Salı, Aralık 31

Fenerbahçe 5-1 Kayserispor




Lig geçen hafta garip bir hal aldı.

Fenerbahçe zor geçmesi beklenen bütün maçlarını neredeyse kayıpsız atlatırken, Karabükspor deplasmanında kötü futbol oynayarak mağlubiyetle döndü. Fikstür de işlerin sarpa sarmasına çok müsaitti. Karabükspor yenilgisinden sonra Galatasaray'ın üst üste kazandığı 6 puan, olası bir puan kaybının yaşanabileceği Kayserispor maçından sonra girilecek devre arası, sıkıntılı bir 25 güne neden olabilirdi.

Karşılaşmanın ilk yarısı da bu senaryoya uygun hareket etti. Kayserispor, Fenerbahçe'ye boş alan ve pozisyon vermedi. Bunu bu sene bir çok takım yapmak istememişti. Sollied'in Elazığspor'u veya Carlos'un Sivasspor'u cesur futbolları nedeniyle farklı mağlup olmuşlardı. Robert Prosinecki buna izin vermedi, tıpkı Akçay'ın Trabzonspor'u gibi. Kuyt-Sow-Emenike üçlüsü 45 dakika boyunca pozisyon bulamadı. Fenerbahçe'nin en büyük sorunu olan yaratıcı oyuncu eksikliği de kendini iyice hissettirince, ilk yarı Baroni'nin uzaktan şut denemeleri ile geçti.

Kayserispor oyunun arka tarafını doğru oynarken, diğer tarafta çok güçsüz kaldı. Hücumda atak yapmak bir yana, çoğalmayı bile beceremediler. Sanki zorlaya zorlaya Fenerbahçe orta sahasını geçiyorlardı. Ikına ıkına, şansa... Salih,Mouche,Biseswar,Ömer Bayram gibi oyuncular, lise maçlarında topu alıp giden son sınıf öğrencileri gibiydi. Pas oyununa girmeyi hiç düşünmediler bile. Bu isimlere orta sahaya doğru adım atmaya mecali bile olmayan Bobo da eklenince Kayserispor'un 0-0'lık bir skor dışında puan kazanma ihtimali mucizlere kalıyordu. Fakat o 0-0 çok uzakta da değildi. Sağlam konsantrasyon, 45 dakikalık direnç gücü ile birleşirse, belli bir dakikadan sonra stres yaşamaya başlayacak olan Kadıköy'de oyun kontrolünü deplasman takımına verebilirdi.

Buna rağmen, sıkıntılı bir ikinci yarı beklerken kilit çok erken çözüldü. Rakibe pozisyon vermeyen Kayserispor, basit bir penaltıya sebep olarak geriye düştü. Cristian Baroni, çok şık bir penaltı vuruşu ile az sonra olacakların da habercisiydi.

Bobo'nun golü büyük sürpriz oldu ve tribünde, maçın gidişatının değişebileceğini düşündük. Fakat kendi aramızda tartışmamya başlamadan bile Fenerbahçe golü buldu. Kayserispor bir basit hata daha yaptı. Kadıköy'de 1-1'i yakalayan takım, arkada az adamla yakaladı. Sow muhteşem bir gol attı. Bu golden 9 dakika sonrasında tabelada 4-1 yazıyordu.

Fenerbahçeli taraftarlar devre arasında oyunun kilidini çözecek futbolcu kim olur diye tartışırken, sahaya çıkan ilk 11, skoru 4-1'e taşımıştı bile. Süper Lig'in güzel bir özeti aslında. Dengeler hiç beklemediğiniz bir şekilde değişebiliyor. Anadolu takımları fiziksel olarak üstünlük kursa bile, mental olarak çabuk kırılıyor mesela. 50 dakika boyunca direndiğin maçı 5 gol yiyerek tamamlıyorsun. Haliyle sezonun devamını planlarkan bunun benzerlerinin ve tersinin yaşanabilceğini düşünebilmek lazım. Bazı deplasmanlar beklenenden oldukça zor geçebilir ve bunun nedeni kağıt üstünde yazmayabilir.

5-1'lik skor aldatıcı olabilir. Pozisyon bulamayn, yaratıcı oyuncu sıkıntısı çeken Fenerbahçe'nin geçen 17 hafta sonunda hala kilit açma konusunda bir aşama kaydedemediğini görüyoruz. Devre arası transfer dönemi bu anlamda önemli bir fırsat ama bu dönemde de nitelikli oyuncu bulmak zor olabilir. İşin ironik kısmı, geçen sene Galatasaray'ın devre arasında bence ihtiyacı olmadan aldığı Sneijder, belki de bu sezonun ikinci yarısında iki takım arasındaki farkı yaratacak oyuncu olacak.

