ankaragücü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankaragücü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 1

Ona Her Yer Paris


Şu ana kadar Süper Lig'de yapılan en sükseli transfer kesinlikle Jese Rodriguez. Verim konusunu ayrıca yazacağız ama isim olarak daha güçlüsünü sadece resmileşen transferlerde değil, gazete sayfalarındaki dedikodularda bile bulmak zor. Ne Weghorst, ne Carvalho, ne Solbakken...

Zira Jese futbol hayatına inanılmaz bir potansiyel ve büyük bir beklentiyle başlamıştı. O ilk adımları en yakından izleyenlerden biriyiz. 2013 yılında ülkemizde düzenlenen U-20 Dünya Kupası'nda, Julen Lopetegui'nin çalıştırdığı İspanya'nın en önemli oyuncusuydu. Suso, Paco Alcacer, Juan Bernat, Saul, Gerard Deulofeu gibi isimlerin olduğu bir kadrodan bahsediyorum. Zaten takımın 10 numaralı formasını kapmıştı. 

Jese, İspanya'nın TT Arena'da oynadığı üç grup maçında dört gol atmıştı. O maçların birinde, turnuvayı şampiyon olarak bitirecek Pogbalı, Umtitili, Zouma'lı Fransa'yı 2-1 yenmişlerdi. 

O turnuvada sarı-kırmızı koltuklu TT Arena, sarı-kırmızı formalı İspanya'ya uğur getirmişti. İspanya bir sonraki turda yine aynı stadyumda, yine Jese'nin gol attığı  maçta Meksika'yı yenmiş, fakat çeyrek final için gittiği Bursa'da Uruguay'a yenilmişti.

O turnuvadan uzun uzun bahsetmeye gerek yok. Aslında o turnuvanın ekmeğini Süper Lig olarak az yemedik ama şimdilik konu dağılmasın. Jese'den devam edelim.

Turnuvayı Bruma ile beraber beş golle tamamlayan Jese, dönüşte Real Madrid'in A takımına yükseldi. Sezonu da 18 maç oynayarak ve beş gol atarak tamamladı. Genç bir futbolcu hiç de fena değildi. Daha çok kenarda oynuyordu, Gareth Bale ile forma savaşı veriyordu. Her şey iyi gidiyordu. En azından saha içinde... Saha dışında ise ters bir şeyler olduğu belliydi.

O sezonun ortasında, henüz kendisini Real Madrid'de bile tam kanıtlamışken ilginç bir açıklama yaptı. "Dört sene sonra Ballon Dor'u kazanacağım" dedi. İddialı futbolcuları severiz. Ama iddiaları tutarsa... Jese'nin iddiası tutabilirdi ama tutması için çok fazla çaba sarf etmedi. Sadece yeteneklerine güvendi.

Aslında çok da yetenekli bir oyuncu değildi. Teknik anlamda belirtiyorum bunu. Kusursuz bir top tekniği, üstün bir çalım becerisi yoktu. Bir sihirbaz değildi. Güçlüydü. Hatta halterci gibiydi. O fiziğe rağmen de hızı iyiydi. Fakat bunlar hep fiziksel becerilerdi. Vücuda iyi bakmayı şart kılıyordu. Yani onun olası zor ve formsuz zamanları için "Form geçici, klas kalıcı" cümlesini kullanmak zordu.

İşte tam da o dönemde çapraz bağlarını yırttı.  Devam eden iki sezonda Real Madrid'de çok az maçta ilk 11 şansı bulabildi. Yaş ilerliyordu ama 2013-14'ten daha iyi bir sezon da geçiremiyordu.

2016'da PSG'ye transfer oldu. Bu transferin sebebi tamamen potansiyeliydi. Yoksa bir form durumuna kanma söz konusu değildi. Zaten PSG de hemen onu kiraya göndermeye başladı. Önce rehabilitasyon için doğduğu yer Las Palmas'a, sonra Stoke'a, Real Betis'e... Paris'e geri döndüğü oldu, sonra yine bavulları topladı. Her yol denendi, her yol Paris'e çıktı ama onu sahada görme ihtimali giderek azaldı.

