Generation Um... ismiyle (Sonuçta üç noktalı kaç film var ki), oyuncusuyla (Matrix ve türevleri dışında bir iş yapan Keanu Reeves), fragmanıyla çok şeyler vaad eden bir filmdi. Tam olarak bu beklentilerden dolayı olsa gerek, IMDB puanı 4.1'de kalmış. Başarısız bir film olduğunu kabul ediyorum. Gerekli şansı da verdim kendisine. Yine de 4.1 fazla insafsız olmuş, 5'i görebilirdi. Keşke John karakteri (Reeves) film boyunca elinde kamera taşımasaydı. Sırf o sayede bile daha ilgi çekici olabilirdi. Filmden geriye Sırp Bojana Novakovic kalıyor, gerisi çok da önemli değil...
Perşembe, Ağustos 31
Çarşamba, Ağustos 30
İntiharlar Kuşandık
Yazar: Refet
O gün Kadıköy Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı görev yapan 155 Polis İmdat ekiplerine, ankesörlü bir telefondan "Bahçelerini yitirmiş, bulutların çıldırttığı bir grup genç ellerinin tutulmadığı gerekçesiyle geceleri yakacak" ihbarı yapıldı. Ekipler, telefonun yerini öğrenme amaçlı ihbarı yapan 'bir dostu' konuşturmak için "Bize esmeyi, esip geçmeyi de anlatabilir misiniz?" diye trollediler fakat başarılı olamadılar.
Semt o gün ekstra griydi, ekstra kurşuniydi. Gardırop Fuat gibi yanmıyordu artık semt, gardıroplardan kışlıklar çıkıyor, gardırop Atatürkçülüğünü artık Beltur'un camekanlarında tartışıyordu emekliler.
Doğum sonrası kilolarını verememiş Ayten, 17:59'da sevmediği işinden koşar adım çıkıp iyot kokusuna koşan bankacı Melis, sabaha karşı yatıp akşamüstü kalkan ve bugün işşsizliğinin 87. gününü kutlayan kariyer.net Murat, anılarıyla yüklü evinin mütehahhite vermemek için tüm apartman sakinlerine karşı direnen ve gittikçe artan hastalığını, onu bayramdan bayrama arayan çocuklarına değil, sahil boyunca beslediği kedilere anlatan Saliha Teyze...
Ve sayamadığım kadrolu semt yürüyüşçüleri. Sanki ligler o hafta tatildi ve milli takım hazırlık maçı yapacaktı. Dünyanın dört bir yanından takım toparlanıyordu. Bu sefer güçsüz bir takım değil, 'tribünde casus var' haberleri çıkartacak, futbol tarihimizde topumuzun 1 kez direklerinden döndüğü bir ülke ile oynar gibiydik.
Şampiyonlar Ligi gibiydi o gün. Tuhaf bir hava vardı. İstanbul'da sadece Ali Sami Yen'e kar yağdığı o meşhur gün misali. "Cinsel ilişki kursalar bile artık maça gitmem" diyenlerin otobüslerle maça akın etmesi gibi küskünler bile gelmişti. Yemin edenler, Eyüp Sultan'da çifte kurban kestirdikten sonra vapurla karşıya geçmek üzere son ritüelleri tamamlıyorlardı. Etin dinlenmesi gerekirdi güzel kavurma için ama sıcağı sıcağına yaptırmışlardı bile üç çeyrek.
Telefonun müzik çaları "Yalan da Olsa" ya geçiş yapıyor ve gece yarısı evine dönen genç atanamamış amatör sosyolog yine şarkıda ki müzisyenle kendini özdeşleştirip 'klipte oynuyorum' hissiyle gülümsüyordu.
Tüm işaretler yerli yerindeydi. Şarkı ismine göre dizilmiş playlist birazdan "Yolun Sonu Görünüyor"a geçecekti ve S virajına gelince harbiden yolun sonuna gelmiş olacaktı. Buna da gülümsedi.
S virajının esmeye başladığı, remixli coverlı "Akşam Güneşi.mp3" ün orijinal sahibi tarafından söylenmeye başladığı ve birlik beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu şu akşamlarda Nokia 3310 yılanı gibi Şaşkınbakkal'a doğru kıvrılırken...
