Cuma, Aralık 7

O İşler


Via Ostoros, veya başkası. Ben onda gördüm...

Yılmaz


Aydın gol atınca hepinizde bir tebessüm olmuyor mu?

Zaten toplasan kaç kere attı ama bakınca, Konyaspor, Kapaty (sonrasını düşünme), İnönü'de Beşiktaş, Braga... Her golden sonra hepimiz de anlamsız bir sırıtma olmuştur. Ama aslında anlamsız değil işte... 

Perşembe, Aralık 6

Üzgünüm Ama Yine Attı


Yeni bir unvan daha; yazalım; Şampiyonlar Ligi'nde grup aşamasında en çok gol atan Türk futbolcu...

Siz okumaktan sıkıldınız ama ben yazmaktan sıkılmayacağım sanki. Sigara içen biri olsaydım Burak'ın attığı her golden sonra "başaracağını biliyordum" rahatamasının sigarasını yakardım. 

Burak'ın gol attığı her maçtan sonra, bana selam yollayıp "Kutay olmasa bugünlere gelemezdim" demesini o da olmazsa telefon açıp "abi senin sayende, çok destek oldun"  demesini bekliyorum. 

Yalnız her attığı gol onun hayran sayısını arttırıyor. Ben de artık başka birini bulayım diyorum, Umut falan mesela. Ama olmuyor. Adam gol atınca, sanki onu sokakta keşfeden menajeriymişiz gibi bir huzur kaplıyor. Eşe dosta karşı verdiğim en dişli savaştı, kazandım. Bundan sonra atılan her gol sayesinde İddaa diliye handikapa gidiyyor.

Bu arada biri çıkıp "Burak CL'de ikinci turda gol atamıyor" falan desin de turun kapısını aralayalım. Puf puf...

Bu arada adama Kral demeyin. Kral bir tane



Dağ Başını Duman Almış



Bugün okula giden herhangi bir Galatasaraylı, dünyanın en şanslı insanıdır. Şampiyonlar Ligi demek, ertesi gün okula gitmek demek. Kazandıysan ertesi gün bayram demek, eğlence demek. 

Biz liseden mezun olduk ligin havası kaçtı. Eskisi gibi değil. Zaten uzun zamandır eskisi gibi galip de gelemiyorduk. Bu sene iş değişti. Son 4 maçta yenilgi, yok 3 maçta 3 galibiyet, ikinci tur. 10 senedir ikinci tur görmemiştik. 

Aslında ne büyük sıkıntılar çektik. 2004,2005,2006... Şampiyon olduğumuz sene bile lider olamıyorduk. Sürekli krizler, kötü senaryolar. Açıkçası şimdi bakınca o zamanlar daha güzel geliyor. Hayatınla beraber yürütüyorsun takım tutmayı.Yıllar sonra geçmişe bakıp, 2000'de UEFA'yı aldık, 2006'da son hafta şampiyon olduk demiyorsun. "Ben orta sondayken UEFA'yı aldık, ertesi gün okulda şöyle oldu" diyorsun. Veya "2006'da son maça girerken o hafta mahallede şunu yaptık" diyorsun. Her başarı ve başarısızlık aslında sana hayatını anlatıyor ve yıllar sonra sana başka şeyleri ve kişileri hatırlatıyor.

Artık farklı bir hayat yaşıyoruz, farklı kaygılarımız var, önceliklerimiz değişiyor. Artık lisede değiliz. Galatasaray galibiyetlerinin verdği mutluluk o eski gururdan, "başardık" duygusundan daha farklı. Artık lisede değiliz, her sabah en az 20 Fenerliyle karşılaşan 20 Galatasaraylı değiliz. Artık tek başımayız. Kimseye hava atma dedimiz yok. Ne oluyor peki? 

Olay daha farklı. Galatasaraylılar gülsün istiyorsun. Sevinsin. Mutlu olsun. Kazanınca yüzümüzde tebessüm oluşuyor. Yurtdışında yaşayan, parası olmayan, hastanede yatan, 10 senedir görmediğim eski komşum, yeni evli arkadaşım, artık hayatta olmayanlar, ben... Hayat bize farklı yollar çizmiş. O eski 20-30-100 neyse Galatasaraylılar artık çok farklı yerlerde. Ama işte gelip (veya gidip) Braga'yı yenince, herkes aynı anda aynı şeyi hissediyor. En azından sen onları hatırlıyorsun, onların da seni düşündüğünü varsayıyorsun. Mesela Cluj ve Braga maçlarından önce kardeşimi aradım. Kazandık. Yeni totem oldu. Aramak için bahane. Kazanmayı istemek için yeni bir neden daha. Mesela bu tarz şeyler. Galibiyetlerden sonra boynumdaki atkıyla okulda hava atamayacağıma göre, başkalarının ve senin o gece huzurlu uyuyacağını bilmek. Keşke kardeşim de Galatasararaylı olsaydı...

