günlük hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 18

Samimiyeti Kaybedenler



İbrahim Tatlıses'in seveni de vardır sevmeyeni de. Fakat herkesin bir İbrahim Tatlıses düşüncesi, şarkısı, film sahnesi, hatırası vardır. İbrahim Tatlıses gerçeğini kimse inkar edemez. Sesini beğenmeyen çıkabilir ama onun Türkiye'nin son 30 yılında günahıyla sevabıyla yer aldığı gerçeğini değiştiremez.

Kendi oynadığı filmler bir kenara, 1979 yapımı Şark Bülbülü ve 2000 yapımı Abuzer Kadayıf bir yana. Tatlıses öyle bir adam. Bir ekolün, temsilcisidir. Ondan esinlenilir.

İmparator lakabını ben Fatih Terim'den önce onda duymuştum mesela. Bir zamanlar öyleydi. Öyle hissettiriyordu. Öyle söyleniyordu. Ve o zamanlar lakab kültürü vardı. Şimdi çok şey değişiyor.

Tatlıses'i anma veya eleştirme/övgü yazısı değil. Bu çok başka bir yazı. Tatlıses sadece esinlenen insan.

İbo'nun vurulduğunu nereden öğrendin sorusuna verilen cevaplar. Telegol, Twitter, SMS, Msn. İbo'nun vurulduğunu öğrenenler, Kim vurdu, niye vurdu sorularını cevabını aradı. Ahmet Çakar mesela, bu Sniper işi dedi. Belki gerçekten öyle. Peki önemli mi?

1979'a geri dönelim. 32 sene öncesi. Şark Bülbülü. Şaban, o filmde de silahlı çatışmaların arasında kalıyordu. Bindiği arabada bomba patlıyordu. Herkes öldüğünü sanıyordu. Film bu belki ama aynı zamanda 70'ler Türkiye'si işte. Halkın sevdiği, belki de sevmediği ama meşhur olan bir adam ölüyor. Halk öyle biliyor. Kimi "asker arkadaşım" diyor, kimi "yazık oldu fukara"ya diyor. Oysa Şaban yanlarında ve kimse onu tanımıyor. Televiyon az, internet yok. O güne kadar sadece gazetelerdeki resimlerini görmüşler ve radyoda sesini duymuşlar. Yan yana gelince tanımıyorlar.

2010'da böyle bir durum söz konusu değil. İbo'yu gören herkes, cebinden telefonunu çıkarır, fotoğrafını çeker ve sosyal medyada anında paylaşır. Zaten İbo'nun vurulma anında bile onunla fotoğraf çektiren hayranlarını görüyoruz.

Ama o kadar işte. Ondan sonrası dedikodu. Yazılan yazılar "ya işte böyle iş yaparsan vururlar" minvalinden çıkamıyor. Konuşulanlar, dedikodu muhabbetinden sıyrılamıyor. Kimse İbo'ya dair birşey anlatmıyor. Kimisi haketti diyor, diğeri hastanedeki odasından tweet atıyor.

Belki sırf bu yüzden 2000'lerde İbo algısı değişti. O biraz 70'lerin adamıydı. O yüzden son 10 yılda büyüsünü kaybetti. O, şehre gelen ve meşhur olan biriydi. Onunla gelen binlerce kişi vardı o yıllarda. Halka beraberdi, onlardan farklıydı. Sevilme nedeni, sevilmeme nedeni de aynıydı.

Şimdi ise bir sanal kahraman. Ne kadar kazandığı, kimle beraber olduğu önemli. Sadece o değil, bir çok söhret aynı konumda.

Emin değilim ama şöyle düşünüyorum. İbo, 70-90 arası bir yılda vurulsaydı, bir gün sonra herkes sokakta onu konuşurdu. Şarkıları her yerde çalınırdı. Şimdi kimse çalmıyor, (zaten onun kendi kanalı var, orada çalıyorlar veya zaten MP3 Player'den dinliyor.) Sokakta kaset satan da yok. Olsa daha mı iyidi? En azından "Sniper işi bu, iyi silah" cümleleri duyacağımıza "Ayağımda Kundura" dinlerdik. Şu filmi güzeldi, şu şarkısı iyidi diyen yok. O filmleri herkes izledi, çoğunluk sevdi oysa. Şimdi hatırlamıyorlar bile. Asena ve Derya Tuna daha çok anılıyor.

Tatlıses, yaşar mı bilmiyorum. Ama bizim toplum artık yaşamıyor bu belli oldu. "İbo'nun vurulması" olayı haftaya unutulacak. 70'lerde olsaydı, "İbo'nun vurulduğu gün aylardan marttı, aynı gün ben şuradaydım" denirdi. "Popüler Kültür" emekleme döneminde samimiydi, sokağın içindeydi. Şimdi popüler kültürü yaratanların hayatı, zenginlikleri, hataları, aşkları, entrikaları önemli.

Veya ben yaşamadığım bir 10 yıla bütük anlamlar yüklüyorum. Veya o yılı yaşayanlar o günleri bize olduğundan daha iyi anlatmışlar. Yaşamadığımız günlerin sokağını hasretle anıyoruz.

Çarşamba, Şubat 9

80'ler



Ben 1980'leri hatırlamıyorum. 1990'da aklımız başımıza geldi ama 1980'leri çok dinledik. Fazla sevmem. Güzel olan tek şey belki de tribünlermiş. Videonun Fenerbahçe maçından olması veya Sami Yen'den olması önemli değil. İtiraf etmek gerekir ki o zamanlar Fenerbahçe tribünün iyi olduğu yıllar(mış) ama konu o değil. Konu bu 5 dakikalık videoda 80'lere ait her şeyi görebilirisiniz:

Gündüz maçları, arabesk ve özellikle Tatlıses şarkıları, amatör kayıtlar, 48.saniyede Cavcav Yok diyen abi, saha içindeki görevliler, kale arkasındaki tahta bank, Efes Pilsen reklamı, kafalardaki karton şapkalar, sepette satılan simitler, Numaralı'nın gölgesi, Banker Kastelli reklamı ve en önemlisi salkım saçak tribünler.

Cuma, Aralık 3

Ne Kolay Onlara Uymak!


Ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. "İş avutur" derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!
Yusuf Atılgan - Aylak Adam

Perşembe, Kasım 25

Kamyon Arkası


(Via neyin bilmem ben, Tribün Dergi'den aldım fotoğrafı...)

Perşembe, Ekim 14

Şilili Madenciler




Şili'de yaşanan dramı ve endişeli bekleyişi (70 gün), günlerce heyecanla; madencilerin kurtarılışını ise dakika dakika izledik. Dünyanın her noktasından bu ana tanık olan insanlar vardı. Ve gerçekten insan olanlar, duygularını kaybetmemiş olanlar bu manzarayı tebessümle veya hafif ıslak gözlerle izledi. (Ben daha çok gülerek izledim, muhteşem bir son ve en güzeli bütün halkın onların yanında olmaları, herkesin onlar için sevinmeleri).

Etkilenmemek mümkün değil. Blogda yeri olmalıydı. Bloga en uygun an da eski futbolcu Franklin Lobos'un kurtarılmasıydı. 53 yaşındaki emekçi de yer yüzüne ulaştı ve Şili Devlet Başkanı Sebastian Pinera ile kucaklaştı. Başkanın bir de hediyesi vardı, kendisine futbol topu verdi.

Şilili madenciler direnirken; futboldan çok fazla güç aldılar. Mesela bu futbol topu Lobos'un aldığı ilk hediye değil. İspanyol futbolcu David Villa, eylül ayında Şili'ye iki forma yolladı. Biri Lobos'un kızı Carolina'ya ulaştı. Villa'nın 7 numaralı kendi formasıydı. Diğer forma ise bütün işçilere bir hediyeydi. Üzerinde "güç ve cesaret" yazıyordu. Bu arada anımsatalım; David Villa bir madencinin oğludur.

Bir diğer olay ise eylül ayında yaşandı. O günlerde Şili milli takımı; Ukrayna ile bir hazırlık maçı oynayacaktı. Mahsur kalan madencilerin morallerini yüksletmek için aşağıya bir cihaz gönderildi ve maçı izlemeleri sağlandı. Bu maçı Şili kaybetmişti.

İzledikleri tek maç bu değildi. Cobresal ile U.Catolica arasında oynanan lig maçı da; maçtan sonra olsa da, madencilere izlettirilmişti. Maçı kazanan Cobresal; eski futbolcu Lobos'un oynadığı takımdı.

Bir ara kendilerine Maradona'nın maç kasetlerinin yollanacağı söylenmişti, gerçekleşti mi bilmiyorum.
Sonu mutlu biten bir hikayeydi. İçinde futbol da var. Şili'yi ve madencileri seviyoruz.


