Pazar, Nisan 29

Racon


Bursaspor taraftarı ile Karabükspor taraftarı arasında bir husumet var mı bilmiyorum. Olsa sanki duyardık. En azından Beşiktaş, Eskişehirspor gibi tribünlerle aralarında olan şeyler  yok.

Peki madem öyle, Karabükspor'a dört gol attıktan sonra "Karabük öldü, Allah rahmet eylesin" ne demek oluyor? Zaten takım küme düşmüş. Gencecik çocuklar ligi tamamlamak için oynuyor. Karabükspor ile oynayan herkes üç puan alıyor. Üstelik Bursaspor o üç  puanı bile zar zor aldı. Zaten kendisi de ölüm tehlikesi altında. Bir iki  tane ters gelecek skorla küme de düşebilir. Geçen sezon takımın nasıl ligde kaldığı ortada, bu sezonu nasıl geçirdiği ortada...

Tüm bunlar bilinirken bir deplasman takımının tribününün, rakibini öyle yakalamışken bu tezahüratı bağırması bana şık gelmedi. Bursaspor'un çok daha büyük sorunları var ve bu sorunları için önce kendi kapısından temizliğe başlamalı. O sorunlar devam ederse bir iki sene içinde Türkiye'de başka tribünler onlar için bağıracak aynı tezahüratı. 

Cuma, Nisan 27

Köprü


"Münir Nurettin Selçuk, Osmanlı kültürü ve Cumhuriyet Türkiyesi'nin samimi bir oluşumudur. Onun en büyük başarısı kendisine kadar gelen incelmiş üslubu aynı incelikle ama yeni bir söyleyişle halka rağmen değil halk için devam ettirebilmesidir. Yalnız bu yeni söyleyişte asla halk dalkavukluğu yoktur. Sanat, özellikle müzik, paylaşılan bir şeydir. Müziğinizi paylaştığınız ortam da sizi belirler. Dönem Osmanlı kültürünün gerçek birer taşıyıcısı olan Refik Fersan, Mesut Cemil, Ruşen Kam gibi müzisyenlerin, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi düşünce ve sanat adamlarının yaşadığı dönemdir…”

Hasan Bülent Kahraman

Het Bombardement


Hollanda sinemasının az ürünlerinden biri olan Het Bombardement iyi film değildi. Beğenmemiştim. Fakat izledikten sonra IMDB puanını görünce çok üzüldüm: 3.9! Yani o kadar da kötü değildi. Neden düşük not aldığını anlamadım. 5-6 arasında gitmesini gereken bir filmdi.

Zaten filmi beğenmedim ama izlenmeyecek gibi de değildi. İzlerken pek sıkılmadım. Son kısım biraz uzadıkça uzadı, o tat kaçırdı. Çok etkileyici bir film de değildi. Fakat Hollanda gibi savaşın içinde olan bir ülkenin 2.Dünya Harbi'ne dair nasıl bir hikaye anlattığını görmek ilginç oldu.

Sanırım Türkiye'de bu filmi izleyen 100 kişi anca çıkar. Onlardan biri olmak da biz denk geldi...

Çarşamba, Nisan 25

Misery Loves Comedy


Hayatımın en ilginç filmlerinden biri oldu; bu kesin.

Çok kötü şeylerin olduğunu düşündüğüm bir günün sabahında ayağa kalkmam gerektiğini hissettim. Yapabilecek en iyi şey bir film izlemekti. Televizyonu açtım. Ayıptır söylemesi Digitürk'ün film kanalları bizde açık olduğu için oralara baktım. Böyle bir film başlamak üzereydi. İlginç olabilirdi. Şans verdim.

Kendimi filme vereceğimi düşünmemiştim aslında. Bazı ünlü komedyenler meslekleri ilgili anekdotlar anlatacaktı. O sabaha hiç uygun düşmezdi. Yine de kafa dağıtmam lazımdı. Fakat tam tersi oldu. Kevin Pollak hazırlamış, Larry David, Jason Alexander, Steve Coogan, Jimmy Fallon, Whoopi Goldberg, William Macy, Tom Hanks, Amy Schumer, Sam Rockwell ve tipini bilip adını bilmediğim veya daha önce hiç denk gelmediğim bir sürü insan bu filme emek vermiş. Hepsi hayatlarında ve mesleklerinde  düştükleri berbat anları anlatıyordu. O sabahı atlatmak için bire birdi.

IMDB notu 6.3 ama ben çok sevdim. Gene olsa gene izlerim ama internette bulmak imkansız gibi. Ekşi'de başlığı bile yok. Nasıl bana denk geldiyse...

Zaten o sabahın dramı daha sonra büyük bir eğlenceye dönüştü. Anlamlı bir yapım işte...


Salı, Nisan 24

Bravo Çocuklar



İkinizi de sevmezdim ama bu şarkı iyi olmuş. Aferim size.... Klip de şahane. Demek ki isteyince oluyor. İki aydır devamlı dinliyorum, daha bütün yaz dinlerim sanırım..

Pazartesi, Nisan 23

Sunrise a Song of Two Humans


Beğeneni çok fazla. Zamanın  (1927) şartlarına göre iyi bir film olduğunu ben bile görebiliyorum. Fakat bazıları bu zaman için bile iyi olduğunu düşünüyor. Bence öyle değil. Sinefiller, bu işe gönül verenler, tekniğinden anlayanlar bayılabilir ama ben sıkıldım. Zaten sessiz film izlemek zor iş. Chaplin olmayınca daha da zor oluyor. 

