Pazartesi, Ocak 12

Departed



Donnie Brasco ve Insider'dan sonra ülkemizde Köstebek adıyla gösterilen bir diğer film. İlk ikisinde Al Pacino oynamıştı. Bu filmde de Jack Nicholson yerine o oynasaydı, ilginç bir üçlemede yer alırdı ve bunun farkında bile olmazdı.

Scorsese'nin kariyerinde de önemli bir yer teşkil ediyor.  Goodfellas ve Casino gibi suç filmlerini sinema tarihine kazandırsa da, Taxi Driver ve Raging Bull ile efsane statüsüne yükselse de Oscar'ı alması bu filmle oldu. 2006 yılında...64 yaşında...

Eyyam kavramını açıklamak için bundan daha iyi bir örnek olamaz. Taxi Driver'ın Oscar için yarıştığı sene kazanan Rocky oluyor. Bunun üzerine gaza gelen Scorcese, madem boks filmi istiyorsunuz diyerek Raging Bull'u çekiyor. Raging Bull'un yarıştığı sene kazanan Ordinary People oluyor. Devamında çektiği bütün klas  filmleri Oscar'dan uzak kalıyor. 2006'da ise kazanan Departed oluyor. İyi film mi? Evet. Kazanan o mu olmalıydı? Hele adaylar arasında Babel varken hiç değildi...

Babel'de şov yapan Brad Pitt, Departed'in 12 yapımcısından birdi. Jennifer Aniston bile bu filme ortak olmuş. Bu kadar meşhur ve etkili ismin filme para akıtması belki de ödül dağıtımında etkili olmuştur. Ama asıl faktör kesinlikle, Scorsese gibi bir adama seneler boyunca ödül vermemelerini artık sonlandırmak istediler.

Brad Pitt, filmde oynamayı tercih etmemiş. Teklif gelmiş ama o tercihini Babel'den yana kullanmış. İyi yapmış. Kötü yapan ise Robert De Niro olmuş. Bu filmde oynamayı The Good Shepherd için kabul etmemiş. Yanlış tercih. Rol de Jack Nicholson'a gitmiş.  Aslında bu açıdan bir Pitt-De Niro kıyası bile yapılabilir. De Niro, Pitt'in fersah fersah önünde bir yeteneğe sahip olmasına rağmen, film seçimlerinde bu farkı belli edememedi. Kariyerinde önemli sayıda başarısız film var. Brad Pitt ise hemen hemen her zaman olması gerektiği filmlerde rol alıp, bu sayede arkasında şimdiden iyi bir liste bıraktı.

Robert De Niro bu filmde yer alsaydı, Scorsese'nin iki dönemi aynı filmde yer alacaktı. De Niro, 1973-1995 arası dönemde yönetmenin 7 filminde oynadı. Daha sonra bu birinci adam bayrağını Di Caprio devraldı.  Sanırım şu an toplam 5 filmde beraber çalıştılar. Ve Scorsese, kariyeri bitti denilen Di Caprio'yu 21. yüzyılda baştan yarattı. Belki de o çıkış hikayesinin ilk başarısı Departed sayesinde oldu. Bu açıdan önemi var. Bu sayede yeni bir soru da ortaya çıkıyor. Scorsese, Di Caprio'ya Oscar aldıracak mı, yoksa yönetmene yapılan görmezden gelme, bir müddet Leo'ya da yapılacak mı?

Film, sıkılmadan izlenecek bir eğlence... Ama daha fazlası değil. Uzun bir süresi olması rağmen sıkılmadan izleniyor. Oyuncular da çok başarılı. Sürekli fuck'lar havada uçuyor. Kafasına sıkılan adamlar mevcut. Adrenalin var. Müzikler şahane. Aslında tam son dönem Scorsese filmi. Basit ve eğlenceli. Emekliliğini tadını kaçıran, ağır işlere girmek istemeyen ve keyif almaya çalışan tarzda.. Fakat Oscar gerçekten de ağır olmuş. Fazla iddia katmış.

Scorcese filmlerinin top 10'una sokabileceğimi sanmıyorum. Jack Nicholson top 10'a da girmez. Leo için önemli bir film ama...Matt Damon'ı da hiçbir zaman sevemedim.


Kaptanın Kamerası



Lazio - Roma maçlarında artık eskisi kada aksiyon olmuyor dediğimiz gün çok özel bir maça denk geldik. 

Lazio soyunma odasına 2-0 önde girdi. Roma ise ikinci yarıda attığı gollerle 2-2'yi yakaladı. İkinci yarıda atılan gollerin altında da Totti'nin imzası vardı. Nerdeyse 40 yaşında olan ve senelerdir bu derbiyi oynayan efsane kaptan için unutulmaz bir maç oldu. Muhteşem bir kariyerin en coşkulu maçlarından birini oynadı.

Totti'nin, kariyerinin son aylarında Lazio'ya 2 gol birden atıp, takımını yenilgiden kurtarması bile başlı başına bir olaydı. Fakat, ikinci golden sonraki sevinci, maçın da önüne geçti. Golden sonra Roma tribünlerini arkasına alıp selfie çekmesi çok konuşuldu.