Çarşamba, Aralık 30

Umutlu olmak

Her hafta mutlaka karikatür dergisi alırım. Aylık aldığım da var. Mesela L-Manyak'ı 2001'den beri alırım. 2003'ten beri Leman alırım, iki aydır falan da Uykusuz alıyorum. Bütün bu dergilerde çizenler içinde Bahadır Boysal'ın benim için ayrı bir yeri var. Leman Kültür'e gittiğim bir gün Mankurt albümünü imzalayıp vermişti ama o yüzden değil. Dergiye bambaşka bir sebeple gitmiştim zaten, onu görmem tamamen tesadüf olmuştu. Sokaktan beslenmesi olabilir belki bilemiyorum. Gerçi o da zaman zaman kendini tekrara giriyor. Kafasının yarısı suyun içinde, 50-60 yaşlarında, denizde Iceberg gibi yüzüp uzaklara bakan adamlar olur diye bir şey çizmişti bir gün. Geçmişin muhasebesini tutarlar o şekilde diyordu. Şu sıralar sıkça yaptığım bir şey, gerçi yaş 24 olduğu için keskin u dönüşlerine hala müsaitim. Engel olabilecek tek şey olarak müzmin tembelliğimi görüyorum.
***
2009'u bu muhasebenin içine kattığım zaman en tatsız tuzsuz geçen yıl olarak altını çizersek fazla sürçmez dilimiz. Lisede okuduğum ve Kutay'la yad ettiğimiz muhteşem seneler, daha sonra üniversitede çile doldurduğumuz, üçünde Fenerbahçe'nin şampiyon olduğu seri yıllar, hayatımda bugüne dek gerçekten aşık olduğum tek insanla (2-2 biten Frankfurt maçını birlikte izlemiştik, Semih turu getiriyor, benim ortalığı yıkmam lazım, o karambolde bizim hatuna hallenmesinler diye gole sevinemiyorum) kopuşumun gerçekleştiği (kopuş derken zaten çıkmıyorduk ama çok sevdik be, iyi de arkadaştık üstelik), akabinde Foe Fanzin'in doğduğu, 100. yıl şampiyonluğunun geldiği, bana çok sıkıcı gelen ilk işime başladığım, Kutay'ın askere gittiği yıl olarak 2007'yi ayrı bir yere yazıyorum. O yukarıda kısaca değindiğim kopuştan sonra gelen 2007-2008 sezonu, ilaç gibi gelmişti. O sene Galatasaray şampiyon oldu ama Coşkun abinin dediği gibi Fenerbahçeliler'in aklında Fenerbahçe'nin Avrupa Kupalarında başarılı olduğu yıl olarak kaldı o yıl benim de aklımda. Bu karmaşık duyguları yaşamam açısından kısa bir geçmiş muhasebesi yaparsak fazla da geriye gitmeden filmi 2007'den itibaren sarmak çok mantıklı.
***
2008 benim için çok lay lay lom bir yıldı. İyice kesat giden işler yüzünden inanılmaz durgun geçti günlerim. Herhalde en güzel kısmı blog yazmaya karar vermemiz oldu. Kutay'ın da askerden dönmesiyle birlikte, birlikten kuvvet doğdu ama her şeyden önemlisi hem bu blog onunla daha okunur hem daha keyifli hale geldi. 2008-2009 sezonuna buruk başlamamın en büyük sebebi Zico'nun gidişiydi. Allah biliyor, hatta kul da biliyor blog arşivinde mevcuttur, hiç istemedim Zico'nun gitmesini. Benim için on numara teknik direktördü. İnsan evladıydı, ve her şey bir kenara babamın hayrına da istemiyordum kalmasını, başarılıydı. O gitti, Luis Aragones geldi, 2008'de tekdüze hayatımda yaşanan en önemli gelişme buydu sanırım abimin nişanını saymazsak. Çeyrek finali bir önceki yılın meselesi olarak değerlendiriyorum, yanlış anlaşılmayalım. Abim de şu anda evli olduğuna göre nişanı saymak anlamsız olur zaten. 2008 yılında işte geçirdiğim son aylar, hayatımda en fazla at yarışı oynadığım 2. dönemdir aynı zamanda. İlk dönem 90'ların sonu 2000'lerin başıydı. İlk dönemde 2001'de Odinhan'ın sakatlanmasıyla oynamaya ara vermiştim, ikinci dönemde Ayabakan'ın sakatlanması ile ara verdik. Belki bir gün yeniden doldururum altılı kuponlarını, zaten hiçbir zaman iddaa'ya sempati beslemedim. Ekim ayının sonunda işten ayrıldığımda kuş kadar hafiftim. Kasım ayı çok güzel geçti. Hem takım toparlanmıştı, hem askere gitmeden önce ki son sivil ayımdı, üstelik Galatasaray'ı da 4-1 yenmiştik. Mükemmel geçmişti Kasım ayı. Kasımlar bizim gibi bir iddiam yok, ama en azından Mayıslar da Beşiktaş'a nasip oldu, hiç değilse derbide kazanan bizdik. Ardından askere gittim. Ve hayatımda en çok canımın sıkıldığı yıl olan 2009'a da kışla sınırları içerisinde girdik. Bir kaç insan var halen görüştüğüm, sanırım askerliğin en güzel kısmıydı.
***
Su gibi geçen 2009'un ilk 5 ayı aslında hiç de su gibi geçmedi ama genelde sivil zamanı hesaba kattığımızdan benim için bu yılın başlangıcı sanki 1 Haziran oldu. Ondan öncesinde askerdim zaten neyini söyleyeyim. Haziran ayının sonunda abimin evlenmesi ciddi bir dönemeç oldu bizim için. Abimi hala özlemedim, ulan ne güzel takılırdık birbirimize maçlardan önce demiyorum, sağolsun 10. haftaya kadar Galatasaray'ın her galibiyetinde "geliyoruz" demeyi ihmal etmedi, ve ömrüm boyunca her mağlubiyetimizde "nasıl koydular" diyen ilk insanlardan oldu, hala da olmaya devam ediyor. Evlilik bunu etkilemedi. Ama evde kral benim şu anda, abisi evlenip gidenler anlayabilirler beni. Abimin de daha düzenli bir hayatı var, onun için de iyi oldu bu durum. Geldikten bir süre sonra iş aramaya başladım. Bu konuda yeteri kadar asıldım mı bilmiyorum, hayatımda hiçbir konuda yeteri kadar asılmadım sanırım, çok hırslı biri olduğumu söyleyemem, ama arayış içindeydim. Yoğun arayışlar sonuç vermediği gibi gönülsel arayışlarda da yeterli zemin oluşturamadım. Neyse, sanırım o konuyu dediğim dönemde kapatmıştık. Scolari'ye teklif götürmek gibi birşeydi bu yıl ki mevzu, Kutay'a da söyledim, bu bağdaştırmayı da ondan daha iyi anlayabilecek biri yoktur.
***
Yarının yılbaşı olduğunu bu sabah farkettim. O kadar renksiz, o kadar hayat gailesi içinde geçti ki 2009, ilk 5 ayı askerlik olan yılı, yıldan saymamak lazım zaten. Ya da bu renksiz ve kasvetli dönemde en büyük sorumluluk benim, topu TSK'ya atıyorum. Sorumluluktan da kaçmayız ama onu söyleyeyim. Kendi sahamda mağlup olursam, "oyuncular çift forvetle çıkmak istedi, öyle denedik" demem. Şu konuda yeterli gayreti göstermedim, ya da şu işin ucundan zamanında daha sıkı tutsaydık bugün daha farklı olabilirdi diyorum. Kutay'ın dediği gibi başka bir hayat mümkün, önemli olan o gücü bulabilmek ve umutlu olmak. Sanırım bir iş buldum ve önümüzdeki haftadan itibaren de eğitimlerine gidicem. Vardiyalı bir iş, bilmiyorum ne kadar mutlu oluruz ama kaç insan yaptığı işten mutlu ki zaten bu hayatta? Artık çalışmak zorundayım, en önemli sebebi tabii ki ekonomik. Ama manen de bir meşguliyet duygusu hissetmeye ihtiyacım olduğunu düşünüyorum. Bir yerlerden başlamak lazım anonim deyişi, bugünlerde en çok söylediğim şey. Evet, önemli olan umutlu olmak...
***
Herkesin yeni yılı kutlu olsun...