Braga'da maç yapıyorsun. İlk yarı yeniksin, sonradan maçı çeviriyorsun. İkinci tura kalıyorsun. 10 sene sonra ilk defa. Müthiş başarı. Aydın gol atıyor. Aydın Konya'da attığında daha çok sevinmiştim. O zaman Galatasaray'ın başarısında payımız var gibi hissediyorduk. Konya'yı Antep'i yenmek Braga'yı yenmekten daha farklı değildi. Ama şimdi farklı. Braga'yı yenmek, galibiyete sevinmek oratk bir duygu oluyor. En az sana olduğu kadar başkaları için de güzel. Zaten biz de takıma eskisi kadar destek vermiyoruz. Emek vermiyoruz. Haliyle başarıdan pay kaptığımızı hissedemiyoruz. Ama mutluluktan bize de pay düşüyor işte.

Dağlık stadyumda yeniyorsun. Frankfurt maçını hatırlıyorsun. 7 yaşında, zorla okula gönderilmeyip evde maç izlettirilen çocuk.. O gün, geçmek bilmeyen son dakikalarda tribünden gelen Dağ Başını Duman Almış'ı dinliyor. Aradan 20 sene geçiyor. Çok şey değişiyor. Bu sefer dağ stadyumda falan işte... 1992-2012 arası bir hayat hikayesi. Hayatımda yeri olan bütün Galatasaraylılar'a kutlu olsun.

Çarşamba, Aralık 5

Galatasaray 103-82 T.Sopot





Amaçsız maçlardan biri olarak gözüküyordu. Doğruya doğru gitmek akıl karı değildi. Gereksizdi. Ama zaten taraftarlık, takım sevmek akıl karı bir durum değil. Salondaki taraftar sayısı beklediğim kadardı. Daha fazlasını beklemek, hele Kazlıçeşme'ye pazar günü 10.000 kişi topladıktan sonra; soğuk bir günde 4-5 bin kişiyi beklemek hayalcilik olurdu. Zaten internette gördüğümüz fotoğraflardan anlıyoruz ki, tribünün yükünü çekenlerin büyük kısmı Braga'da...

Maç başlar başlamaz "Maç hakkında ne yazacağım" diye düşünmeye başladım. Hani bloga her maçı yazıyoruz ya;  tamam güzel de bazen yazacak bir şey olmuyor, vazife halini alıyor. E formalite maçı oynuyorsun, farklı kazanıyorsun, salona gelen eş-dost da pek yok, hakikaten ne yazabilirsin ki.

Öyle olmuyor işte. Bazı maçlar böyledir. Hiç bir beklentin olmaz, gitmek için gidersin ama beklediğinden daha çok güzel zaman geçirirsin. Bu maç öyleydi. Takım zaten çok iyiydi. Her ne kadar yenilen 82 sayı sıkıntılı gözükse de bunun rehavetten kaynaklandığını söyleyip es geçmek mümkün olabilir. 

Ersin Dağlı dışında herkes sayı attı. Can Korkmaz bile. Ndong hangi ara en skorer oldu çözemedim. Cenk Akyol'u seviyorum. . Herhalde klasik haline gelen; başarısız olana, vasat olana duyduğum yakınlıktan dolayı. Dün 13 sayı attı, 3'te 3 üç sayılık. İlk çıktığı zamanlara (2006 falan) geri dönüyor sanki. Gerçi savunmadaki hali bizi şaşırtsa da Ataman'ı hala tatmin etmiyor. En çok ikaz ettiği oyunculardan biri.  Engin de Cenk'in dış atışlarına 4'te 3 ile katkıda bulundu.