Esasında roman gibi bir film diyebilirim. Tersten roman... Romanı okursunuz ve okuduğunuz cümlelerden sonra kafanızda canlandırırsınız. Bu filmde ise replikler olmadığı için ve konu da çok yavaş ilerlediğinden gördüğünüz sahneye kendi senaryonunuzu (romanınızı) yazıyorsunuz.

Filmin tam ortasında esas kız, esas oğlandan çiçek alınca film bitebilirdi. Veya biraz sonrasındaki kilisedeki evlenme sahnesi güzel bir bitiriş olabilirdi. Fakat uzadıkça uzadı. İyi bir aşk filmi, standart bir Yeşilçam'a dönüşmüş diyeceğim de o zamanlar daha Yeşilçam ekilmemişti bile. Fakat bir sürü Chaplin filmini Türk sinemasına kazandıran Yeşilçam geleneği, bu filmden de faydalanabilirdi. Belki de faydalanmıştır. Şu an aklıma benzeri gelmedi ama illa çıkar.

Bir daha denk gelmek istemeyeceğim ama saygı duyduğum bir film...

Pazar, Nisan 22

Uzak


- Bir ara bir yerlere gidelim, gezeriz.
+ Güzel olur. Ben zaten önümüzdeki hafta Van'a gideceğim. Dönüşte de başka yere gideriz.
- Van mı? Ne Van'ı abi ya, ne yapacaksın orada?
+ Gezmeye işte.. Değişiklik olsun
- Ne gerek var ya, ne var ki Van'da...

Aynı kafada olduğumu düşündüğüm arkadaşlarım bile çok şaşırmıştı. Van'a bir insan neden giderdi ki? Şaşırtıcı bir soruydu. Bana kontra bir soru sorma fırsatı veriyordu. Neden gidilmesin ki?

Bir sene önce hemen hemen aynı tarihlerde Amsterdam'a gittiğimde çok vizyonlu görülmüş ve çevreme göre klas bir iş yapmıştım. Van planım ise aynı etkiyi görmedi. Aslında hakları vardı, Van'a gitmek için çok fazla nedenim yoktu. Sadece tren yolculuğu yapmak istemiştim. Bu istek, Kars'a giden Doğu Ekspresi'nin popüler olmasından çok önce içime düşmüştü. Yıllar önce Eskişehir'e yaptığım bir deplasmandan beri aklımdaydı. Aslında herkes gibi benim de ilk tercihim Kars'tı ama hipster tayfa Kars'a akınca, boşta kalan Van Gölü Ekspresi ile Van'a gitmeyi tercih ettim.

Bu blogu Katar'dan Ukrayna'ya birçok güzide ülkeyle donatan Refet'e selam olsun, Van notlarımızla karşınızdayız...

Yola çıkmadan bir gün önce kendimi çok kötü hissediyordum. Öğlen saatlerinde televizyonda haberleri izlemiştim. Martin Skrtel'in yüzüne çarpan top, onu ölümle burun buruna getirmişti. Benim gibi haftada üç kere halı saha maçı yapan ve kenarda doktoru olmayan biri için endişe vericiydi. Ondan sonra yürüyen merdivenin içine giren adamın ölümden dönüşünü izledim. Artık İstanbul'da evden çıkmamam gerektiğini gözlerimin önüne getirdi. Bir de Über şoförüyle kavga eden yaşlı kadın vardı. Bu haberle de sokakta her türlü insan olabileceğini bir kez daha hatırladım. Tabi watsapp gruplarında konuşulan ülke meseleleri ve çıkmak üzere olan 3. Dünya Savaşı tahminlerini unutmamak lazım. Bir kasabada altmış sene yaşayıp ölümü beklemek veya evde oturup televizyon-internet takılarak yaşamak varken kalkıp Van'a gitmek de nereden çıkmıştı? Türkiye'nin doğusuna, hem de trenle, hem de nereden geçeceği belli olmayan yollardan gitmek bir anda kaygı radarımı çalıştırmıştı. Fakat biletler önceden alınmıştı. Gitmek zamanıydı.

Önce trenden başlayalım. Son dönemde Euro'nun da yükselmesiyle, İzlanda'ya gidip kuzey ışıklarının fotoğraflarını koyan çocuklar artık "Burası İsveç'te bir köy olsa beğenirsiniz ama Iğdır'ın merkezi" diyerek Bam Teli'ne dönüştüler. Halk arasında bu çocuklara hipster dense de aslında sadece zengin çocuklardı ve gezme tutkularını parayla paraya dönüştürmüşlerdi. Onlardan biri de çok yakın olmayan bir arkadaşımdı ve hem o zamanlar çok popüler olan (bu yılın başı) Kars'a hem de hemen ardından Van'a gitmişti. Söylediğine göre Kars çok güzeldi ama Van Gölü Ekspresi'ni rotası daha bir seyirlikti. İki tren de hemen hemen uzun bir süre aynı coğrafyadan geçiyor ama Van Gölü Ekspresi, Sivas'tan sonra aşağıya kayıyordu. 

Kars için niyetlensem de gerçekten de dedikleri kadar vardı. Biletler tükenmişti. Van da ondan aşağı değildi ama en azından bir ay sonrasına bilet bulunabiliyordu. Bu sayede rota belli oldu. Kars artık başka bahara...

Bir zamanlar gerçekten ülkenin bir ucundan diğeri giden ve Haydarpaşa'dan kalkan bu güzel ekspresler artık Ankara'dan hareket ediyor. Bu cümle de yanlış oldu! 2013'ten beri Ankara'dan kalkan trenler, 2016'dan beri Ankara Garı'ndaki çalışmalar nedeniyle Kırıkkale'nin Irmak ilçesindeki küçük bir istasyondan kalkıyor. Ankara'dan otobüsle Irmak'a gidiliyor önce, sonra sefer başlıyor. Umarım bu bilgi bir daha kimseye lazım olmaz. Her ne kadar çalışmaların 18 ay süreceği söylense de ve üzerinden iki sene geçse de...