Emenike-Kuyt-Sow üçlüsünün rakip takımlara verdiği zararlar da göz ardı edilmemeli. Yine aynı kıyasa gireceğiz ama Webo'nun durağan yapısı, rakip savunmalara Fenerbahçe'yi kucağına alma fırsatı verirken, diğer üçlü perişan ediyor, en etkisiz oldukları maçta bile rakibin gücünü 1 saat içinde tüketiyorlar.

Öte yandan takımdaki kilit isimlerden bahsederken Mehmet Topal'ın pozitif etkisini de atlamamak lazım. Herhalde sene sonu puan durumu nasıl olursa olsun, yılın 11'ine girecektir.

Kayserispor tarafının ligin ikinci yarısında büyük sıkıntı yaşayacağını söylemek zor birşey değil. Geçen sezon da aynı yerden, müthiş bir devre arası kampıyla dönmüşlerdi ve ligi ilk 5 sıra içinde bitirmişlerdi. Tekrarının bir kez daha olması çok zor ama bunu yapabilecek potansiyelleri oldukları da gerçek. Sanırım Nobre ve Bobo gibi ligi en iyi bilen santrforlara rağmen bir golcü sıkıntısı çekiyorlar. Devre arasında "Akhisar'ın Gekas transferi" tarzı bir hamle üste çıkabilirler. Ve tabi Simic'in de takıma tekrar daihil olması lazım.

Maçı burada tamamlayıp kısaca tribüne dönelim. Fenerbahçe tribünleri için önemli bir maçtı. Özellikle fark açıldıktan sonra yapılan siyasi tezahüratlar bu sefer bir ayrıma neden olmadı. Sezon başında Taksim tezahüratlarını engelleyen grup, yolsuzluk tezahüratlarına katılmadı ama en azından o an söylediği tezahüratları keserek, çalan davulu susturarak ufak çaplı bir tavır koydular. Bu bence tezahüratları desteklemekten öte başka kesimlere de bu tribünde söz hakkı sağlamayı istemekten kaynaklanıyor. Bu tezahüratların sonu nereye varacak, etkisi ülke gündeminde ne kadar olacak göreceğiz. Ama tribünün anlık reaksiyonlara kendi içinde çözüm üretebilmesi şampiyonluk yolundaki en önemli artılardan biri olur.

Son olarak, kazanılan maçtan sonra açılan pankart tribün rajonuna pek uymuyor. Takıma da güvenilmediğini gçösteriyor. Sanırım tabloda oluşan puan farkı Fenerbahçeli taraftarlar pek rahat ettirmiyor.

 

Pazar, Aralık 29

Kuşak Farkı



Çocuklar forma ister, babalar anlatabilecekleri bir hikaye...

Nefes - Vatan Sağolsun




Sanırım izlediğim en başarısız filmlerinden biri. Başarısız diyorum, kötü demiyorum. Sürükleyen, iyi bir film. Oyuncular, özellikle Mete Horozoğlu müthiş, ki sırf onun performansı için bile izlenir. Mekan, renkler, her şey çok ince düşünülmüş. Gerçi filmin önüne geçen Emrah şarkısı konusunda bir zaman sıkıntısı var. Tahtalı'da çekilmiş film. O temiz havayı ekrandan bile fark edebiliyorsunuz.

Ama senaryo, hikaye, diyaloglar....

Bu uzun süre adı konulamayan ve tartışılmayan savaşın filmini yapmak gerçekten çok zor. İstediğiniz kadar, "süreç" de, zamanın değiştiğinde bahset. Ülkenin damarlarına bulaşmış militarizmden kurtulamazsın. 

Hal böyle olunca, bir Güneydoğu filmi yapmaya kalktığınızda ortada kalırsınız. Kürt düşmanlığından beslenen bazı haber kanalları "İşte size açılım" başlığı altında ictima sahnesini verir, diğer cepheden bakanlar, ateşi körükleyecek başka bir şey bulurlar.

Olaylara objektif bakıp, "aslında neler yaşandı" hissiyatı vermek isteyerken, ortada kalırsınız. Zor bir işe girişmişler, becerememişler.

Doktor ile Komutan'in telefondaki diyalogları önemlidir yine de. 1993 yılında bu cümleleri kullanmak mümkün değildi. 

"Özgürlüğümüzü vermediniz" 
"Dilimi yasakladınız" 
"Yoksulluğu halkıma kader yaptınız"

Bunları 5 sene önce bile dile getirmek mümkün değildi. 

Ama öte yandan "Senin üniversitende okuyacağıma kendi dağlarımda özgürce dolaşırım" cümlesini de idrak edemeyip kendine göre devşiren veya tam tersi direkt cephe alan bir kitleyle de karşı karşıyayız.