Sahil duvarlarına eskisi kadar spreyleme atılmıyordu. Genelde viral reklamlar yazılıyor, 1-2 esprili söz , #şiirsokakta güzellemeleri falan filan. O gün farklı bir yazı dikkatini çekmişti, umursamadı , çok küçük harflerle ve beyaz dershane tahtasına yazılan mürekkepli kalemlerle yazılmış 7-8 satırlık bir yazıydı. Üşendi. "Abuk subuk bir şeydir" diye düşündü. Zaten ters bir yere yazılmıştı. Okumak için biraz akrobatik hareketler yapmak gerekiyordu. Gece gece gerek yoktu. Zaten semtin en yüz karası yerine yazmışlardı, yağmur sularının denize karıştığı yere. "Burda nasıl denize giriyorlar, bok akıyor resmen" diye yine sorguladı. Oysa aynı sorguyu atanmış şairlerden biri şu şekilde ele alıyordu :
yol kenarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım.
Sunay Akın
Marmara Denizi'ne alacağı değil, bir ton borcu vardı oysa. 209387 km yürüdüğü bu yollarda onca derdini, sorusunu bu sulara bırakmıştı. Belki ileride büyük adam olunca, o da Sunay Akın misali bir müze açacaktı. Deniz Müzesi gibi, deniz'den alacaklarını değil, deniz'e verdiklerinin listesini sergileyecekti. İsim-soyisim imza şeklinde imzalayıp aslını kendine, nüshasını da rüzgarlara veya bu müzeye koyacaktı belki. (Gerçi internetten , e-devletten de oluyormuş)
Eve gitti. Haber sitelerini karıştırırken, gözüne bir haber ilişti. Semtte intihar olmuştu. Bir kaç dakika önce olmuştu. Kulaklığında müzik olduğu için duymamıştı belki iki el silah sesini, zaten duysa bile "Yine asker mi gidiyor" derdi. "Mafya hesaplaşmasıdır, azdılar gene" diyerek haberi pek sallamadı.
Geçmişte buna benzer haberler görmüştü. Medya dikkat çekmek için "Kadıköy'de Cinayet" diye manşet atıyor, içeriğine baktığında bahsettikleri yer Tuzla il sınırı çıkıyordu. İçinde Suadiye geçen bazı haberler de "Kocaeli-Suadiye" çıkmıştı.
Çağın hastalığına tutulmuştu, eski sosyolog refleksleri yoktu artık. Madem artık atanamıyordu, bırakacaktı bu işleri. "39 yaşına kadar sosyologluk yapar" sözlerine "Bir gün beynimin ayaklarıma söz geçiremediği gün sosyologluğu Suadiye'de bırakacağım" diye röportajlar veriyordu sağa sola.
Arayıp sormuyordu kimseyi, ama timelinelardan takip ediyordu hayatları. "Şurada etiketlenmiş ailesiyle, keyifli mutlu işte amaan yaşıyor" imajını aldığı için arama ihtiyacı duymuyordu. Bir dm kadar yakındı işte, whatsapp'ta duruyordu işte 'acil durumlarda ulaşmak' için.
Son yüklenen resminin altında '3 gün önce' yazarsa mesela, "Ha iyi hareket var, hayat güzel devam ediyor" diyerek olumluyordu kendini insanlar için.
İntihar süsü vermiş çocukta öyle yazmıştı yazısının altına "3 gün önce". Okuyunca bir an 'bugün' yazılmış gibi algıladı. Sanki akıllı telefonu ekranında görmüştü bu kareyi. Belki hepimizi trollemişti yazan. Ama başarmıştı kafa açmıştı.
"Eski intiharlar da yok be" diyerek abuk subuk bir dilenciliğe girişti. Google'da 'kadıköy intihar' diye arattı. Karşısına Fenerbahçe haberleri çıktı. "Ya bilerek eleniyorlar UEFA'dan falan. Finansal Fair Play var, şimdi gruplara kalsalar bir ton yükümlülük. Bilerek eleniyorlar" komplocular aklına geldi.
İnsanlar da böyleydi heralde. Finansal Fair Play dediğin kıyamet/sorgu/sual/sırat köprüsü. İntihar dediğin zaten direk cehennem. Belki de bu yüzden yaşayarak ölmeyi, intihar etmeyi seçiyor insanlar. Kaşar topçulara milyon dolarlar gömüp, borç içinde yüzen, amatöre düşüp borçlarını sıfırlayıp, isimlerini değiştirerek üst ligleri kovalayan müessese takımları misali işte.
