Çarşamba, Ocak 13

Futbolcuların Facebook Halleri #6


Dünkü maçtan sonra gözler Andre Moritz'in üzerindeydi. Zaten bu senenin en çok konuşulan futbolcularından birisi. Güzel futbolu bir yana, sempatikliği, Türkçesi, Delagado'ya benzerliği gibi nedenlerle herkesin gözdesi olmuş durumda.

Dün Kaısmpaşa, Beşiktaş'ı, (tıpkı Fenerbahçe maçında olduğu gibi 3-1) yenince Moritz bunu sanala taşımış. Facebook iletisine "geçmiş olsun" yazmış Moritz. Ardından da tartışmalar çıkmış.

Kazım'ın twitter mesajından daha samimi olan, üstelik Türkçe olan bu iletiye yorumlar yağıyor. Beşiktaşlılar da geri kalmıyor haliyle. Bir Beşiktaşlı'nın mesajına Andre Moritz'in cevabı da çok şık. Üstelik Türkçe. Özellikle o kısma dikkat. Bu senenin en sempatik futbolcusu olarak Moritz'i seçmek için neden çok. Zaten bu konuda rakibi de yok.

Bu arada fotoyu gönderen Temur'a çok teşekürler. Fotoyu tıklayınca büyüyor. 6 kişi bunu beğendi.

Ben Malım


Adanaspor'un Avustralya doğumlu stoperi Ersan Adem Gülüm

"Bir karar aldık. Hata yapan bir oyuncu bu forma ile 1 hafta antrenmana çıkacak. Yurt dışında böyle yapılıyor. Ben bugün bu formayı giyerek açılış yaptım. Bundan sonra kim hata yaparsa 1 hafta bu forma ile antrenmanda yer alacak"

Sanırım Brezilya'da böyle bir olay vardı, şimdi Adana'da görüyoruz bunu. Ayrıntıları Hüseyin yazar artık..)

Efsane Fotoğraf



Dakikalar önce çekilen bir fotoğraf. Kuşaktan kuşağa aktarılması gereken bir fotoğraf. Bunun gibi bir iki kare daha olsa çok şık olurdu. Şimdilik bu var.

Bir kuşağı Galatasaraylı yapan Cevad Prekazi, o kuşağın çocuklarının Galatasaray peşinden koşmasına neden olan Arda Turan ile beraber. Ben ikisinin arasındaki zamanda kaldım ben. Arda'dan önce, Prekazi'den sonra.

Hagi geldiğinde çoktan Galatasaraylı olmuştum. Fakat Prekazi'yi görmesek de bilmesek de bizi Galatasaraylı yapmıştı. Etkisi o kadar büyüktü.

80lerin sonunda 20li yaşlarında olan kuşağa, Galatasaraylı olanlara iyi bakın. Prekazi yaratıcılığı, Mustafa Denizli vizyonu, Cüneyt Tanman asaleti, Uğur Tütüneker mücadelesi, Tanju Çolak bitiriciliği vardır. Bizi yetirenler, o günleri yaşamış olan kuşaktır. 14 seneyi hisseden, başarıya, güce tapmayan kuşak.

Haliyle, bilmesek de görmesek de Prekazi'nin üzerimizde çok emeği olduğunu hissederim her zaman.

Şu fotoğraf efsanedir. Arda Turan, Metin Oktay'ı diline pelesenk yapmadan önce, Cevat Prekazi'yi örnek almalı. Prekazi'ye olan sevgiyi nisan 2005'te canlı canlı görmüştüm. Tribünle oluşan o sinerjiyi yaratan başka bir futbolcu daha görmedim.

Prekazi Monaco'ya o golü attığında Arda 2 yaşındaydı. O golden yıllar sonra UEFA Kupası geldi. Arda Turan, müzesinde UEFA Kupası bulunan takımın kaptanı oldu. Herşey o sol ayakla başladı ama. Yeni hikayeler de bu buluşmadan sonra başlayacaktır inşallah.

Salı, Ocak 12

Elano'dan Kontra


Elano'nun arkasında durma isteğim onu çok sevmemden kaynaklanmıyor. Kara kaşına kara gözüne değil yani. Onun yerinde kim olsa aynısını hissederdim. Çünkü ona sataşanlar da Elano'nun kara kaşına kara gözüne sataşmıyor. Onun yerinde kim olsa aynısını yaparlardı.