Ortada gezinmek böyle sıkıntılara yol açabiliyor. Anlaşılman mümkün olmadığı gibi, ürettiğin şeyin senin kafandakinin dışında bir anlama sahip olmasına engel olamıyorsun.

Sonuç olarak bu savaşın 90lı yılların başındaki dönemi dipsiz kuyu adeta... Hala daha bilmediğimiz ve hissedemediğimiz, üstü örtülü bir şeyler var. Bunlar anlatılmak zorunda. Anlatılsın ki temiz zihinler çıksın ortaya.

O dönemde orada olan, savaşan, savaşmak zorunda bırakılan herkesin çok acı bir hikayesi var ama asıl acı olan o çemberin dışında kalanların bu acıya ortak olmak gibi dertleri hiç bir zaman olmadı. Sadece acıdan nemalandılar. Kendilerine göre kullandılar. 

Aslında bunun örneğini de en iyi anlatan sahne bu filmde, "Ben burada tek başıma her şeyle mücadele ederken"

Yalan yok, metaforsa muhteşem...

Belki ileride Nefes filmine birşeylere öncü olabildiği için teşekkür ederiz, ama onun dışında gerçekten başarısız bir film. "Mete Horozoğlu'na rağmen" demeyeceğim, filmi bir tık yukarı atlatıyor kendisi.




Ligin Evlatları


Çok fazla maç izlediğimden mi yoksa yaşım ilerlediği için mi bilmiyorum ama artık taraftarlık hislerim (yani rasyonel olamama durumu) gittilçe azalırken, sahada top oynayan futbolcuların 90 dakikaları benim için daha değerli hale geliyor.

Bu sahaya bakış açısının değişimi, "taraftar olma ezberi" ile birleşince bazı futbolcuları daha çok sevmeye başlıyorum. Takım tutmuyorum adam tutuyorum nerdeyse. Galatasaraylı halimle Emenike veya Olcay gol atınca seviniyorum. Zaten Süper Lig'i ayrı bir seviyorum. Bu ligin karakterleri, aktörleri benim için diğer ülkelerdeki adamların bir adım önünde. Ligin elemanlarının bazıları da, diğerlerinden ayrılıp neredeyse "evlat" statüsüne geçiyor.

Burada şimdi onlardan bir 11 kuracağım. Yetenek veya potansiyel bu kadronun önceliği değil; taraftarlık duygusallığı burada da var; futbolcuyla bağ kurmak ve koşulsuz desteklemek devreye giriyor. Başarılı olan değil, başarılı olması istenen futbolculardan kurulu bir 11....

Kalede Muslera var. Galatasaraylı olması önemli değil, onu Lazio zamanından beri seviyorum. Hatta "adamım budur" dediğim an tam olarak; 2010 Dünya Kupası'nda penaltılara giden Gana maçında direklerle konuup saçma sapan haraketler yapmasıdır. O gün onun kırık olduğuna kanaat getmiş ve sevmeye başlamıştım. Sonrasında da Galatasaray'a geldi.

Sağ bek Salih Dursun. Aslında bu çocuk her mevkide oynuyor ama olsun. Eğer Beşiktaş yönetimi tarihi bir hata yapmayıp Serdar Kurtuluş'a yer açmak yerine Hilbert'i göndermeseydi, Salih'i de kadronun başka bir yerine koyardım. Ama illa ki girer. İyi topçu olduğunu Sakaryaspor'da farketmiştim, geçen sezon da iyi oynuyordu, Fenerbahçe maçı sonrası açıklamaları hoşumuza gitti, bir de kişisel olarak kısa bir sohbetimiz var, pırlanta gibi bir çocuk olduğunu gördüm. Yolu açık olsun.

Stoperlerden biri Egemen. Yıllardan beri. Değişmedi. İstikrarını hep korudu. Kartalspor çıkışı ayrı bir sempati nedeni, 3 büyük takımı gezip Galatasaray'ı es geçmesi üzücü.

Açıkçası ikinci stoperi seçmekte zorlandım. Semih Kaya demek isterdim ve çok da seviyorum kendisi ama Kartalspor'da oynarken kendisini çok eleştirdiğimi hatırladığımdan sahiplenme riyakarlığını göstermek istemiyorum. Zaten seveni çok. Bekir İrtegün de sevdiğim bir karakter ama o da kendini geliştirmeyip aynı standartta, daha doğrusu renksizlikte kalınca kadroya giremedi. Giray Kaçar ise özellikle kalp rahatsızlığından sonra çıkıp geri dönmesi ise büyük saygı kazandı ama devamını getiremedi. 2010'daki Fenerbahçe - Trabzonspor maçındaki onulu mücadelesi de unutulmamalı. Lakin yine de bu hakkımı son 2 sezonda dilendiğim Gökhan Zan'a kullanıyorum. Çlaışkan, karakterli, takım oyuncusu. 

