından açıp auta çıkması da güzel bir enstantenedir.
Bu maçın ardından Beşiktaş elindeki avantajını kullanamadı ancak gelecek için umutlar verdi. Gönlü zengin Beşiktaş seyircisi için, takım en azından futbola doyurdu, gole ve kupalara doyuracağı günler de yakındır umarım.
16 Şubat 2009, Pazartesi.
Ligin beşinci sırasındaki Beşiktaş ile uzun bir aradan sonra iyi oyununu sezona yayabilen ve zirve yarışından kopmayan, hatta en iddialı takımlardan biri olan Trabzonspor dün akşam Beşiktaş İnönü Stadyumu’nda karşılaştılar. Maç öncesi farklı yorumlar vardı; sahaya çıkacak kadrolara göre mantık yürütülüyordu ancak tabi ki maç sonuncunda ne olacağı oyunun gidişatına bağlıydı.
Kalede Rüştü Reçber; defansta İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Tomas Sivok ve İbrahim Üzülmez; ortasahada Serdar Özkan, Edouard Cisse, Fabian Ernst, Rodrigo Tello; forvet arkasında Yusuf Şimşek ve de ileri uçta Mert Nobre ile çıktı Beşiktaş sahaya.
Trabzonspor da kazanan kadroyu bozmadan kalede Tony Sylva; defansta Tayfun Cora, Rigobert Song, Egemen Korkmaz, Hrvoje Cale; ortasahada Selçuk İnan, Hüseyin Cimşir, Gustavo Colman ve forvette İbrahima Yattara, Gökhan Ünal ve Umut Bulut on biriyle çıktı sahaya.
Hakemler kontrolleri yaptı, orta hakem düdüğü çaldı ve maç başladı. Sahada bir Beşiktaş baskısı var, o nasıl bir oyun? Trabzonspor sahasından zor çıkıyor, Yattara sağdan götürüyor, önünde bir Deli İbo. İbrahim ya ayağından söküp alıyor topu, ya da araya giriyor ve faul yaptırıyor kendine. Bir pozisyonda ayağından kaçırdı topu, veya Yattara kaptı ve Gökhan Ünal’ı gördü, o pozisyonda da ofsayt vardı. Soldan da geldi birkaç kere Trabzonspor ama orada da fazla etkili olamadı genelde.
Buna karşılık, sürekli pas yapan, verkaçlarla kanatlara inmeye çalışan bir Beşiktaş vardı sahada. Ama gel gör ki, ortasaha o kadar kalabalıktı ki herkes topla oynamak istiyor, takıma yararlı olmak istiyordu. Hal böyle olunca da trafik sıkıştı ve ortasaha mücadelesine döndü oyun. Kanada aktarılabilen ender toplar da ya orta olup kaleci Sylva’nın ellerinde eridi ya da Song ve Egemen tarafından uzaklaştırıldı. Bir kısmı ise köşe atışıyla değerlendiril(eme)di. Böyle devam eden oyun içinde Trabzonspor ortadan geldi ve Cale’nin güzel ara pasıyla buluşan Gökhan Ünal kaleciyle karşı karşıya pozisyonda golünü attı, işi de buydu zaten.
İlk yarı boyunca göze batanlar kaleci Sylva ve Song’du benim adıma ama tabi ki takım olarak da güzel savunma yaptı Trabzonspor. Beşiktaş adına ise Fabian Ernst ataklara katıldı, kaptırılan topların peşinde koşturdu, ya kaptı ya da arkadaşlarının kapmasına yardımcı oldu ve bunu çok az faul yaparak başardı. İbrahim Üzülmez bir anka kuşu gibi küllerinden doğru adeta, ileri geri çalıştı durdu. Mert Nobre yine sezon başındaki yararsız kimliğine döndü, faul yapmadan ya da elle oynamadan top kontrol edemeyen, bir işe yaramayan bir görüntü çizdi. Bu oyun yapısı ise en çok Yusuf Şimşek’in zararına oldu, ayağında yeterince top tutamadı, herkes top oynama isteğinde olduğu için pek kimse kaçmadı ve doğal olarak da ara paslarını etkili kullanamadı. Saymadığım iki kişi var, biri Serdar Özkan. Serdar Özkan artık bu maçların adamı olmadığını gösterdi. Bu tür önemli maçlarda istikrarsız oyuncuları oynatmak yanlış bir şey bence, iki üç hareketi üst üste yapamıyor bu çocuk. Fiziksel olarak da mücadele adına bir şey katamıyor ve çoğu maçta devre arasında yerine biri giriyor ve takımın çehresi değişiyor. Saymadığım diğer kişi ise Edouardo Cisse, onu ben değil, spiker bile pek saymadı, diyecek pek bir şey yok başka.