Paris'in gece hayatı, Jese'nin içindeki Las Palmas ruhu, şöhret, para ve diğer birçok faktör birleşince saha dışıyla daha çok anılmaya başlandı. Mesela çapraz bağları yırtıldıktan bir hafta sonra verdiği bir parti esnasında, bulunduğu yerde yangın çıktı. Yangından kurtarılması gündeme oturdu. İlişkileri de sık sık gündem oldu. 29 yaşında ve beş çocuğu var. Hatta bunlardan birinin babası olduğunu, doğumdan sonra İnstagram'dan öğrendi. Babalık testi ile oğlunun velayetini sonradan kabul etti. 

Şu anda Instagram'da 600 bin takipçisi bulunan Aurah Ruiz ile beraber. İspanya'da gündemden düşmüyorlar. Bir ayrıldılar, bir barıştılar. Ayrıldıklarında Jese'nin başka ilişkileri ve o ilişkilerden çocukları oldu. Sonra tekrar geri döndüler. İkisi de sık sık sansasyonel açıklamalar yaptılar. Evlendiler. Çocukları oldu. Fakat erken doğan çocuklarının sağlık sorunu oldu. Ruiz, Jese'nin oğluyla ilgilenmediğini söyledi. Hatta Jese'yi mahkemeye verdi ve hem tazminat hem hapis cezası talep etti.

İspanyol medyası bu ilişkiye sıkı sıkı sarıldı. Devamlı dedikodular türetti. Mesela Ruiz, bir ara İspanya'da Big Brother tarzı bir yarışmaya katılmış ve bir süre sonra yarışmadan elenmişti. İspanyollara göre Jese, sevgilisinin elenmesi için 5 bin euro'luk masrafa girmişti.

Tabi ki burada ahlakçılık yapmaya çalışmıyorum. Fakat bu fırtınalı adamın saha içinden çok saha dışında görünmesi önemli bir soru işareti olarak ortada kalıyor. Hatta tam da bu iki alanın birbirine nasıl karıştığının güzel bir örneği de 2020'de yaşandı.

Covid'in en yoğun yaşandığı 2020 yılında, Jese kuralları ihlal ederek bir parti verdi. Bu partinin ortaya çıkması sonucu PSG ile sözleşmesi feshedildi. Tabi tek nedenin bu olmadığı iddia ediliyor. Tam da o günlerde oyuncunun sevgilisi Ruiz'i Rocio Amar ile aldattığı iddia edildi. Bu da kulübün sabrını taşıran gelişmelerden biriydi.

Biraz futbola dönelim o zaman. Zira çılgın atan 5-6 seneden sonra Jese de öyle yaptı. Doğduğu yere, Las Palmas'a geri döndü. Son 1.5 sezonu orada geçirdi. Aslında fena da bir performans sergilemedi. İlk yarım sezon bir alışma süreciydi ama sonarsında, yani geçen sezon devamlı oynadı.

Sıklıkla da forvette görev aldı. Çok fazla gol attığını söylemek mümkün değil. Geçen sezonu 11 golle tamamladı ama bunların 5 tanesi penaltıdandı. Yine de takıma büyük katkı sağladı. Asistlerini de es geçmemek lazım. 44 maçlık sezonda 41 karşılaşmaya çıktı. Ankaragücü'nün transfer gündeminde Diego Costa ve Danny Welbeck gibi isimler yer alıyordu. Aylardır sahalarda görmediğimiz yaşlı oyuncuları veya ilk 11'den düşmüşleri transfer etmektense, oynayarak gelen ve halen 30 yaşın altında olan bir oyuncuyu getirmek bence daha doğru bir hamle.

Öte yandan sezonu pek de iyi bir anıyla bitirmedi. Play-off yarı finalinde Las Palmas, Tenerife ile eşleşti. İki maçı da kaybetti. Jese iki maçta da oyundan alındı. Elenmenin ardından da teknik direktörü basın önünde eleştirdi ve oyundan çıkmasının hata olduğunu söyledi. Devamında kulüpte kalması kaçınılmazdı...