Sol bekim, bu ligin en kötü sol beki Ali Adnan. Ama U-20'den beri seviyoruz. Bek gibi bek. Boş koşuyor, arkaya adam kaçırıyor, uzaktan kaleyi yokluyor, çalım yiyor, çalım atıyor. Sürekli aksiyona neden oluyor.

Böyle kadrolarda geri dörtlü kurmak kolay da, orta saha biraz zor. Savunmacı mı olsun, ofans mı, baklava mı, box to box mu derken muhabber salça oluyor. 4 tane orta sahayı arka arkaya yazıyorum, isteyen istediği gibi sıralasın. Olcay Şahan, Hürriyet Gücer, Ferhat Kiraz, hala ligin oyuncusu sayılırsa Batalla, yoksa Salih Uçan.

Olcay geçen sene yeni geldiğinde yerin dibine sokuluyordu. İsimsiz topçuları dışlama sendromu. Ama hazırlık maçlarında görmek isteyen sevmiştir. Devamında da muhteşem bir sezon geçirdi. Sempatikliği ve takım oyuncusu karakteri diğer artıları.

Hürriyet zaten bu ligin en büyük emekçilerinden, bir şey yazmaya gerek yok.

Ferhat Kiraz, 2009 Karşıyaka'nın en heyecan verici adamıydı, o zamanlar daha 20 yaşındaydı. Adım adım yükselişini görmek, takip etmiş olmak mutluluk verici, umarım İstanbul takımlarında da görmek nasip olur da her hafta maçını izleriz.

Batalla'nın hikayesi de çok başka. Çok şey yaşadı Türkiye'de. En silik olduğu sezonda şampiyonluğu getiren golleri attı. Yabancı çöplüğe dönen takımda arka planda kaldığı bile oldu. Ama sonra sazı eline alınca farkını koydu. Ben Türkiye'de kalacağına  inanıyorum.

Yedek oyuncu Salih. Okay da olabilirdi. Ama 48 farkı, Salih'i bir adım öne attı. 

Forvet hattında ise Burak Yılmaz ve Emenike'nin yer alması bu blogu okuyan kimseyi şaşırtmayacaktır.  Baştan sıralayalım;


Fernando Muslara
Salih Dursun
Egemen Korkmaz
Gökhan Zan
Ali Adnan
Olcay Şahan
Ferhat Kiraz
Hürriyet Göcer
Pablo Batalla (Salih Uçan)
Burak Yılmaz
Emanuel Emenike

Yolları açık olsun. Menajerleri benim kadar ilgi göstermez bu çocuklara...


Cuma, Aralık 27

Rendez-vous


Bundan sonra zora düşmedikçe Fransız filmi izlemeyeceğim....

Oku!


Sokağın emri...

Perşembe, Aralık 26

September 11



Düşünce çok güzel. Geneli düşündüğümüzde; 11 Eylül'ü anlatan 11 dakikalık 11 farklı ülkeden 11 kısa film fikri, projede yer alan bütün filmlerin toplamından daha dahiyane...

Yine geneli ele alırsak; 11x11 dakika sonra hissettiğim; ABD'nin 11 Eylül üzerinden kendini çok fazla mağdur gösterdiği ama aslında bütün dünyanın bundan önce benzer acıları yaşadığı, hatta buna neden olanın  da ABD politikaları olduğu hatırlatıldı. Şimdi filmi izleyen adam "Baba biz bunu biliyoruz zaten" derse, filmin sarması mümkün oluyor.

Çok önemli bir olay yaşanmış, ölen insanlar var, dünya tarihi değişmiş sen bunun filmini yapmak istemişsin ve verdiğin mesaj - ki mesaj verme kaygın olması zaten çok kötü- "biz bunun benzerlerini yaşadık,bizim acımız daha büyük, hatta siz neden oldunuz" cümlesiyse, hem projeyi hem de kendini de değersizleştirmiş oluyorsun.

Ken Loach'un filmini sırf bu yüzden beğenmedim. Üstelik bütün film sadece bir mektuptan ibaret olunca, adam kolaya kaçmış gibi geliyor. Oysa belki Şili'nin 11 Eylül'ü başlı başına ve başka bir projede muhteşem bir film olabilirdi. O konuyu bu projeye bu kadar basit bir şekilde sokmak hoş olmamış.

İsrailli Amos Gitai'nin filmi de aynı vurguyu vermeye çalışmış. Burada en azından bir hikaye, bir "film" var, ama yine de "Siz mağdursanız biz daha çok mağduruz" edebiyatı hoşuma gitmedi.Bir de sürekli bağıran çağıran insanların, tek çekime girip çıkmaları konsantrasyon bozdu.