Pazartesi, Aralık 28

Yeteneksizsiniz

Afedersiniz Acun Ilıcalı bok yapsa, piyasada altın oluyor öyle bir adam. Sıfırdan başlayan bir hikayesi var, biraz da Allah yürü ya kulum demiş sanki. Neyse benim yazacaklarım onun kariyeri falan değil, Porsche'sini de hangi futbolcuya satarsa satsın. Bu Devler Ligi muhabbetinden sonra, bir de aktif futbolcular arasında PS3 turnuvası düzenlesin bence.
***
Şu yeni programı cidden ilginç. İlk birkaç programı Oylum Talu için izlemiştim, daha sonra Hülya Avşar gelince izlemeyi de bıraktım. Programın üniversitelerde olması benim asıl ilgilendiğim nokta. Aslında bu eğitim sisteminin de iflas ettiğinin göstergesi biraz. Güzel ve zeki mi, akıllı ve güzel mi ne öyle bir program vardı birkaç yıl önce. Bir grup güzel kadın gerizekalı rolü yapıyordu. Belki de gerçekten gerizekalıydılar bilmiyorum. Ama daha sonra 2007 seçimlerinden önce sokakta muhabirler, üniversite öğrencilerine sorular sordular ve verilen yanıtlar cidden korkunçtu. Tabii ki kimse siyasetle ilgili olmayabilir, hani o hep söylenen 80'lerin apolitize edilmiş kuşağı geyiğini yapabiliriz ki ben de o kuşaktanım. Ama Türkiye günün her saatinde siyasette flaş bir gelişmenin yaşandığı, gazetelerin internet sitelerinin her dakika güncellendiği, yani biz bilgi sahibi olmak istemesek de günlük siyasi gelişmelerle iç içe yaşadığımız bir ülke. İsviçre'de doğup büyüyen bir arkadaşım başbakanın kim olduğunu bilmezdik derdi. Ama burada bilmemek mümkün değil. Sürekli onlar var hayatımızda.
***
Şu programa geri döneyim. Bu programı benim için üstünde düşünmeye değer kılan özelliği sahip olduğu kör yeteneğin neye göre değerlendirildiği belli olmayan insanlara şov dünyasının kapısını açması. Gerçi ipin üstünde yürüyen de var, göbek atan da var, şarkı söyleyen de var. Yetenek o kadar soyut bir kavram ki, kıstasın ne olduğu da hiç belli değil. Ama işte dediğim gibi sıradan bir insana kısa yoldan şöhret olma kapısını açan bir program olduğu da belli. Bu programdaki abuklukları, ilginçlikleri, arkadaki yüzlerce üniversite öğrencisinin alkışlaması sinir ediyor beni. Bence orada onlara hakaret ediliyor. Ya basit bir yarışma bu amma yaptın demeyin, ya da diyin fark etmez ben öyle düşünüyorum. Ben de üniversite öğrenciliğim boyunca kafasını kitaptan kaldırmayan ya da laboratuvardan çıkmayan biri değildim. Ama sınırlı IQ'um ve sınırlı kapasitem çok şükür elinde tepsi çevirirken göbek atan 50'li yaşlardaki bir adamı izlerken onunla birlikte göbek atmamı engelleyecek seviyede. Kısa yoldan şöhret olma, kısa yoldan para kazanma yarışması bu. Diğer yanda ise mezun olduğu zaman bu piyasa koşullarında ekmeğini taştan çıkarmak zorunda kalacak insanlar. Bu yarışmadaki abidik gubidik olayları yüzlerce üniversite öğrencisinin inanılmaz tepkilerle izlemesi bana çok cahilce ve çok aptalca geliyor. Oradaki o yüzlerce öğrenciden bir çoğu "ya üç sene önce Acun'un yarışmasına gitmiştik. keşke oradaki filanca gibi yeteneğim olsaydı, g.tümden top çıkarsaydım" diyecek. İnsan geçmişini sorgulayabilir. Ben sürekli yapıyorum. 7 yaşındayken oto tamirciliğine başlasam şu anda kendi servisimi açar mıydım acaba diye düşünüyorum. Ya da çıraklığa başlasam şimdiye kuafördüm diyorum. Ama resmen senin boşa okuduğunu, boşa emek verdiğini, seni okutabilmek için maddi manevi yük altına giren ailenin emeklerinin de bir hiç olduğunu dolaylı yoldan gösteren bir programın şakşakçılığını yapmak sana düşmez bence. Sabah sabah böyle bir yazı yazıp haftaya gergin başladık ama, umarım ne demek istediğimi tam anlatabilmişimdir.

Pazartesi, Kasım 30

1 yıl önce 1 yıl sonra

1 Aralık 2008 günü hayatımdaki en kötü günlerden biriydi. 325.KD olarak sınava girmeye karar vermiştim o gün. Zaten 3 gün var sınava girebileceğiniz. İlk günden işi bitirelim diye düşündüm ve sabah 8 gibi falan Tuzla'daydım. Tabi o zaman bu işin daha 30 Kasım'ı 1 Aralık'a bağlayan gece sıra alınarak yapılan bir çılgınlık olduğunu bilmiyordum. Gidince efendi gibi, uzunluğu 300-400 metreyi bulan kuyruğun en sonuna geçtim. Sonra bir ara yeniden numara verme durumu oldu ve yüzlerce insan koşarak yer değiştirdi aynı anda. İnanılmaz bir curcunaydı gerçekten. Bu kez nispeten daha iyi bir sıradaydım, en azından saat 8'de orada olan biri için iyiydi sıram.
***
Yaklaşık 10 saat bekledim o gün orada. Bu 10 saat, o gün tanıştığım tertibimle at yarışı muhabbeti yaparak geçti. Atçılar birbirini buluyor gerçekten. Bir kere de tatildeyken aynısı gelmişti başıma. Hacı hacıyı Mekke'de hesabı...
***
- Tüh ya bu da Pendik Şubesi... Arkadaşım sen kenara ayrıl şöyle...
- ... (Nooluyo lan sessizliği)
- Bak şu tarafta ilçelere göre masalar var, Pendik masasına git, yardımcı olsunlar.
***
- Merhaba, kenardan gönderdiler de beni, kimlik numaramı girince bir sorun oluştu.
- Anlıyorum. Ya birşey sorucam, Nisan'da askere gitsen, yani bu dönem gidemesen çok problem olur mu?
- Olur tabi canım, şaka mı bu?
- Şaka değil, Ankara ile ilgili bir sorun var ve eğer 2 gün içinde çözülemezse askere gidemeyeceksiniz.
- Ya nasıl olur, ben askere gidiyorum diye işten çıktım.
- Maalesef durum budur.
***
Beni en çok yaralayan dialoglardan biridir bu. Birkaç saat kendime gelememiştim. Ulan böyle de şans olur muydu be... Askere gidiyoruz işte ya, zaten bayıla bayıla katıldığım bir durum değil, bir de gidemiyoruz. Bu vergi borcunu ödemek isteyen adama vergi dairesinde sorun çıkartılmasıydı bence. Ertesi gün bana telefon numarasını veren o görevliyi aradım. Aradığım yer Kadıköy'de bir parfümeri. Kutay kesin biliyordur yerini. McDonalds'ın hemen solunda kalan yer. Ama McDonalds'a göre değil bize göre solunda :)
***
Dükkan kadın dolu. Gelen olumlu haber üzerine attığım sevinç nidalarıyla herkes bana bakıyor. Koşarak çıktım, dışarıda bekleyen arkadaşlara haber verdim. Kuş kadar hafiftim. Sebebi ise askere gidebilmemdi. Askerliğimi ise Manisa'da yaptım. Kırkağaç değil, Batıkışla. Kırkağaç olmadığını söylediğim zaman ağzını ekşitenlere söyleyeyim şimdiden, eğitim çavuşuydum ve kolay geçmedi askerlik. Zaten bir kısa dönemin Kırkağaç'ta askerliğini yapma ihtimali yok. Komando okulu orası, tıpkı eşi benzeri olmadığı söylenen Isparta gibi... Her neyse bence bunun cidden kolayı zoru yok. Herkese göre zor işte, kimse koşa koşa gitmiyor bence.
***
Tarih hakikaten tekerrürden ibaret. Yarın resmen kışın ilk günü. Kışı, yaza göre daha çok severim. Hele yapış yapış İstanbul sıcaklarını düşündükten sonra, kışı daha çok severim. Kışın Kadıköy'ü de daha çok severim mesela, niye bilmem. Yağmurlu ve temiz havalarını severim kışın. Neyse, geçen yıldan sonra yarın da hayatımın kötü günlerinden biri olacak, kesin... Arefe günü gidip startını verdiğimiz kanal tedavisinde en son sinirler alınmış, geçici dolgu yerleştirilmişti. Yarın kalınan yerden devam ediyoruz. Berbat bir durum. Dişçi koltuğuna oturmak, ağzınızdaki salyaları çekmesi için nal gibi hortumu ağza almak, kafayı kurbanlık gibi kenara uzatıp portatif lavaboda ağız çalkalamak, dişçinin aletlerinin çıkardığı matkap sesi gibi ses ve daha onlarca ayrıntı... Hepsinden nefret ediyorum. Ve evet dişçiden korkuyorum. Bugün ne güzel bitirecektik işi, yarına ertelendi.
***
Şimdiden 331 KD'lere hayırlı kuralar diliyorum ayın 10'u için. Asker alışverişlerinde gaza gelip kazıklanmasınlar bir de. Kulak çubuğu, ayak kremi falan bunlar lüzumsuz şeyler, giderayak bütçe sarsılmasın.