Böyle bir maçta sevinecek bir şey bulmak zor olur. Neye sevineceksin? Zayıf rakibi baştan sona üstün götürdüğün bir maç sonunda yeniyorsun. Lakoviç'in iki üçlüğü de tribünü coşturdu. Jaka, Galatasaray'ın en sevilen sporcusu değil belki, belki çok büyük saygı da görmüyor ama herkesin başarılı olmasını istediği biri olarak gözüküyor. Sanki, ilk fırsatta takımdan ayrılacak oyuncu değil de, sakatlığı nedeniyle 2 sene aradan sonra sahalara dönen eski takım kaptanı...

Maçın sonuna doğru eski Sami Yen günlerinden. Değişik tezahüratlar. 2-3 maçtır basketbol maçlarında siktiğimin kupası söyleniyor ki, bunu duyunca bir tezahürattan daha öte; barışma mesajı gibi hissediyor insan. Biz de ota boka anlam yüklüyoruz ya, yanılıyoruz belki. Ama yalan yok hoşumuza gidiyor. 

Maç sonuna doğru eski Sami Yen günlerinden. Ota boka anlam yüklüyoruz ya. Buna da yükledik. Sami Yen yıllarını hatırlayan bilir, Geretsli sezon olması lazım, her galibiyetten sonra, maçın 80-90 dakikaları arası, sanki maçın öncesinde yapılan yumruk şov muhabbeti gibi her oyuncunun adı bağrılırdı ve onlar selam vermeden de durulmazdı. Laubaliliğe bak, maç oynanıyor, sen topçudan maçı bırakıp selam vermesini istiyorsun. Gerçi futbolda bu mümkün de bu sefer kendimizi aştık. Bunu basketbolda denemek zor iş. Zaten önce koçun adı bağrıldı. Koç alkışladı ama "şimdi değil" tarzı bir hareketle ekleme yaptı. Fakat tribün bütün benchi sıradan geçirdi. Ondan sonra da sahadakilere. Komik iş. Hem nostaljik hem makara. Zaten böyle bir şey yapılacaksa anca bu maçta yapılırdı. Bir daha zor gelir böyle maç.

Maç sonunda Ender'in kaçırdığı serbest atış o an dikkatimi çekmedi ama şöyle de bir şey varmış. İlginç.

Maç sonunda Ergin hocam, "ben olsam ben de 2 gün sonra bu soğukta maça gelmezdim" tarzı bir şey demiş. Bu da benim dün yazdığım yazıya parallelikte. Herkes bir adım atmalı. Koç şu an daha çok doğru adım atan tarafta. Taraftar da kısa bir süreliğine soğuk ve yoğun fikstürden şikayet edebilir. Ama sezonun ikinci yarısının bahanesi yok. Eğer basketbol konuşup, haziran-temmuz ayında şube üzerinde yorum yapmak niyetiniz varsa yavaş yavaş salonun yolunu öğrenmeniz lazım. Gerçi her zaman dediğim gibi,  boş salon-zayıf rakiple maçlar daha güzel ama olsun. Kupalar lazım.


Fahrenheit 451



Kitapların toplum için ne kadar önemli olduğunu vurgulayan bir kitabın filmini çekmek...

"Onun filmini izledim ben" ilk böyle çıktı belki de... Bir de kitabını okumak lazım...

Salı, Aralık 4

Ataman'ın Takımı


Maçtan önce Ergin Ataman, Lig Tv'ye taraftarı şikayet ediyordu. Maçın başlamasına 30 dakikadan biraz az zaman vardı ve salonun yarısı boştu. Hayal kırıklığına uğradı, normal şartlarda oynanan bütün maçları kazanmış bir takımın, pazar günü derbi maçta daha çok taraftara oynaması gerektiğini savunuyordu. Ataman isyanında haklı sayılırdı. Ama haksız bir noktası da vardı. Galatasaray taraftarı, geçen sene yarı finalde de salonu doldurmamıştı. Hatta dolduramamıştı değil doldurmamıştı. Kabul edelim, o dönem ufak bir şımarıklık vardı taraftarın üzerinde.

Pazar günü Ataman o açıklamaları yaptığı zaman bile salonda olan seyirci çok iyiydi. Fakat maç başına kadar o boşluklar da doldu. Tribünde yaklaşık 10.000 kişi vardı. Üstelik efektif bir seyirci topluluğu vardı. Takımdan bile daha iyiydi. Oysa son 1-2 yılda iyice gerilen Galatasaray-Beşiktaş rekabetinde, Galatasaraylı'nın isteği, Beşiktaş'ı rahat bir oyunla farklı yenmekti. Derbi galibiyeti güzel olsa da takımın sarmadığını itiraf etmek gerekir.