Tren yolculuğu beklediğim kadar varmış. Şahaneydi. Dört yataklı bir kompartmanı dört arkadaşınızla paylaşırsanız çok güzel. Eğer iki kişiyseniz, ailenizdeki 65 yaş üzeri yaşlılara bilet aldırarak, biraz daha fazla parayla rahat bir yolculuk yaparsınız. Fakat tanımadığınız üç kişi ile nasıl olur bilmiyorum. Ben rahat edemezdim. Fakat kafa dengi insanlara, hem uygun fiyata hem de rahat bir şekilde ülkenin ortasından en ucuna kadar gidebilmek,ülkeyi izlemek harika bir şey.

Irmak'tan başlayan yolculuk 60 küsür istasyonda durarak Tatvan'da sona erdi. Normalde beklenen süre 24 saatti ama yolda yaşana aksilikler iki saat daha eklenmesine neden oldu. Sıkıntı değil! Van'a ayırdığımız süre azalsa da tren yolculuğu çok daha uzun sürebilirdi. Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Bitlis derken Tatvan'da yol bitiyor. Yozgat ve Nevşehir'in de ilçelerinden geçtik. İnsan yazarken bile şaşırıyor. Ne çok şehirden, ne çok yerden geçtik.

İnsan kendini, telefon şirketlerinin ikinci sınıf reklamlarında gibi hissediyor ama o duygu da gerçekmiş işte. Bu ülke çok büyük. Gezilecek, görülecek çok fazla yeri var. Çok da güzel yerler. Gitmeden önce okuduğum yazılarda Muş civarının çok güzel olduğunu öğrensem de en çok hoşuma giden yer Elazığ oldu. Camdan gördüğüm kadarıyla değerlendirmem o yöndeydi.

Camın tam ortasında olmayan, biraz üst tarafa kayan ve bu sayede etrafı izlemeyi engellemeyen, bir yandan da nerede olduğumuzu hatırlatan Ay-Yıldız da ayrı bir hava kattı. İnsanın vatensever duygularına ilave ekledi. Milliyetçilikten uzak duran bir adam olsam da yaşadığım toprakları seviyorum. Camdan Ay-Yıldız eşliğinde dışarı bakınca insana idealist duygular geliyor ansızın.

Şu bir gerçek; tren önemli bir araç. Ülkeyi bir arada tutan duble yollar değil, raylar... Tren medeniyet ve kültür taşır. Şehirleri birleştirir, köprüler kurar. Şehirlerin dışından giden otoyollardansa, kasabaların yanından geçen tren yolları ülkeyi daha iyi tanıtıyor. Keşke demir ağlarla örme projesi tam randımanına ulaşabilseydi. Bugün ülkede tren yolculuğu yapmak çok zor. Hem tren seferleri az, hem her yere tren yok. Geniş bir ağa sahip değiliz. Ülkenin engebeli arazisi de şartları zorluyor.

Yine de bu engebeli toprakların çok güzel olduğunu söylemek lazım. En azından ben Doğu Anadolu'nun bu kadar güzel olduğunu tahmin etmemiştim. Biraz kurak, biraz ıssız, biraz kirli zannederdim. Oysa doğa şartları zor olsa da, aynı zamanda tüm renkleri de barındırıyor. Beyaz, yeşil, mavi en net haliyle burada...  Bizim gibi şehirli çocukların görmediği bir dinginlik hakimlik. Doğu'dan gelen arkadaşlarımızın "Bizim ora şimdi çok güzeldir" sözlerini her defasında Nazmi Başkan'ın dediğinden yola çıkarak "Başka çaresi yok, napsın" iç sesiyle karşıladık. Ama haksızlık etmişiz.



Yine de aynı zamanda ülkenin bir kısmının ne şartlarda yaşadığını tren penceresinden de olsa görme fırsatını yakaladık. Ülkenin bazı yerlerine devlet uzun zamandır uğramamış gibi. Bazı yerlerine de (Bingöl, Muş) yeni yeni uğruyordu. Ne yazık ki, 80 yıl boyunca hiç uzanılamayan yerler var. Bunda terörün de etkisi vardır muhakkak ama yine de 2018'de görünen bazı kareler üzüntü verici.

Ben trenin hipster festivali gibi olacağını sanıyordum. Alakası yoktu. Zaten trenin yarısından fazlası da boştu. Zamanında çıkan "Turlar biletleri almış, yer kalmamış" söylentileri doğruymuş. Fakat turlar artık yolculuklara gelmiyormuş. Biletler satılmış, tren tamamen dolu gözüküyor ama Tatvan'a boş gidiyor. Bu da en çok personelin hoşuna gidiyor. Konuştuğumuz personelin bir kısmı normalde İstanbul - Ankara hızlı treninde görev yaparken, hem çalışıp hem dinlenme adına buraya geçmiş. Muhabbet ederek, gazete okuyarak, sakin sakin işlerini yaparak seferlere katılıyorlar.

Fakat Doğu Ekspresi aynı değildi. Bir noktada onlarla yan yan geldiğimizde resmen sarı taksi ve Über gibi kaldık. Instagram için süslenen camlar, dışarıya gelen müzik sesleri, dövmeli ve çoraplı gençler... Hepsi oradaydı. Bizim trende ise herkes odasında sessiz sakin oturdu, muhabbet etti ve yoluna devam etti.

