Pazartesi, Mart 31

Jamon Jamon




Javier Bardem ve Penelope Cruz gibi iki objenin ilk filmi. En taze halleri... Film de oldukça ateşli zaten...

Fazla bilinen bir film olduğunu sanmıyorum. Muhakkak bazı ilgililer  biliyordur. Yine de çok fazla "arkalarda kalmış" bir film diyemeyiz. Değişik ve farklı ama kesinlikle üst düzey değil. Ara ara yeşilçam alışkanlıkları bile oluyor, olay örgüsü sıkmaya başlıyor. 

İspanya toplumuna ait göndermeler varmış da biz pek anlamadık tabi o kısımları. Ama diğer filmlerden ve popüler kültürden beslenerek gördüklerimizden yola çıkarak yemek ve cinsellik üzerine bu kadar eğilmelerinin nedeni de budur herhalde. Yönetmen Bigas Luna da da erotik yönelimler varmış zaten...

Metaforlarla dolu bir film olabilir ama metaforları anlamayınca pek de anlamı kalmıyor. Yine de güzel zaman geçirdim. İzlemesi keyifli bir film. O nedenle sıkıntı yok. 

1992 yapımı bir filmde Javier Bardem'in canlandırdığı karakterin adının Raul Gonzales olması da keyif verdi...

Cumartesi, Mart 29

Memleket Gibidir Masa



Adamla aynı masaya oturduk bira içtik. Bira içerken konuştuk ettik. Güzel sohbet oldu. Kafalar uyuştu. Fakat o bunu "biz bununla aynı masada otururken iyi anlaştık, o zaman benimle bire bir aynı düşünüyor" olarak algıladı. "Eğer benimle aynı düşünmüyorsa ya cahildir ya da kötü niyetlidir, bana karşı kötü emelleri olabilir"

Hayır arkadaşım, biz sadece aynı masada bira içtik. İstersen daha sonra yine içeriz. Önemli olan aynı masada oturmaktı, sadece bu kadar. Benim öncem de var sonram da. Düşüncelerim var. Biz sadece senle bira içtik. Üstelik birkaç sene önce otursaydık, ben seninle aynı şeyi de içmezdim, sadece kola içerdim.

Adama bunu anlatamıyorsun, bir de bunun üzerine "Benimle aynı düşünmüyorsan kalk masamdan diyor" Nasıl oluyorsa kendisini de masanın sahibi yaptı bir anda...

İsteyen istediği taraftan baksın, masa da masada oturanlar her taraftan aynı...

Masayı devirip baştan bir sofra kurmak lazım... Yoksa ağız tadıyla hiçbir yemeğin sonu gelmeyecek.

Cuma, Mart 28

Spider






Filmden sonra o kadar çok düşündüm ki kafam yandı. Düşündüren film iyidir gerçi ama temposu da çok yavaştı. İyi ama ya. Asıl bu adamın hakkını vermek lazım. 

Mesut Bir Hadise


Perşembe, Mart 27

The Burning Plan



Atonement 7.9'ken bu 6.8... IMDB'yi çözmem çok zor. Tamam bu film çok iyi değil. Özellikle teknik olarak diğerinin gölgesinde kalıyor. Ama hikaye daha ilgi çekici. Guillermo Arriaga'nın kendini tekrar ediyor oluşu hikayeye zeval getirmez. Bu onun sorunu. Ama yönetmenlik konusunda da sıkıntı çekmemiş.

Neden iki filmi kıyasladım bilmiyorum. İkisini de arka arkaya izlediğim için herhalde.  Asıl sorun IMDB puanlaması benim için. Neyse ne ya, izlenmeyecek film değil işte. En azından çıplak Charlize Theron, genç Jennifier Lawrance ve seneler sonra Kim Basinger görüyoruz.

Filmlerde arka planda kalan sağlam karaktarleri adamlara hayranlık duyma huyum burada da devama etti. Carlos rolündeki Jose Maria Yazpik... Tip olarak da Raul'a benziyor. Tam bir kahraman.