Ataman, maçtan sonra Twitter'dan yaptığı açıklamada ise MVP'yi taraftara vererek maç öncesi yaptığı açıklamalardan sonra gönül almasını bildi. Hatta basın toplantısında sayı averajı ile ilgili sorulan soruya "Bizim yenilgimiz yok, Beşiktaş'ın ise 4 yenilgisi var. Haliyle Beşiktaş rakibimiz değil" diyerek taraftar damarına gazı verdi. Olay kapandı.

Daha önde "Vasat takımları yenerek galibiyet alıyorlar" diyen Beşiktaş yöneticisi Abdullah Sözer'in ise maç sonrası ne dediğini bilmiyorum.

Sonuç olarak, Galatasaray basketbol takımı yoluna kayıpsız devam ediyor. Taraftar desteği her geçen gün artıyor. Sezon başında yaşanan değişiklik kolay kabullenilmedi. Mahmuti'ye duyulan ilgiden dolayı Ataman kolay benimsenmedi. Belki de Ataman, Beşiktaş maçının öncesinde bu yüzden sitemliydi. Ama yine de alınan sonuçlar ve hocanın açıklamaları bakışı değiştirdi. Artık o eski çatışmacı hava yok.

Bir Beşiktaşlı maçtan sonra, "Galatasaray taraftarı ne kadar omurgasız, geçen sene küfür ettiği adamı bağrına basıyor" tarzı bir şey yazmış. Daha önce de yazdım. Bir kere de duruşu olmayan biz olalım. Sadece dışardan gelenler için değil, Arda'sı, Bülent'i, Hakan'ı için bölünen bir taraftar grubunun bir kere haklı veya haksız bri antrenör için, Ataman için ortak tavır sergilemesi çok önemli. Gerçi basketbol ne kadar önemli diyeceksiniz ama işte birkaç senedir önemli bir branş haline geldi. Galatasaray basketbol takımı maç kazandığı zaman facebookta koyduk-çaktık-karga yazanlar çıkıyorsa, bu şubeye duyulan ilgi artmış demektir.

Az sonra T.Spot maçı için İpekçi'ye hareket edeceğiz. Kalablık bir tribün olacağını sanmıyorum. Ama koçu memnun etmek lazım. Bu sene Euroleague'de olamamak, geçen sene şampiyon olamamak, kaçan büyük fırsatlardı. Bu sene fırsatlar ufak hatalar yüzünden kaçmasın.

Menemen Olayı



Menemen son 1 haftada çok popüler oldu. Samet Aybaba'nın Orduspor maçından sonra konuşmaları çok güzeldi. Aslında "menemen" işin süsüydü. Vurgulanmaya çalışılan, "Bakın biz menemen yiyoruz, paramız yok ama başarılıyız"dan öte bir şeydi. Samet Hoca, zorlu bir deplasmanın ardından (kazanılan) dönüşte idman yapılacağını, bundan da kimsenin şikayet etmediğini, futbolcuların bir çoğunun eve gitmeyip kendi isteğiyle tesiste kalacağını, o esnada da menemen yiyerek sohbet edeceklerini söylemek istedi, söyledi. Yani takım içindeki birlik beraberliğe vurgu yaptı. Menemen bu işin güzel bir süsüydü; belki de eskiden kalan bir geleneğiydi.

Konuyal ilgili Mehmet Demirkol güzel bir şey söyledi. Eğer böyle bir sezonda takım kuracaksınız, gece tesiste menemen yiyecek futbolculardan seçeceksiniz. Samet Aybaba o isimleri seçti. Sorun çıkarmayan, takım ruhuna uygun davranan. Yoksa menemen değil mesele, Oğuzhan, Ersan falan tost yiyor hatta. Önemli olan o sofraya oturmaktı.

Beşiktaş teknik heyeti ve oyuncuları menemeni sonuna kadar hak ediyor. Ama bu olayın Beşiktaşlı taraftarlara yansıması biraz farklı oldu. Endüstriyel futbola karşı duruyoruz diyen de oldu, paramız yok ama gururluyuz diyen de (İkinciyi rakipler de çok kullandı. Fakirlik olgusu bu ülkede hem aşağılama nedeni hem gururlanma; bu da ilginç).