Zaten Jese denilince aklıma goller değil, ünlü güzel kadınlar, partiler ve basına verilen demeçler geliyor.  Şarkı,  "Bize her yol Paris değil, her yer Ankara" diyor ama sanki Jese için tam tersi. PSG ile sözleşmesi fesh edilmiş olabilir. Fakat onun için her yer ışıltılı Paris geceleri ve coşkulu Kanarya Adaları partileri gibi...

Yine de futbolsever olarak bize giren çıkan yok. Parayı veren Ankaragücü, riske giren onlar. Bizim için güzel bir merak unsuru oluştu. Bakalım Jese futbol oynayacak mı, futbola geri dönecek mi? Yoksa hayal kırklığı yaratan transferlerin arasına geçip bize yeni bir hikaye mi kazandıracak? Sorular güzel, iki cevap da bizim için aynı çekicilikte...

Öte yandan Ankaragücü'nün mevcut transfer hamleleri de çok enteresan geliyor. Alışık değiliz. Uzun zamandır, transfer dönmelerini eldeki oyuncularını (çoğu alacağı bulunan) göndermekle uğraşan, transfer yasağı alan, transfer tahtasını son günde açan ve o son güne 15 transfer sığdıran bir kulüp görüyorduk. Bu ezber olmuştu. Bu sezon ise henüz Temmuz gelmeden önemli isimleri kadroya kattılar.

Bence Jese en iyisi değil! Portekiz'in Gil Vicente takımından gelen Pedrinho'yu merakla bekliyorum. Portekiz Ligi'nin en çok asist yapan ikinci oyuncusu olan Pedrinho, büyük ihtimalle forvet arkası oynayacak. Peki Jese nerede oynayacak? Las Palmas'ta çoğu maçını en önde oynamıştı. Yine öyle düşünülebilir ama bana sanki bir sükseli santrfor transfer daha yapılacakmış gibi geliyor. Öyle bir durumda da Jese'nin yeri sağ kenar olabilir. Tıpkı Real'de ilk (ve son) parladığı zamanlar gibi... Bekleyip göreceğiz ama bunun için de heyecanlıyız.

Salı, Şubat 11

Büyüklere Dokunma!


Anadolu takımları, İstanbul'un şampiyonluk adaylarını yendikten sonra, hemen ertesi hafta oynanacak maça kolay kolay konsantre olamazlar ve genellikle kayıp yaşarlar. Süper Lig'in yazılı olmayan kuralıdır. Fakat bu sezon işler daha da çetrefilli bir hal aldı. Sadece ertesi haftayı değil, sonrasındaki periyodun neredeyse tamamını kara bulutlarla geçiriyorlar. Günün sonunda da fatura teknik direktörlere kesiliyor. 


Sergen Yalçın (Yeni Malatyaspor): Beşiktaş'ı yendi iki maç sonra görevinden alındı.

Yücel İldiz (Denizlispor): İlk hafta Galatasaray'ı yendi. Ardından oynadığı altı haftada sadece bir galibiyet alabildi. Yerine Mehmet Özdilek geldi.

Bülent Korkmaz (Antalyaspor): Kadıköy'de Fenerbahçe'yi yendi, Ardından üst üste dört hafta yenildi. Görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

Metin Diyadin (Ankaragücü): Beşiktaş ile berabere kaldı. Sonrasındaki üç hafta yenildi. Görevi sona erdi.

Mustafa Kaplan (Ankaragücü): İstanbul'da 2-0 geriden gelerek Galatasaray ile 2-2 berabere kaldı. Sonrasındaki üç maçı kazanamadı. Görevde kalamadı..

Mustafa Kaplan (Gençlerbirliği): Galatasaray ile 0-0 berabere kaldı. Ertesi hafta kazandı ama sonraki hafta yenilince görevden alındı.

Bülent Uygun (Kayserispor): İlk maçında Fenerbahçe'yi yendi. Devamındaki altı haftada sadece bir maç kazanabildi. Yollar ayrıldı.