Samira Makhmalbaf'ın filmi de aynı yolun yolcusu ama en azından küçük çocukların başarılı oyunculukları filmi biraz olsun kotarıyor.

Mısırlı Yusuf Şahin'in filmi çok ilginçti. Bu projenin filmi değildi. Aynı mesaj kaygıları, filmi çok kötü bir hale getirmiş. Ama kullanılan bazı cümleler oldukça önemliydi. Belki de Yusuf Şahin, sırf o cümleleri kullanabilmek için kendini feda edip böyle başarısız bir filme imza attı. Emin değilim. Aslında bu bakımdan Ken Loach ile paralellik kurabiliriz. 11 dakikada söyleyebileceğim kadar vurucu cümle söyleyeyim, film boktan olsa da olur. Bir yönetmen için oldukça ideallist ve saygı uyandırıcı bir düşünce.Riskli. Ama  yine de bu projenin filmi değildi bence. Ama niyet tartışmalarında da yönetmene haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Kendi çelişkilerini de yansıtmış ve bence objektif davranmış. Toprağı bol olsun.

İlginç olan aynı ana fikirden yola çıkan Bosnalı genç yönetmen Danis Tanoviç'in filmi beni çok daha etkiledi. En azından oradan yayılan "acılar paylaşılır" mesajı, üstelik Bosna gibi bir ülkeden çıkınca insanlığa dair bir umut ışığı görmemi sağladı.

İnarritu ve Imamura'nın filmlerine yorum yapmıyorum. Bu tarz 1-2 film bekliyordum zaten, o yüzden eleştirmiyorum, denemişler. Beni etkilemediler. Ama 11 filmin de bana hitap etmesini beklemek haksızlık olurdu. Değişik şeyler denemişler.

Claude Lelouch filmi tam bir Fransız filmi. Adamlar burada bile aşk-terketme-varoluş falan sorgulamışlar, 11 dakikaya bunu sığdırmışlar. Notum çok düşük.

Mira Nair'in filmi çok önemliydi. "Mesaj kaygısı" rahatsızlığımdan yola çıkınca bu filme de soğuk bakmam gerekebilirdi ama öyle olmadı. 11 Eylül sonrası veya dünyada çok değişik baka olaylarda, gereksiz bir linç kültürü, gereksiz bir hayatı zindan etme tutkusu. Böyle bir projede olması gereken filmdi. Mesaj kaygısı var belki ama acılar yarışmıyor en azından.

Sean Penn filmi, uzun metrajlı bir film olsa sıkıntıdan kusardım herhalde. Bu projede başka filmler olsaydı yine beğenmezdim. Ama çıta çok farklı bir yere düşünce, filmin güzelliği ortaya çıktı. Mesaj kaygısı taşımadan, insana yönelen bir film. Üstelik bunu ABD'li bir adam yapıyor. Saygı uyandırcı. Gerçi filmi daha önce Emre Altuğ klibinden izlemiştik ama orjinalini görünce bir kez daha etkilendik.

Bu kadar dramın olduğu bir yerde Idrissa Ouedraogo'nun filmi biraz hafif kaçmış diyen olabilir. Hak veririm. Ama güzeldi be abi. Keşke bu güzel fikri bu projeye dahil etmeden uzun metrajlı bir filmini çekseydi. Usame Bin Ladin'i yakalamaya çalışan 4-5 tane çocuk hikayesi dünyanın bütün şehirlerindeki festivallerden ödül alırdı. Yazık olmuş.

Güzel bir projenin vasata dönüşmüş hali. Yine de seneler sonra açıp izlenmesi gereken bir film. 11 Eylül belki de tüm dünyada böyle yaşandı diyerek nesiller sonrasına bırakılacak bir belge, hatta kurgulanmış bir belgesel.

Aslında bu filmde bir Türk yönetmen de olabilirdi, 11 Eylül, Galatasaray-Lazio maçı, Doğu-Batı, tezahüratlar... Güzel bir film çıkabilirdi...



Salı, Aralık 24

Başkandan Harika Üçlük




Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon....

Gönderen yine Refet... Yoksa farkında olmayacaktık. Zaten bana ne Kocadon'dan... "Belediye başkanı bile üçlük atan beldenin spor kulüpleri amatörde yaşam mücadelesi veriyor" diyerek mesaj vereyim en azından.

Hırsız


Pazartesi, Aralık 23

Bitter Moon



Filme büyük saygı duydum. Hem izleyiciyi ekrana kitliyor, bir an bile sıkılmana izin vermiyor; hem de film bittikten sonra kafanda yeni yeni düşünceler oluşuyor. Bunlar güzel şeyler. Ama yine de çok iyi film diyemem.