İkinci yarıya değişiklikle başladı iki takım da. Beşiktaş iki etkisiz oyuncu Serdar Özkan ve Yusuf Şimşek yerine Bobo ve Matias Delgado girdi. Trabzonspor’da da sarı kartı bulunan Umut Bulut yerine Alanzinho girdi. Sanırım bu değişikliklerden Beşiktaş’ın yaptıkları daha olumlu oldu çünkü ikinci yarıda daha çok saldıran bir Beşiktaş, daha çok kapanan bir Trabzonspor vardı. Bu da normaldi tabi ki, galibiyet liderlik demekken ve beraberlik de yararken risk almaya pek gerek yoktu. Bunun yanında Beşiktaş’a ne beraberlik ne mağlubiyet yarıyordu, doğal olarak saldırdı ama sezonun ilk yarısında Süper Lig’in en çok köşe vuruşu kullanan takımı olan Beşiktaş köşe vuruşlarına devam ediyordu. Arada da Trabzonspor pek tehlikeli olamayan ataklar gerçekleştiriyordu. Derken, Beşiktaş’ta bir çözünme başladı, Mustafa Denizli’nin müdahele etmesi gerekiyordu, köşe vuruşundan Bobo’nun golü geldi ve her şey unutuldu. Seksen yedinci dakikada Erkan Zengin formasını giymeye başladı, o dakikadan sonra girse ne fark yaratacaktı bu gurbetçi futbolcu, bilemedim. Ama son dakikalarda attığı bir deparla aklıma kazındı. İnşallah yanılmıyorumdur, yeni bir Kaan Dobra kazanmıştır Beşiktaş.
Maçta görüldü ki, Fabian Ernst tam isabet bir transferdir. Mustafa Denizli’nin Afrikalı olmasın, illa bu olsun ısrarının haklı olduğu görülmüştür. Gerek atağa katılması, gerek top rakipteyken kurduğu baskı ve adam takibi, yerek hücumda dönen topları toplama özelliği ile faydalı olacağı açıktır. İnşallah kendine iyi bakar da sakatlanmaz ve uzun süre istikrarlı olarak forma giyer. Bu arada takıma hala alışamadığı da görülmüştür bü kel arkadaiın, az daha atakların kesilmesin mal oluıyordu bunlar. Tabi çözülmeyecek bir sorun değil bu, umudum ileride daha iyi olması.
İbrahim Üzülmez’den bir kere daha bahsetmem lazım, ’2000 yılında İnönü’deki Barcelona maçını hatırlatan bir görüntü çizmiştir, hele ikinci yarıda üst üste üç adam geçip soldan ceza sahasına girmesi ama klasik olarak topu ayağından açıp auta çıkması da güzel bir enstantenedir.
Bu maçın ardından Beşiktaş elindeki avantajını kullanamadı ancak gelecek için umutlar verdi. Gönlü zengin Beşiktaş seyircisi için, takım en azından futbola doyurdu, gole ve kupalara doyuracağı günler de yakındır umarım.