Bu arada trenlerde artık bira yokmuş! Dışarıdan getirmek mümkünmüş galiba ama satışı yapılmıyor. Beni için sorun değildi ama bize anlatılan tren yolculuğunun süsü bira patatesti. Sağlık olsun. Trende yediğim tost ise harikaydı. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Trenimiz Tatvan'da durdu. Koca hattın son noktasına gelince ben büyük bir istasyon ile karşılaşacağımı sandım. En azından bir merkez olduğunu düşünmüştüm. Oysa, çöp kutusu bile olmayan, iki tane personel barındıran ve kapısında sadece Van'a gitmek için bekleyen bir minibüs bulunan unutulmuş bir istasyondu. Neyse ki Van'a zorlanmadan gidebildik. Bizim için önemli olan da buydu.

Tatvan-Van arası minibüsle iki saat sürdü. Uzun ve dağlık bir yoldu. Dağlık olması önemli, zira iki gün önce kötü haberler izleyerek yola çıkan biri için endişeler çok fazlaydı. Başımıza her an bir şey gelebilirdi. Tabi ki gelmedi. Fakat büyük ihtimalle bundan seneler önce o yoldan bizim gibi korunaksız bir halde geçmek çok tehlikeliydi. Başımıza bir şey gelse haberlere çıkmamız bile üç gün sonrasını bulurdu. İnsan İstanbul'dan konuşuyor ama sadece bir yoldan geçince bile bu ülkenin neler yaşadığını daha iyi anlıyor. Komşu ilçeye giderken bile canının tehlikede olduğunu bilmek, düşünmek... Çok zor bir hayat...

Fakat o yolda bile radyoda insanlar Sen Olsan Bari dinliyordu. Aleyna, her yerdeydi. Siz bu kızı küçümsemeye devam edin, o tüm halkın kulağına hitap ediyor!

Artık Van'dayız. Van'a gelene kadar neredeyse akşam olmuştu. Sadece şehir merkezinde turlayacak bir vakit kalmıştı. Biz de onu yaptık. Açıkçası insan Doğu'ya gelince muhafazakarlığın tavan yapacağını düşünüyor. Ya da ben çok keskin yaklaştım. Sandığım kadar değilmiş. İnsanlar bir şekilde orada yaşıyor. Ve çevresine pek karışmadan yaşıyor. Geldiğimiz zaman Nevruz sonrasıydı. Bu da İranlıların şehre akması demekti. Çok fazla turist, çok fazla iletişim demek. Bunlar önemli detaylar.

Bir sınır şehrinde olmanın enteresan havası hissediliyordu. Van, İran'a bizden daha yakın. Onlarla daha haşır neşirler. Türkiye, Van'a uzak kalmış sanki. Bütün ilişkiler sınırın öbür tarafıyla hallediliyor. Absürd bir durum değil. Herhalde dünyadaki bütün serhad illeri için bu böyledir. Bir ülkeye bağlı olup, yandaki ülkeyle daha çok temas kurmak hem çok normal hem de çok büyük kafa karışıklığı demek.

Van'ın meydanına gidip daha iyi gözlemlerde bulunabilirdik ama bir sorunla karşılaştık. Van'ın meydanı yoktu! Doğu Anadolu'nun en önemli şehri, bir büyükşehir belediyesi, tarihte bir çok devlete başkentlik yapmış, Ermenicede şehir demek olan (bunun konuyla alakası olmayabilir) Van'da, bir kent meydanı yoktu. İnternetten bakınca, yeni belediye başkanının konuyla ilgileneceğini belirten açıklamasını okudum. Bu da ayrı bir detay.

Bir önceki seçimde HDP'ye oy veren biri olarak eleştirimizi yapalım. Yeni belediye başkanı dediğimiz, tabi ki son gelişmelerden sonra kayyumla atandı. Yani belediye bir şekilde partiler arasında el değiştirdi. Bölgedeki bu değişimlerin ardından AKP, sanırım fabrika ayarlarına döndü ve kendisini 2002'de iktidara taşıyan belediyecilik hizmetlerine yeniden yüklendi. Van'da çok fazla çalışma olduğunu gördük. Yolculuk esnasında karşımıza çıkan çalışmaların da sebebi büyük ihtimalle buydu. Fakat asıl üzücü olan, bu bölgede yıllarca belediyecilik yapanların durumu pas geçmiş olmalarıydı. Tamam, kimse onlardan mesela bir Eskişehir yaratmasını beklemiyor. Fakat bu kadar da yatırımsız kalmamalıydı. Yolculuk esnasına gördüğümüz çöpler bunun en kötü kanıtıydı. Kimsenin kolay kolay uğramayacağı ıssız köşelerde bile çöp yığınları vardı. En basit görevler ihmal edilmişti. Ödenek olmaması bir yere kadar anlaşılabilir ama bu noktada bir Eskişehir örneği verilebilir. Büyükerşen, birçok projesini devlet ödeneğinden değil, bankalardan aldığı kredilerde yapmış ve sonrasında da ödemesini yaparak borçsuz bir şekilde şehrine hizmet getirmişti. Yani aslında belediyeler kendilerine kaynak yaratabilirler ama bunun için uğraşmaları lazım. Sanırım HDP (son seçimlerdeki adı BDP) belediyeleri pek uğraşmamış!

Mesela Van Gölü gerçekten bir deniz kadar geniş ve güzel bir yer. Halkın oraya deniz demesi normal. İkinci gün Edremit ilçesine giderek Van Gölü'nün çevresinde turlamak istedik. Fakat yürüyüş yolu bile yoktu. Bir insanın aklına bunu yapmak gelmez mi? Biz gittiğimizde yeni belediye bunun çalışmasını yapıyordu. Ne zaman biter, o ihaleden kimler ne kazanır ayrı bir konu. Fakat Türkiye'nin en büyük gölünün çevresini güzelleştirememek büyük bir başarısızlık olarak yazılır.