Çünkü bir filmle bağ kurabilmem için karakterlerle kendi aramda ortak özellikler yakalamam lazım. Bu filmde zor. Roman Polanski adeta Batı'nın ahlaksızlığını anlatmış Bu sadece cinsellik ile alakalı değil. Bencil bakış açıları, sadece şehvetle beslenen ilişkiler, sadakatsizlik, kin, intikam, gaddarlık.... Bunlar güzel şeyler değil.

Paris'te geçen tutuklu bir aşkın, bir gemide anlatımı. Filmin kısa özeti bu. Benim kafama takılan, acaba gemi bir olguyu temsil ediyor mu, bir metafor mu; yoksa sadece güzel bir tesadüf mü? 

4 farklı karakter, iki farklı ilişki. Sonra dallanıp budaklanıyor, iç içe giriyor, karışıyor. Sonuç olarak bize ne anlatılıyor; herkes sadakatsiz ve bencildir, önemli olan bunu gösterebilecek-yaşayabilecek cesaretin ve yeteneğin var mı?

 Tam bir batı toplumu işte.

Zaten filmdeki tek doğruluğu, nedendir bilinmez, bir Hintli adam temsil etmeye çalışıyor. Üstelik "normal" bir ilişkisi de yok. Eşi yok ve ufak kızıyla yaşıyor. Sağlıklı bir aile ortamına sahip olamasa da "aile" kavramından en fazla verimi o alıyor. Doğu'nun ahlak yapısı veya belki de bazı şeylere müsade etmeyen ahlakçı yapısı....

 Emmanuel Seigner'in müthiş cazibesi olmasa belki bir şeyler eksik kalırdı, itiraf etmek lazım. Zaten kendisini son dönemde iki kere izledim. İki farklı dönemdeki filmleri, biri genç ve baştan çıkarıcı olduğu 1992 yapımı bu film, diğeri yirmi sene sonra daha olgun ama hala kafa çelebilecek bir güzellikte olduğı 2012 yapımı Dans La Masion filmi. Sonuçta her haliyle, standart oyunculuğjna rağmen filmi izlettiriyor.

Ama tabi filmin en muhteşem oyuncusunun Peter Coyote olduğunu eklemek lazım.

Benim filmim değil, benim hikayem değil, benim meselem değil, benim karakterlerim değil. Buna rağmen heyecanla izledim. Saygı duydum. Gene olsa yine bakarım. 

Süt sahnesi de filmi alıp çok başka yere koydu.

- Sana bir iyi haberim bir de kötü haberim var. Artık yürüyemeyeceksin
- İyi haber ne?
- Bu iyi haber. Kötü haber artık sana ben bakacağım.


Doğruluk Yöntemi





Onlar bunu açtı...

Bizim tribün de bunu açtı...


Fenerbahçe düşmanlığı nedeniyle senede bir gün (aslında her gün; sokaktaki dost tartışmalarının merkezinde)  Trabzonspor'a yaranmaya çalışmak bana çok dokunuyor.

Tribünün, Gezi veya benzer bir toplumsal olayda verdiği-vermediği tepkileri bile anlayışla karşılamam mümkün, fakat bu tarz pankartlar rahatsız edici, moral bozucu...

Umarım Fenerbahçe nefretinden doğan bu içi boş "Trabzonspor sevdası" azalarak sona erer.



Pazar, Aralık 22

Pride & Prejudice



Bir arkadaşım bahsetmişti, "güzel kitap" diye. "Klasik aşk romanları gibi değil" diye de eklemişti. Haliyle okumadım. Benim böyle aşk temalı eserlere ilgim hiçbir zaman olamadı. Ama meraktan, en azından filmini izlemeye karar verdim. 1.5 saat boş vakti idare edecekti sonuçta.

Daha önce 90'larda dizisi çekilmiş İngiltere'de. Kitabın da nereden baksan 200 yılı var. O kadar sene geçmiş, kültürler, yaşam tarzları değişmiş ama kadınlar hala değişmemiş. Her dünya düzeninde bu eser bir şekilde ilgi görmüş.

"Özgür ve birey olan kadının hayatta var olma savaşı" ile başlayan yeni döneme ait cümleleri kullanan kadınlar, bu tarz filmleri izleyip ağlamaya devam ediyor. Hepsinin hedefi 27 yaşına gelmeden evlenmek.  Bu filmler de onlar için. Biz de yancı olarak göz ucuyla izliyoruz.

Neyse en azından Keira Knightley gibi vasat bir hatunun en sempatik halini izlemiş olduk. İngiltere standartının çok üstünde olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz.