Çarşamba, Mart 26

Galatasaray 2 - 2 Bursaspor




Bu sene 4. defa Türkiye Kupası maçına gittim. Sanırım benim kadar Türkiye Kupası maçını stadyumda izleyen TFF yetkilisi yoktur. İlgi gösterilmediği doğru, değerinin düştüğü yadsınamaz ama tamamen önemsiz de denemez. Spor kulüplerinin birinci amacı sahaya çıkmak ve maç kazanmaktır. Özellikle büyük kulüp olarak adlandırıyorsan kendini, yarıştığın her kulvarda iddianı ortaya koyacaksın.

Arena'ya en son gttiğimde yine Bursaspor ile oynuyorduk. Fenerbahçe, Eskişehirspor'a yenilmişti, ben de Eskişehir'den dönmüştüm. Fenerbahçe'nin kalan bir çok maçında puan kaybedeceğinden emindim (hala eminim) ve tek istediğim bunun farkına varan Galatasaray'ın sezonun ilk yarısındaki tutukluktan kopup sahada gücünü göstermesydi. Öyle de oldu. O hafta 6-0 kazandık. Ertesi hafta 3-0. Fenerbahçe yine yenildi. Şampiyonluk şansımız artıyordu. Hatta Fenerbahçeli arkadaşlara göre yüzde 50-50 kıvamına gelmişti. Rakip titremeye başlamıştı ki biz kendi ayağımıza sıktık. Defalarca. Sonuç olarak lige havluyu attık.

Dün akşamki Bursaspor maçına çıkarken değişen çok şey olmuştu. Lig gitti, Avrupa bitti. Geriye kalan tek şey Türkiye Kupası sanılsa da alsında Fenerbahçe maçı. Ona da 10 gün var. O 10 günün hatrına bazı şeyler içe atılıyor, bekleniyor. Yeter ki Bursaspor ve Konyaspor maçları sağ salim geçsin. Amaç buydu. Erken gelen gol, sonra bir penaltı. İlk yarı 2-0...

Rakibin hocası yok, topçusu isteksiz, taraftarı başkanla atışıyor, motivasyonu zayıf... Bu maçta artık tehlike yaşamayız derken soyunma odasından çıkıldığı anda skor 2-1'e geliyor. Tek farklı skoru uzun süre korumak çok zor. Belli bir süreden sonra, hele rakip de çok ısırgan değilse, maçı bitirdim havasına giriyorsun. Gerçi Bursaspor da ısırmadı diyemeyiz. Sayısız gol kaçırdı. Ama herhalde "bugün şanssızlar" güvencesine mi tutulduk nedir, maçın 2-2'ye gelme ihtimalini tribünde heğ göz ardı ettik. Burak'ın kaçırdığı gollerin maç sonunda "kırılma anı" olarak hatırlanacağını düşünemedik. Bizim düşünememiş önemli değil, aha içindekiler de aynı rehavete kapılmış olmalılar. Bursaspor oyuna Ferhat'ı alarak muhteşem bir hamle yaparken, Galatasaray'da Yekta oyuna girdi.

O Ferhat topu taşıdı, sahanın en diri adamı Bekir golü attı. Geride 2 dakika vardı. Gaziantep BB Spor maçı da böyle olmuştu ama bu sefer bizi kurtaracak 30 dakika + penaltılar yoktu. Bundan sonrası Bursa'daki maça kaldı. Kaldı da o güne kadar kimin kalacağı bile meçhul.

Taraftar protestolarında, eğer protesto edilen kişi yüz kızartıcı bir şey yapmaışssa, dozun abartıldığını düşünürüm. 2011'de bile böyleydi. Tarihin en kötü sezonlarından birinde suçun futbolcularda olmadığını düşünen, Ayhan ıslıklanınca kavga eden, Mustafa Sarp ıslıklanınca stadı terk eden biriyim. Fakat bu sene öyle bir sene değil. Taraftar protestolarını anlamamak mümkün değil. Son iki senede kupalar kaldıran bir takımı isteksiz ve enerjisini kaybetmiş şekilde görmek sinir bozuyor. 11 puan gerideyken şampiyonluğa inanan insanlar hayallerinin, kendilerine dahi inanmayan futbolculara bağlı olduğunu görünce bir akşam aniden şalteri indiriyor. Kayserispor maçından sonra Bursaspor maçını da bu şekilde bitirmek kötü bir tesadüf oldu. 2-0'dan 2-2'ye dönmek, 2. golü son dakikada yemek..Sadece bu maçı değil sezonu sıralarsak; Kayserispor maçındaki son dakika golü, deplasmanlarda kazanamamak, ilk yarıda oluşan puan farkı... İstesen hepsi denk gelemez. Daha önce de çok takım tepki gördü ama çoğu "başarıya tapan taraftarın hezeyanları" olarak görülebilirdi, somut neden bulamayanlar "şampiyon olamadık"ın yanına ikinciyi zor eklerdi. Bu sefer hiç öyle olmadı. Taıkm resmen her maç defalarca kendi eliyle malzeme verdi.