Futbolda yeniliği sevmeyen, geleneği korumak isteyen bir kafa yapısına sahip olduğum için ben de bu gol sevinci şeklini yadırgadım. En sevdiğim futbolculardan birinin, önemli bir derbinin kritik bir anında atılan gole böyle sevinmesini kabul edemedim. 2-0'dan geriye dönen bir takımın efsane kaptanının attığı golden sonra selfie çekmesini değil, çılgınlar gibi sevinmesini isterdim. Forma çıkarmak, tellere tırmanmak, yedek kulübesine koşmak, korner direğini sallamak, rakip tribüne doğu sus işareti yapmak.... Bunların hepsi olabilirdi. Böyle durumlarda biraz da olsa aklı kaybetmek iyi olur. Hafif bir çılgınlık göstergesi, böyle günleri ölümsüz kılar. Selfie ise derbinin tarihinde muhakkak bir yer edinecek ama taraftar hikayelerinde anlatılırken ikinci planda kalacaktır.

Mesela Totti'nin ezeli rakibi Di Canio sahada olsaydı ve böyle bir skorda son golü atsaydı bu sevinci yapar mıydı? Sanmıyorum. Zaten maçın son golü olacağı bile belli değil. Skor 2-2 olmuş, ivme bir takıma geçmiş, maçın bitmesine dakikalar var, gerginlik ve hararet hala en üst seviyede... Bu coşkunun hızını azaltmaya değer miydi?

Yine de Totti'yi tartışmaya gerek yok. O yaptıysa vardır bir bildiği. Derbi tarihindeki 11. golünü kaydetti. Sarı-kırmızılı formayı 1950'lerden giyen Dino Da Costa'nın yaklaşık 55 yıldır süren rekorunu egale etti. Artık derbi tarihinin en çok gol atan isimleri Costa ve Totti. Üstelik Totti'nin önünde en azından bir maç daha var. Sezonun ikinci yarısında oynanancak maçta bir gol daha atarsa, Totti zirvede yalnız kalacak. 

Roma tarihinin her yerine adını yazdıran bir adamın gol sevincini yadırgamak da çok doğru değil, kabul ediyorum. Fakat yine de böyle bir karakterin, böyle bir derbide, böyle bir golden sonra daha içten, daha coşkulu ve daha plansız bir şekilde sevinmesini dilerdim. Zaten çektiği selfie de pek güzel olmamış. Zaten "selfie" de çok sevilecek bir akım değil.

Cumartesi, Ocak 10

Bir Zamanlar Unutulmazdı



Lazio - Roma derbilerinin eski havası yok. Zaten Türkiye'de yayını da yok. Televizyonu açıp izlememiz artık mümkün değil. Lig zayıfladı, takımlar zayıfladı, tribünler boşaldı. Bizim de ilgimizi çekecek pek fazla bir şey kalmadı. Belki Totti... O da son dönemini yaşıyor. Gerçi bu hafta oynanacak maçta, ya da sezonun 37. haftasında oynanacak diğer maçla beraber, iki gol daha atarsa derbi tarihinin en golcü futbolcularından biri olacak.

Lazio ile Roma arasında birçok unutulmaz maç oynanadı. Özellikle iki takımın da şampiyonluğa oynadığı (hatta şampiyon olduğu) 90'ların sonu ve 2000'lerin başı çok özeldi. Daha sonra giderek gözden düşmeye başladı. O dönemin öncesinde de güzel maçlar varmış ama zaten onlara da vakıf değiliz.

Fotoğraftaki maç 1992-93 sezonundan. Roma, 4 gün önce Galatasaray'ı 3-1 yenmiş ve rövanş için avantaj sağlamıştı. O hafta sonu  derbi tarihine adını yazdıran 90 dakikalardan biri oynandı. Sorunlu bir İngiliz, Roma şehrine imzasını atıyor. Gerçi bunu 2 sene öncesinde de yapmıştı. Gascoigne, İtalya'da düzenlenen 1990 Dünya Kupası'na gözyaşlarıyla damga vurmuştu. Roma'da oynanan yarı final maçında Almanya'nın karşısına çıkıp sarı kart görmüştü. Final maçında cezalıydı ve bunun için ağlamıştı. Bilinen hikaye. Zaten İngiltere finale de çıkamamıştı, kaçırdığı üçüncülük maçı olmuştu. Kariyer özeti.

Gazza iki sene sonra Lazio formasıyla derbide aynı stadyumun çimlerine çıktı. Roma,  48. dakikada öne geçti. Son sözü ise pek kullanmadığı kafası ile Gascoigne söyledi. Son dakikada attığı gol Lazio'ya 1 puan getirdi ve mavi-beyazlı tribünlerin ezeli rakipleri karşısında boyun eğmemesini sağladı. Yukardaki fotoğraf gol anı, burada ise gol anı...

Di Canio, Montella, Nedved, De Rossi, Mancini, Salas, Jugovic, Batistuta, Mihailovic, Cafu, Signori... Birçok unutulmaz karakter. Bu sefer o kadar gösterişli isimler yok ama insan yine de merak ediyor. Tarihe tanıklık etmek bir yana, anlatacak bir hikaye olsun...

Apocalypse Now




Vietnam filmlerini seviyorum... Diğer savaş filmlerinden biraz ayırıyorum.  Vietnam filmleri sanki savaş olgunun daha duygusal kısmına dikkat çeker. Biraz daha antimilitarist bir ruh taşır. O dönemin getirdiği ortak duygunun yansımasından bahsetmek mümkün. Bir de her zaman kaos ve kargaşa hakimdir. Kaosu severiz. O nedenle hemen hemen kötü bir Vietnam filmi yok diyebilim. 