Operasyon




Siyasete her zaman ilgi duydum. İşin ilginci; bu kadar ilgiye rağmen belli bir siyasi görüşüm yok. Bir hayat görüşüm var, mümkün olduğu kadar ona uymaya, onu yaşamaya çalışıyorum. 

2015 seçimlerinde 3.defa (genel seçim olarak) oy vereceğim. Aklımdaki partiye oy verirsem 3 seçimde de birbirinden farklı görüşe sahip 3 farklı partiye oy vermiş olacağım. Yani o kadar uzağım "siyasi görüş" meselesine... Ama yine de hiç bir zaman "mecbur CHP'ye verdik ne yapalım" diyenler gibi olmadım, hiç bir zaman mecliste temsil edilmedim ama  her zaman içim rahat oldu.

Siyasi ortam beni bu kadar üzerken, siyaset, siyasiler,komplo teorileri,skandallar, "abi aslında var ya derin devlet" diye başlayan hikayeler, "olm siz bilmiyorsunuz" diyen amcalar, her zaman ilgimi çekmiştir. Aslında, insanın araç değil oyunu belirleyen olduğu alanlar hoşuma gidiyor. Zaaflar, karakterler, egolar... Bunlar ilgi çekici. Futbol da bu yüzden ilgi çekici, Ezel dizisi de. Ama mesela bankacılık veya mühendislik benim konum olamıyor.

O yüzden AKP-Cemaat kavgası şu an beni şaşırtmıyor. Sadece beni değil siyaseti benim gibi takip eden, sokağa inen, sokakta yaşayan kimseyi şaşırtmıyor. Fildişi kulelerde yaşayıp plazalarda çalışanlar şaşırmış olabilir. Ama İstanbul'da yaşayan bir taksici de en fazla benim kadar garpisemiştir durumu.

Bu savaşta taraf tutacak değilim. Merakla bekliyorum üstelik. Bakalım neler olacak? Mesela 2015 seçimlerine kadar neler olacak? Kim kalacak, kim gidecek? Bu oyun heyecanlı bir oyun. Garip bir ruhu var. Belirli kuralları yok. İzlemesi zevkli, işin içine girmesi hırpalayıcı. Belki sıkıcı tek parti iktidarından sonra böyle çatışmaların yaşanmaya başlaması, bu blogdaki siyasi yazıların da sayısını arttırır.

Şimdi son olay gündemde. Yapılan operasyonlar. Şimdi yukarıda o kadar "Ben aslında siyasete çok ilgilyim" şovunu yaptıktan sonra yazacağım cümle sizi şaşrırtabilir: Olan bitenden hiç bir şey anlamadım.

Anlamadım. İşin içine para girdi mi, ekonomi girdi mi, rakam döküldü mü benim kafa duruyor. Bir yolsuzluk var, bir usülsüzlük var ama kim niye yapıyor, kısa yoldan köşeyi döneni görüyoruz da kim kaybediyor, kim yeniliyor çözemiyorum.

"Yeni Türkiye"nin bütün olguları gibi krizleri de bize uymadı. Ergenekon veya 3 Temmuz da böyleydi. Ortada iddianame var, tape var ama her zaman da hep eksik kalan, rahatsız eden bir şey var. Bu sefer de öyle, çetrefilli durumlar var. Oysa 90'lar böyle miydi? Susurluk bile çorap söküğü gibi önümüze gelirken, daha orta okul öğrencisiyken zorlanmıyorduk. Kim kime sıkmış, kimi kandırmış, ne olmuş ne bitmiş çok net belliydi.

O zamanlar eğlenceli geliyordu. Çocuksun sonuçta. Senin için sıkıntı yok. "1 dakika karanlık" eylemi bile eğlenceli geliyordu. Sana giren çıkan yok. En büyük derdin ertesi gün okulda yapacağın sınıf maçında gol atıp atamamak.Dünya yansa umrunda değil, devletin içindeki çete ne kadar koyar...

Şimdi ise öyle değil. Bu pis işleri görünce sinirleniyorum. Aklıma geldikçe küfür ediyorum. Artık çocuk değilim. Bu hayatta, bu ülkede tutunmak için tırmalıyorum. Sürekli bir şeylerin mücadelesini veriyorum. Yeri geliyor 8 liranın hesabını yapıyorum ve ondan sonra gazeteyi açıyorum 87 milyar lafı geçiyor. Ayakkabı kutusu görüyorum. Para sayma makinaları. Doğup büyüdüğüm semt şantiyeye dönmüş, inşaattan geçilmeez olmuşken TOKİ'yi ve ulaşılmaz rantını görüyorum Çıldırıyorum. Lanet ediyorum. O kadar koyuyor ki, hayatım boyunca düşünmediğim "bu ülkeden gitmek" fikri kafama giriyor. Bu sefer de, bu fikir kafama girdiği için kendime küfrediyorum. Kendi kendimi yiyip bitiriyorum.