Yine de şanslı bir tarafları var. Bundan sonraki ilk iç saha maçı Fenerbahçe maçı. Karşılaşma öncesi tribün hiçbir şekilde protestoya girmez diye tahmin ediyorum. Derbinin önemi, içerideki husumetleri bir kenara artar. Maç kazanılrısa geçmişe sünger çekilir. Kaybedilirse kimsenin tutunacak dalı kalmaz. Bugün duyulan "Aysal istifa" sesleri de "kimsenin" kısmının altının çizilmesine yarar.

Salı, Mart 25

Atonement






Diyorlar ki; ya çok sevilir ya hiç sevilmezmiş. Öyle bir filmmiş. Bana tam tersi geldi. Tam standart bir film. Görüntüler ve müzikler şahane, oyunculuk orta, senaryo çok basit,sıradan... Yani bazı şeyleri çok iyi, bazı şeyleri yetersiz. O anda ne almak istediğine bağlı.

Sadece şu sahne için bile izlenebilir mesela. Veya "2 saatimi daha iyi, daha farklı filmlere harcamalıyım" da diyen çıkabilir. Ama hepsi bir yana IMDB'de 7.8 olacak film hiç değil.


Pazartesi, Mart 24

Huzur Mahallesi


Geçen Refet'ten bahsettik... Şimdi onu övmek istemiyorum da adam hakediyor. Forumdan takip edenler, bilenler zaten onun hastası. Çok şükür ki bizim sınırlarımız daha geniş, sosyal hayatımızda da görüşüyoruz. Muhabbeti de çok güzel, insanlığı da... Ama edebiyatı muhteşem. Kaç kere "Gel yaz" dedim yazmadı. Ondan başkasına da demedim. Geçen gün forumdan alıntısını yaptım, ertesinde Galatasaray - Kayserispor maçına gitti. Dedi ki "ufak bir şey yazdım, koyalım mı bloga" 

Benim canıma minnet ama ne yalan söyleyeyim, böylesini de beklemiyordum. Efsane yazmış. Sağda solda okuduğunuz herkesten daha iyi.. 

Refet Beşiktaşlıdır, futbolu sever. Ama bizim gibi değildir. Kafayı kırmaz. Ama bizim gibidir. Stadyumlarda başka şeyleri arar. Başka şeylerin peşinde koşar. Adı da Refet değildir zaten.

Aha işte o yazı;

Ölsün..Seni Huzursuz eden ölsün..

Kanal değiştirirken fi tarihinden kalmış maçlara denk gelince duranlardanız. Haftasonları denk gelince lig ve statü farkı gözetmeksizin maça gitmeye çalışanlardanız. Buraya kadar sorun yok. Gevaş meydanında Vizontele müjdesi mitingi veren Nazmi Doğan'ın tarihi balkon konuşmasında ki gibi : "Bir insan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan"

Büyüklerin maçına gitmenin lüks haline geldiğinden mi alt liglere yöneldim bilemiyorum. Ya da denk gelen bir arkadaş kombinesi olacak veya Lig Radyo'da katılınan bir yarışmadan denk gelecek. Maddi nedenlere bağlıyorum ama konu sadece maddi değil sen daha anlamadın mı?

Bu süreçte çok maça gittim. Kendi takımının maçı gibi olmuyor , "bağırmayan taraftar siktirsin gitsin" diyorlar , "Allaha emanet beyler , hayırlı akşamlar" diyip gidesin geliyor. İşin komiği maçlarda böyle bile bağırılmıyor artık. "Siktir git" lafını yememek için parayı bastırıp rahat yerden kombine alıyorsun, ara sıra karşılıklı tezahuratlarda da içindeki tribüncü egosunu da tatmin ediyorsun ama. Nasıl olsa 12 taksit.