Apocalypse Now, en ünlülerinden. Bir kısma göre en iyilerinden. Fakat benim için 6. sırada yer alır. Top 5'e hangileri girer emin değilim fakat bu film 6. sırayı alır. İlk 5'e giremez. Platoon ve Full Metal Jacket seviyesine çıkamaz. Bunun nedenlerini filmle ilgili araştırma yaptıktan sonra daha iyi anlıyoruz. Fakat sadece perdede gözüken 150 dakikanın üzerinden konuşunca, notu düşüren son yarım saat oluyor.

O son yarım saate geleceğiz. Önce ilk 2 saat... Film zaten muhteşem bir şekilde başlıyor. Belki de tarihin en iyi açılış sahnesi. The Doors'un "The End''i'ni başlangıç sahnesinde görmek tam Coppola tarzı bir iş.. Şahane. Böyle başlıyor, devamında fitil yanıyor ve ve aynı coşku iki saat boyunca devam ediyor. Vietnam'dan Kamboçya'ya su yolu üzerinden ulaşmaya çalışan bir ekip var bu iki saatte. Bir yol filmi gibi. 120 dakika boyunca birçok karakter filme giriyor. Savaşın ortasında sörf yapan subaydan, playboy kızlarına, Fransızlardan, delirmiş askerlere kadar. Öte yandan filmin başından itibaren, karakterlerin de seyircinin de bir hedefi var: Marlon Brando'yu bulmak.

Zamanın en büyük aktörü, bu filmde kendine has askeri bir örgüt kuran general rolünde... Karakter zaten büyük bir gizem ve hayranlık uyandıracak bir tarzla çizilmiş. Buna Brando'nun kitleler üzerinde hayranlık uyandıran karizması de eklenince adrenalin her dakika yükseliyor. 120 dakika boyunca bu heyecanı hissediyoruz; Brando'yu bulmak... Ama son yarım bütün beklentilerin boşa çıkmasına neden oluyor. 

Oldukça kilo almış  ve tamamen kafayı kazıtmış şekilde üstelik geç ve filmin esin kaynağı olan kitabı (Heart of Darkness) okumadan sete gelen Brando, belki de fiziksel olarak "psikopat" tavırlarıyla filme hava katıyor. Fakat daha fazlası değil. O son yarım saatte bir kopukluk var. İşte tam bu anda film setinde yaşananları öğrenmek önemli..

 Albay Kurtz'un kurduğu tarikat, ormanın derinliklerinden bir düzen ve kaosu aynı anda yaratıyor. Benzerini Coppola sette yaşatmış. Seks ve alkol gırla gitmiş. Bütçenin yaklaşık 3 kat dışına çıkılmış. Çekimler oldukça uzamış. Hatta bu nedenle ABD'de Apocalypse Later esprileri yapılmış.  O kaos ortamında bu filmi çıkarmak büyük başarı. Tarihin en iyilerinden biri yaratılmış. Ama aynı kadro ve kurgu; daha düzenli bir çalışma ortamına denk gelseydi belki de tarihin en iyisini izleyecektik.

Yine de insan bilemiyor. Belki de böylesi daha iyi olmuş. Türkçe adı Kıyamet olan filmde aslında bir cehennem tasviri var. Bazı askerler cehennemde olmayı Vietnam'da olmaya tercih ediyor. Biz de izlerken bunu çok rahat algılıyoruz. Belki de bu aktarımın sağlanmasında en büyük pay, setin de aynı ortamdan beslenmiş olmasıdır. Metaforları çok seven Coppola, cehennem algısını savaş ve Vietnam üzerinden tasvir etmek istemiş. Bunun aktarımını kusursuz şekilde sağlayabilmek için sette bir cehennem olmasa da bir kaos oluşturmuş. 

Coppola, o set ortamını "Ormanın ortasındaydık, çok kalabalıktık, çok fazla para ve malzemeye sahiptik. Böylece yavaş yavaş delirdik" sözleriyle hatırlar. Hakikaten kendisi, delirme noktasına gelmiş. Hatta filmi bitimesi için George Lucas'a başvurmuş ama daha sonra kendisini toparlayınca yeniden filmi bitirebilmiş.

Filmin baş karakteri Çavuş Willard için önce Harvey Keitel düşünülmüş. Hatta çekimlere de başlamış. Fakat kısa bir süre sonra  Coppola ile Keitel kavga edince değişikliğe gidilmiş. Yerine Martin Sheen gelmiş. Bakıldığı zaman Keitel'in Sheen'den daha iyi bir oyuncu olduğunu net olarak görebiliyoruz. Fakat bu film için eğrisi doğrusuna denk gelmiş. Martin Sheen kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atıyor.

Robert Duvall yerine ise Al Pacino düşünülmüş. Eğer gerçekleşseydi filmin çıldırma noktasına ramak kalan havasına çok şey katardı. Yine burada da Duvall tercihi iyi denk gelmiş ve en iyi performanslarından birini ortaya koymuş.

Aslında filmle ilgili söylenecek çok fazla çıkarım var. Çok fazla replik. Çok fazla sahne. Hepsini tek tek yazmaya haddimiz yetmez. Zaten 35 senede gerektiği kadar yazılmıştır. Filmin bütün sürreal ve saykodelik havasına rağmen anafikir oldukça gerçekçi bir replikle de verilmiş. Brando'nun canlandırdığı Kurtz, Çavuş Willard'a şöyle der:

"Gençlerimizi insanların üzerlerine bomba atmak için eğitiyoruz ama bir yandan da komutanları, bu gençlerin uçaklarının üzerine fuck yazmasina izin vermiyor. Fuck yazmak müstehcen olduğu için!"