Yine aslında bütün mesele aynı yere çıkıyor. Terör, bölgenin belini kırmış. Bu bir gerçek. Ne bir kentleşme çalışması yapılmış, ne de insanların suratında bir huzur var. Çok sert suratlı insanların olduğu yerdeydim. İnsanlar kötü veya öfkeli değil ama mutlu olmadıkları da her yerlerinden belli. Bir amcaya adres sormak istediğimde de "No Türkçe, Kurdi" demesi de beni biraz yarıladı. Aynı ülkenin iki vatandaşı birbirine adres soramadı ve tarif edemedi. Üzücü bir durumdu. Neyse ki kızı yardımcı oldu. Buna entregre mi denir yoksa gelişim mi bilmiyorum ama nesiller atladıkça biraz daha iletişim kurmaya başlayacağımıza inanıyorum.

Van'da görülecek yerleri yola çıkmadan önce, asker arkadaşım Murat'tan öğrendim. Kendisi zamanında bu blogun sıkı takipçilerindedi. Fakat futbolla hiç ilgisi olmadığı için zamanla okumayı bıraktı ve kendini yollara verdi. Türkiye'nin birçok yerini gezdi. Van'da Akdamar Kilisesi'ni tavsiye etti. Çok da heveslendim. Fakat feribotlar bakımda olduğu için seferler ertelenmişti. Birkaç günlük bakım bizi bulduğu için kiliseye gidemedik. Onun yerine tarihi ve önemli Van Kalesi'ne aktık.

Van Kalesi diyerek tarihi ve turistik bir yer olduğunu düşünmeyin. Yani aslında öyle de, devlet pek öyle düşünmemiş. Kaleyi gezmek bedava çünkü görevli kimse yok. Giriyorsun ve geziyorsun. İki tane yüzleri façalı Vanlı kardeşimiz bize ezberledikleri bilgileri vererek rehberlik ettiler. Ben uyanık bir İstanbul çocuğu olarak devamlı ayık durdum. Tehlike çok yakındı. Tam Surdibi'nde kapkaç yapılacak ortama benzeyen bir hava vardı. Fakat çocuklar büyük bir hevesle yardımcı oldular. Benden üç beş lira harçlık da alarak günü karlı kapattılar. Yıllar sonra, sanat veya siyaset alanında ünlü olup Beyaz Show'da "Ben Van'da çocukken Van Kalesi'ne gelen turistleri gezdirip para kazanıyordum. İngilizcemi de o sayede geliştirdim" diyerek tüm stüdyoyu alkışa boğabilirler. Benden alkış aldılar. Çok da iyi fotoğraf çekiyorlar.

Van'da yemeklerin güzel ve ucuz olduğunu söyleyebilirim. Oteller doluydu. Kaldığımız apartta İran vizontelesine denk geldik güzel oldu. Fakat şehrin çeşitli noktalarından gördüğümüz dağlardan hangisi Artos'tu onu tam kestiremedik.

24 saatten biraz fazla süren tren yolculuğu ve 24 saatten biraz fazla süren Van gezisi kısaca böyleydi. Ülkenin tüm sorunları analiz edebilenlerin, gitmekten kaçtığı yerler buralar. Oysa ülkenin ruhunu ancak böyle anlaşılabilir. Aslında daha anlatacak çok şey var ama çok uzun yazıları da kimse okumuyor artık. Refet gibi mizahla da süsleyemedik. Kimse daha fazla sıkılmadan keselim burada.

Kısaca şunu diyerek bitirebilirim ama.... 

Bir sene önce gördüğüm Amsterdam çok daha güzeldi ama bu gezi benim için çok daha güzel, faydalı ve anılı oldu. İyi ki gitmişim. Ben oradayken, Van'a, Kars'a gitmeyi küçümseyenler kendi mahallelerinde neler yaptılar acaba? Daha renkli, daha değişik, önceki günden daha farklı bir şeyler yapmışlardır muhakkak. Belki de dost sohbetlerinde "Bu ülkede yaşanmaz abi" diyecek bir şey bulmuşlardır. Van'ı da, ülkenin büyük bir kısmını da sevmediklerini biliyorum. Her şey görerek başlar oysa. Gören sever. Ve dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası da dünyanın en güzel yeri olmaz.

Umarım ölmeden 81 ile de giderim.

Çarşamba, Mart 28

Soof



Romantik komedinin dili ve ülkesi olmaz. İlla ABD merkezli olacak değil; bu sefer nasıl olduysa Hollanda'dan çıktı karşımıza. İşin aslı beğendim de. En azından komedi kısmı çok daha fazlaydı. Güldüm yani. Soof; baş karakterimiz olan iki çocuk annesi evli kadının adı. Onun filmi yani. Başroldeki Lies Visschedijk gayet iyi iş çıkarıyor. 40 yaşında ve oldukça da güzel zaten. Yine de filmin başarılı olmasının altında yatan neden, diğer karakterlerin de fena katkı vermemesi. Hollanda'da çok beğenilmiş olsa gerek, filmin ikincisi de çekilmiş. Onu izlemem herhalde, o kadar da değil.

Bu filmin de Türkiye'de çok izlendiğini / izleneceğini sanmıyorum. O nedenle detaylı bir analize gerek yok. Fakat Soof karakterine saygı duysam da tasvip etmediğimi söylemem lazım. Yine de direkten döndü, daha düşük puan alabilirdi bizden... 