Menemen fotoğrafları internete düşünce yorum yapan çok oldu, akla da Ankaragücü oyuncularının kendi yapıp yedikleri menemen geldi.


Ankaragücü'nun durumu gerçekten çok farklı. Takım tuhu ve birlik-beraberlik olarak Beşiktaş'tan farklı değil ama maddi olarak gerçekten daha fena durumdalar. İki menemen arasında 1 hafta fark var. İlginçtir, 1 hafta arasında oynanan bir maç var; Beşiktaş - Ankaragücü Türkiye Kupası maçı, İnönü'de...

Sözü çok uzattım, kıvrandım, içim rahat değil. Söylenmesi gerekeni söyleyelim. Beşiktaş, Ankaragücü'nü son dakikalarda bulduğu gollerle 3-2 yeniyor. Ankaragücü taraftarı genç ama mücadeleci topçularını tribüne çağırıyor. Türkiye'nin her yerinde alkışlarla karşılanan alkışlarla uğranan Ankaragücü takımı için o gün stadyumdan şu tezahürat yükseliyor: "Açlıktan ölün orospu çocukları"

Önce inanmadım, sordum birkaç Beşiktaşlı da doğruladı. Onlar da rahatsız olmuşlar. Benzerleri belki bizde de olmuştur veya olmamıştır, belki ileride olabilir. Ama bu zihniyetin takım farkı yok işte. Her yerde var. Yok fark. Menemen muhabbetinden fakirlik, emekçilik, işçilik, adalet kavramları geliştiriyorsun; ama senden daha kötü durumda olana, sana davranılandan, seni rahatsız edenden bile daha kötü, daha acımasız davranıyorsun.

Sonra ne oluyor? İşte o Beşiktaş takımının yediği menemenin bir anlamı, güzelliği, simge hali kalmıyor. Camiaya, kulübe mal edemiyorsun. Hoca istemiş, takım yemiş diye bakıyorsun. Menemen olayı sadece futbolcuların hikayesi ve neşesi adına güzel bir olay olarak kalıyor. Saha içine yansımarı güzel diyerek geçiyorsun, taç çizgilerinin dışına yakıştıramıyorsun. 

Menemene ekmek banarak prim kapmaya çalışmak; taraftara yakışmıyor. Onlara göre sadece kendi menemenleri güzel...



Pazar, Aralık 2

Yer 6





Yer 6 adlı programın kendisinden çok oraya katılanları sorgulamak lazım. Bu seney kadar gündeme gelmeyip şimdi hatırlanması ise oldukça ilginç Yine de benimle aynı düşüncede olan bir Fenerbahçeli var, Tribün Dergi'den Tarık1907 nickli bir kullanıcı yazmış, fazla uzatmaya gerek yok;

"Galatasarayli arkadaslarimdan ricam, bu programi umursamamalari.

Yer 6 adli programin produksiyon amaci tamamen belli, yonetimi, kisi kurum isimlerini istemeyen Fenerbahce taraftarinin holigan duygularini harekete gecirerek 'bakin biz Galatasaray'la dalga geciyoruz cok komik di mi ehe ehe ehe' demektir. Yani tamamen biz Fenerbahcelileri uyutmak icin tasarlanmis bir program. Oraya cikanlar kim? Vasiflari ne? Nereden taraftar oluyorlar? Hangisini ne zaman polis tutukladi ? Hangisi deplasmanda ac kaldi ? Hangi statta dayak yediler ? Ama programi ac bak, hepsi taraftar hepsi cefakar. Aralarinda bi geronimo apo'yu taniyorum, o da eskiden beri fenerbahce blog'u yazar. 

Dedigim gibi sevgili Galatasarayli kardeslerim, FBTV ve yayinlarini umursamayin, GSTV ve BJKTV de ayni sekilde, cunku bu medya gucudur, en tehlikeli silahtir, en guclu hipnoz yontemidir, kendi istedikleri seyleri yaptiriyorlar insanlara.

Biz Alex'i havaalaninda ugurlarken babam telefon acmisti bana, adamcagiz FBTV'yi acmis kaptani son kez gorurum umuduyla. Ama FBTV'de ne varmis biliyor musunuz, Revivo'nun golleri. O gunden beri FBTV'yi hic acmadim, padisah gidene kadar da acmayacagim, yemin olsun."


Kaynak: http://www.tribundergi.com/forum/viewtopic.php?f=1&t=92705&start=90#ixzz2DtPPl9nj

İç Saha Golcüsü



Maksat blog dolsun.