Başka takımların maçına gitmek.. Aradığımız ne acaba bunu yaparken? Huzur dedi birisi... Neymiş efendim biz çocukluğumuzu, gençliğimizi arıyormuşuz. O dönemlerde bizi mutlu eden şeylere yöneliyormuşuz. Galatasaray'ın gittiğim en son maçı 1997'deki Dortmund maçıydı. O dönemde bana "huzur ne?" deseler "okul açıldığı zaman kıyafet almaya gittiğimiz , spor ayakkabılarına içimizin gittiği mağaza" derdim.

Dortmund maçından aklımda pek bişey kalmamış. Çok zor girdiğimizi hatırlıyorum. Yeni açığın üst katından izlemiştim. Dilenci gibi dilenci değilim galiba. "Ulan keşke bu Nevio Scala bir gün Beşiktaş'a gelse " dememişim mesela. Düz dilenciyiz galiba "Morinyo , Biliç " gibi bir adam olsa dilenirdim o yaşta bile olsam.
 
Nasıl buldun Arena'yı? dedi..Ufolar , simit sarayları , selfieler..Ama en herkesin bir ağızdan katıldığı 2 tezahurat var :

1) Seni sevmeyen ölsün..
2) Re re re , ra ra ra..

Galiba hepimiz gençliğimizi , eskiyi , huzuru arıyoruz..Renk farketmeksizin..

Sevgini beddua ile etmeyi ne anlar Scala, Mancini.. Bu sevdadan vazgeçersek Allah belamızı versin , Seni sevmeyen ölsün..

Pazar, Mart 23

Megamind


Mustafa Sarıgül'e benzemiyor mu???

Animasyon filmlerinin hastası değilim ama eğlencelisini buldum mu izlerim, gocunmam. Hepimiz çocuğuz ne de olsa... Megamind'ı başından yakalayınca devamını getiresim geldi. İlk yarısı çok eğlenceli başlamıştı. Ama ikinci yarısında sıkılmaya başladık. Sonuçta animasyon, çocuklar izliyor, haliyle belirli kalıplar olmak zorunda. İlk bölümü çok heyecan verici başlayınca devamı biraz hayal kırıklığı oldu. Sonuç olarak yine de eğlenceli..."Neden izledim" dedirtmez, yormaz, zaman geçirir, sıkmak, müzikleri de güzel... Yeterli...


Cumartesi, Mart 22

Bahar



"Hangi ağaç olduğunu bilmediğim o ağaçtan o koku yayılmaya başladı..
 
18:00'de hava kararmıyor artık , Mayısta oynanan şampiyonluk maçları gibi 19:00'da hava aydınlık olacak , hafif beyaz stad ışığı , yarım yanıyor.
 
"İYİ AKŞAMLAR CANIM" diyip el sallayana aşık olma vaktimiz gelmiştir , hayırlı uğurlu olsun"

Bilenler bilir, Refet inanılmaz bir adam, sevenini geçtim hayranı da çoktur... Kaşla göz arası doğaçlama bir şekilde edebiyatı döktürmüş... Fena

Tulitikkutehtaan Tyttö



Sırf müzikleri için bile izlenir Zaten toplasan 70 dakika bile sürmüyor. Hem dram hem komedi.  Tam çerezlik film... Hem müzikleri youtube'da bile zor bulunuyor. Mecbur izlemek gerekebilir.





Cuma, Mart 21

Şüphesiz ki



Şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar.

Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.

Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.

 Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa buna da mı uyacaklar

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın.

Salı, Mart 18

En İyi Ben Bilirim


Bir satır bile yazmak istemiyorum aslında. İçimden gelmiyor. Sessiz kalmak lazım bazen. Matemler, yaslar öyle olmalı. Ama es geçemiyorsun olan biteni. Blog tutmak zor işte. Her şeyi yazıp, sonra bir şeyi atlamaya için el vermiyor. Akşam Galatasaray'ın maçı olacak, öbür gün güzel bir film izleyeceğim.... Her şeye devam edeceğim ama hiçbir şey olmamış gibi de devam edemiyor insan. 