Cuma, Ağustos 31

Dolar Boz Yabancı Getir


Mehmet Yiğiner ilginç bir başkan. Çok sivri değil ama işini bilir. Geçtiğimiz günlerde "Yabancı sınırı düşsün" diyerek bir açıklama yaptı. Açıklamasını yaparken milli refleksten, ekonomik tetikçilerden bahsetti. Üretimin önemine dikkat çekti. Devam eden 10 gün içinde kulübüne üç tane yabancı oyuncu transferi yaptı. Transferlerden önceki Galatasaray maçının kadrosunda zaten 10 yabancı oyuncu vardı. Üç tanesine daha ihtiyacı var mıydı emin değiliz. Zira böyle bir değerlendirme yapınca bazı arkadaşlar, "Adam sınırın düşmesini isteyip, yabancı transfer edebilir. Ligde rekabet etmek zorunda" diyebiliyor. Esasında haklılar. Fakat bir kulüp başkanı bunları derken hiç olmazsa biraz da üretime yönelebilir. Kimse ona 'üretme ama yabancı al" zorlamasında bulunmuyor. Keza bir alt ligden gelen takımın geçen seneki rakiplerinden biri olan Altınordu, yabancı oyuncu oynatmadan kendi liginde rekabet edebiliyor.

Durum tespiti veya dileği ile yaptırımlar tabi ki farklı olabilir. Fakat kullanılan dil de önemli. Siyasi mesajlar vererek, göz önüne çıkarak, bazı duygulara oynayarak yabancı sınırının düşürülmesini istemek ama diğer yandan bunun keyfini sürmek ile Türkiye'de oyuncu yetişmesi için çabalamak arasında fark var.

Mehmet Yiğiner ilginç bir başkan. Dolar konusunda da aynısını yapmıştı. 2016 yılının Aralık ayında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısına ayak uydurarak dolar bozdurmuştu. O zaman Dolar 3.50'ydi. Yiğiner bankada 10 bin doları olduğunu söylemişti. Tabi ki bu tavır alkışlanabilirdi. Fakat sonra bu ilginç başkan bir kez daha haberlere çıktı.

Aylar önce 10 bin doları 3.50'den bozduran Yiğiner, 2018 yazında bir kez daha dolar bozdurdu. Aradan geçen 1.5 senede ne kadar dolar tedarik etti, ne kadar kâr etti ayrı ve bilmediğimiz bir konu. Bildiğimiz tek şey; bu sefer dolar bozdurduğunda kur 7.5'lara dayanmıştı. Yani en yüksekten... 

Şu an dolar 6.5 seviyesinde. Bir ara 6.00'ın altındaydı. Belki Yiğiner o sırada tekrar almaya başlamıştır. Günahını almayalım. Dolar bundan sonra yükselir mi iner mi durur mu yatırımcılar bilir. Fakat tehlike anında hiç panik yapmayın. Yiğiner dolarlarıyla orada olur ve ekonomik tetikçilere dersini verir.

Bakalım Ankaragücü, önümüzdeki 2-3 yılda altyapısından ne kadar oyuncu üretecek?

Cumartesi, Ocak 31

Umut Kalmadı



Geçen seneki Ankaragücü takımı oldukça sempatikti. Hikayesi olan futbolculardan kurulu bir takımdı. Burada da sık sık yazmaya çalıştık. Onlardan biri 20 yaşındaki forvet oyuncusu Umut Nayir'di. Takımın en golcü isimlerinden biriydi. Fakat onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bu değildi.

Mehmet Umut Nayir; Ankaragücü'nün üst liglere geri dönmesi için çabalarken aynı zamanda Ankara Üniversitesi'nde hukuk okuyordu. İyi bir okul, zor bir bölüm. Küçümsemek için demiyorum ama zaten az sayıda üniversite okuyan futbolcu varken, onların da çoğu beden eğitimi gibi bölümler okuyorken, Umut gibi bir karakterin çıkması heyecan vericiydi. Aynı zamanda efendi, karakterli, düzgün bir çocuğa benziyordu.

Saha içinde ise uzun boylu güçlü fena olmayan bir tekniği olan ama ağır bir yapıdaydı. Buna rağmen ligin en tehlikeli isimlerinden biri oldu. Altyapısından yetiştiği Ankaragücü'nün A takımına 30 yaşında dönen Levent Kale ile müthiş ikili oldular. Levent'in yaşı yukarısı için geçiyordu ama Umut'un potansiyeli onu 2.Lig'de tutmaya yetmeyecekti.