Bir savaş eleştirisi var. Bunu daha iyi yapan filmler de mevcut. Alt metinleri daha iyi verenler var. Duygu aktarımını daha çabuk sağlayanlar... Bu filmin artısı ise görsellikte... Bir film değil masal veya rüya. Savaştan rüya olmaz, kabus. Kabus, cehenneme açılan kapılardan... Zaten olması gereken de buydu. Cehennemin başından sonuna kadar geçen, daha sonra yolun sonunda dingin ama ürkütücü bir noktaya ulaşan ekip. O ekip artık yola çıktığı gibi değil. Hedefleri bir subayı öldürmekken artık onun yerine geçebiliyorlar. Ona dönüşüuyorlar. Birçok efsaneye, destana, mite, masala konu olan bir hikayenin Vietnam uyarlaması. Bir romandan uyarlanmasına şaşırmıyoruz. Ama yine de "muhteşem"  olabilirdi. Belki de kusursuz olması istenmedi.

Cuma, Ocak 9

Aşağıdaki Transferler


Devre arası transfer dönemini çok fazla sevmem ama PTT 1.Lig'de bambaşka oluyor. Aslında biraz da rahatsız edici. Hemen hemen çoğu takım baştan aşağı yenileniyor. Çoğu takımda iki devrede iki farklı kadro çıkıyor. Bu sezon da transfer dönemi hızlı başladı.

Şaban Genişyürek için lige geri döndü diyebiliriz. Geçen sene Göztepe'deydi, bu sezonun başında da Osmanlıspor'a transfer olmuştu. Fakat Osmanlıspor'da sadece 3 maça çıkabildi. Az önce ise resmi imza atıldı. Artık Manisaspor'un futbolcusu. Bir aksilik olmazsa sık sık ilk 11'de göreceğiz kendisini.   Şaban, aldığı her kararla gündemde kalmaya devam ediyor. Herhalde en çok da Karşıyaklıları kızıdıryor. 

Önce ezeli rakip  Göztepe'ye transferi kızdırmıştı yeşil kırmızılı taraftarları, sonrasında da Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek'in takımına gitmesi ulusalcı yapısıyla bilinen semtte ufak bir yankı bulmuştu. Şimdi de komşu şehir Manisaspor. İzmirlilere göre"kasaba"... 

Bu çekişmeler pek de önemli değil ama Şaban'ın geldiği nokta şaşırtıcı. Bir ara ligin en iyi forvetlerinden biri olarak Süper Lig'e göz kırpıyordu. Süper Lig'e çıkmanın en kolay yolu olarak Göztepe'ye transfer olmayı düşündü, yanıldı. O sezon Göztepe küme düştü. Biraz 2.Lig'de oynadı, orada da şampiyonluk gelmedi. Göztepe, geçen sezon Hatayspor'a yarı finalde elendi. Göztepe 2.Lig'de kaldı fakat Şaban 1.Lig yolunu buldu ve geçen sene yarı finalde Süper Lig'i kaçıran Osmanlıspor'a transfer oldu. Orada da işler beklenildiği gibi gitmedi. Şimdi ise sıra Manisaspor'a geldi. 

Şu an küme düşme hattında bulunan Manisaspor'da aslında fena olmayan bir kadro var. Ligde kalabilir. Ama daha büyük hedefler için oldukça uzak bir yerdeler. 30 yaş barajına gelen Şaban da artık hedeflediği birçok noktadan uzak durumda. Belki de yıllar sonra sonra bu ligin en özel golcülerinden biri olarak hatırlanabilir. En azından öyle bir şansı önünde duruyor. Bunu da kullanamazsa, ezeli rekabet tarihinde ufak bir yer edinmekten başka bir kariyer hikayesi olmayacak.

Benim açımdan bir diğer ilginç transfer ise Şanlıurfaspor'da gerçekleşti. Aslında çok ilginç denemez, maddi krizde olan Samsunspor, golcü ismi Adilovic'i refah içindeki Şanlıurfaspor'a kaptırdı. Bu durum gayet normal. Transfer de heyecan verici. Adilovic, çok ilginç tarzı olan bir oyuncu. Oldukça da faydalı. Geçen sezon play-off finali oynayan Samsunspor'a çok büyük katkılar verdi. Benzerini Güneydoğu'da sergileyebilir. Zaten takım ilk 6 içinde ve halen kadrosunda Simon Zenke, Serdar Özbayraktar, Youseff Yeşilmen, ligin hakkı verilmeyen solaklarından Volkan Okumak ve Abdülkadir gibi hücumcular bulunuyor. Bu isimlere Adilovic'in eklenmesi, hem ligi izleyenleri hem de teknik direktör Cihat Arslan'ı heyecanlandırmıştır.

Adilovic transfernin bir diğer önemli kısmı ise, bir dedikodu haberinin yok olmasını sağladı. Elmander'in adı da bir ara Şanlıurfaspor ile anıldı. Bir Galatasaraylı olarak beni biraz korkuttu. Elmander'i alt ligde görmek üzerdi. Hele o ligde bekleneni verememesi daha da üzerdi. Neyse ki Adilovic, bu korkulara gerek bırakmadı. Üstelik daha doğru bir hamel oldu. 