* * * * * *
Görünen köy kılavuz istemez. Hemen hemen herkes aynı şeyleri diyecektir. Beşiktaş'ın baskısı, Trabzonspor'un kapanışı. Olayın özu bu. Mustafa Denizli bu takıma giderek oyununu, kafasındakileri kabul ettiriyor ama bunlar yaşanırken puan kayıpları da artıyor. Yerine geldiği Ertuğrul Sağlam, Sivas'a çelme taktı aynı hafta. Acaba Ertuğrul kalsa mıydı? diye sormadan edilemeiyor. Ama herkesin malumu Beşiktaş'ın problemi saha kenarında değil. Dün yapılan mali kurulda borçların kime olduğuna bakılırsa sorunun kaynağı bulunur.
Biz yine zevkli geçen maça dönelim. Beşiktaş savunması herşeye rağmen hala evlere şenlik. Bütün bir seszon eleştirilen sol bek Cale, tek topla o defansı dağıttı. Gökhan affetmedi. Skor avantajına ulaşmak çok önemliydi. İki hafta önce Kadıköy'de daha iyi oynamışlardı. Fenerbahçe için de daha iyi oynadı demiştik. Tıpkı dünkü Beşiktaş gibi. Acaba Trabzonspor bu oyun tarzıyla şampiyonluk rakiplerine umut verip gereksiz havalanmalarına mı sebep oluyor bilemiyoruz. Gerçi iki maçta da puanlar paylaşıldı.
Fabian Ernst dün çok iyidi. Alman milli takımında oynayan bir adamdan bunu beklemek normal aslında. Ama uzun zamandır geşen her yabancıdan verim alamayan Beşiktaş, bu sefer "oh" çekti. Bence Delgado'nun dönüşü daha önemli. Gerek Lincoln gerek Alex'den daha faydalı olacağını düşündüğüm ama bir türlü bekleneni veremeyen "kaptan" bu sefer Yusuf transfer edilince işin zora girdiğini anladı galiba. Orta alanda daha çok koştu, etkili ortalar yaptı. Devamı gelirse güzel olacak. İbrahim için aynı şeyleri düşünmemekle beraber eleştirmeye de gerek duymuyorum. 30'lu yaşlarında olan bir futbolcuya hala kafasını kaldırmayıp sıfıra inip auta çıktığı için kızamayız, onu böyle kabullenmeliyiz.
Trabzonspor'a gelirsek, Alanzinho bekleneni veremedi. Yattara hiç veremedi. Cale ve Colman iyiydi. Cale sadece asist yapmakla kalmadı, Beşiktaş'ın sağ tarafına iyi direndi.
Erkan Zengin değişikliği gereksizdi. Can'ın Kaan Dobra benzetmesi ve Umut Sarıkaya göndermesi enfes ama orada Kaan Dobra şampiyonluğun en kritik virajında, en kritik dakikalarda oyuna girmiyordu. Erkan Zengin'in girişi Beşiktaş'a hiçbir şey katmadı. Üstelik çıkan oyuncu son dakikalarda yapacağı bir orta veya çekeceği bir şutla oyunu değiştirebilecek Tello'ydu.
Sonuçta puanlar paylaşıldı. Biz maçı izledik, sizlerle paylaştık. Şimdi Karşıyaka-Kasımpaşa maçına dönmem lazım. Heyecan devam ediyor.
Etiketler:
beşiktaş,
canyazıları,
futbol,
trabzonspor
Rigobert-Marcio

Futbolcuların isimlerinin zihinlenderde uyandırdığı, herkeste farklıdır. Bazıları günümüzün en önemli insanları olarak bakarlar. Bazıları bir köle veya robot olarak düşünür. Finishingi şudur, driplingi budur tadında. Bazen geçmişleriyle beraber yaşamaya devam eden normal insan olarak düşünmek lazım. Karışık ve belki de anlamsız bir giriş oldu. Ama o futbolcuların o sahaya gökten zembille inmediklerini, doğuştan 20 dripling sahibi olmadılarını bazen hatırlamak gerekir.
Dün çok güzel bir sezonun çok güzel maçlarından birini izledik. Her zamanki gibi tribünden izlemek isterdik ama nasip Melih Abi'nin güzel sesi eşliğinde izlemekmiş. Bu güzel maçın kilit oyuncularından ikisi. Namı-ı diğer Mert, Marcio Nobre ve Rigobert Song.