Etiketler:
doğaçlamalar,
refet,
suadiye
Salı, Ağustos 29
Moonlight
Her zaman berbat olan kış mevsimin, bu yıl içindeki en berbat günleriydi. Hava çok soğuktu. Sırf bu sebepten dolayı gün geçtikçe asosyalleşiyordum. Tanıdığım herhangi bir kimse sokağa çıkmayı tercih etmiyordu. Ne bir yerde oturup çay içmeyi teklif eden vardı ne de maç yapacak en az 9 tane adam gibi adam!
Herkes evde, dört duvar arasında zaman geçirmeyi tercih ediyordu. Haklı olabilirlerdi, o soğukta yapılacak en normal tercih o olurdu. Fakat ben evde oturamazdım.
Üst üste beşinci gün olacaktı. Bir kez daha evden çıkıp sahile gidecek ve bir kez daha tek başıma o soğukta koşacaktım. Yapacağım başka hiçbir şey yoktu. Evde oturmak istemiyordum ama aynı hayatı da bir daha, bir daha ve bir daha yaşamak da istemiyordum artık. Aynı saatte, aynı yerde, aynı süre içinde, aynı şeyi yapıp, aynı saatte eve gelip, devamında aynı sırayla aynı şeyleri yapmak...
Beni sokağa çıkaracak, hemen her teklife razıydım. En sevmediğim aksiyonlara bile katlanırdım. Yeter ki bir değişiklik olsundu. Günlerden 16 Şubat'tı ve tam eve girip beş dakika içinde çıkacakken telefon çaldı. Arayan, iki gün önce evinde uyuya kaldığı için yaklaşık 25 kişiyi paniğe sürükleyen (bunun konuyla alakası yok) Hasan'dı.
- Aslan naber ya? Moonlight'a fazla biletim var, gelir misin? Az sonra CKM'de başlıyor...
Az önce her davete razı olduğumu söylemiştim ama sanırım bazı şeylere hem toplum hem ben hazır değildim.
- Aslan tamam da o film siyah eşcinsellerin hikayesini anlatmıyor mu? Bu filmi sinema salonunda ikimiz beraber mi izleyeceğiz?
- Yok Gözde de var. Üç kişiyiz. Bir şey olmaz...
- Tamam o zaman, geliyorum.
Sonunda olmuştu. Berbat kış mevsimin en berbat haftası sona ermişti. Artık yeni bir şey yapacaktım ve sinemaya gidecektim.
İşin aslı, daha öncesinde Moonlight'ı sinemada izlemek gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Cihat'ın bedava bileti bana düşmeseydi üç sene daha izlemeyecektim. Zaten film hakkında bildiklerim de Hasan'a söylediklerim kadardı. Onlar da beni çekmiyordu. Oscar'a aday olması bile beni çok etkilememişti. Oradan tek istediğim Casey Affleck sebebiyle Manchester by the Sea'nin kazanmasıydı. Bir de La La Land kesinlikle tek bir ödül dahi almamalıydı. O akşam gelen telefona kadar bu üçünü de izlememiştim ama önyargılarım beni yeterli bir noktaya taşımaya yetiyordu. Savunabileceğim ve nefret edebileceğim taraflar çoktan belliydi.
Sinema salonunda yerimiz kötüydü. Salon da boştu. O zaman daha iyi bir koltuk bulmayı deneyebilirdik. İyi bir koltuk bulduk, hatta birden çok bulduk ama üç kişi yan yan oturacağımız üç koltuk bulamadık. Filmin başlamasına ise az bir süre kalmıştı. Bizim eylemimizi bizden önce yaparak iki güzel koltuğa oturan iki kız, yanlarındaki boş koltuğu işaret ettiler. Oraya ani bir hareketle ben oturdum, diğer arkadaşlarım ve dostlarım da arkada bir yerlere gittiler; çok bakmadım.
45 dakika önce, eksi 3 derecede yarım saat koşmak üzere olan planlar yapan ben; şimdi para da vermediği bir sinema salonunda tanımadığı iki güzel hanımla Oscar'a aday bir film izliyordu. Her şey o kadar iyi ilerliyordu ki, kızlarla da çok rahat diyalog kuracağıma dahi inanmıştım. Aslında oldu da, fena başlamadık. Fakat iki dakika içinde ışıklar kapandı, herkes sustu. Sinema salonlarının insanları ayırma özelliği devredeydi.