Elano demiş ki, ''Taraftara olan saygımdan Fenerbahçeli arkadaşlarımla yüzyüze görüşmüyorum.'' Bu aslında büyük bir giderdir. Fenerbahçe'ye veya Fenerbahçeli futbolculara değil. Elano'ya sataşan gruba. Böylesini daha önce kimse yapmamıştı. O nedenle Fanatik'teki haberin altında yorum yazan Hakan ve Sergen şaşkınlıkla gevelemişler. Böyle bir saldırı daha önce yoktu.

Hakan Şükür, "ortamı geriyor" diyor. Sanırım hiçbir Fenerbahçeli taraftar, "vay Elano bizim topçularla görüşmüyor, terbiyesize bak" demez. Sergen ise daha önce "bu adam Brezilya milli takımında nasıl oynuyor" diyordu, şimdi ise "Brezilya milli takımında oynayan adam bunu nasıl der" diyor. İşte böyle der.

Böyle der ki, bazıları zan altında kalsın. Derbilerden önce açılışlara gidenler, açılışlar organize edenler, birbirlerine abi çekenler, ama sonra saha içinde boş ve yapay kavgalar edenler zan altında kalsın.

Daha önce Lincoln ile Carlos'un samimiyetinden dem vuranları da hatırlatalım.

Kadıköy'deki, "Fuck Off" tan sonra ikinci gider Elano'dan. Sanıldığı kadar pısırık değil bu adam galiba. Ama yine de tehlikeli sularda yüzüyor.

Pazartesi, Ocak 11

Balkon


Ben dünyada yokken de bu manzaralar varmış, ben küçükken de vardı. Sene 2010'da hala var. Olsun da. Evet tehlikeli, evet riskli. Ama futbol alimlerinin "Türk futbolu tat vermiyor, artık EPL-La Liga izliyorum " tavrına da kapak olsun.

Ülkenin en anlamsız kupası. Ülkenin en soğuk ayı. İnsanların tek tatil günü.

Hatırlatalım, çatılarda maç izlemek: 5 tl
Hastalanınca veya düşünce hastana masrafı: 200 tl
Ülkenin iki takımını izlemek: Paha biçilemez

Yıllar önce tribünler ağzına kadar doluyken bu memlekette dünyanın en kaliteli futbolu oynanıyordu sanki.

Australis


Bazı şeylere, olaylara, hatta basit tesadüflere çok büyük anlamlar yüklüyorum. Dün de böyle bir aydınlanma yaşadım. Berbat biten 2009 ve daha berbat başlayan 2010, radikal kararlar almak ve kaçık hayaller kurmak için zemin hazırlıyor. O saçma tesadüfler ise o planların şeklini belirliyor.

Eylem planı hazırlarken, dün sona eren U-20 Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası imdadıma yetişti. Kewell sayesinde şampiyon olmalarını istediğim Avustralya takımı şampiyon oldu. Onlar şampiyonluğu kutlarken ben kaçık hayalimin yolunu, kaçış yolumu oraya çizsem mi diye düşünmeye başladım. Keza, takıma olan sempati Kewell ile başlasa da kafilenin rahat tavırları orası hakkında ufak bir fikre de neden oldu.

Güney'e kaçmak herkesin, özellikle bizim biraz daha büyüklerimizin en büyük hayali. Çoğunun da gerçekleştirmediği planı. Babam hariç. Geçen gün Zafer ile bunu konuşmuştuk. Madem güneye gideceğiz, en güneye gidelim. Güney Yarımküre bu iş için olabilirdi. Sadece şehir, bölge hatta ülke değiştirmek değil, artık yarımküreyi bile değiştirmek lazım.

İlk (hatta tek) Arjantin dedik o nedenle. Buenos Aires akla yattı. Ama dün Avustralya daha cazip geldi. Bir anda, nedensiz. Daha zor tabi orası ama hayal ulan bu işte, karışmayın.

Zafer'in blogunun ismi Los Lunes al Sol filmindeki bir replikten gelir. Aynı zamanda oradaki kahraman Santa'nın da hayalidir Avustralya.