Maçta sık sık karşılaşan ikili Türkiye'ye geleli 5 sene oldu. Marcio 2004'ün ocak ayında, Rigobert temmuzda geldi. Biri Brezilya'dan geldi, diğeri Kamerun'da doğdu, dünyayı dolaştı, dünya kupalarında oynadı ve Fransa'dan ülkemize geldi. Biri Fenerbahçe forması giyerken diğeri Galatasaray'da oynuyordu. İki ezeli rakip karşılaşınca Nobre golünü atıyordu o zamanlar.
2004-2005 sezonunda ilk kez karşılaştıklarında Nobre suskun kalmıştı.
22 Mayıs 2005 günü şampiyonu belirleyecek maça çıktı iki takım. Kadıköy'de Fenerbahçe kazanırsa şampiyon olacaktı, puan kaybında son haftaya kalacaktı herşey. Maç 0-0 giderken, 66.dakikada Fenerbahçe sağdan geldi. Yapılan ortaya Song'un yanından Nobre vurdu. Şampiyonluk golü olarak tarihe geçti. Türkiye'nin o zamanki en iyi tandemi olarak gözüken Song-Tomas ikilisini Marcio aşıyordu. Ondan sonraki derbiler Rigobert için sorunlu geçti. Genelde kadroda yoktu. Ya parasını alamıyordu, ya balıktan zehirleniyordu. Marcio'nun yolu ise Dolmabahçe'ye düşmüştü bu sefer. Rigobert'in yine oynamadığı bir derbide 3 Mart 2007'de Beşiktaş ve Galatasaray karşı karşıya geldi. Rigobert'in yerine Emre Aşık sahada görev yapacaktı. 2004 sonbaharında Emre ile Marcio karşılaşmıştı. Emre Beşiktaş formasını giyerken Marcio Fenerbahçe'nin çubuklusuyla sahadaydı. İkili bir münakaşa yaşamıştı.
Herkes Marcio'dan yine Galatasaray'a yazmasını beklerken sahneye "yedek" Emre Aşık çıktı golünü attı Vedran Runje'ye. Maç beraberliğe gelmişti. Beşiktaş'ın ilk golünü soldan yapılan ortaya kafasını vuran Bobo atmıştı. Song olsa ne olurdu? dendi bu gol için.
Dünkü maçta Bobo da vardı Song da vardı Nobre de vardı. Bobo ile Song ilgilendi daha çok, Nobre'yi tutma görevi Egemen Korkmaz'daydı. Bursaspor'un Süper Lig'e çıktığı kadronun geri dörtlüsündeydi Egemen. O trabzonspor'a gitti, sağ bek Serdar Kurtuluş Beşiktaş'ta, diğer stoper İbrahim Dağaşan Sivasspor'da. Üçü de şampiyonluk mücadelesi veriyor bu sezon. Üç takım da bu sene Bursa'da puan kaybetti.
Maçın 77.dakikasında 2 sene önceki gibi yine soldan orta geldi. Bobo yine yükseldi. Bu sefer yanında Rigobert vardı. Ona rağmen golünü attı. Maç 1-1 bitti. Bu skor en çok Emre Aşık ile İbrahim Dağaşan'a yaradı. Böyle maçları ve anları yaşamak için önümüzde daha 14 hafta var. Kendi ligimizi sıkıcı bulanlara tavsiye ediyorum. Maçları böyle izlerseniz daha çok zevk alırsınız.
Maç Günü #2

Blog takip edilmezken sürekli bizi okuyan dostumuz Can yazı yazmak istedi. Ben de kırmadım tabi. Can bizden farklı olduğu için ayrı bir renk katacağına eminim. Bizim gibi fanatik değildir. Beşiktaşlıdır ama ne delirir ne çıldırır ne birilerinin başına stad yıkar. Çok sevimli küçük kardeşini "milli" yapmaya, İnönü'ye götürdüğü günü yazmış. İyi etmiş. Anılar uçar gider eğer yazıya dökülmezse. Anılar yok olmasın diye; bir Beşiktaş maç günü.