Öyle de oldu. Hiç sevmediğimiz ve hiç sevmeyeceğimiz takımlardan biri olan Osmanlıspor, Umut'u transfer etti. PTT 1.Lig'in en bonkör takımı, en kalabalık kadrosu 20 yaşındaki Umut'u transfer etti. Geçen senenin gol kralı Muhammed Reis, Süper Lig patentli Mehmet Yıldız, Avrupa'nın takip ettiği genç yıldız adayı Aminu Umar, jeneriklik gollerin adamı Erdal Kılıçarslan, sürpriz golcü Dilaver Güçlü, hakettiği yere bir türlü gelemeyen Serdar Deliktaş gibi isimlerin yanına bir de Umut eklendi. Şu kadro alternatifi neredeyse Galatasaray'da yok. İnsan biraz üzülüyor. Şaban Genişyürek'in şans bulamadığı yerde Umut hangi ara oynayacak... Ama bir de başarırsa... İnşallah başarır.

Tabi bir de işin siyaset boyutu var. Osmanlıspor, Gökçekler, Ankaragücü... Osmanlıspor, yani Gökçekler, bu transfer için uzun süredir peşlerinde olduğu Ankaragücü Kulübü'ne 750.000 TL ödedi. Az mı çok mu ayrı konu. Hatta sadece açıklanan para mı gitti o da muamma olarak kalacak. Ankara Belediyesi'nin transferden hemen önce Ankaragücü'ne 2 milyon TL ödemesi de bir kenara yazılmalı.

Ankaragücü'nde bu sezon elle tutulan iki isim vardı. Umut 8 gol kaydetmişti, Mehmet Erdem de form durumuyla dikkat çekiyordu, o da Göztepe'nin yolunu tuttu. Kalan isimler arasında en golcüler, 3er gol atan Serhat Gülpınar (35) ve Levent Kale(31). Galiba Umut yukarıya doğru giderken, Ankaragücü de aşağıya gidecek, keza küme düşme hattıyla arasındaki puan farkı sadece 3...

Cuma, Mayıs 30

Kale Gibi Golcü



Tamam Rickie Lambert'in olayı biraz daha duygusal, milli takıma kadar yükseliyor. Ama Levent Kale'nin de ondan aşağı bir tarafı yok. Üstelik bu sezon 15 gol atarak, takımın en önemli adamı oldu. Alanya maçlarında sahada olsaydı belki hikaye daha güzel olurdu.

Rickie Lambert da Liverpool ile 15 gol atsın, sonra bir daha konuşalım...

Çarşamba, Mayıs 21

Çeyrek




Hafta içi, mesai saatinde, 2.Lig play-off çeyrek final maçları.. Göztepe ve Ankaragücü tribünü.. Bu daha çeyreği, finali bekliyoruz...

Pazartesi, Ekim 28

En Kötü Zamanlar En Güzel Günler

 


Ankaragüçlüler çok mutlu. Çok garip değil mi? Süper Lig'de oynuyorsun, PTT 1.Lig'de oynuyorsun ama bütün o yıllar, son yıllar, hep hüzün hem kavga hep yenilgi. Ama son yılların en güzel günlerini 2.Lig'de yaşıyorsun. O yüzden sık sık derim, bir taraftarın başına gelen en güzel şey küme düşmek olabilir. Rantçılar, menfaatçiler, gösteriş budalaları yok artık. Biz bize kalma durumunu dibine kadar yaşıyorsun, diplerde. 

Ankaragücü'nün takımı da, futbolcuları da aynı durumdan besleniyor. Kadro altyapıdan gelen topçularla dolu. Hemen hemen çoğu Ankaralı. Ankara Hukuk'ta okuyan topçu bile var. Levent var mesela, 30 yaşında, Ankaragücü altyapısında yetişiyor, ama A takıma çıkamıyor, 30 yaşında takıma geri dönüyor. Bu sene 6 gol attı, en önemli gol ayağı.