Salı, Mart 27

Kortej


Sanırım 2000 yılındaki Dortmund maçı... Tribünün deli çağları. Henüz ultrAslan yok ama Avrupa şehirlerini titreten ultaslar kortejde...

Pazartesi, Mart 26

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


Bodrum'da, direkt bahçeye açılan bir kapısı olan odada bu kitabı okumaya başladım. İlk paragrafı okuyunca şunu dedim: Bu kitap bitmeyecek galiba!

İki bölüm ve dört sayfa okuduğumda fikrim yine değişmemişti. Oysa kitap hakkında çok güzel övgüler almıştım. Bir birahane gecesinde, gençliklerinde Kundera'yı sevmediklerini itiraf eden solcular kitabı çok fazla övmüştü. Ama okumakta çok zorlanıyordum. Elim de gözüm de gitmiyordu. Galiba bir hata yapmıştım. Kitaptan sıkılmak değildi mesele. Ama okuduklarım, benim her gece yatarken hortlayan karamsar düşüncelerimi zirveye çıkaracaktı. Buna da hiç gerek yoktu. Dört sayfa okumuştum henüz. O akşam yarım saat okumayı düşünüyordum. Korktum, vazgeçtim ve uyudum. Uyumadan önce o dört sayfayı bir daha okudum. Bu kitabı bitirecektim ve sonrasında kesinlikle aynı ben olmayacaktım. Ama ne olacağımı da hiç kestiremiyordum:



"Rastlantı bu ya, yedi yıl önce Tereza'nın yaşadığı kentin hastanesinde çetin bir nörolojik vaka görülmüştür. Prag'da Tomas'ın çalıştığı hastanedeki baş cerrahı konsültasyona çağırmışlardı ama rastlantı bu ya, Tomas'ın çalıştığı hastanedeki baş cerrah siyatik ağrıları çekiyordu. Kıpırdayamadığı için yerine Tomas'ı gönderdi taşradaki hastaneye. Kasabada birkaç otel vardı ama rastlantı bu ya, Tomas'a Tereza'nın çalıştığı otelde oda ayırdılar. Rastlantı bu ya, treni kalkmadan önce otelin lokantasında oyalanacak kadar boş zaman buldu Tomas. Rastlantı bu ya, o gün servis sırası Tereza'daydı ve gene rastlantı bu ya, Tomas'ın masasına Tereza bakıyordu. Sanki kendisinin pek niyeti yoktu da, Tomas'ı Tereza'ya doğru iten bu altı rastlantısal olay olmuştu. Prag'a Tereza için dönmüştü. Dayanağı böylesine rastlantısal bir aşk iken, kişinin yazgısını böylesine yönlendirebilen bir karar; yedi yıl önce baş cerrahın siyatik ağrıları tutmamış olsa bugün varlığından söz edilemeyecek bir aşk. Ve işte o kadın, mutlak rastlantısallığın cisimleşmiş biçimi olan o kişi, yeniden yanına uzanmış uyuyor, derin derin soluk alıyordu..."

Pazar, Mart 25

Motorları Ahmet'lere Süreceğiz



Yazar: Refet

İstanbul'un Anadolu yakasında oturanların arasında oluşan iletişim daha bir farklıdır. Ne bileyim, gece bir yerden dönüşler hep problemdir ve hep birlikte dönülmek zorunda kalınır. Örneğin gecenin 2:45'inde kalkması beklenen Taksim-Bostancı sarı dolmuşlarının dolunca kalkması için bir kişiye ihtiyaç duyulur ve gelmeyen/gelemeyen o 1 kişinin parası, dolmuşta bulunan diğer kişilere pay edilerek dolmuşun hemen kalkması sağlanır. Bu demokrasi, bu anlayış, bu dayanışmadır işte Anadolu Yakası...

Anadolu Yakası biraz, okul hayatında Beşiktaşlı olmaya benzer. Genelde okuduğum sınıflarda Beşiktaşlı az arkadaşım olmuştu. İş yaşamında Anadolu yakasında oturanlar daha azınlıktadır. Ya da tesadüf; bana öyle denk geldi. 

Onun Anadolu yakasında oturduğunu anlamıştım. Alnında yazmıyordu ama anlamıştım işte. Soğuk kış sabahları bazı araçlar üzerine kar yağmış bir halde girerler köprü trafiğine ve bu hemen "yüksek yerlere yağmış gece belli, Ümraniye'ye falan" diye yorumlanır amatör atanamamış meteorologlar tarafından. O misal.

Burada anlatılan hikaye gibi başlasın niyetiyle yol muhabbetinden girelim dedik. Sonuçta Kadıköy İskelesi deyince ikimizin de aklında "semt" gelecekti. Bunu çıkarmıştık. 

Ümraniye'de oturuyormuş. "Aaa sen de mi karşıda oturuyordun?" diye sevindi. O 3 tane yan yana gelmiş "aaa" çakılı bir target striker'ın arkasında gole ve asiste susamış, 7 maçlık cezadan çıkmış, Dünya Kupası'nda milli takıma girmek için ekstra hırsla maça asılan, üç tane 10 numaranın baş harfleri gibi iyi hissettiriyordu.

"Nasıl geliyorsun işe?" diye sordu. Sanki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım ve Daire Başkanı'na yurtdışından bir heyet ziyaret için gelmiş de beni görevlendirmişler. Katarlı heyete Marmaray Ayrılıkçeşme İstasyonu'nda tanıtım yapıyorum. "Buradan da direk aktarma yapıp Sabiha Gökçen Havalimanı'na kadar gidebileceksiniz 2021'de inşallah" gibi iştahla anlatıyorum da. Heyet de "Maşallah, maşallah" diyordu. Sonra da Naitilus'ta kahve içiyorduk. Kimle mi? Heyetle.. Siz hayalleri karıştırdınız, durun ya anlatacağım...