"Tarih 6 Ekim 2008, Pazartesi. Hacettepespor ile Beşiktaş uzun bir aradan sonra bir Süper Lig maçında, İnönü Stadı’nda karşılaşıyorlar. Bu futbol tarihi için istatistikî anlamı, bir de tabi bu maçtan sonra Ertuğrul Sağlam’ın istifa etmesi de başka bir veri. Benim için kişisel bir anlamı da var, tek kardeşimin İnönü’de izlediği ilk maç olma önemine sahip.
Hikâye kısmını geçelim. Biletlerimizi aldık bir şekilde ve Beşiktaş’ta babamızla buluştuk. Türkiye’de bir futbol maçı klasiği olan sokak köftelerinden yedik ve tribünlerde yerimizi aldık. Başlarda boşluklar olsa da doldu çoğu yer. Muhteşem bir tribün yine; durmaksızın, koşullar ne olursa olsun bağırıyorlar, belki kendilerini paralıyorlar. Neyse, bizim oturduğumuz yerde bir adam çıktı ortaya. Kumaş pantolon, boğazlı kazak ve kösele ayakkabısıyla, serçe parmakta koca taşlı yüzüğüyle tam bir tip. Adam yerinde duramıyor, insanları tezahürat yapmaya çağırıyor. Baktı sessiz sakin insanlar var tribünde, çıktı tribünün kenarını belirleyen duvarın üstüne, ileri geri yürümeye başladı! Dokunsan düşecek adam ama derdi o değil, insanların bağırıp çağırmaması. Yerinde duramıyordu adam, bir sağa bir sola… Maça da arada bir göz atıyordu tabi. İşte o arada yeni açık tribünün orta üst kısmından bağırmaya başladılar: “Ayağa kalkmayan Fenerli olsun!”. Bizim tribünde insanlar kıpırdanmaya başladı, adamımız bundan cesaret alarak konuşmaya başladı: “Beşiktaş maçındasınız siz, bağırsanıza! Maç izlemeye mi geldiniz, maç izleyecekseniz ne stada geliyorsunuz evinizde oturup izlesenize!(?!)”. Anlaşılan bizim tribündeki hareketlenme yetmemiş olacak ki bu sefer “Ayağa kalkmayan Bursalı olsun!”, diye bağırmaya başladılar. Adamımız durur mu, “Bakın Fenerli bile demiyor, Bursalı diyor! Duracak mısınız siz böyle?”. Durduk biz tabi, adam akıllı maçımızı izledik. Kâh heyecanlandık gol atacağız diye, kâh kahrolduk gol kaçtı diye.
Velhasıl-ı kelam Beşiktaş kazandı maçı ve bir oh çekildi. Ancak maçtan aklımda kalanlar Batuhan’ın ilk on birde sahaya çıkıp bir de gol atması ya da Hacettepespor’un goller kaçırması değildi. Aklımda kalan bir şehrin takımının taraftarı olmanın bir hakaret olarak kullanılması ve bunun ciddi bir şey olarak algılanmasıydı. Burada “Bursalı”dan çıkan anlam nedir tam karar veremedim bir daha düşününce. Bunun topluma açık bir yerde böyle açık açık yapılması kırıcı ve itici bir şey. Ben mi çok safım ya da çok mu ciddiye alıyorum, bunu da pek anlamış değilim.
Bağırmayan taraftarın kaba bir şekilde tribünden kovulması –mecazen de olsa- bu durumdan daha mı iyi daha mı kötü bilemiyorum, karar veremiyorum. Hadi Fenerbahçe, Fenerbahçeliler hariç diğer spor bireyleri tarafından az sempati duyulan bir takım. Artık bu ülkemde yerleşmiş bir şey, her ne kadar insanlar kültür seviyelerini artırdıkça bu “düşmanlık” sadece lig ve ülke çapında kalıyor da olsa. Uluslararası arenada her Türk takımı bizim takımımızdır, şahsi düşüncem; ama bu “Size Bursalı diyorlar, nasıl altında kalırsınız bunun?” da neyin nesi oluyor, aklım almıyor."