Genelde böyle köklü camialar bir düşmeye başladı mı toparlayamaz. Kocaelispor, Diyarbakırspor, Göztepe uzun süre sıkıntı çekti, çekmeye de devam ediyorlar. Ankaragücü ise sezona beklenmedik şekilde o kadar iyi başladı ki, bir anda bu sene şampiyonluğun en güçlü adayı oldu. Olurlar mı olamazlar mı belli olmaz, çok da önemli değil açıkçası. Ama geçen sene 1.Lig'de topçularının enfes mücadelesinden sonra bu sene de taraftarların geri dönmesi çok güzel. 

Cumartesi günü saat 13.30 maçında 10.000 taraftar, rakip Pazarspor, kademe 2.Lig.... Şu an Barcelona taraftarı olmak mı Ankaragücü taraftarı olmak mı diye sorsalar, cevabım Ankaragücü olur.

Perşembe, Nisan 25

Sezonun Takımı


Son 13 maçında 3 kere yenilen bir takım düşünün. 18 takımlı bir ligde kaçıncı sırada olması gerekir?

Ankaragücü son sırada. Kesinlikle orayı hak etmiyor. İlk yarıda topladığı puanların azlığının sıkıntısını yaşıyor ama zaten ilk yarıda da oynadığı futbolun hakkı olan puanları alamamıştı. Birçok maçı öne geçtikten sonra kaybetmişti. İkinci yarıda tecrübe kazandılar, yenilmemeyi, hatta son dakika golüyle kazanmayı öğrendiler.

Geçen sezonun başına bu kadro başlasaydı, 34 hafta sonunda madem sonuncu olacaklardı, bu çocuklarla Süper Lig'de 1 sezon geçirselerdi belki de bu sene düşmeyeceklerdi. 

Ve evet hala cümleyi "bu sene düşmeyeceklerdi" diyerek kuruyoruz. Hala bir yandan "dayan" derken, diğer yandan "düştüler" diyoruz. Rize'den puan almaları imkansız gibi, geriye kalan iki maçta 6 puan alsalar bile yeterli olmayabilir. Lige büyük renk kattılar, bir çok takıma çelme taktılar. Önceki senelerin Diyarbakırspor'u, Kocaelispor'u ,Mardinspor'u gibi figüran olmadılar. Belki 2009'daki gibi Sakaryaspor gibi olacaklar. Unutulmayacaklar, yılın takımı olarak ligi noktalayacaklar.



Salı, Aralık 25

15 Ayın Özeti


Ankaragücü'nün 1.5 sezonu. Üstteki fotoğraf geçen sezonun ilk haftasından. Ankaragücü henüz Süper Lig'de, eylül ayında ilk maçına çıkıyor.

Alttaki fotoğraf son maçtan. İlk yarının son haftasından. Ankaragücü PTT 1.Lig'de. 1.5 senede ne olduğunu bilen bilir. Bir anda böyle olmuyor. O süreç çok sancılı. İsyanın geleceği, bir şekilde patlama olacağı belliydi. Fakat tribün de, şu anda ne kadar çok sıkıntı çekse de, şapkayı önüne koymalı. Bu kulüp de bu duruma bir anda düşmedi ve yaşananlar olurken onlar da tribündeydi.  

1.5 sene gerçekten çok kısa bir süre.



Pazartesi, Aralık 10

Dayan


Ankaragücü futbolcuları kazanınca haftaya biraz olsun moralli başlıyoruz. Bu sayede Ay sonuna kadar dayanma gücü, hırsı kazanıyoruz biz de. Onlar başarıyorsa biz de başarırız... Gerçi böyle bir galibiyetten sonra rakipler Göztepe ve Tavşanlı da kazandı...

Dayanmak zormuş meğer

Salı, Aralık 4

Menemen Olayı



Menemen son 1 haftada çok popüler oldu. Samet Aybaba'nın Orduspor maçından sonra konuşmaları çok güzeldi. Aslında "menemen" işin süsüydü. Vurgulanmaya çalışılan, "Bakın biz menemen yiyoruz, paramız yok ama başarılıyız"dan öte bir şeydi. Samet Hoca, zorlu bir deplasmanın ardından (kazanılan) dönüşte idman yapılacağını, bundan da kimsenin şikayet etmediğini, futbolcuların bir çoğunun eve gitmeyip kendi isteğiyle tesiste kalacağını, o esnada da menemen yiyerek sohbet edeceklerini söylemek istedi, söyledi. Yani takım içindeki birlik beraberliğe vurgu yaptı. Menemen bu işin güzel bir süsüydü; belki de eskiden kalan bir geleneğiydi.