Hem Avustralya için dünyanın en büyük adası demek mümkün. Ada fantazisi de Mediterraneo'dan geçti bana.

Avustralya kelimesinin kökü Australis'den geliyor. O da güney demek. Her genç, babasını geçmek ister. Güneyse bu da güney. Adaysa bu da ada. Gitmekse bu da gitmek. Hem de en büyüğünden. Neden olmasın?

Büyük ihtimal olmaz zaten, Arjantin olur belki ama. Neyse ben düşündüm, şimdi artık onlar düşünsün. g-e-l-i-y-o-r-u-z.. (Küçük harfle yazdım, kolpadan geliyoruz çünkü)

Pazar, Ocak 10

Avustralya 4-3 Kuzey Kore

Şampiyonanın en güzel maçı bugun oynandı. Yarı final maçında, Avustralya ile Kuzey Kore karşılaştı. Uzun uzun bir şeyler yazacak konumda değilim. Kısa geçelim.

Avustralya 1-0 öne geçti Kore arka arkaya 2 golle 2-1 yaptı, sonra Avustralya son periyoda girilirken 3-2 yaptı. Özellikle 2.periyot çok sert geçti. Gerginlik arttı.

Son periyotta Kuzey Kore beraberliği yakaladı. Maç uzatmaya gitti. Biz, penaştıları görmek isterdik, keza buz hokeyinin en heyecanlı ve izlenilir kısmı o an. Fakat altın gollü uzatma sadece 1.5 dakika sürdü. Avustaralya finale yükseldi.

Kuzey Kore ve Avustarlya takımları aslında sanırım spor kültürlerine uyan bir şekilde oynuyorlar. Her branşta bu tarzları var sanırım. Futbol takımlarıyla parallelik kurabiliriz. Avustralya Kewell'dan da sıkça gördüğümüz gibi üst düzey bir fundementala sahip. Kuzey Kore ise tam bir takım. Disiplin en önemli özellikleri. Sanırım bu hokey maçı bizler için, yazın düzenlenecek futbol organizasyonuna hazırlık gibi oldu.

Avustralya, Kewell'ın hatrı sayesinde turnuvadaki ikinci takımımdı. Finale çıktılar. Rakipleri yarın İzlanda. Harika bir maç olacak kesinlikle.

Turnuvadaki asıl takımımız Türkiye, bugün Bulgaristan'ı yendi ve Tayvan ile 5.lik maçı oynamaya hak kazandı.

3.lük maçında ise Yeni Zellanda ile Kuzey Kore karşılaşacak.

Not: Bugunden kasır cumartesidir.

Cuma, Ocak 8

Buz Hokeyi İçin


Buz Hokeyi güzel spor. Bu sporun ülkemizde gelişimi için en önemli adım 3 büyüklerin, bu branşa ilgi göstermesi. Lokomotif bu kulüplerdir. Buz da Galatasaray - Fenerbahçe maçı izlemek çok büyük bir heyecan olur.

Fakat taraftarların bu sert spora nasıl katılacağı da merak konusu olur. Sertlikten sertlik doğar, tribünde taşkınlıklar artabilir. Fakat, bu 3 kulübün bu spora çok şey katacağı kesin.

Sahada kaleciden başak 5 oyuncu daha bulunuyor. Hadi bir fantazi yaratalım. Mesela bir TSYD olsa..

Galatasaray: Sabri-Ayhan-Mustafa Sarp- Nonda - Emre Aşık
Fenerbahçe: Lugano - Baroni -Emre B. - Kazım - Bilica
Beşiktaş: İbrahim Üzülmez - Ferrari - Holosko - Ernst - Batuhan

Sahada, soyunma odası koridorlarında, kapalı tribün önünde, kale arkasında, stadyumda, otoparkta, maçtan sonra içeri girerken, maçtan önce ısınırken; her şekilde kavga edenlerin tek eksiği buz kalmıştı.

Türkiye 2-8 İzlanda


Dün Buz Hokeyi Şampiyonası için yine Silivrikapı'daydık. Aynı anda Efes Pilsen maçı vardı ve yolda trafik sorunu yaşandı. Tabi o trafiğin hiç biri buz hokeyi için değildi. Surlarının yanından 10 dakika yürümek güzel oldu. Hava da güzeldi.