İki saate yakın bir süre filmi izledim. İki saate yakın bir süre boyunca bu filmin neden Oscar'a aday olduğunu düşündüm. Boşluklarda "Acaba film bitince kızlarla muhabbet edebilir miyim?" diye düşündüm. Filmde o kadar bir şey olmuyordu ki, bir yerden sonra aklıma gelen her şeyi düşünmeye başladım. Filme en odaklandığım ve meraklandığım anlar da Chiron'un Teresa ile bir şey yapıp yapmayacağını düşündüm. Alakası bile olmadı. Onu da çok kısa sürede anladım.
Film bitti. Kızlar salonun diğer ucundan gelen bir erkek arkadaşlarıyla dışarı çıktılar. Hemen ardından bizimkiler geldi. İki saatin sonundaki hayalim tam olarak bu değildi ama entelektüel bir sinema konuşmasına da hazır olmalıydım. Sert cümlelerimi dizginleyip eleştirilerime "Ne kadar durağan bir filmdi" girişiyle başladım. İkisi de filmi çok beğendiğini söyleyerek karşılık verdi. Hatta Hasan, "Ne kadar kısa sürdü, keşke daha uzun sürseydi" dedi.
Bu filmin Oscar olamayacağını iddia ettim önce. Sonra aklıma 2016 ödül törenleri geldi. Hiçbir siyahi isim Oscar'a aday gösterilmemişti (Üstelik gerçekten çok sağlam isimler vardı). Gündem bir anda ayrımcılığa çekilmişti. #Oscarssowhite adı altında bir etiket yapılmıştı. Spike Lee töreni boykot edeceğini açıklamıştı. Tören esnasında da sunucu Chris Rock birkaç iğneleyici birkaç laf söylemişti. Ve çok daha sonrasında da Trump başkan seçildi.
Bütün bunları düşününce bir anda Moonlight'ın kazanacağına emin oldum. La La Land zaten almamalıydı. Manchester by the Sea'yi de az çok tahmin edebiliyordum. Çok seveceğime eminim ama daha önce defalarca yapılmış, bir yenilik getirmemiş olsa gerekti. Fragmanı Oscar diye bağırmıyordu en azından. Diğer adaylar zaten bu üçü kadar favori gösterilmiyordu. O zaman Moonlight kazanacaktı. Çok güçlü bir film değildi. Çok fazla klişesi vardı. Hayatında çok az eşcinsel tanımış ve hiç siyah mahalleye girmemiş biri olan ben bile yeni bir şey görmemiştim. Ama itiraf etmem gerekir, teknik anlamda çekici bir filmdi. Renkler, çekimler... Uzun zamandır PC ve TV ekranından film izleyip sinema salonlarını boşlamış olmam bunda etkili olabilirdi. Yine de Monnlight'in tüm başarısının altında yönetmeni Barry Jenkins imzası olduğunu düşünüyorum. Keza kurgu çok sıradan geldi. Tabi oyuncular da filme büyük katkı sağlıyor ki orada da Müslüman kardeşimiz Mahershala Ali var.
Yine de Oscar alacak kadar güçlü olmadığında inat ettim. Ve asıl iddiam her zaman olduğu gibi değişmeyecek. 1950-60 ve hatta 70'lerde Oscar'ı kazanamayan ama en azından aday olan her film, eğer son 20 yılda çekilmiş olsaydı kesin Oscar kazanırdı.
Oscar bu kadar önemli mi? Filme benim gözümde ekstra değer katmıyor belki ama popüler kültür için önemli ve ben de popüler kültürü seviyorum. Sonradan fark ettim ki (yani Moonlight kazandıktan sonra); hayatımda ilk defa (Yabancı film Oscarlarını saymazsak) Oscar kazanan bir filmi sinemada izlemiştim. 70'lerde büyük ihtimalle Bağdat Caddesi'ndeki Kadıköy'deki sinemalarda Godfather veya Rocky izleyen kuşaklar vardı. İyi anılar biriktirmiş olsalar gerek. Bu Oscar da bu sayede benim anım oldu. Çocuklarıma, seneler sonra artistlik yapma imkanım var.