Çarşamba, Kasım 18

Hadi İnşallah


TB Genel Başkanı Nazım Kaya metrobüs bileti fiyatına yapılan zammın tüketicinin mecburiyetini kötüye kullanmak olduğunu belirterek, kriz sürecinde enflasyonun çok üstünde yapılan zammın iptali için yargıya başvuracaklarını açıkladı.

Kaya, İBB'Yİ toplu taşıma söylemlerinin altını boşaltmakla suçladı.

Metrobüs fiyatlarına yapılan zam hakkında yazılı bir açıklama yapan Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Nazım Kaya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME), belediye bütçesine ek gelir kazandırmak için metrobüs fiyatlarını artırdığını iddia etti. UKOME’nin metrobüs fiyatlarına yaptığı yüzde 35 zamla 1,5 TL olan metrobüs bilet fiyatının 2 TL’ye çıktığını hatırlatan Kaya, “Metrobüs hatlarıyla günde 1 milyona yakın yolcu taşınmakta, yapılan zamla birlikte de belediye bütçesine 500 bin TL ek gelir sağlanmıştır” ifadesini kullandı.
Metrobüs güzergahında bulunan diğer toplu taşıma araçlarının devre dışı bırakılmasının da dikkate alındığında yapılan fiyat artışının tüketicinin mecburiyetini kötüye kullanmak olduğunu kaydeden Kaya, bu kararla vatandaşa “zamma razı ol veya yürü” denilmek istendiğini ifade etti.

Mali darboğazı aşmak isteyen kamu otoritesinin bütçe açıklarını tüketicinin üzerine yüklemeye başlamış olduğunu belirten Kaya, kriz zamlarının tüketici açısından zam krizlerine dönüştüğünü kaydetti. Kaya, “Krizin en çok vurduğu, buna karşılık en masum kesimi tüketicilerin bu kadar haksız uygulamalara maruz kalması kabul edilemez. Kamusal hizmetlerde kar amacı güdülemeyeceği gibi, yapılacak zamların enflasyondan yüksek olmaması gerektiğine dair yüksek yargı kararları ortada iken yapılan zamlar yargı kararlarının dikkate alınmadığını göstermektedir” açıklamasını yaptı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin metrobüs hizmetlerinde yaptığı zammı geri çekmesi gerektiğinin altını çizen Kaya, diğer hizmetlerde uygulanan zam politikasına da son vermesi gerektiğini bildirdi. Kaya, konuyla ilgili sözlerini şöyle sürdürdü: “Yapılan uygulamalar nedeniyle mevcut yönetim İstanbul tüketicisinin hafızasında zamcı yönetim ve tüccar olarak kalacaktır. Tüketiciler Birliği yapılan yersiz zammın iptali için yargı girişimini gerçekleştirerek tüketicinin makul fiyatlarla ulaşımını gerçekleştirecektir.