Buz hokeyi de güzeldi. Rakip İzlanda. Buzun içinde doğan, yaşayan ülke. Bizi yeneceklerini tahmin etmek çok zor değildi. Üstelik ilk 2 maçını kaybetmiş bir ülke vardı karşılarında. 20 yaş altındaki çocukların ciddiyeti de gözden kaçmadı. İzlanda baya önem veriyor bu spora belli. Takım elbiseyle gelen tek ülke(miş).

Maçın başında İzlandalılar üstünlüğü yakaladı. 3-0 oldu. İkinci devrede bizim çocuklar 2 gol attı. Bir anda 3-2 oldu. Bu arada 2 tanede direkten dönen atağımız var. 10 numaralı formayı giyen Serkan, biraz fazla kendisi oynasa da takımın teknik anlamda en iyisi. Direkten dönen ataklar onun eseriydi.

Fakat skorun 3-2'ye gelmesinden sonra İzlanda yine arayı açtı. İzlanda'yı baya sinirlendirdi bizim çocuklar. Sert oynayarak maçı oraya getirmiştik. Dev gibi İzlandalılar fark kapanınca daha sert oynamaya başlayınca skor 8-2 oldu.

Özellikle son devre çok sertti. Benim de hoşuma gitti. Maçın kazananı belli gibiydi o dakikalarda. Ama kıran kırana bir mücadele vardı. Tamamen amatör spor işte. Mahalle maçı işte. Yenildik ama maç bitmedi. Sahada kaldığımız sürece yapaılacak birçok şey var. Skoru değiştirmek önemli değil.

Oyuncularımızı ele alırsak, 8 numaralı Batın forma numarasıyla tam bir Gattuso. Cüneyt ve Yusuf en sert oynayan iki oyunucumuz. Boyları ise 1.70 ve 1.65. Bu 3 maçı kaybetmemizin en önemli nedeni.

Bana göre güzel bir dayak yedik. Çocuklar dayak yedikten sonra sineye de çekilmediler. Bu turnuvanın çok şey katmış olacağını tahmin ediyorum. Ben de farklı takımlara karşı halı saha maçı yapmayı özledim.

Çatır çatır oynardık biz de eskiden, hey gidi gençlik.

Bu arada İzlandalı her çocuğa Noi diye seslenesim vardı. Buzdan Hayaller faktörü işte. İzlanda aklımıza ilk onu çağrıştırıyor.

- 5


Daha önce de yazmıştım. Şimdi sadece kararın açıklanmasından sonra boş geçmemek için bunu yazıyorum. Galatasaray basketbol takımının silinen 5 puanı kalktı. İçime sinmedi.

Bunu bir kıyak olarak gören olacaktır. Bazı boş beyinlerin diline düşmek daha acı verici. Fakat mesele o değil.

Federasyon veya tahkim. Yıllarca gözlerini kapadılar. Defalarca aynı şeyler oldu. Saçma sapan kurallar ortaya çıkardılar. Bazı şeyler hep halının altına atıldı. Kurallar oradan oraya çekildi.

Yine de önemli değil. Federasyonun basiretsizliği söz konusu olsa bile, sonuçta yakalanan biz olduk. Cezamızı çekmeliyidik. Üstelik basiretsizliği, akıl tutulmasını, milli heyazana kapılmayı, en kuvvetlisinden yaşayan bizim takımımız oldu.

Belki hakedilenden fazla ceza aldık. Belki daha fazlasını hakettik. Fakat sonuçta, ortalığı boşluğa çeviren federasyonun verdiği cezayı da kaldırdığı cezayı da kabul etmemek lazımdı.

Sırf o nedenle, başkanın ilk gün çıkıp, bu takımı ligden çekiyorum demesi lazımdı. Sponsorlar bahanesine inandık. O zaman, şimdi de bu 5 puanın iadesine karşı çıkılması lazımdı.