Kısacası pek beğenmediğim Moonlight'ın kazanmasına sevindim. Hâlâ izlemesem de Manchester by the Sea ile aramızda bir gönül bağı var. La La Land!!! Sana fena kuruldum aslanım. En az 2025'e kadar yoksun listemde!
Pazartesi, Ağustos 21
Pazar, Ağustos 20
Harley Davidson and the Marlboro Man
"Babam bu boktan dünyayı terk etmeden önce bana 'Asla kaçan otobüsün ve giden kadının peşinden koşmayacaksın. Çünkü her zaman ikisinin arkasında kalırsın' demişti."
Cumartesi, Ağustos 19
Sensiz Olmuyor
Digitürk faturasının sebepsiz yere kabardığı bir haftada iki tane kötü haber aldım. Birisi Serie A'nın artık Digitürk'te olmayacağıydı. Tivibu'ya gidiyormuş. Bunu yetkililerle telefonda konuşuruz. Zaten biraz anlayabiliyorum da; parayı veren ligi kapar. Eyvallah... Orta yol bulunur.
Fakat diğer haber çok daha kötüydü. Yeni sahipler, vizyon amacıyla olsa gerek, Maraton'u, Şansal Abi'yi, yılların ezberi haline gelen o akışı kaldırmış.
Özellikle Göztepe - Fenerbahçe maçından sonra zorlandım baya.
Ben bazen; günün maçını bile izlemediğim akşamlarda, sokaktan eve Maraton'u izlemeye koşan biriyim.
O gün de benzeri oldu. Ama eve girip televizyonu açınca çok üzüldüm. Gerçekten söylenenler doğruymuş. Maraton artık yok dediler, ne de kolay söylediler.
Şakası bir yana; bu kanalın yeni dönemi benim pek hoşuma gitmiyor. Lucescu'nun milli takımdaki imza törenini yarıda kesip, Neymar'ın PSG imzasını veren bir kanala mesafem zaten biraz uzak olacaktı. Ama bir de üstüne Maraton yoksa...
Ben resmen Pazar akşamlarını o sesle, o heyecanla, "Ümit Hocam da taş gibi takım kurmuş"la, "Ligin dibi alev alev"le geçirmek istiyorum. İstanbul deplasmanından puan alan takımın hocasına yöneltilen "Stüdyodakilerin size bir sorusu varmış hocam" cümlesine verilen "Şansal Abi'ye ve oradaki herkese selamlar" karşılığını seviyorum.
Bizim bu ligden çok büyük beklentilerimiz yok. Marka değeri dediğimiz şey de bizim için gelenekten ibaret. Dinamiklerle bu kadar oynamaya gerek yoktu.
İlk haftadan canım sıkkın; mecbur yeni yayın dönemine de alışacağız ama bu kesinlikle hemen olmayacak.
Cuma, Ağustos 18
Jarhead
ABD'nin her coğrafyada devamlı savaşa girmesi dünyanın içine ediyor ama en azından bir yandan sinemaya faydası oluyor! Jarhead; geçmişteki muadillerini aratmayan, hatta 21. yüzyılda çekilenler arasında o döneme (70'ler ve 80'ler) en yakın olan film. Ya da yakın demeyelim ama çoğundan parça parça bir şeyler alıyor ve en sonunda kendini oluşturuyor. Fakat onlardan almadığı tek bir şey var; mesaj!
Ana konu "düşman" değil burada. Ordunun içindeki çürüme de değil. Askerlerin bireysel hezeyanları gibi görünse de aslında tam olarak o da değil. Bu tamamen çölün ortasındaki bir saçmalıkla alakalı. O saçmalık da "Biz niye buradayız" mesajı ile laçkalaşmıyor. Savaşı veya savaşın yarattığı karakterleri değil, askerleri ve daha da önemlisi sivilden gelen askerleri anlatıyor.
Kötü film değil ama eksikleri var. O da eksiklik sayılırsa; güçlü değil. Biraz fazla tekrarı var. Yine de Jarhead (2005), geçtiğimiz sene izlediğim American Sniper rezilliğinden sonra ilaç gibi geldi. Öyle olacağına, böyle olsun.