Cumartesi, Kasım 14

Dolamayan boşluklar

Sınava girmek, soru yanıtlamak, boşluk doldurmak bizden geçmiş artık, bugün bunu anladım. Hayatım boyunca bu tip sınavlara girdim. Daha ilkokulda başladı bu işkence, 8 yıllık eğitim mecburi değildi o zamanlar ve Anadolu Lisesi sınavına girmeden önce bir sürü deneme sınavıydı, etütüydü daha o zamanlar başladı bu işler. Etüt kelimesinden nefret ettim o yıllarda, Parreira'nın defansif futbolunu ve ilkokul 5'teyken hastası olduğum Ebru Gündeş'in Fırtınalar dizisini (hastası olduğum şey Ebru Gündeş'ti, dizi değil) seyretmek varken test çözüyorduk. Aradan geçmiş 13 yıl, hala test çözüyoruz bir yerlere gelebilmek için, birşeyler olabilmek için.
***
Ama artık sıkıldım. Bilmiyorum belki de bu sınav İ.Ü. sınırları içinde olduğundan dolayıdır bilemiyorum, olabilir. Okula da severek gitmedik ki zaten... Bir kurum, bir banka sınav açmış, hababam girelim sınava bir umuttur. İnsanları bu sınavlara sokan tek şey o umut bence. Herkes ilk dakikalardan patır patır dökülüyor zaten, belki bu kez atarız golü serseri bir atakta diye giriyor çoğunluk bu sınavlara. Ama bugün benim gördüğüm sorulara hazırlanmadan, o konulara oturup haftalarca çalışıp özümsemeden bu sınavları vermek mümkün değil. Biz de belki serseri bir atakla golü atarız diye düşündük ama değil organize atak yapmak yarı sahadan çıkamadık ki! Ve işin en can alıcı kısmı da bizden geçmiş artık kısmı. 24 yaşındayım ve bu işler için kendimi çok yaşlı hissediyorum. Oturup kayıtsızlık eğrilerine çalışmak ya da hukukun okyanus kadar geniş ve derin konularına saplanıp kalacak gücü bulamıyorum kendimde. Herşeyin bir yaşı varmış, girdik ulan işte sınava, bu işler hani bitiyordu üniversiteye girince? Hani ÖSS'deki 3 saatte (benim zamanımda 3 saatti) hayatımız belli oluyordu? E birader 6 yıl geçti o sınavın üstünden. Vizeleri, finalleri saymıyorum. Hala bir şeyler belli değil. Baştan okumak mı hataydı acaba? Ciddi ciddi düşündüm bugün bunu. Ki Kutay'la hemfikir olduğumuz konulardan biridir.
***
Beyazıt meydanının güvercin bokuyla bezeli taşlarının üstünde yürürken "küçükken berber çırağı olsaydım, şimdiye kuafördüm ya da en azından kalfaydım" diye düşündüm. Köşede bir tane Fenerbahçe posteri dururdu, gelen müşteriyle maç muhabbeti yapardık falan, geçer giderdi günler. En azından şimdi ki gibi düşün düşün boktur işin gibi bir durum olmazdı. Her neyse, okulu da çok şükür uzatmadan bitirdik. Evet, sıramızı savarak, evet özenmeyerek, evet vasat bir öğrenci olarak ve düşük bir not ortalamasıyla. Ama bitti mi bitti. Daum'un dediği gibi kimseye güzel futbol ödülü verilmiyor. Bugüne dek gittiğim hiçbir mülakatta aferin size Makro İktisattan AA ile geçmişsiniz diyen olmadı. Ya da maalesef Çevre Politikası dersinden DC ile geçtiğiniz için işe alamıyoruz sizi diyen de olmadı. Hatta bırakın bunları derslerimi soran ya da okulda nasıl bir öğrenciydiniz diyen bile olmadı. Geçtin mi geçtin. Fenerbahçe'nin bu sene Kadıköy'de oynadığı İBB maçına benzer benim üniversitedeki ders muhabbetim. 1 tane attık, yattık. Adı galibiyeti korumak oldu. Ben de evdekilere hep ya ne lüzum var geçiyor muyum geçiyorum ona bakın derdim düşük notlar aldığım zaman.
***
Krize bahane buluyorlar biraz bence. Çünkü ismini burda zikretmek istemediğim ünlü bir mücevherat firması da talep ettiğim ücret için "haliyle kriz malum bık bık bık" dedi. Ya abicim iyi de senin elinden trilyonluk taşlar pırlantalar külçe altınlar geçiyor, sen de krizdeysen müsade et hemen öldüreyim kendimi. Nasıl krizdesin ya? Karın 5 trilyondu da 4 trilyon mu oldu? Rakamlar sallama, kafam basmaz bu işlere zaten, al Selim'le bir tane kıçı kırık büfe açacaktık onu da açamadık. Ticaret falan elimizden gelmez. Dükkanda, veresiye öldü başımız sağolsun diye bir tabela asamazdım heralde duvara. Yani demek istediğim evet kriz var, insanlar işten çıkartılıyor, çoluk çocuk okutan adamların yerinde olmak vardı, şükür ki öyle birşey yok. Yani yine de şükredecek çok şey var. Sıkıntı şurada, evet birşeyler olacak, belki iyi belki kötü, belki beni çok mutlu edecek bir iş, belki ulan bunun için mi bekledik dedirtecek, ama o şey her ne ise gelecekte ve ne kadar zaman uzakta olduğunu kestirebilmem imkansız. Belki 3 gün sonra, belki 3 yıl...
***
Sözün özü şu sınava hazırlanalım, şunun kursuna gidelim, bak şu alanda da geliştirelim kendimizi demek istemiyorum artık. Elbet bu dünyada da benim sınırlı IQ'ma ve sınırlı kapasiteme uygun birşeyler vardır. Onu bulmaktır bugünün meselesi. Çünkü maalesef yarış hala devam ediyor, yabancı dil bitiyor, atıyorum dış ticaret uygulamaları kursu başlıyor, o bitiyor bilgisayar o bitiyor başka birşey... 13 yıldır süren yarış hala bitmedi, ne maratonmuş anlamadık ama bizim adele çekme yaptı bugün itibariyle. Haftaya KPDS sınavına sakat sakat gireceğiz, bakalım. KPDS demişken ÖSYM'nin bünyesindeki her sınavdan nefret eden biri olarak bu sınavın da yabancı dil bilgisini ölçmekten fersah fersah uzakta olduğunu belirteyim. Cümlenin tamamında ne geçtiğini anladığım, ama boşluk için yanlış ön ekli fiili seçtiğim sınav... O boşluklar dolamıyor senelerdir... Yaşlandığımı, sınava girmenin bu saatten sonra ağır geldiğini hissettim bugün. Adını ne koyarsak koyalım. Bıkkınlık, yılgınlık, zayıflık, tembellik... Bir devir kapandı. Alakalı alakasız konulara temas ettiğim yazı da bitti.

Çarşamba, Kasım 11

İstanbul

İstanbul küçük olduğu için mi kalabalık, kalabalık olduğu için mi küçük? Yoksa bu iki olgu birbirinden bağımsız mı? Böyle bir şey olmayadabilir. Ama şurası gerçek ki, bugünlerde içimiz daralıyor...