Takımın mücadelesine ve oyununa alkış tutmamak elde değil. Ama bu sene erkek basketbol maçına gitmiyorum. Bu kararı aldım. Tavşan dağa küsmüş olayı gerçi. Kim takar beni. Ama gerek görmüyorum. Ligde kaldılar zaten. O zaman kovalamaya gerek yok. Şu takımın ligde kalmasını tek bir şey için isterdim, o da Jasaitis'in kalmasına vesile olur diye. Eğer seneye Jasaitis olmazsa, yine gitmem diye tahmin ediyorum.

Takım, umarım aslan gibi oynamaya devam eder ve 5 puan fazlayla ligde kalırız. O zaman gerçekten ligde kaldığımıza inanırım.

Siz de Yakının


''Hagi'nin teknik direktör olarak bana iyi davranmadığını düşünüyorum. Benim yerime Rumen oyuncular transfer etti. Belki de başarısızlığımın nedenlerinden biri de Hagi'nin bana fazla şans vermemesi."
Hakan Yakın

Yine bir milletler arası kavga. Galatasaray'da bitmeyecek bu. Bazı hatırlatmaları yapalım ve uzatmayalım. Hagi'nin zamanında takım tek Romen vardı. O da Petre idi. Petre ile aynı bölgede olanlar Kamerunlu Saidoo ve Brezilayalı F.Conceciao. Ki bence Hagi'nin takımdan ayrılmasının en önemli nedenidir Petre olayı. Ergun Gürsoy ile Saidoo-Petre tartışması yaşamamış olsaydı devam ederdi.

Sözün özü, Hagi zamanında takımda Rumenler yoktur. Tek bir Rumen vardır. Onu da transfer eden Fatih Terim'dir.

Hakan Yakın yine de şunu söyliyor: "Elano bile tartışılıyorsa benim yaşadığım normalmiş."

Elano'yu en çok tartışan isimlerin başında Sergen geliyor. Sergen için ise söz Murat Yakın'da:

'' Alpay ile Sergen takıma geldikten sonra bizim ekibe bir haller oldu. Dengemiz değişti, birden kötü sonuçlar almaya başladık. Açıkça söylemek istiyorum. Sergen ve Alpay gelmemiş olsaydı bizi kimse yakalayamazdı. Çok rahat bir şekilde şampiyon olurduk. Takımı çok karıştırdılar...

Bu arada başlığım da Fotomaç ekolünü aratmıyor.

Perşembe, Ocak 7

Kısa Kısa Mondragon

Bugün Mondragon röportajı okuduk, yine bir tuhaf olduk. Çok başka bir insandı Mondragon. Çok başka bir kaleciydi. Kaleciden öte başka bir futbolcuyudu. Başka bir sinerjisi vardı.

Taffarel gidince takıma geldi. Doldurması gereken kişi çok büyüktü. Taffarel, Mondragon kadar efsane maçlar çıkarmamıştı. Ama Parken'da yaptığı onu bambaşka bir boyuta taşımıştı. Mondragon ise ilk geldiği günlerde hatalarıyla göze çarpıyordu. Fleurquin, Perez, Sergen gibi isimlerle aynı şekilde, kiralık olarak gelmişti.

İlk çılgınlığını da Lucescu'nun çıkarmak istediği ve çıkmadığı Levski Sofya maçında yapmıştı. Sezonun başıydı ve o gün anladık ki ileride "kült futbolcu" olarak anacağımız bir isim kalemizi koruyordu. O günden bugüne kadar 8.5 sene geçti. Ve Mondragon, hafızalara kazınmak için gereken her şeyi yaptı.

İlk sezonunda Rapajiç'in frikiğini kurtardı, Rapajiç'ten ceza sahası dışından gol yedi,(bunu Türkiye'de 3 kez yaşadı), Anfield'da coştu 1 puan kazandırdı, Roma maçında 2 puan kaybettirdi, ligde deplasman maçlarında çok puan kazandırdı. Sonuçta ilk senesinde şampiyonluk kazandı. Hepsinden önemlisi, mayıs ayında kalitesini ispat etmiş bir haldeydi.