Konuyal ilgili Mehmet Demirkol güzel bir şey söyledi. Eğer böyle bir sezonda takım kuracaksınız, gece tesiste menemen yiyecek futbolculardan seçeceksiniz. Samet Aybaba o isimleri seçti. Sorun çıkarmayan, takım ruhuna uygun davranan. Yoksa menemen değil mesele, Oğuzhan, Ersan falan tost yiyor hatta. Önemli olan o sofraya oturmaktı.

Beşiktaş teknik heyeti ve oyuncuları menemeni sonuna kadar hak ediyor. Ama bu olayın Beşiktaşlı taraftarlara yansıması biraz farklı oldu. Endüstriyel futbola karşı duruyoruz diyen de oldu, paramız yok ama gururluyuz diyen de (İkinciyi rakipler de çok kullandı. Fakirlik olgusu bu ülkede hem aşağılama nedeni hem gururlanma; bu da ilginç).

Menemen fotoğrafları internete düşünce yorum yapan çok oldu, akla da Ankaragücü oyuncularının kendi yapıp yedikleri menemen geldi.


Ankaragücü'nun durumu gerçekten çok farklı. Takım tuhu ve birlik-beraberlik olarak Beşiktaş'tan farklı değil ama maddi olarak gerçekten daha fena durumdalar. İki menemen arasında 1 hafta fark var. İlginçtir, 1 hafta arasında oynanan bir maç var; Beşiktaş - Ankaragücü Türkiye Kupası maçı, İnönü'de...

Sözü çok uzattım, kıvrandım, içim rahat değil. Söylenmesi gerekeni söyleyelim. Beşiktaş, Ankaragücü'nü son dakikalarda bulduğu gollerle 3-2 yeniyor. Ankaragücü taraftarı genç ama mücadeleci topçularını tribüne çağırıyor. Türkiye'nin her yerinde alkışlarla karşılanan alkışlarla uğranan Ankaragücü takımı için o gün stadyumdan şu tezahürat yükseliyor: "Açlıktan ölün orospu çocukları"

Önce inanmadım, sordum birkaç Beşiktaşlı da doğruladı. Onlar da rahatsız olmuşlar. Benzerleri belki bizde de olmuştur veya olmamıştır, belki ileride olabilir. Ama bu zihniyetin takım farkı yok işte. Her yerde var. Yok fark. Menemen muhabbetinden fakirlik, emekçilik, işçilik, adalet kavramları geliştiriyorsun; ama senden daha kötü durumda olana, sana davranılandan, seni rahatsız edenden bile daha kötü, daha acımasız davranıyorsun.

Sonra ne oluyor? İşte o Beşiktaş takımının yediği menemenin bir anlamı, güzelliği, simge hali kalmıyor. Camiaya, kulübe mal edemiyorsun. Hoca istemiş, takım yemiş diye bakıyorsun. Menemen olayı sadece futbolcuların hikayesi ve neşesi adına güzel bir olay olarak kalıyor. Saha içine yansımarı güzel diyerek geçiyorsun, taç çizgilerinin dışına yakıştıramıyorsun. 

Menemene ekmek banarak prim kapmaya çalışmak; taraftara yakışmıyor. Onlara göre sadece kendi menemenleri güzel...



Pazar, Eylül 16

Ankara One Love


Ankaragücü taraftarının, Karşıyaka maçında açamadığı pankart. Polis izin vermemiş. Başka tribünler pankartlarında veya tezahüratlarında Bob Marley kullansa fena dilenilirdi ama vandal ve sorunlu(!) Ankaragücü tribününden kimse böyle bir şey beklemezdi.

Ben beklerdim, çok da güldüm, hoşuma gitti. Bob Marley felsefesini kağıt üzerinde değil deplasman otobüsünde veya Ankara sokaklarında uygulayan gençlerin  pankartı. Takım küme düşmüş ama kafa güzel, takımın peşinde koşmaya devam...