Perşembe, Ekim 29

Fenerbahçe 75-67 Lotos

Caferağa'da maç izlemenin başlı başına keyif olduğunu söylemiştim. Oturarak, sohbet ederek bir Fenerbahçe maçı izlemek her zaman mümkün olmuyor, Caferağa'da bu rahatlığı seviyorum. Futbol dışındaki branşlara fazla önem vermemekle alakalı bu. Doğru veya yanlış, ben böyleyim. Dün oynadığımız takımın adını bloga bu postu girmek durumunda olduğum için öğrendim mesela. Basketboldan çok anladığımı söyleyemem, ama sanırım bir guard eksikliği var. Allah korusun dün 13 asist yapan Birsel'e birşey olsa, bütün yük Esmeral'ın omuzlarına binecek ki bence bir ilk 5 oyuncusu değil. Son periyoddaki kötü oyun bir ara acaba dedirtse de soğuk kanlı bir kaç isimle kazanmayı bildiler. Nevlin'e hala ısınamadığımı belirtir, devre arasında oturmaktan sıkılıp hiçbirşey yapmadan ayakta takılan Batur Abi'ye de saygılarımı iletirim. Son olarak herkes yılar, Nevriye Yılmaz...
***
Bu arada eklemeden geçemeyeceğim, bir ara elemanın biri eliyle 2-1 yaptı ve acayip sevinçliydi. Biz Buca'nın gol attığını düşündük ve ulan 2.yi de atarlarsa sen gör filmi dedik. Ama meğerse Eczacıbaşı maçından skor bildiriyormuş çocuk, sonradan anladık. Bu da böyle bir anı işte...

Çarşamba, Ekim 28

Caferağa

Caferağa'da izlediğim maç sayısı toplasak 10'u geçmez. Ama maç izlemesi en keyifli salon bana göre. Çünkü salondan çıkınca Kadıköy havası soluyoruz gene. Fenerbahçelilikle alakalı bir durum da değil. Maça gitmek böyle uzak bir yerde bir şeyi izlemek anlamına gelir sanki. Caferağa'da izlenen maçlarda pek o durumu hissetmiyoruz. Hani biz zaten görüşecektik arkadaşlarla da, görüşmüşken bari maç varsa onu da aradan çıkaralım diye girdik salona bugüne kadar ve böylesi de daha keyifli oldu. Mesela hiç aklımızda yokken bir Türk Telekom - Alpella maçı izlemişliğimiz vardır Kutay'la. Tabi her zaman böyle doğaçlama olmuyor. Bazen derbinin yeri ve saati olmaz, yarın 17.00'de Caferağa'da ironili iletilerle renklenen genç bayan basket maçlarını izlemişliğimiz de oldu derbi hatırına. Bugün Eurolig açlışını yapıyor Fenerbahçe. Basket bu, bu gün girer yarın girmez diyen bir arkadaşla izleyeceğim için ve ben de o düşünceye sahip olduğum için çok önemli değil. Ama yine de o havayı solumak da lazım arasıra. Gerilmeden seyredilen bir Fenerbahçe maçı işte.
***
Abi o değil de, bir 7 numara vardı nooldu ona?

Pazartesi, Ekim 19

Alkışlarla yaşayan site

alkislarlayasiyorum.com bir arakadaşımın tavsiyesiyle girdiğim ve o gün bugündür düzenli olarak takip etmeye başladığım bir site oldu. Sitede bulunan videolar gerçekten izlenmeye değer, televizyon dünyasından komik enstantaneler, eski Türk filmlerinden efsane replikler, efsane atari oyunları ve özellikle de sağ üst sayfada duran mini sözlükle mükemmel. Ve bence çok gerekli bir ihtiyacı da karşılıyor. Ne diyelim yapanın video ekleyenin eline sağlık...

Çarşamba, Ekim 14

Okur yorumları

Melih Gökçek'in Fatih Terim'e Ankaragücü teknik direktörlüğü için teklifte bulunduğu yazıldı bugün Milliyet'te... Hatta açık çek vermiş, iki tane benzin istasyonu teklif etmiş. Melih Gökçek'in yalanlamasına gerek yok bu teklifin hayal ürünü olduğunu anlamak için ama sağolsun yalanlamış. Bir kere Ankaragücü başkanı ben değilim demiş. Her neyse konumuz o değil. Benim asıl dikkatimi çeken haberin altındaki okur yorumları oldu. Biraz değinmekte fayda görüyorum.
***
Benim bildiğim bu kadar karizmaya sahip Terim ya gs de çalışır ya da başka bir ülkede. İlk yorumumuz bu. Fatih Terim'i seven sayan bir Galatasaray taraftarının yorumu. Saygı duymak lazım, 1996-2000 arası 6-7 yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum. Kesin a.gücünü küme düşürür ve futboldan anlamadığı ortaya çıkar terimin. Bu da muhtemelen Fatih Terim'den salyalar saçarak nefret eden bir Fenerbahçeli'nin yorumu, Beşiktaşlı da olabilir. Sen Fatih Terim'i gene sevme ama enerjini de harcama böyle diyorum. Şaka şaka, niye sevmesin Fatih Terim'i... Kendini ispatlamak için risk alıp kabul edebilir. En makul yorum bu. Ama bu kadar da risk almaz artık Fatih Terim. Tamam bir Ankaragücü geçmişi var ama İtalya'da çalışmak istediğini de yedi düvel biliyor. "Ankara" için en iyisi... Bu yorumun sahibi çok merak ediyorum. Sanki yerel seçimler olacak da Fatih Terim de belediye başkan adayı. Ankaragücü de bari... DÜŞMEDİ HERALDE FATİH HOCA SAÇMALAMAYIN!!! Bu da yine Galatasaraylı bir babanın, Galatasaray'ın seri şampiyonluklarını gördüğü yıllarda büyüyen kızına ait olabilir. Büyük harflerden belli, anladım ben. Ve işte duyarlı vatandaş yorumu: melih gökçek bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bırakmış Fatih Terim'i falan adamın aklı o iki benzin istasyonunda...

Perşembe, Ekim 8

Kahpe Felek

Şarkılardan fal tuttum ikimize kaç kere; feleğe Petir Çeh bize hep Rüştü düştü. Düşler sokağında severim seni...

Pazar, Eylül 27

Ah be dayı...

"Ben gaz maskesiyle gül koklamam yeğenim..."

Ah be Seyfo Dayı, çok erken ayrıldın aramızdan...