Jarhead bir anti-savaş filmi değil, oldukça apolitik. "Savaşa hayır" demiyor, karakterler de ulusal kahraman değil. Hatta tam olarak rezil adamlar. Çölün ortasındaki bir avuç rezil, sakar ve manyak adamı izliyoruz. Herhangi bir mesajı yeniden duymuyoruz. Bitik birkaç tane adam, savaşa geliyor. O adamlar başka yerde de olabilirdi. Biz onları cephede görüyoruz. Ama doğru dürüst çatışmaya bile girmiyorlar. Milli duyguları yüksek değil, bilinçsizler ama yine de çatışmaya girmek istiyorlar. Çünkü canları sıkılıyor. O kadar manyaklar. O kadar saçma bir durumdalar.
Zaten filmin adı da, savaşın kötülüğüne veya kahraman askerlere veya acısına veya gücüne vurgu yapmıyor. Tam olarak askerlerden bahsediyor. ABD ordusunda bizdeki 'Üst devre saçı'na benzer bir saç kesiminden dolayı, bir gruba takılan lakab; Jarhead. Yani bizdeki 'Poşet' gibi bir şey... Buradan da yola çıkarak şu denilebilir; bu filmi askerlik yapmayanlar veya bedelli askerlik yapanlar çok sevmeyebilir. Ama en sakin yerde dahi askerlik yapan biri bile çok daha kolay anlar.
Görüntüler tablo gibi, müzikler şahane. Göndermeler çok klas. Bir askerin savaş bitince (1.Körfez Savaşı), "Artık bir daha bu lanet yere dönmek zorunda değiliz" demesi gibi.
Esasında bir kitap uyarlaması. Filmin sonunda kitabına bakmak düşüncesi geldi. O bile yeterli!
Perşembe, Ağustos 17
Zoru Denemek
Penaltıyı kaçırıp, dönen topa rövaşeta vurmak ve hatta golü atmak... Her yerde olur da en çok 1.Lig'e gelen Afrikalı futbolcuya yakışırdı zaten.
Etiketler:
manisaspor,
meye
Çarşamba, Ağustos 16
Cashback
Önce kısa metrajlı olarak çekilen, sonrasında da uzun versiyonuyla şansını deneyen Cashback izlerken hoş bir film ama bittikten sonra nereye konumlandıracağını ve ne düşüneceğini bilemiyorsun. Bende öyle oldu en azından.
Tutan ve beğenilen kısa metrajlı filmlerin, sonrasında daha çok kişiye ulaşmak için uzunlaştırılması bu tarz sıkıntılar doğuruyor. Daha da önemlisi; sanırım filmin yapımında artık birçok kişi ve etken devreye girince ortaya karışık bir şey çıkıyor. Fikri ilk üretenin kafasında belki çok daha bir şey vardı ama sonrasında iş değişince ortaya 'salça' bir şey çıktı. Hiç izlemesem de kısa halinin çok başarılı olduğuna eminim.
Ben Eternal Sunshine of the Spotless Mind izlerken sıkılmış biriyim. Haliyle Cashback de beni çok etkilemedi. Ama yalan yok; izlerken de ESSM kadar sıkılmadım. En azından komik yan karakterler vardı. Bir de soundtrack çok hoştu.
Eğer bu romantik ve hatta aşk acısı anlatan bir filmse (bunu savunanalar çok fazla) benim için vasat bir film. Ama İngiltere'nin tarzına özgü bir komedi filmi olarak değerlendireceksek puanını biraz daha yükseltirim.
Sanırım üç sene sonra böyle bir izlediğimi unutacağım ama izlediğim için de pişman değilim.
Salı, Ağustos 15
Düştü
1.5 ay önce
1.5 ay sonra
Liseden üniversiteye yeni yeni geçtiğimiz dönemde bir büyüğümüz bize kızları nasıl etkileyeceğimiz konusunda ders verirken, en kilit ayrıntının "konuşmak" olduğunu söylemişti. "Ne konuştuğunuz önemli değil, yeter ki konuşun" diyordu. Gerçi daha sonrasında tanıştığımız kadınların çoğu "Benim için önemli olan karşımdakinin beni dinlemesidir" dedi ama olsun.