Gerçeğe dönelim. "Ben motorla geçiyorum Üsküdar'dan, güzel oluyor deniz havası" diyerek Doğu Alman bozkırlarından gelen sokakların denize çıkmasına bir gönderme yaptım.

"Zor olmuyor mu?" dedi ve "Tehlikeli biraz sanki" diye de ekledi.

Lodos'tan veya sisten bahsediyor herhalde diye düşündüm veya Boğaz'ın buz tuttuğu yıllar paylaşımlarından da etkilenmiş olabilirdi. Alman altyapısı yine farkını gösteriyordu. Coğrafya bilgisi ve iş güvenliği birleşiyordu. Oysa kar, boran, yağmur, çamur, sis, Panama bandıralı kuru yük gemisi geçişi gibi olaylarda hiç iptal olmamıştı motorlar. Bizi hiç yarı yolda bırakmamıştı. Beni benden fazla düşünen biriydi bu belli. Başıma geleceklerden korkuyor, üşümememi istiyordu belki. İlk derbi maçında 40 yıllık X'li gibi oynayan yeni transfer gibi, Almanya'nın ulaşım sorunlarından konuşmaya başlamıştık bile.

Neyse uğraş bitti, gün savuştu, çıkış zamanı geldi. Ümraniye ile Beşiktaş Nevzat Demir Tesisleri dışında herhangi bir ortak noktası olmayan ben hikayeler uydurmaya başlamıştım dönüş yolculuğuna eşlik için. Onun için bir dönüş, bizim için bir başlangıç yolculuğu olacaktı. Ümraniye'de halam olsundu mesela. Olmazdı, filmdeki replikten hemen ayıktık durumu.

Spontane sevdiğimizden hiç plan yapmadım. Kendiliğinden gelişecekti. Belki Kadıköy'e gelir, oradan geçerdi Ümraniye'ye. Kendimi derbi öncesi takım otobüsüne eşlik eden taraftarlar gibi hissediyordum. Kimi için kutsal bir görev yapıyordum, kimi de televizyon başından sallıyordu: Ya bu insanların hiç mi işi gücü yok, soğukta Florya'ya gitmişler!

İşte takım otobüsü görünmüştü ve konuya direk girdim. "Karşıya mı? Beraber geçeriz!" 

"Aaa yok ben motordan korkarım. Hem fazla kaskın var mı ki?" 

O an o 3 tane aaa, takımda problem çıkaran Brezilyalılara dönüşüyordu. Gerçek yaşları da gerçek mevkileri de belli değildi. Kız motoru Harley Davidson sanmıştı. Diyemedim tabi. "Haklısın, kask yok. Başka sefere artık" diyerek eğdik başımızı usul usul yürüdük iskeleye doğru. Ne yapacaktık tabi ki semtin yolunu tutacaktık. Hamit Altıntop ya da Olcay pot kırmıştı, çeviri hatasından rezillik çıkmıştı sanki. Endüstriyel futbolun sorunlarıydı bunlar ve biz hiç de alışık değildik.

Tatillerde Almanya'dan gelen bir komşumuz, Türkiye'de radyo mantığını hiç anlamadığını söylemişti. Yıl 2000 falandı bunu dediğinde. Rafet El Roman istemiştik Alem FM'den.

"Bizde böyle kanallar var, 24 saat sevdiğin sanatçının şarkılarını çalıyor. Onunla ilgili haberler, anektodlar oluyor falan" diyerek Vizontele anlatır gibi anlatmıştı uzun uzun. 

Bize de gelmişti artık, dünyayı evimize getirmişti işte. Radyo uygulaması ile birlikte sanatçı kanalları bizde de peydah oldu. Efsane Sezen , Radyo Ahmet Kaya gibi sanatçı radyoları veya gönül, efkar, babalar gibi konsept şarkılar, reklamsız radyolar... Youtube'dan en güzel yanı internet kotasından az  yemesi, arka planda çalışabilmesi, ücretsizliği falan filan...

Neyse; Radyo Ahmet Kaya dinlerken birden Suavi - Olmasaydı Sonumuz Böyle (Canlı Kayıt) çıktı. Bir konserden alınmış bir kayıttı. Kötü bir kayıttı, seyirci kendi hesap makinasıyla yaptığı için etraftaki sesler de şarkıya karışıyordu. Kulaklıktan dinlediğim için her türlü detaya hakimdim. Suavi bir festivalde sahne alıyordu ve şarkıya girmeden ufak bir girizgah yapıp, Yusuf ve Ahmet'e selam yolluyordu. Şarkı başlıyor, bir dakika sonra konuşmalarda kayda yansıyordu. Bir kız "yaaa Ahmet Kaya geliyormuş doğru mu?" diyordu. 

Kayıt eski olsa, ölüm tarihlerini düşününce bu imkansızdı. Nasıl oluyordu bu iş peki?

Kayda ulaştım. Bahadın Şenlikleri'nde kaydedilmiş bir kayıttı bu. Bahadın'ı ilk kez duymuştum. Yozgat'ta olduğunu ve seçim sonuçlarında nüfusunun neredeyse tamamının sol partilere oy verdiğini görünce daha da şaşırdım. Başta Almanya'ya olmak üzere Avrupa'ya çok göç vermişler zamanında. İşte videoda o şenliklerden birinde çekilmiş. Belki beni Harley Davidsoncu sanan kızın ablasıydı diye düşündüm.