Mondragon ilk senesinde çok iyi maçlar ortaya koyunca, talibi atmıştı. Bonservisi hala Metz takımındaydı. Lucescu ile iyi anlaşmışlardı ve o Luce, Beşiktaş yolunu tutunca ilk istediği isim Mondragon olmuştu. Metz, Beşiktaş ile anlaşmıştı. Ama Mondragon Galatasaray'da kalmak istedi. Yaz döneminin en çok konusulan gündem maddesi olmuştu. Kolombiyalı'nın transferi. Beşiktaş, Mondragon'u alamayınca Cordoba'yı getirdi. Bu sayede, ligimizde yeni bir rekabet oluşmuştu. Cordoba'da harika bir kaleciydi. Ama iyi ki Mondragon bizde kaldı.
Beşiktaş, Mondragon'u alamamış ama sezon sonu şampiyonluk kupası Dolmabahçe'ye gelmişti. Galatasaray, o sezon Mondragon'u tartışmaya başlamıştı. Kazandırdığı maçlara ilk sene fena alışılmıştı. Fakat ikinci senede bunlar yaşanmadı. Sözleşme uzatıldı, Mondi yattı saçmalığı ortaya çıktı. 6 Kasım faciası da bu sezonda yaşanmıştı.

Yukardaki foto ile aşağıdaki foto aslında ters sıralamada oldu. İkisi de aynı sezon maçları. 2004-05. Yani Mondragon'un 3.sezonu. Olimpiyat Stadı'nda Sebatspor'dan 3 gol yiyordu Mondi. Ve ıslıklanıyordu. Olimpiyat Stadı zaten ayrı bir konu. Değişen profil Sami Yen'de bile kendini gösterdi.

Mondragon ise Sebatspor maçında birkaç hafta sonra Almanya'da devleşiyordu. Juventus ilk yarısını 6-0 önde kapayabileceği maçı 2-0 kaybediyordu. Başrolde Mondi tabi. O grupta içerde kazandığımız Olympiakos maçında attığı kafa, Mondragon'un unutulmaz sahnelerinden biriydi.

Yunanistan'da oynanan maç ve Villareal maçları sezonun kötü hatıralarından sadece bir kaçıydı.
Mondragon, Olimpiyat'a bir sene sonra bir kez daha geldi. Kupa Finali için. Rakip Fenerbahçe, tarih 11 Mayıs 2005.
Fenerbahçe 6-0'lık maçtan çok çok daha iyi oynamıştı. Fakat maçı 5-1 kaybetti. Mondragon kazandırdığı maçlar listesine bir yeni satır daha ekliyordu. Kazandırdığı kupa sayısına da tabi. Fenerbahçe'nin kupayı kaybettiğini anladığı dakika, bizim de Fenerbahçeli futbolcuların pes ettiğini anladığımız dakika, Luciano'nun Mondragon'un kornere çeldiği toplardan birinden sonra gelip Mondi'nin kafasını okşadığı pozisyonun yaşandığı dakikadır. O pozisyon aşağıdaki videoda vardır.
Bir sene sonra ise en unutulmaz şampiyonluklardan birini yaşadık. Mondragon'un payı da sevinci de çok büyüktü. Keçeli'nin gol haberinden sonra Sami Yen'de oynanan 3 dakikayı ağlayarak geçirmişti. Samimi olduğunu her zaman biliyorduk. Ağlamaktan aut atışını kullanamamıştı. .

Üzerindeki aşk mesajlı tişörtü bizleri gülümsetmişti. Kız arkadaşı ve köpekleri ayrı bir renkti. Taffarel'in Dodo'sundan sonra Mondi'nin köpekleri idmanların neşe kaynağı olmuştu.
O sezonda da, öncesinde de, sonrasında da karşısına hep Nobre çıktı. Nobre'den çektiğini kimseden çekmedi. Mondi gittikten sonra Nobre de durdu zaten.
Gittiği gün.. Son basın toplantısı. Turgay Vardar Basın Odası sanıyorum burası. Mondragon gözyaşlarıyla kulüpten ayrılıyor. Neden gönderildiğini bugün bile anlamadım. Bugün olsa hala da oynardı. Türkiye'de 5 seneyi geçirmişti, Türk statüsünde de oynayabilirdi.
Kulüpten ayrıldı diyorum ama aslında hala bizle beraber. Sezon başı kampında futbolcularla hasret gideriyor. Bugün de Fanatik'te söyleşisini okudum. Her zamanki gibi samimi. Son olarak, Lig Tv'de hazırlanan bir Mondi klibi koyalım buraya.