Quiz'de "En çok konuşan futbolcu" sorusunun en sık cevaplarından biri olan Ergin Keleş'in Betül Demir ile haberleri çıkınca aklıma önce o abimiz geldi. Hemen ardından da, yıllar önce Deniz Seki ile bir ilişki yaşamış olan Ali Turan...
Bir de "Güldüren erkek" miti vardı o günlerde. Bunların doğruluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim ama Ergin Keleş'i seviyorum. Saha dışı röportajlarında ve Instagram'ında onun kadar güldüren ikinci bir oyuncu yoktu. Bir şeylerin doğruluğunu kanıtlamış.
O büyüğümüz bize akıl verirken Ergin Keleş (1987) de yanımızda olsaydı, büyük ihtimalle onunla gurur duyardı. Ama, biz boş boş takılırken kendisi o yıllarda büyük ihtimalle altyapıda gol rekorları kırıyordu.
Pazartesi, Ağustos 14
Pazar, Ağustos 13
Cuma, Ağustos 11
Ocean's 11-12-13
Nasıl oldu bilmiyorum ama ilk defa, çok kısa süre içinde bir
seriyi izleyebildim. Dizileri bile izlemekte zorlanan benim için büyük bir
adımdı.
Ocean’s seris, 2000’lerin başında vizyona girdiğinde ilgimi
çekmemişti. Sinemada izlemek için hevesleneceğim filmlerden değildi. Ama artık
10 küsür sene geçtikten sonra; böyle bir kadronun yer aldığı bir yapımı izlemek
gerekiyordu. Pişman olmadım.
Her ne kadar beni sinema salonuna (bilet almaya) çekecek filmlerden olmasa da;
gişe filmi diye bir şey olacaksa, böyle olmalı. Gişe yapmak için; Cumartesi veya Pazar günü
kalabalık bir ekiple gidilecek filmler lazım. Bu da onlardan biri. Zaten doğru
şifreler kullanılınca ve başarı da gelince arka arkaya gerisi gelmiş. Gerçi yeni
izlememe rağmen aklımda üç filme dair çok fazla bir şey kalmadı. Brad Pitt
yakışıklı, George Clooney karizmatik (veya tam tersi), Matt Damon komik, Casey
Affleck az görünse de adam oğlu adam! Zaten tam bir oyunculuk filmi. Yoksa kurgularda
eksiklikler göze çarpıyor.
Benim için en iyisi 11, sonra 12 ve sonra 13… Fakat 12’de
hem Arsenal hem de hikayenin Amsterdam’da geçmesi önemli, zira Amsterdam;
2008’de bu blogu açan Peralta ile beraber gittiğimiz ilk Avrupa şehriydi. Hatta
filmin çekildiği mekanlardan birine de girip, 3 Temmuz ve sonrasında yaşananlar
üzerine bir muhabbet de gerçekleştirdik. O da bir başka soygun filmine konu
olabilirdi.
Ama tabi Ocean’s serisini soygun filmlerini kategorisine
almak lazım mı emin değilim. Benim için iyi bir komedi oldu. Eğlenmek ve (para
kazanmak) için yapılan, derinlik aramayan, ihtiyaç duymayan filmlerdi.
İstenilen buydu, bunu almak isteyen seyirci için de ideal bir tercih.
Perşembe, Ağustos 10
Uçuş
Etiketler:
bülent korkmaz,
Galatasaray,
nostalji,
tugay kerimoğlu
Çarşamba, Ağustos 9
Young Adult
Hocam film be...
İnsan beklemiyor ilk başta böyle bir şey çıkacağından ama acayip akıyor. Zaten gençlik filmleri başımın tacıdır, bir de gençlik filmlerinin şifrelerine özenen bir orta yaş karakter filmi olunca... Aktı gitti.
Film 2011 yapımı. O zamanlar 36 yaşında olan Charlize Theron'un güzelliğinden öte bitik bir karakteri canlandırması şahane; müzikler leziz, mekanlar çok iyi. Belki de tek eksik karakter sayısında. Theron'un Mavis'i, eski sevgilisi Matt, zoraki arkadaşı Buddy dışında işlenen karakter yok. Daha zengin bir kurgu olsaydı, -iyi anlamda- içinde kaybolurduk.
Haplık filmler kategorisinin en iyilerinden...
Bu arada; Amsterdam'da Peralta'ya söylediğim gibi; kadında deri ceket çok başka duruyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