Herkes bir şeyler yazıyor sürekli. Saygı duyuyorum, karşı da çıkmıyorum ama anlamıyorum. Nasıl beceriyorsunuz? Niye yazıyorsunuz demiyorum ama nasıl bu kadar mı öfkelisiniz? Nasıl bu kadar mı çok bilginiz var?

Aslında biliyor musunuz en haklı benim. En iyi de ben bilirim. Var mı itirazı olan? Yok sanırım. Ama bazen bildiklerimi söylemek istemiyorum. Belki gerek yoktur. Bazı zamanlarda bir şey söylememem lazımdır belki. Belki o zaman, bu zaman da değildir. Belki ben yanılıyorum. 

Gördünüz mü, en çok bilen adam iki satırda yanıldı. Oluyor bazen. Ya şimdi bir şey dersem ve kötü bir olaya sebep olursam?... Bunun vebalini nasıl öderim. Toplumsal her olaydan kendinize pay çıkarıyor musunuz? Hiç mi çıkarmıyorsunuz? Siz bu toplumdan değil misiniz?

Sıkıldınız mı? Çok sıkıcı zaten. Berbat günler. Babamlar çok anlatırdı böyle günleri. Daha da kötülerini. Çok özlü sözleri vardır ama gerek yok o muhabbetleri buraya dökmeye. Can Bonomo'yu RT edip "duyarlı" sıfatına kasacağıma, babamı dinlerim mesela. O daha tecrübeli. Telefon açar, o anlatır, ben bağlantıyı kurarım.

Berkin'in ve diğerlerinin ve öncekilerinin babaları ne kadar acı çekiyordur. Kendi babama öyle bir şey yaşatmak istemem. Kimsenin babasını öyle görmek istemem. Buna neden olmak da istemem. Bu yüzden yazamıyorum. Korkuyorum yanlış bir şey yazmaktan. Oysa en doğru ben düşünüyorum. En haklı da benim. Nasıl oluyor böyle?

Büyükbabam Deniz Gezmiş'in babası Cemil Gezmiş ile arkadaşmış. Muhabbet ederlermiş 70'lerde... Babamlar o muhabbetlerde konuşulanları dinleye dinleye büyümüşler. Bize de ufak ufak anlattılar. Deniz Gezmiş'in hayat hikayesinden önce babasının acısını öğrendik neredeyse. Belki de o yüzden hiç bir şey yazamamanın nedeni. Hiçbir şey dedik de yine 7-8 paragraf oldu. Toplasan baya 140 karakter ederdi. Olsun zaten blogu da çok okuyan yok, okuyanlar da ikinci paragrafta sıkılır. Çok biliyorsunuz ya, basıp geçersiniz...


Pazartesi, Mart 10

The Proposition



Bir Nick Cave filmi. Tıpkı bir Nick Cave şarkısı gibi. Şiir gibi bir film. Bir filmden daha fazlası. Çok sert sorular, çok sert çıkarımlar. Kafa karışıklığı garanti. Ama bu güzel bir şey.

Müzikler baya iyi, ne de olsa altında Nick Cave imzası var. Adam her notayı ince ince düşünüp çıkarmış olabilir. Filmin her karesi ince ince düşünülmüş. Her anı çok değerli. Özellikle abi ve kardeşin gün batımını izlediği sahne ve filmin belli anlarında çıkan şiirler çok dokunaklı. 

Belki benim cehaletim de olabilir ama böyle bir filmin arka planda kalmasına şaşırdım. Avustralyalı olduğu için olabilir.

Böyle filmleri izleyince daha mutlu olmuyorsun ama hayata karşı biraz daha güçlü olabiliyorsun. Gördüklerinden, göreceklerinden çekinmiyorsun, şaşırmıyorsun. Vahşi dünyaya karşı daha hazırlıklı oluyorsun. Ama işte güçlü olmak istiyor musun, bu da ayrı soru...

Bu arada filmin yıldızı da Şerif rolündeki Ray Winstone... Müthiş...


FRAGMAN

IMDB