Öte yandan da biraz dedikodu kısmına girip toparlayalım. Adana Demirspor'un golcüsü Mulenga sözleşmesini feshetmiş, o da her an Şanlıurfaspor ile anlaşabilirmiş. Öte yandan Adana Demirspor ise Necati Ateş ile görüşüyormuş. Gerçekten de ilginç birliktelikler. Bu arada Adana Demirspor'un sezon başında Bursaspor'dan kiraldığı forvet Oğuzhan'ın ilk devre boyunca müthiş bir futbol ortaya koyduğunu söylemek lazım. Seneye Süper Lig'de görebiliriz.

Tam bu satırları yazarken Yılmaz Vural'ın Osmanlısporg'daki görevinden istifa ettiğini öğrendik. Osmanlıspor için Manuel Fernandes söylentileri vardı. Biz Fernandes'in imzasını beklerken (pek ihtimal vermeden) Yılmaz Vural'ın ayrıldığını öğrendik. 

Devre arası transfer dönemi ligin kendisinden daha hareketli. Aslında bu durumu da ayrı bir şekilde değerlendirmek lazım. Kulüplerin çoğu o kadar büyük krizdeki, futbolcular sürekli takım değiştirmek zorunda kalıyor. Geçen sene play-off finali oynayan takımda bu sene maaşlar ödenmiyor, senelerce transfer yapmaktan kaçınan takımlar bu sene rekor kırıyor. Dengeler devamlı değişiyor. Aslında Türk futbolunun aynası var. Hiçbir takımda istikrar yok, bu da hem ülke geneline hem de üst tarafa yayılıyor. Yine de izleyici olarak bu durumu düzeltecek olan bizler değiliz. Düzelmiyorsa, keyfine bakacağız...

Perşembe, Ocak 8

Sunset Boulevard


Evde Lig Tv Bozuk



Hamza Hamzaoğlu'nu ne kadar sevdiğim biliniyordur. Onu eleştirmek gibi bir niyetim yok. Ama bilinen algının dışında bir durum var. Hamza Hoca, saha dışında ne kadar kibar ve pozitif adamsa saha içinde de zaman zaman agresif tavırlar sergileyen birine dönüşebiliyor. Belki: Fatih Terim, Hikmet Karaman, Yılmaz Vural ve benzer figürler kadar hareketli değil ama yine de "sakin" durduğunu söyleyemeyiz.

Bu Galatasaray'dan önce böyleydi. 

Geçen akşam Lig Tv'de Şansal Büyüka'nın sorularını yanıtladı. Ligin her maçını senelerdir yayınlayan kanalın 1 numaralı adamı. Hamza Hoca'ya "Nasıl bu kadar sakin kalabailiyorsun, içinde fırtınalar kopmuyor mu" diye bir soru sordu. Üstelik Hamza Hoca bile kendi özeleştirisini yaparak, "Aslında zaman zaman ben de agresif tavırlar sergiliyorum" dedi ama o kadar naif bir ses tonuyla söylediki Şansal Büyüka'nın algısını kıramadı.

Zaten bu yazının konusu Hamzaoğlu'nun agresifliği de değil. Yine ufak bir fotoğraf çekeceğiz. Ligin yayıncı kanalının başındaki insan ligin her takımına, her karakterine aynı ilgiyi göstermiyor. Bilmiyor. Alt tarafta neler olduğunun farkında değil. Sadece bir ezberleri var ve onun üzerinden konuşuyorlar. O ezberden algı yaratıyorlar. Oradan hakimiyet kuruyorlar. O ezbere göre değer biçiyorlar. Onları izleyenler de bu isimlerden duyduklarıyla kendi düşüncelerini oluşturuyor. Ne kadar zararlı aslında. 

Büyüka, maçların yayınlandığı haftanın 3 gününde her akşam Lig Tv stüdyolarında. Anadolu maçlarının oynandığı gündüz saatlerinde evinde olduğunu farz edersek; herhalde evinde Digitürk platformu yok. Ya da o da bizim gibi sıkıntılı, çoğu zaman evde kesinti yaşıyor ve maçları sağlıklı bir şekilde izleyemiyor.


Çarşamba, Ocak 7

Zaman



2004 yazında, yaz tatilimi otele para vermemek için kumsalda geçirdiğim dönemde, İzmirli bir kızla tanışmıştım. O bana İzmir'i anlatmıştı, ben de ona "2015'te 30 yaşında olacağım, o zaman gelince İzmir'e yerleşeceğim" demiştim.

Üniversitenin ilk yılı yeni bitmişti. Birçok hayalim vardı ve listeye devamlı yeni bir şeyler eklemekten kendimi alamıyordum. Uzun, hatta sonsuz bir vaktim var gibi hissediyordum. İstediğim kadar hayal kurabilir, zamanı gelince hepsini gerçekleştirmek için harekete geçebilirim diye düşünüyordum.  Zaten o yaz çok fazla şey söylemiştim. Çoğu en az bunun kadar iddialıydı. Mesela, başka bir kız vardı, kendi kendime ve bazı arkadaşlarıma "Hayatım boyunca onu seveceğim" demiştim. Bir tek ona söylememiştim nerdeyse. Biraz uzaktaydı, biraz yakın olduğumuzda söylerdim, acelesi yoktu. Daha sonra biraz daha uzaklaştı sonra biraz daha. Son 5 senede sadece 1 kez gördüm. Telefon numarasını telefonumdan 1 hafta önce sildim.