Hikâye kısmını geçelim. Biletlerimizi aldık bir şekilde ve Beşiktaş’ta babamızla buluştuk. Türkiye’de bir futbol maçı klasiği olan sokak köftelerinden yedik ve tribünlerde yerimizi aldık. Başlarda boşluklar olsa da doldu çoğu yer. Muhteşem bir tribün yine; durmaksızın, koşullar ne olursa olsun bağırıyorlar, belki kendilerini paralıyorlar. Neyse, bizim oturduğumuz yerde bir adam çıktı ortaya. Kumaş pantolon, boğazlı kazak ve kösele ayakkabısıyla, serçe parmakta koca taşlı yüzüğüyle tam bir tip. Adam yerinde duramıyor, insanları tezahürat yapmaya çağırıyor. Baktı sessiz sakin insanlar var tribünde, çıktı tribünün kenarını belirleyen duvarın üstüne, ileri geri yürümeye başladı! Dokunsan düşecek adam ama derdi o değil, insanların bağırıp çağırmaması. Yerinde duramıyordu adam, bir sağa bir sola… Maça da arada bir göz atıyordu tabi. İşte o arada yeni açık tribünün orta üst kısmından bağırmaya başladılar: “Ayağa kalkmayan Fenerli olsun!”. Bizim tribünde insanlar kıpırdanmaya başladı, adamımız bundan cesaret alarak konuşmaya başladı: “Beşiktaş maçındasınız siz, bağırsanıza! Maç izlemeye mi geldiniz, maç izleyecekseniz ne stada geliyorsunuz evinizde oturup izlesenize!(?!)”. Anlaşılan bizim tribündeki hareketlenme yetmemiş olacak ki bu sefer “Ayağa kalkmayan Bursalı olsun!”, diye bağırmaya başladılar. Adamımız durur mu, “Bakın Fenerli bile demiyor, Bursalı diyor! Duracak mısınız siz böyle?”. Durduk biz tabi, adam akıllı maçımızı izledik. Kâh heyecanlandık gol atacağız diye, kâh kahrolduk gol kaçtı diye.
Velhasıl-ı kelam Beşiktaş kazandı maçı ve bir oh çekildi. Ancak maçtan aklımda kalanlar Batuhan’ın ilk on birde sahaya çıkıp bir de gol atması ya da Hacettepespor’un goller kaçırması değildi. Aklımda kalan bir şehrin takımının taraftarı olmanın bir hakaret olarak kullanılması ve bunun ciddi bir şey olarak algılanmasıydı. Burada “Bursalı”dan çıkan anlam nedir tam karar veremedim bir daha düşününce. Bunun topluma açık bir yerde böyle açık açık yapılması kırıcı ve itici bir şey. Ben mi çok safım ya da çok mu ciddiye alıyorum, bunu da pek anlamış değilim.
Bağırmayan taraftarın kaba bir şekilde tribünden kovulması –mecazen de olsa- bu durumdan daha mı iyi daha mı kötü bilemiyorum, karar veremiyorum. Hadi Fenerbahçe, Fenerbahçeliler hariç diğer spor bireyleri tarafından az sempati duyulan bir takım. Artık bu ülkemde yerleşmiş bir şey, her ne kadar insanlar kültür seviyelerini artırdıkça bu “düşmanlık” sadece lig ve ülke çapında kalıyor da olsa. Uluslararası arenada her Türk takımı bizim takımımızdır, şahsi düşüncem; ama bu “Size Bursalı diyorlar, nasıl altında kalırsınız bunun?” da neyin nesi oluyor, aklım almıyor."