Suavi için Nil Karaibrahimgil'in babası diye bir şehir efsanesi vardı. Hatta bir Babalar Günü'nde "O sakallı benim babam değil" diyerek üstadı kızdırmıştı.

Olmasaydı sonumuz böyle... "Blogda yazılır bu" diyeceğimiz basit bir hikayemiz daha çıktı sonu illa futbola ve Bodrum'a çıkan...

Bodrum-Yakaköy'da yaşayan Mehmet Suavi Saygan ile yapılan bir röportajdan...

Futbolla aranız nasıl? 

Bir dönem Kırıkkale'de oynadım. Benim babam da iyi bir topçuydu. Beşiktaş'ta oynadı. Ben de fanatik bir Beşiktaşlıyım. Çarşı'danım, üstelik her şeye karşıyım! 

Tükenme adlı şarkınızdan 'Gücüne güç katmaya geldik' gibi kült bir Beşiktaş tezahuratı yapıldı. Hatta stadyumda çalınan şarkı oldu... 

Şarkıyı ben seslendirmek istedim. Yetkililer bunu kabul etmediler. Benim derdim para olsa dava açardım. Ben art niyet olduğunu düşünmüyorum, çünkü takımın başında bin bir türlü dert var.  



Cumartesi, Mart 24

Gran Torino


Clint Eastwood, 2008 yılında Gran Torino'nun kariyerindeki son film olacağını söylemişti. Belki de bundan dolayı, insanlar filme ayrı bir duyguyla bağlandı. Sadece bu, ustaya veda ve saygı duygusu bile filmi IMDB'nin Top 250 listesine taşımış olabilir. Bilemiyorum. Ama dünyanın en iyi 250 filminden biri olmadığını söyleyebilirim. Diğer taraftan, kesinlikle kötü bir film değil.

Eastwood, yine Amerikan sağının vicdanlı abisi olan karakterine can vermiş, aynı zamanda da yönetmen koltuğuna oturmuştu. Aslında sinema bakımından tek başına şov yapmış.

Göçmenlerin olduğu mahallede azınlık durumuna düşen Walt Kowalski, tüm huysuzluğu ve aksiliğine rağmen karizmasıyla fark yaratıyor filmde. Eastwood da aynı şekilde... Yanındaki Koreli çocukların kariyerleri hem filmden önce hem de filmden sonra oldukça sönük geçiyor. Yani çoluk çocuğa yönetmenlik yaparak, bir de tek başına oynayarak filmi sırtlıyor Eastwood. Gerçi Sue karakterine can veren Ahney Her'i beğenmiştim ama o da buradaki ilk adımının ardından on sene boyunca üç küçük rolle daha karşımıza çıkıyor ve bir daha gözükmüyor.

Zaten başka kimseye gerek yok, zira tam anlamıyla Eastwood filmi izliyoruz. Adam, kendi çapında ve düşüncesinde 'Amerikanlık' kavramını 21.yüzyılın başında bir kez daha değerlendiriyor. Bunu yaparken de eski filmlerinden besleniyor. Dirty Harry ve western filmlerinin havası hissediliyor.  Aslında modern dünyanın western'i bile diyebiliriz. Şehirler, çeteler, eski askerker. Modern çağ için bir Unforgiven sanki.

Esasından isminden dolayı karşımda bir aksiyon filmi bulacağımı sanmıştım. Araba hırsızlığı konulu bir film olabilirdi. Uzun süre de öyle sanarak izledim. 45. dakika civarında başka türden bir şey izlediğimi fark ettim. Sevindim de... Hem akıcı hem de derinliğe inebilen bir film olmuş. Hatta karakterlerin kendi aralarındaki diyalogları sayesinde ufak tefek bir mizah da vardı. Son sahne de oldukça vurucuydu.

Eastwood ırkçı mı yoksa bir sanatçı kişiliğinin karmaşıklığına uygun bir dobra mı; hiç bir zaman emin olamayacağım. Aslında canlandırdığı karakter de tam kendisi gibi işte... Ne olduğunu anlayamıyoruz. Önce göçmenleri sevmediğini belli ediyor, ardından göçmenler için ölüme gidiyor. Bir nevi günah çıkarıyor. Belki Eastwood'da son filminde bunu yapmak istemiştir.

Fakat tabi bu son filmi olmadı. Eastwood, sinemaya devam etti ve altı sene sonra araya bir de en sevmediğim ve her zaman tiksindiğimi söylemekten geri kalmayacağım American Sniper'ı koydu. O olmasa her şey biraz daha anlaşılır olacaktı.

Yine de her şeye rağmen; güzel bir filmdi. Müzikler de iyiydi, ki onların altında da Eeastwood'un oğullarının imzası vardı. Al sana Unforgiven ile bir benzerlik daha...

Pazartesi, Mart 19

Onun Amacı Onun Hayatı



1996'de Fenerbahçe'ye 2-1 yenildiğimiz maç, oynadığımız en iyi maçtı. Kader, alınyazısı, şans... Şampiyon olamadık. Otobüste bir tane sağlam cam kalmadı. Yanımıza yüklü bir kamyon geldi. Şoföre işaret ettik, tesislere kadar yanımızda gitsin diye. Bütün takım kamyon tarafına geçtik. Otobüsün diğer yanı bitmiş. Taş yağıyor. Bizim insanımız bizi taşlıyor. Ne yapıyorsunuz? Benden daha çok mu istiyorsunuz şampiyon olmayı? İçinde insan var, formanı giyiyor, şehre hizmet ediyor. Benim emeğim var, yağmur çamur kar demeden oynuyorum. Tek amacım var şampiyon olmak ama olamadım işte. Yenildik. Ne yapayım?

Hami Mandıralı / Fitbol Dergisi Şubat sayısı