Keşke şimdiki aklım üniversiteli olduğum yıllarda olsaydı. Kesinlikle o 4 seneyi daha verimli bir şekilde kullanabilirdim.  O 4 sene içinde yaptığım en iyi şey, bazı kızlara "İzmir'e taşınmak" planımdan bahsetmek olabilir. Bir de saç uzatmak vardı. Onun dışında yaptığım her şey zaman geçirmek üzerine kuruluydu. Zamanın geçmediğini düşünüyordum. Hatta zaman kavramını hiç düşünmüyordum.

Lisede ise tek hedefim zamanımın çoğunu top oynayarak geçirmek ve sınıfta kalmadan yola devam etmekti. O yüzden iyi ki şimdiki aklım lisede yokmuş. Lisedeki akılmı seviyorum. Olması gereken zamanda olması gerektiği gibiyimiş. Zaman geçtikçe, o günler daha çok değer kazanıyor. Hatta keşke daha çok top oynasaymışım.

Şimdi 2015 geldi. Gelmez dediğim yıl geldi. Askerlikte de böyle olmuştu. "5 ay bitmez" demiştim, biteli 7 sene olacak. Askerlik iyi bir tecrübeydi. Üniversiteden mezun olduktan hemen sonra gitmek çok akıllıca oldu. Çıktı aradan ve az zamanda çok şey öğrendim. Ama o günlerden sonra saçlarım dökülmeye başladı ve bir daha saç uzatamadım.

Askerden dönünce hemen çalışmaya başladım ve bir daha  herhangi bir kıza İzmir'e taşınmak planımdan bashetmedim. Zaten artık öyle bir planım var mı onu da bilmiyorum.  Planlarım arasında neler var onu da bilmiyorum. Bazıları, 30 yaşına gelince, bazı şeylere biraz daha yaklaştığını düşününce depresyona girebilir. Oysa asıl olan, bazı şeylerden biraz daha uzaklaştığını fark etmek. Henüz depresyona girmedim. Girdiysem de ben farketmedim. Lisedeki aklım olsaydı çoktan anlardı. Üniversitedeki aklım farkında olmazdı. Şu an ise bunu anlamanın da öğrenmenin de bir faydası olmayacağını idrak ettim.Time flies. Bunlara kapılmanın en ufak yararı yok.

O değil de üniversitede, Six Feet Under'ın her bölümünü izlemiştim. O zamanki aklım hiç bir şey kapamamış o diziden. Şimdiki aklım tekrar bakınca daha iyi anlıyor.


Bulutların Üstünde


Pazartesi, Ocak 5

Professione Reporter


The Passanger diye de bilinir. Sağlam bir filmdir. Sonundaki bu sahne inanılmazdır. Bir yönetmen kabiliyetidir. Spoiler içerir mi emin değilim ama filmi izlemeden şu sahnedeki metaforlar anlaşılmaz. Akdeniz çok başka bir coğrafyadır.

5 Maçlık Değerlendirme



İki ay öncesinden bugünü tahmin edemezdik. Daha doğrusu tahmin edemeyenler çoğunluktaydı. Hamza Hocam'ın kısa sürede takımı toparlayacağından emindim. 5 maçta 13 puanı tahmin ediyordum ama açıkçası Ankara deplasmanını galibiyet, Beşiktaş'ı da beraberlik olarak yazmıştım. Şampiyonluk rakibinden 3 puan alarak hedeflenen 13 puana ulaşmak daha karlı oldu, güzel oldu.

Futbol basit bir oyun. Parçaları doğru yere monte ettiğin zaman işler biraz daha kolaylaşıyor.  Macera denemeye gerek yok. Sezonun ilk kısmı biraz öyle geçti. Umarım bundan sonra son haftalardaki gibi devam eder. Zaten Süper Lig'in şifreleri çok net. "Ligi bilen hoca" tanımı goygoydan biraz daha fazlası...

Açıkçası orta vadede (yani sezon sonuna kadar) hocamın aynı istikrarı sürdürmekte zorlanacağına inanıyordum. Elindeki malzemenin bir yerde tökezleyeceğini düşünüyordum. Hala daha büyük bir güven duygusu yok. Yanılmayı dilerim. Fakat umut veren gelişmeleri de görmeyecek değiliz.

Şimdilik oyun sahasında çok iyi işleyen bir takım görmedik. Ama değişen bir şey var. O da, her futbolcunun üzerine biraz koymuş olması. En gerideki Muslera'dan başlatarak, Telles, Melo, Selçuk, İtalyanların hiç şans vermediği Emre Çolak, son 5 maçta 6 gol atan Burak Yılmaz... Kadro dışı bırakılan Sabri'nin katkısı küçümsenemez. Yedek kulübesine bile girmekte zorlanan Pandev dahi, Türkiye Kupası maçlarında gerekli katkıyı sağlıyor.

Beni herhalde en çok üzen çok sevdiğim Umut'un formsuzluğu. Çalışkanlığı ve mücadelesi sayesinde benim için her zaman örnek bir profil olmuştur. Fakat takımın yaşadığı ani yükseliş esnasında ön plana çıkamadı. Burak'ı çok rahatlattığını düşünüyorum. Fakat yapması gereken asıl işleri yapamadığını da görüyorum. Tam bu noktada ikinci devrenin planlarını yazasım geliyor. Pandev, yabancı kontenjanı nedeniyle kolay kolay forma giyemeyecek gibi gözüküyor. Umut Bulut'u yedekleyecek yerli bir forvet bu takıma çok fazla katkı sağlar. Adı geçen isimler var. Adem Büyük, Muhammet Demir, Hasan Kabze hatta Semih Şentürk. Bence, tecrübeli bir isim 6 aylık katkıyı daha kolay verebilir. Uyum sorunu çekmez. İlk tercihim Adem olur ama bonservisi çok yüksek olur. Camiayı bilen Hasan Kabze, sakatlıklar nedeniyle istikrar sıkıntısı çeken Muhammet'in önüne geçer.