Eric Bautheac, Nice'de oynuyor. FM oynayanlar yakından tanıyabilir. Ben oynamadığım için tanımıyorum. Dün Paris SG'e gol atmış. Paris'i yıkan adamlardan biri.

Bu sezon 5 gol attı. 5 gol de iç sahada Nice'in Stade du Ray'inde... Gol atamadığı Bastia ile Toulouse, attıkları Lille, Brest, Saint Etienne, Nancy, Paris SG

Bundan önce 2 sene Dijon'da oynamış. Orada da 9 gol atmış, 7 tanesi iç sahada.

Öyle işte... Nice'in kale arkası da güzel duruyor.

Arda İle Maç Kaç Kaç



Arda, Emre ile birlikte Fenerbahçe basketbol takımının Madrid kampını ziyaret etti ve ardından Fenerbahçe TV'ye röportaj verdi. Ondan sonra olaylar gelişti. Özellikle Galatasaraylılar yine yeniden Arda'yı tartışmaya başladı.

Açıkçası Fenerbahçe basketbol takımını ziyaret etmesini yadırgamıyorum, karşı çıkmıyorum. Basketbol takımındakiler arkadaşı olabilir, gidebilir, görebilir. Milli takımda da Fenerbahçeli sporcular var, onlarla aynı yemeği yiyorlar, aynı odada uyuyorlar. Bunlar sorun değil. Ama Fenerbahçe TV'ye çıkması, Kıvanç ile yan yana gelip röportaj vermesi sorun. Aslında sorun da değil artık, Arda'nın yaptıkları çok fazla şaşırtmıyor ne de olsa, üzerinde durulacak şeyler, şok etkisi yaratacak konular değil.

Bir arkadaşımız diyor ki "Greenpeaceçi'den 1 saatte kurtulamayan adam, Arda'nın kameralardan kurtulmasını bekliyor". Ben Greenpeace'ten 5 saniyede kurtulduğum için Arda'nın hareketini eleştirme hakkına kavuuşmuş bulunuyorum. Tabi aslında Greenpeaceçi kızlardan kurtulma isteğini olmayan ve muhabbeti uzatan arkadaşlar da benimle aynı doğrultuda ilerleyebeilir. Ne de olsa "kusura bakmayın, ilgilenmiyorum, vaktim yok" dediğiniz zaman, yol açıyorlar. Kıvanç'a da herhalde "Kusura bakma, fotoğraf çekin ama röportaj vermeyim" demek çok zor olmasa gerek. Arda'yı aklamak için Fenerbahçe Tv'nin magazin servisi gibi çalışıp bir anda ortaya çıktığını düşünmek tartışmayı sonlandırıyor.

Ben genelde Greanpeaceçilerle Bağdat Caddesi'nde karşılaşıyorum. 10 dakika sonrasında-öncesinde de Kıvanç geliyor. Üzerimde Galatasaray poları olunca sert sert bakışlar atmaya çalışıyor. Sanki, sokak ortasında infial yaratıp dövdürecek. Belki biz de öyle bakıyoruz o anda, bilemiyorum. Antipatik bir kardeş. Antipatik bir kanal. Antipatik olmasa bile ezeli rakibin kanalı. Resmi yayın organı. Transferi duyurduğu, Galatasaray'a ilk salladığı yer. Bir Galatasaraylı'nın çıkmaması gereken bir yer. Yapılan klipler, hazırlanan videolar, söylenen sözler, cümleler... Yadırgamamak mümkün değil. Fakat konu Arda olunca, sürekli bir ortamı yumuşatma çabaları. Ben "Ara sıra Fenerbahçe Tv izlerim" dediğim için yemediğim taşak kalmadı, adam röportaj veriyor, "sorun yok, bunlar normal şeyler."

Bir de Arda Fenerbahçe'ye gidecek geyiği var. Bunu da, çok dile getirmiş biri olarak, açıklayalım. Bu bir geyiktir. Arda Fenerbahçe'ye transfer olmayabilir. Olursa tabi ki çıkıp "ben demiştim" derim ama olmama ihtimali daha yüksek. Mesele olması veya olmaması değil zaten, olası bir transferin şaşırtmayacak olması. Bunu idrak edemeyip, "aha bakın transfer olmadı" diyerek çatışmaya dökmek saçmalık oluyor.