Buradaki görüntülerin çoğu, Mondragon'un inanılmaz, gerçekten inanılmaz, oynadığı maçlar. Anfield'da Liverpool maçı, Kadıköy'de 4 kırmızı kartlı maç.. vs. Takım gol atınca illa sevinecek birini buluyordu. Bazen yedeklerle, bazen tellere tırmanıp tribünle, bazen top toplayıcı çocukla. Çok farklıydı.

Çok sevdik be abi...




Bu arada videoda çalan müzik, G.Depardiu'nun oynadığı 1492 Conquest of Paradise adlı filmin müziği. Vangelis'ten. Ben bu şarkıyı ilk defa, Şampiyonlar Ligi'ne kaldığımız ilk sene, United maçlarından sonra Star'ın hazırladığı görüntülerin arka fonunda duymuştum. Görüntülerin sonunda kapalı 3'lü çekiyordu. Özcan Deniz, Mahsun Kırmızıgül daha yoktu.

Türkiye 7-4 Tayvan


Dün hayatımda ilk defa canlı canlı bir buz hokeyi maçı izledim. Türkiye'de organize edilen, maçları Silivrikapı Salonu'nda oynanan U-20 Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası sayesinde dün bu ilki yaşadık.

Buz hokeyi hakkında çok bilgim olmadı hiç bir zaman ama her zaman bir ilgim vardı. Ortaokul yıllarındayken, biri (kim olduğu önemli değil), dünyanın en hızlı sporu diyerek kapıyı açımıştı. Asker arkadaşımlarımdan birinin Kocaeli'de oynamış olması, tekrar ilgimi yükseltmişti. Fakat her zaman televizyondan izledik. Arada öylesine oynanan maçlar izledim. Bizim, futbolun halı saha maçları kıvamında maçlar.

Bu sefer ciddi bir maç izledim. Yenildik. Fazla yazacak bir şeyim yok. Ama halı saha tabir ettiğim maçlar daha güzeldi, daha sertti. Bizim takımın üzerinde forma olmasına gerek yok. Çünkü tam Türk gibi oynuyorlar. Futbol takımı, basketbol takımı nasıl oynuyorsa hokey takımı da aynı. Futbol takımı gibi ileriye uzun, top(pak) benden gitsin havası, basketbol takımı gibi, biri çıksın kurtarsın mantığı. Bunla ilgili bir sokak maçı anım da var ama blogda herşeyimi yazıyorum, bu sefer bunu da yazmıyım.

Bugün saat 20.00'de İzlanda ile karşılaşacak milli takım. Sanıyorum ki İzlanda bu işi en iyi bilen ülkelerden. Onları izlemek güzel olabilir. Salonun 5 dakika uzağında, Türk takımının maçının başlamasından 15 dakika sonrasında Efes Pilsen-Olympiakos maçı da başlayacak.

Fazla zorlama

Çarşamba, Ocak 6

Kimdi O?


"Kimdi o? Capel miydi? Futbolcu, yani sporcu olup da adam olamamış olan. Kalk lan ayağa! Adam gibi oyna! Bas çalımı, geç geçeceksen adamını! İkide bir soytarıca, onursuzca kendini yere atıp, kıvranma ya da kıvırma!"

Tamer Bağlan, 2008'deki Sevilla maçı sonrası böyle yazıyordu Sevilla'nın kanat oyuncusu Capel için. O zaman çok gençti Capel. Hala genç sayılır. Dün, ayağa kalkmış adam gibi oynamış. 2009 yılının en iyi takımını devirmiş. 1 gol atmış, bir de penaltı yaptırmış. Şimdi Guardiola sorar, "kimdi o?" diye. Capel ne zaman karşıma çıksa, aklıma da Tamer Bağlan geliyor. Bu durumu değiştirmek çok zor.

Bu arada Sevilla'da Puerta olayı daha tazeliğini koruyor ama kalp sıkıntısı bitmiyor. Sergio Sanchez, kalbindeki sorun nedeniyle hastanade tedavi altında. Gollerden sonraki, hareketlerin anlamı o.