Perşembe, Ağustos 16

"Fatih Terim Ankaragücü'nde Başarısızdı"



Türk futbolunda ezber cümleler var. Aslında sadece futbolda değil, Türk halkının konuştuğu her konu hakkında böyle cümleler var. Futbola aşina olduğumuzdan bu ezber cümleleri ve yalanlarını kolaylıkla ayırt edebiliyoruz.

Mesela "Anelka Konyaspor maçında elle gol attı" tamamen biz ezber cümlesidir ve yanlıştır. Doğrusu, "Anelka, topu tutan kaleci Özden'in eline vurarak faul yaptı" olmalıdır. Çok fark eder mi? Etmeyebilir.

Mesela, Hagi'nin, Erol Ersoy'a tükürdüğü için kırmızı kart gördüğünü sananlar var. Veya bir grup da Hagi'nin aşırı itirazdan kart gördüğünü düşünür. İkisi de değil Hagi ilk sarı kart yardımcı hakemle konuştuğu için, ikinci sarı kartı Erol Ersoy'u omuzundan tuttuğu için görüyor. Ondan sonra da deliriyor.

Bir diğeri de bu yazının konusu. Derler ki, Fatih Terim aslında Ankaragücü'nde başarısız bir teknik direktördü, ne zaman Piontek'in yanında pişti o zaman başarılı olmaya başladı. 

Tabi ki her önermeyi, her teoriyi o zamanın şartlarıyla değerlendirmek lazım. Terim, Ankaragücü'nde çalışırken ben 2 yaşında falandım, bilemiyoruz o zamanları. Ama işte Maçkolik gibi eşsiz bir site var, arşivine bakıyoruz.

Gördüğümüz tablo söylendiğinin çok aksi bir durumu işaret ediyor. İmparator, göreve 1987'de başlıyor.  İlk iki maçında galibiyet, sonra Galatasaray'a yeniliyor. Fenerbahçe ve Beşiktaş'a karşı hocalık kariyerindeki ilk maçlarını 0-0 bitiriyor. Sezon fena gitmiyor, ligi 13.sırada bitiriyor. 34 maçta 12 mağlubiyet 10 galibiyet. Orta karar. Küme düşme korkusu yaşamıyor. Kupada ise yarı finale kadar yükseliyor.

Bir sonraki sezon ise çok daha iyi bir performans sergiliyor. Takımını 6.sıraya taşıyor sezon sonunda. Sezonun son 12 maçında sadece 1 kez, onda da Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finalisti Galatasaray'a yeniliyor. 36 maçta 17 galibiyet,bir Anadolu takımı için hiç fena değil.36 yaşındaki bir teknik direktöri çin ise çok daha iyi.

Acaba diyorum, Ankaragücü o sezonlarda Anadolu standartlarının üstünde bir kadro mu kurdu? Bizim bilmediğimiz, zamanın yıldız ve yıldız adayları mı vardı? Ama kadroya bakınca tanıdık isimlerin sayısı da az kalıyor. Gayet standart bir kadro var hocanın elinde.

Peki Fatih Terim için neden Ankaragücü'nde başarısızdı diyorlar? Ondan, kupa almasını mı bekliyorlardı? Belki maçkolikten sıyrılıp biraz Milliyet arşiv kurcalamak lazımdır.




Cumartesi, Nisan 21

Tribünlere Bahar Gelmiş



Federasyonun muhteşem uygulaması. Biten ligin heyecanını mayısa kadar tutalım. Nah tutarsın. İki küme düşmüş takım.

Normalde turnuvanın adı Bahar Kupası olacaktı. Bahar ayında ya, Bahar Kupası... Ne kadar zekice. Tribün ahalisi bahar gelmişken, ortada amaç yokken neden tribüne gelsin? Sonunda böyle bir manzara çıkıyor ortaya.

Bu turnuvanın kazananı, daha doğrusu mutlusu Ankaragücü. Genç çocuklar üst seviyede maç tecrübesi kazanmaya devam ediyor. Ve daha da entresanı maç kazanıyorlar. Samsunspor'u Hasan Ayaroğlu isimli bir gencin golüyle yendiler. Burada adı kalsın, 3-4 sene sonra bakalım, bu çocuk nerede olacak.