Arda Turan meseleleri artık çok da büyütülecek konular değil, olmamalı. O tercihini yaptı. O artık Galatasaray'ın çocuğu olmak istemedi, onun amacı "milletin sevdiği genç" profili çizmek. O yüzden herkese sıcak davranıyor. Bir camiaya ait olmak istemiyor. Metin Oktay olmak istemiyor, Hakan Şükür olmak istemiyor. Bunu olmak için kariyeri boyunca Galatasaray'da oynamasına da gerek yoktu ama o buradan ayrılır ayrılmaz köprüleri atmaya başladı zaten. 

Bitirelim. Arda yarın Samandıra'da idmana çıksa şaşırmam. Arda Fenerbahçe'ye gitse bir kesim de "Onu bu hale siz getirdiniz" diyerek onu aklar bizi suçlar. Öte yandan Arda bundan sonra hayatı boyunca Fenerbahçe demese de şaşırmam. Vardır bir planı kafasında. Arda çok da ilgileneceğimiz bir konu değil. Tabi ki futbolu seviyoruz, takip ediyoruz. O yüzden bu oyunun figürlerinden biri olan Arda'yı konuşacağız, ara sıra golünü paylaşacağız, futbolundan bahsedeceğiz. Fakat artık o da herkes gibi. Radamel Falcao ile Arda Turan'ın farkı kalmadı. Falcao'nun da Fenerbahçe'ye transfer olma ihtimali, 30 yaşına gelince olsa bile, var; o da şaşırtmaz Arda da...


Cuma, Kasım 30

Route Irish


İspanya, İrlanda, Meksika, Cantona iyi de Irak olmamış sanki. Ken Loach'a laf etmek haddimiz değil ama sanki inanarak severek yapmamış. Yapmış olmak için, Irak hakkında da birşeyler demiş olmak için yapmış sanki.  Film bitsin diye bekliyoruz. Daha önce Holywood'da bile defalarca anlatılan hikaye. Hassas bir konu, güzel bir konu ama benzerlerinin çoğundan farkı yok.

GS TV'de Tanıdık Yüz


Yukarıdaki görüntüyü hatırladınız mı? Bazılarımız için unutulmaz bir sahne. Ege Tv, Karşıyakalı taraftarlar tarafından basılıyor. Selamün Aleyküm abiler diyen abi, masaya vuran abi hepsi ayrı bir tat, unutulmayacak figürler. Ama tabi ekranda, ilk başta beliren moderatör unutulmaz karenin kilit isimlerinden biriydi. Bu sahneye bakıp çok muhabbet ettik, defalarca andık. Bir ortama girdiğimizde "selamün aleyküm abiler" diyerek gönderme yaptık.

Aradan seneler geçti. Galatasaray Tv açıldı. Hiç izlemedim desem yeridir. Sonradan, yeni yeni Sessiz Sinema'ya takıldım. Yine bir şey fark etmedim. En sonunda Mert uyardı. Ege Tv baskınındaki moderatör Can Erbeşler artık Galatasaray Tv'de çalışıyormuş. 

Nereden nereye işte. İnsan şaşırıyor, yüzde tebessüm oluşuyor. En azından o South Park sessizliğinden daha samimi. Taraftarın sillesini yemiş adam, içimizden biri gibi.




Perşembe, Kasım 29

Unutulmaz Fotoğraf


Euro 96 döneminin efsane fotoğrafını buldum. Uzun süre aradım ama bulamamıştım, bugün buldum. 

Olay şu; Hollanda takımı İngiltere'de kamptayken bir takım yemeği yiyor ve fotoğraflar çekiliyor. Bu fotoğraf ise bütün Avrupa'da şok etkisi yaratıyor. Ön tarafta beyaz futbolcular ve teknik direktör Guus Hiddink dururken, Hiddink'in arkasındaki masada siyah futbolcular toplanmıştı.