Etiketler:
beşiktaş,
canyazıları,
doğaçlamalar,
futbol
Pazar, Şubat 15
Atalanta Deplasmanı

19.haftada İnter 3-1'lik yenilgiyle döndü. Bugün Roma da orada 3 yedi. Şampiyonluk orada Bergamo'dan geçiyor demek ki. Ligin kendi sahasında en çok kazanan 3 takımından biri. Diğerleri AC Milan ve Palermo. Milan ve Juventus oradan 3 puanla çıktılar. Nisan ayında Fiorentina, mayıs ayında Genoa oraya gidecek. Avrupa Kupaları orada şekillenecek.
Şair

Tolunay Kafkas garip bir adam. Futbolculuk dönemini hatırlatmak yersiz. O yıllardan akıllarda kalan çok kitap okuması ve şiir yazmasıydı. Teknik adamlıktaki tavırları ise hıç çok okuyan adam tavırları değil. Bir şair hassasiyeti yok.
Kayserispor gibi başaltından yukarıya göz koyan bir takımın başına hiçbir tecrübes olmadan nasıl geçtiğini futbolun hakimi Süleyman Hurma'ya sormak lazım. Ama bunu soracak olanlar biz değil, Kayserispor taraftarlarıdır. Bizim konumuz bugün yaşananlar.
Kayserispor'a ilk geldiği zaman Tolunay Kafkas bir maçtan sonra aleyhlerinde karar veren hakemleri eleştimişti. Hatta şöylşe demişti, çok net hatırlıyorum: "Hakem hakkında niye konuşmayalım, hakem bu oyunun bir parçası değil mi? Onu da kötü olduğu zaman eleştireceğiz tabi ki." Harfiylen doğru olmayabilir ama aynen bu manada bir şeyler demişti. O zaman hoşuma gitmişti.
Peki bu hafta oldu. Kocaeli'nde yer yerinden oynadı. Görüntüleri daha izleyemdik, gece daha net anlaşılır, yarın kokusu iyice çıkar. Kim haklı kim haksız bilmiyoruz ama anlatılanlar fahiş hatalar yapıldığı yönünde. Olabilir, zaten bu sene hakemlerden herkes sıkıntılı.
Maç sonunda yapılan basın toplantısında ortalığın karışmasına neden olan hakem sorulmuş "şair hoca"ya. O du sinirlenmiş. Yumruğunu masaya vurup basın odasını terketmiş. "Beni tahrik edemeyeceksiniz" tarzında birşeyler demiş. Yani işler değişmiş, Tolunay değişmiş. Aslında değişmemiş. Farklı olmak için çabalamak bazen kötü bir meziyet olabiliyor dostlarım.
Kayserispor gibi başaltından yukarıya göz koyan bir takımın başına hiçbir tecrübes olmadan nasıl geçtiğini futbolun hakimi Süleyman Hurma'ya sormak lazım. Ama bunu soracak olanlar biz değil, Kayserispor taraftarlarıdır. Bizim konumuz bugün yaşananlar.
Kayserispor'a ilk geldiği zaman Tolunay Kafkas bir maçtan sonra aleyhlerinde karar veren hakemleri eleştimişti. Hatta şöylşe demişti, çok net hatırlıyorum: "Hakem hakkında niye konuşmayalım, hakem bu oyunun bir parçası değil mi? Onu da kötü olduğu zaman eleştireceğiz tabi ki." Harfiylen doğru olmayabilir ama aynen bu manada bir şeyler demişti. O zaman hoşuma gitmişti.
Peki bu hafta oldu. Kocaeli'nde yer yerinden oynadı. Görüntüleri daha izleyemdik, gece daha net anlaşılır, yarın kokusu iyice çıkar. Kim haklı kim haksız bilmiyoruz ama anlatılanlar fahiş hatalar yapıldığı yönünde. Olabilir, zaten bu sene hakemlerden herkes sıkıntılı.
Maç sonunda yapılan basın toplantısında ortalığın karışmasına neden olan hakem sorulmuş "şair hoca"ya. O du sinirlenmiş. Yumruğunu masaya vurup basın odasını terketmiş. "Beni tahrik edemeyeceksiniz" tarzında birşeyler demiş. Yani işler değişmiş, Tolunay değişmiş. Aslında değişmemiş. Farklı olmak için çabalamak bazen kötü bir meziyet olabiliyor dostlarım.