Biz bunları yazıyoruz ama Hamza hoca Beşiktaş maçı sonrasında stoper isteğini dillendirdi. Haklılık payı var. Semih ve Chedjou'nun sakatlanması anında sıkıntı yaşanması muhtemel. Zaten Semih, herhalde Mustafa Pektemek ile beraber ligin sakatlanamaya en yakın futbolcusu. Chedjou'nun da Afrika Kupası  durumu var. Fakat ligin içinden o bölgeye yapılacak bir transfer göremiyorum. Zaten şişkin bir kadro var. Son dönemlerin transfer çılgınlığı kulübü maddi anlamda, takımı da kadro kalabalıklığı anlamında zor durumda bıraktı. O nedenle Serdar Aziz gibi pahalı, Uğur Demirok gibi vasat bir stoper alınacağına Hakan Balta gibi bir tecrübeden rotasyonda daha çok faydalanmak daha doğru bir tercih olur diye düşünüyorum. 

Bir de Sneijder mevzusu var. Çok fazla tepki almamak için kafamdan geçenleri yazmayacağım. Ama gitmesi halinde doğru bir kurgu oluşturulursa sıkıntı yaşanmaz. Sneijder büyük hedeflerin topçusu. Şu anda da  büyük hedeflerden uzak kalındı. Sneijder'in kaybı, tek başına Süper Lig şampiyonluğunu engellemez. Takım içinde alternatif oluşturmak mümkün. Şu an saha içindeki beş yabancı; Muslera, Chedjou, Melo, Sneijder ve Alex Telles oluyor. Sneijder gittiği zaman o kontejan bazen Pandev ile bazen Bruma ile doldurulabilir ve ligin gidişatında sıkıntı yaratmaz. 

Fenerbahçe'nin ikinci devrede oynayacağı 18 maçın 10 tanesini deplasmanda oynaması büyük avantaj. Hatta içerideki 8 maçtan 4'ünün derbiler ve Bursaspor maçları olması da eklenince onlar açısından sıkıntıdan giderek büyüyor. Beşiktaş'ın da Liverpool maçları takvime sadece 2 maç katsa da mental olarak zorlayacaktır. Bunlar da Galatasaray'ın önünü açabilecek durumlar.

Hepsi bir kenara, ocak ayında, ilk devrenin sonunda takım bizlere bu yazıyı yazdırabilecek duruma geldi. Tahmin etmek mümkün değildi. Koşan, mücadele eden, isteyen, takım halinde hareket etmeye çalışan, ne oynayacağı her geçen gün biraz daha keskinleşen bir takım çıktı. Bundan en büyük pay sahibi muhakkak hocanın. Bu sayede yeniden hesap yapmaya başladı. Puan durumu da ilginç zaten.  36-35-35. Buna benzer bir puan tablosu da son yıllarda yoktur herhalde. Sadece saha içine odaklanınca keyifli bir lig oluyor. Başka şeylere meşgul olunca zevk almanız mümkün değil. Zevk alamıyorsanız da zaten ligi izlemenize ve sinirinizi bozmanıza gerek yok.

Cumartesi, Ocak 3

1946



Dün yazdığım yazıda bahsetmek istediklerime uyan bir fotoğraf. Twitter'da denk geldim,  hemen üstüne koyalım..

1946 yılında Polonya. Savaş sonrası yıkık bir şehir, yıkık binalar... Ve fotoğraf çektiren bir kadın. Fakat arka plan, işin aslı değil. İşin aslını yaşayan bilir. Biz onu yaşamayan bir toplumuz. Biz fotoğrafı dar açıdan görenlerdeniz.

Belki bu fotoğraf da hilelidir, belki aldatmaca vardır, fotoşop vardır.. Olabilir, ama olayı, o yılları, o savaşı, o dönemin Avrupasını da en iyi anlatan karelerden biridir.

Cuma, Ocak 2

The Pianist



İkinci Dünya Savaşı ile ilgili filmlerin Yahudi soykırımını konu alanları, genelin gözünde biraz haksız eleştiriliyor. O da aslında son dönemlerin konusu. Yahudi lobisinin bu konuya gereğinden fazla ağırlık verdiği ve bunu günümüz siyasetinde kendilerine haklılık çıkarmak için kullandıkları çok fazla söyleniyor, yapılan filimler de bu nedenle bir samimiyet testine girmek zorunda kalıyor.

Aslında bir açıdan evet; mesela Japonya'ya atılan atom bombaları ile ilgili çok fazla film yapılmadı. Yapılsa bile çok konuşulmadı. Bu doğru bir eleştiri. Fakat birçok filmin soykırımı ele alması da eleştirilecek bir durum değil. En basit tabiriyle ifade etmek gerekirse, bu vahşi savaşa dair en ufak bir acının bile defalarca göz önüne getirilmesi ve hatırlanması yanlış değil. Yanlış, çok önceden gerçekleşmiş zaten.