Ondan sonra bu adamların serbest kaldığını görüyorum.

En sonunda bir şey yapmam gerekiyordu, polise gittim ve pasaporta başvurdum. Bu hafta içinde elimde olur diye tahmin ediyorum. Bir şey olacağı değil, yine it gibi burada çalışmaya devam edeceğiz de, evdeki ayakkabı kutusuna koyabileceğimiz bir umut olacak işte. Belki hasbelkader AB'ye serbest dolasşım hakkı çıkar da ülkenin yarısı ertesi gün gider.

Öyle bir durumda da ya biz de gideriz, ya da yarı yarıya boşalan ülkede kafa dinleriz.

 Bu da bizim operasyon planımız.....

Cumartesi, Aralık 21

Kolpaçino Bomba




Kime teşkilat kuruyorsunuz lan siz!!!

Senin İdollerin Bizim Hayallerimiz




Arda Turan, İspanya'da bir dergiye röportaj vermiş. Röportajda "Galatasaray'da oynarken idolüm Emre Belözoğlu'ydu, artık değil. Artık Iniesta" demiş.
 
O kadar garip bir şekilde üzüldüm ki...
 
2007'den beri Arda Turan ile Galatasaray taraftarı arasında fırtınalı bir ilişki vardı. İlk zamanlar çok güzeldi. Arda Turan, bizim için dünyanın en iyi futbolcusuydu. O da her fırsatta Galatasaray sevgisini anlatarak kalbimizi çalıyordu. Tribünden sahaya yayılan enerji çok başkaydı. 2000'li yıllarda, futbolun o kadar kazığını görmüş insanlar korkusuzca çocuklarına Arda adını koyabilecek kadar ondan emindi. O da Avrupa kupası diyerek mesajını yolluyordu üst tarafa. Arda bizim için son nefesine kadar savaşacaktı, biz de ona toz kondurmayacaktık.
 
 Fakat bir yerden sonra, Galatasaray kötü sonuçlar almaya başlayınca, o ilişki yavaş yavaş soğumaya başladı.
 
O dönem için "ihale Arda'ya kaldı"  diyene hak verebilirim ama Arda da ihalenin kendisinde kalması için çok çabaladı. Belki bazıları gibi kendisini kulübün üzerinde görmedi ama kendisini dokunulmaz hissettirmeye çalıştı. Taraftardan gelen en ufak tepkiye bile çok büyük tepkiler veriyordu. Bizler onun "Galatasaray'ın dünya çapındaki yıldızı" olmasını isterken, o Türkiye'nin futbol ailesinde (ne demek istediğimi şuradan anlayabilirsiniz) kendisine yer açmak istedi. Biz onu Paris Hilton'a yakıştırıp, Ronaldo ile reklam çevirmesini isterken; o Acun Ilıcalı'dan araba satın alıp Emre Abisi ile PES oynamayı tercih etti. Saha içi sonuçları elbet bir yerden sonra düzelecekti ama kalpte açılan yaralar kapanmayacaktı.
 
En sonunda Arda - Galatasaray birlikteliği sona erdi. Atletico Madrid'e gitti. Onun arkasından üzülenler olduğu gibi sevinenler de oldu (ben). Oysa Arda'nın olası gidişi bizi yıkıma uğratacaktı, 3 sene öncesinde öylesini planlıyorduk.
 
Arda, Madrid'de kendi yeni bir dünya kurdu. Dünya futbolunun zirvesine çıkmak için çabaladı. Ara ara Türkiye'ye döneceği konuşulsa da o İspanya'ya adapte olmak içn emek sarfetti. Ve oldu da. Aynı dergide "Arda Turancılık"tan bahsediyor ya tam olarak onu yarattı. Artık yüzü gülmeye başladı. Keyif almaya başladı. Bu futbolunu da etkiledi. Onun gidişine sevinen, 2011'de onun başarılı olmasını istemeyen ben, artık onun için Atletico maçlarını takip eder oldum.
 
Ve bugün; "Artık Emre değil Iniesta" dediği bugün, öyle garip bir şey hissettim ki..
 
Ah be kardeş, keşke şunu 2009'da, 2010'da, 2011'de falan deseydin. Senden tek isteğimiz aslında tam olarak buydu. İdollerini farklı yerlerde aramanı, vizyonu genişletmeni istiyorduk. Geç oldu ama oldu.
 
Pırlanta gibi futbolcu oluyor Arda Turan. Galatasaray'da kalsaydı olamayacaktı. Oysa çok güzel bir hayaldi. Bizim hayallerimizi Atletico Madrid taraftarı yaşayabilir, umarım o hayalin hakkını verirler.