Etiketler:
futbol,
kayserispor,
tolunay kafkas
Cumartesi, Şubat 14
2 Maçta 5 Puan Kaybetme Geleneği

Bugünkü maç hakkında uzun uzun yazmaya gerek yok. Çok moral bozacak bir maç izledi her Galatasaray taraftarı. Haklılar. Ama şu unutulmasın, Galatasaray geleneklerine en çok bağlı olan kulüptür. 2 maçta 5 puan kaybetme geleneği de bunlardan biridir. İşte son 10 sezonun 2 maçta 5 puan kaybedilen maçları:
2007-08
14.Hafta Galatasaray-İBB 2-2/15.Hafta Fenerbahçe-Galatasaray 2-0
2006-07
21.Hafta Gaziantepspor-Galatasaray 1-0/22.Hafta Galatasaray-Denizlispor 1-1
2005-06
10.Hafta Galatasaray-Denizlispor 1-1/11.Hafta Gençlerbiirliği-Galatasaray 2-1
2004-05
12.Hafta Diyarbakırspor-Galatasaray 2-0/13.Hafta Galatasaray-Malatyaspor 1-1
2003-04
16.Hafta Galatasaray-Trabzonspor 1-2/17.Hafta Elazığspor-Galatasaray 2-2
2002-03
6.Hafta Fenerbahçe-Galatasaray 6-0*/ 12.Hafta Adanaspor-Galatasaray 0-0
2000-01
17.Hafta Trabzonspor-Galatasaray 1-1/ 18.Hafta Galatasaray-Denizlispor 1-2
1999-2000
26.Hafta Galatasaray-Fenerbahçe 0-1/27.Hafta Erzurumspor-Galatasaray 0-0
1998-99
6.Hafta Fenerbahçe-Galatasaray 2-2/7.Hafta Galatasaray-Gençlerbirliği 0-2
Yıldızlı maç (tekrar tekrar anmayalım o maçı) erteleme maçıydı. 3 gün sonra Adana deplasmanına gidilmişti. 2003-04 sezonunda ise istediğiniz kadar bunlara örnek bulabilirsiniz ben en berbat maçları koydum.
Listede olmayan tek sezon 2001-02 sezonu. Lucescu'nun şampiyon kadrosu. 2 haftada 5 puan kaybı yok sarı-kırmızılı takımın ama o sezonun şöyle bir özelliği vardı. Galatasaray deplasmanda uzun süre kazanamamış ama Sami Yen'de yenilmeyerek rekor kırmıştı.
son 10 sezonun istatistiği böyle. Galatasaray gelenektir.
Etiketler:
futbol,
Galatasaray
Sebebi Sensin

İlk 14 Şubatlarda çok mutlu olurduk. Hemen hemen 12-13 yaşlarındayken. Hoşumuza giderdi çünkü mahallede maçlara salça olan abiler o gün hatunlarla beraber olurdu. Kimse olmazdı, ortam bize kalırdı.
Ondan sonraki dönemde üzülmeye başladım. "Millet hatuna daldı biz maça gidiyoruz, akşam da halı saha var" tribinde kendimize kızmalar. Belki de en olması gerekn haller. Yaş 18, belki 20.
Bu dönem yine mutsuzluk hakim. Ama bu sefer kendime kızmıyorum. Millet sevgilisiyle, nişanlısıyla (hatun veya manita demiyoruz artık) kimi arasak programı var ne halı saha alabildik, ne akşamki Betis-Barca maçını izleyecek adam bulabildik. Evde otur tek başına maç izle, bloga yazı yaz.
İlerleyen yıllarda durum daha vahim olacak. 12-13 yaşlarına geri döneceğim. "Oh lan 14 Şubat oldu, bugün herkes eşiyle kimse aramaz beni oturur evimde maçımı izlerim" diyeceğim günler yakındır.
Anormalim ama sebebi ben değilim, resimdeki topun ibneliği herşeyin nedeni..
Etiketler:
doğaçlamalar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