Filme geçmeden önce şu konuya açıklık getirmek lazım. Hala daha 2. Dünya Savaşı ile ilgili film izlerken şaşırıyorum. Diğer harbin üzerinden 100 sene geçti ve aslında yıkıcı etkisi de diğerine nazaran daha az oldu. O da bir Dünya Savaşı'ydı ama genellikle cephelerde yaşanan çatışmalarla sınırlı kaldı. 1940'larda yaşanan ise cephelerden şehirlere, askerlerden sivillere taşındı. Özellikle Avrupa'nın göbeğinde taş üstünde taş kalmadı. İnsan türü, yaşamak zorunda olduğu evrende çıldırmış bir hale gelmiş. 

Bu kıyamet anı seneler boyunca yaşanırken Türkiye'nin savaştan uzak kalması, eskiden benim gözümde büyük bir başarıydı. Oysa artık aynı şekilde düşünemiyorum. Zaman geçtikçe biraz daha sertleşiyorum, daha katılaşıyorum herhalde. Şu anki Türkiye'yi ve toplumunu düşününce; şımarık milliyetçilik ve değersiz insan onurunu aynı anda görünce insan ister istemez farklı bir şey üretiyor kafasında. Günümüzün savaşa aşık insanları, gerçek bir savaşı en azından babalarından dinlemiş olsaydı belki bugün daha farklı bir yaşam tarzı bu topraklara uğramış olurdu.

Bize çok uzak gelen, aklımızın ucunda dahi olmayan "harabe şehirler" algısı, Avrupa'nın toplumsal hafızasında hala çok taze. The Pianist'e tam bu noktada bağlanalım. Yıkık dökük Varşova sokaklarını görünce tüyleri diken diken olmayan yoktur herhalde. Roman Polanski, alışılmış bir soykırım filmi yapmamış aslında. Fark neydi? 

Şuydu; daha önce toplama kamplarında yaşam mücadelesi verenlerin hikayelerini izlerdik. Bu sefer dışardaki bir Yahudi anlatıldı. Şehirde, sokakta, kaçarak hayatta kalamaya çalışan bir adamın hikayesi. Aslında filmin adı başka olabilirmiş. Piyanist olması hikayeye dönem dönem şekil veriyor ama gerçek bir insan mücadelesi var. Film, bir yerden sonra Adrien Brody'nin tek kişilik şovuna dönüşüyor ki Oscar'ı hak ederek aldığını düşünmeye başlıyorsunuz. Filmin ikinci yarısı çoğu zaman repliksiz geçti. Orada da farkını koyan Brody oldu. Çok alakasız olacak (veya çok benzer) Tom Hanks'in Cast Away'i gibi... İkisi de konuşmayan, yalnız kalan ve hayata tututan karakterlerdi.

Tabi, tam bu noktada şu soruyu sormak mümkün... Böyle yaşamaya uğraşacağına dirensene, savaşsana? Mesela Varşova Gettosu Ayaklanması'nın filmde yer alması bu sorunun sorulmasını sağlayan etkenlerden. Daha önce izledğimiz soykırım filmlerinde, Yahudiler biraz saf, dirençsiz ve ölüme gitmeye hazır bir şekilde lanse edilmişti. Burada ise Alman askerlerinde direnen Yahudiler vardı. Başroldeki karakter, bunlardan biri değildi. Seyircinin duygusunu okşamayan bir tavır... Fakat oldukça gerçekçi. Ben de olsam, hayatta kalmayı tercih ederdim diye tahmin ediyorum.

Filmin kader anı, Alman subayının piyaniste yardım etmeye başlamasıydı. Bu da klasik bir yöntem değildi. Genelde Alman askerlerinin tamamı kötü, Yahudilerin hepsi de mazlum olurdu. Burada Alman subayı, çok kritik dokunuşlar yaparken, filmin başında sahne alan bazı Yahudilerin de nasıl ihanet içinde olduğunu görüyoruz. Benzerlerinin yarattığı ezberleri bozan bir film var karşımızda.

Savaş boyunca yaşama  tutunan, dibe vurup sokaklara düşmesine rağmen inat eden ve hayatta kalmayı başaran piyanistin, en sonunda Alman subayının üniformasıyla sokağa çıkması ve mermi yağmuruna boğulması tirajikomikti. Adam her şeyi atlattı, bütün badirelerden çıktı, hayatta kalmayı başardı ama az daha en olmadık yerde canından olacaktı. Fakat filmin de, savaşın da, hayatın da özetini çekebilecek replik orada geldi.

- No. Please. I'm Polish. I'm not a German.
+ Then why the fucking coat?
- I'm cold.

Olay bu kadar basit aslında. 

Kısa özete geçersek, biraz geç izlemişiz (12 sene). Buna rağmen evrensel ve zaman ötesi bir konu olduğu için sıkıntımız yok. Yahudi lobisi vs. gibi söylemler çok da umrumda değil. Bundan çok değil 65 sene önce, insanoğlu, yaşadığı gezegende kendi isteğiyle ve bilimiyle, ortaklaşa bir şekilde kıyameti yarattı. Kimin kimi nasıl öldürdüğü belli değildi. Daha da acısı, kimin nasıl hayatta kaldığı da belirsizdi. Biz o günlerden çıkabilenlerin çocuklarıyız. O günlerden geriye kalan bir dünyada yaşıyoruz. Bu noktaya nasıl geldiğimizi anlayabilmek için o dönemle ilgili yapılmış her filme kapım açık. Hangi taraf ne maksatla yaparsa yapsın...