Beyaz ve siyahların ayrı ayrı yemek yediği fotoğraf uzun süre tartışıldı. Aslında tam Amerikan tarzı psikolojinin ilgisini çekebilecek konu. Çünkü konunun ırkçılıktan çok farklı olduğu futbolcular tarafından dillendirilmişti.  "Ne görüyorsan aslında o sensin" tarzı bir çıkarım olabilirdi. Zaten dikkatli bakanlar arka masada bir beyaz oyuncunun da olduğunu görecektir (Witschge)

Arka masada oturanlar, Kluivert, Davids, Seedorf, Reiziger ve Winston Bogarde. Yanılmıyorsam hepsi Surinam asıllı ve hepsi Ajax oyuncusu. Aslında onların sorunu kulüp takımında kaptanlıklarını yapan Dany Blind ile ilgiliydi. Bir ücret sorunu yaşanmıştı yanlış hatırlamıyorsam ve siyah oyuncuların ona karşı aldıkları bir tavırdı. Zaten ön masa; Hollanda papazları masası gibi. Dany Blind, Bergkamp, hocayı da almışlar aralarına.

İlginç bir fotoğraftı ve çok büyütülmüştü. Sonuç olarak da Hollanda çok başarısız bir turnuva geçirmişti. Buna benzer bir fotoğraf Galatasaray'da da yaşanmıştı, Lincoln zamanı.

Yine uzattık lafı ve Galatasaray'a getirdik. Unutulmaz fotoğraf blog arşivinde yer alsın.


Galatasaray 76 - 52 L.Kuban




Açıkçası maça giderken çok büyük beklentim yok. Kuban'ı her türlü yenerdik, 25 sayıyı yakalayacağımıza ise ihtimal vermiyordum. Haliyle maç öncesi oluşan havanın aksine bir formalite maçı olacaktı. 

Bu hissiyatla gittim ve tamamen yanıldım. Beklentimin tuttuğu tek nokta, taraftar sayısı ve coşkusuydu. Salon tamamen dolu olmasa da, tamamen dolu olan maçlardan bile daha etkiliydi.

Takım da maça fırtına gibi başladı. Uzun süre rakibe sayı imkanı vermedik. Bir anlık gaz olmadığı maç sonunda iyice belli oldu. 54 sayıda tuttuk kupanın favorilerinden Kuban'ı. Savunmadaki direncin yanında hücumda da çok iyiydik. 24 sayı farkla biten maçın kırılma anlarından birinin Domercant'ın sakatlanması olması çok ilginç. Domercant maça iyi başlamıştı. O çıkınca tökezlemedik aslında, sonuçta maçı 24 sayı ile kazandık. Normal bir maç için üzerinde durulmayacak bir ayrıntı. Ama bu maçı tamamlasa belki farkı 30'a çekerdik. 

Takımın eleştirilecek herhangi bir tarafını bulamıyoruz. Bulmak ve hatta aramaya çalışmak bile ayıp. Belki ufak şanssızlıklar. Bazı fauller, basket-faul'e tamamlansa iş değişirdi. Veya Cenk o serbest atışı soksaydı.

Henüz grup aşamasında bu kadar heyecanlı maç oynamak güzeldi. Saçma sapan Caserta veya Panoinos ile oynayıp kupaya konsantre olamayabilirdik. Şimdi herkesin aklında bu kupa var, maç tarihleri soruluyor, diğer gruplardan gelecek takımların hesabı yapılıyor. Bu güzel bir şey. Bunu yaratan da koç Ataman'dır. Gerçi ona kalsa grubu birinci veya ikinci bitirmenın pek farkı yok. Bence ise birinci bitirmek büyük avantajdı. Yine de koçun konuşmalarından, hareketlerinden ve mesajlarından anlıyoruz ki, kim gelirse gelsin bizim için çok da önemli değil. Aslında böyle de olması lazım.

Bu arada koçun tavırları demişken, dün maç sonu sahaya girişi, Pashutin'in havada kalan elini es geçip hakeme gitmesi daha sonra tribüne dönüp Yılmaz Vural tarzı yumruk kaldırması müthişti.

Bir an kız takımının Taranto maçları aklıma geldi. Hele o farkı 27'ye çıkaran o basketten sonra salonun ayaklanması; bir an büyük bir iş yapacağımıza ihtimal vermiştik. Ama gerçekten de son topta hakemler çalması gerekeni çalmadı.

Sağlık olsun demekten başka bir şey yapamıyoruz. Gerçi sağlık konusu da sıkıntı. Domercant 6 ay yokmuş. Büyük kayıp, büyük şanssızlık. Domercant sakatlandığ an onu saha kenarına taşıyan Engin, ellerini kafasına koyarak üzüntüsünü belli eden Macvan, sahanın içine girip takıma moral vermeye çalışan Lakoviç, güzel bir takım kurulduğunun göstergesi. Bu takım iyi işler yapacak.