Pazartesi, Eylül 21

Kıyamam sana Esra

Esra Erol soğuk bir kış gününde cipiyle giderken yanından geçtiği belediye otobüsündeki insanların balık istifi gibi halini görünce dayanamayıp ağlamış. Yağmur da yağıyormuş üstelik, hava da çok soğukmuş. Vah zavallılar... Program başına 250 milyar isteyecek günlere gelmesinde kilit rol oynayan bir cümle sarfetmiş: Ben o otobüsteki insanların ne düşündüğünü çok iyi biliyorum... Bu arada Dragos'tan Mecidiyeköy'e gidiyormuş. Ve yol 1 saat sürüyormuş. Öp başına koy. Sanki Pendik'ten Beyazıt'a gidiyor...

Cumartesi, Eylül 12

12 Eylül

12 Eylül 1980... Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kimilerine göre ciddi bir kırılma noktası. Üzerinden tam 29 yıl geçti. Bugüne dair en alakasız detay anlatılırken bile sağcısı olsun solcusu olsun hikayeye başladıkları tek bir nokta var. Tek bir cümle ile başlanıyor 12 eylül efsanelerine...
12 Eylül sabahı televizyonu bir açtık Kenan Evren konuşuyor...

Çarşamba, Eylül 9

İstanbul'un selle imtihanı

İstanbul, tarihinin en büyük sel felaketlerinden biriyle karşı karşıya 48 saattir. 1 yılda düşen yağışın 4'te 1'nin, 1 günde düştüğü ve böyle bir afet karşısında oluşan sonucun kaçınılmaz olduğu görüşü hakim yetkililerde. Dev puntolarla Tsunami diye başlık atan gazeteler de var. Evet afetin korkunçluğu ortada, ve en azından mal kaybını önlemek mümkün görünmüyor. Ama an itibariyle ölü sayısı da 28'e yükseldi, buna ne demek lazım... Depremi önceden kestirmek mümkün olmadığı için, 17 Ağustos'ta binlerce insanın ölmesini çaresizlikle izledik. Tek tük enkaz altından çıkan insanlar için seviniyorduk ve dua ediyorduk. Teselli bulmaya çalışıyorduk. Ama sel öyle değil ki... En siktiriboktan hava durumu sitelerinde bile 10 günlük hatta 15 günlük hava raporlarına ulaşmak mümkün. Hava durumu, önceden kestirilebilecek birşey. Böyle bir afet karşısında mal kaybını önlemek mümkün değil. Bugün dünyanın süper gücü bile kasırgaya, fırtınaya, teslim olabiliyor. Ama insanların haftalar öncesinden haberi oluyor ve bütün bir kasabayı tahliye ediyorlar. Böylelikle milyon dolarlık maddi kayıplar yaşansa bile can kaybına rastlanmıyor.
***
Bu can kayıplarını hangi yetkili neyle açıklayacak çok merak ediyorum. Herkes afete suç buluyor, az önce telvizyona çıkan Kadir Topbaş "helikopterle geçerken gördüm, Bahçeşehir'in yukarısındaki evler ne kadar yanlış biçimde yerleştirilmiş... İnsanlarımızda bu kadar maddi hırs olmamalı" falan filan diye birşeyler üfürüyor. Yahu sen yetkilisin, kahvedeki bir adam değilsin ki bu yorumu yapasın... Senin yıkım ekiplerin bir göz odalı gecekonduyu yıkmaya kalktığı zaman insanlar taşla, sopayla elinde ne varsa onunla saldırıyor. Çünkü o adamın evi yok... Bahçeşehir'in yukarısına ev yapanları eleştiriyorsun, "tehlikelidir ve yasaktır" tabelasını dünyada en çok siklemeyen milletiz biz. Evi yok adamın, umrunda mı sel mel. Allah'a emanetiz diye oturuyor işte, başını sokacak bir yeri olsun kafi. Doğru bir zihniyet mi, tabii ki değil. Ama bu mevkideki adamlar bundan şikayet etme lüksüne de sahip değil. Kaldı ki bu çarpık kentleşme, köyden kente olan ölçüsüz göç bugün iktidarda bulunan zihniyetin 60 yıldır bu ülkeyi yönetmesinin bir tezahürü. Ben demiyorum ki sel götüren sokakta yüzen arabayı tutsun, kuru bir yere alsın. Cana gelen mala gelsin diyoruz ya, bunu da mı demeyelim... Bir sel olsun ve onlarca insan ölsün, bir deprem olsun binlerce insan ölsün, bir terör belası musallat olsun ve binlerce sivil, yüzlerce asker şehit olsun. Nasıl çözeceğiz sorunlarımızı, nasıl mücadele edeceğiz bilmiyorum.
***
Aklıma Trabzonspor'lu Atilla abiden önce gittiğim berberim geldi. Konu siyasetten açılmıştı da rutin bir traş esnasında, 70'lerde Ecevit iktidarında, ambargolu yıllarda yaşanan tüp kuyruklarından, yağ kuyruklarından bahsetmişti. Ve de eklemişti "Kitapsız solun olduğu yerde bereket mi kalır???"... Rahmetli, 17 Ağustos'ta da Başbakandı ve DSP'nin başını çektiği koalisyon hükümetine inanılmaz eleştiriler gelmişti. Ne uğursuzluğu kalmıştı Ecevit'in ne de basiretsizliği. İşte basiretsizliğin kralı var burda, kimse eleştirebiliyor mu? Afet çok büyük, Allah'ın seline karşı duvar örecek halimiz yok ama o bölgede yaşayan insanlar evlerinden çıkarılamaz mıydı? Daha ciddi önlemler alınamaz mıydı? İlla onlarca insanımız öldükten sonra mı doğal afet masaları falan kurulacak? Bu hükümete karşı bu halkın sempatisi ve güveni de azalmıyor. 2007'de Türkiye tarihin en kurak yazını yaşarken, Ankara'da günlerce su yokken ve Nihat Genç'in deyimiyle koca bir şehir cenabet gezerken, Melih Gökçek su buluyorum diye boruları patlattı ve damla su akmayan şehirde sokaklardan bildiğimiz kullanım suları sel oldu aktı. Bu sempatiyi bu güveni anlamıyorum. Ecevit demiştik onunla bitirelim madem, şu Demokratik Açılım muhabbeti Ecevit zamanında olsaydı, ne komünistliği kalırdı, ne Allah'sızlığı kalırdı ne de başka birşey... Doğru veya yanlış, haklı veya haksız, mahalledeki adam böyle düşünecekti. Şimdi de böyle mi düşünüyor?