Komedi ve dramın eşit olarak dağıtıldığı ilginç konulu bağımsız sinema filmlerinin tüm ortak özelliklerini barındıran The Anniversary Party, benden geçer notu, hatta daha da fazlasını aldı.
Kuşkulu başladığım filmden sıradan sitcom'lardan alışık olduğumuz bir enerji bekliyordum, çok daha fazlası geldi. Yönetmen, senarist ve başroller aynı iki kişinin; Allan Cumming ve Jennifer Jason Leigh... Bu onların filmi. O nedenle de filme sahip çıktıkları çok belli oluyor.
IMDB puanı düşük kalmış; 6.3... Oysa çok daha iyisini hakediyor. Muhteşem bir film de değil tabi ama farklı. Sıkmıyor da. Gwyneth Paltrow, John Reilly ve Kevin Kline çok büyük katkı veriyorlar. Diyaloglar şahane. Üzerine düşünüldüğü çok belli.
Sıra dışı karakterlerin olduğu filmleri seviyorum. bu filmde de bolca var. Birden fazla dünyayı; tek bir mekana toplayıp, hepsini bir şekilde anlatabilen ve bir yandan da çok büyük evren sırları çözmekle uğraşmayan basit filmler... Sene kaç olursa olsun sizi izlemeye devam edeceğim.
Yahudi yaşlı adam ve müslüman genç bir araya gelir. Daha önce benzerleri olan bir film ama komik mi? Komik. O zaman sorun yok. Tam çıtırlık bir film. Hafif bir günde veya hafiflemek istenen bir günde gideri olur.
Her sığınağa, herkesin sığınağına saygımız var. Uzaktan 'rezil, arabesk, lümpen, boş, bitik' durabilen sığınaklar bile bizim için değerlidir... Çünkü ne olursa olsun, başka zamanlarda yan yana beraber olmayacağınız insanlarla, sadece askerde ve sığınakta aynı duyguları hissedersiniz.
Bu sefer tribünde değiliz. Stadyumun dışındayız. Eskiden Beşiktaş böyle bir yerdi. 1980'leri bilmiyoruz. 1990'lara yaşımız yetiyor ama karşıya geçmek, bizim gibi semtine bağlı çocuklar için gereksiz bir aktiviteydi. Orası aklımıza bile gelmezdi, zatan orası bizim için 'karşı'ydı. Şehri tanıdıkça karşıda olanın biz olduğunu anladık, bundan da ayrı bir gurur duyduk. O da ayrı bir yazı konusu belki de...
Sonuç olarak; ne zamanki semtimize sığmaz olduk, işte o zaman heyecanımız şehrin her noktasına taştı ve tribünlere gitmeye başladık ve işte o zaman diğer semtlerle başka semtlerin çocuklarını tanımaya başladık.
Eskiyi bilmiyoruz, gözümüzü açtığımız zamanı biliyoruz. Ve kabul etmeliyiz ki o zamanlar Beşiktaş farklıydı.
İstanbul'da bıçkın semtler vardır; Gümrük, Eyüp, GOP... Merkezi semtler vardır; Kadıköy, Şişli, Beyoğlu... Kendine has, içine kapanık semtler vardır; Beykoz, Sarıyer... Bir de bunların hepsinin toplamına sahip Beşiktaş vardır, bunun da en büyük ve belki de tek sebebi Beşiktaş futbol takımıdır.
Üniversite yıllarından hatırlıyorum. Hem Taksim'e çıkarak gecelere aktığımız, aşık olduğumuz kızların peşinde olduğumuz, hem de sabaha karşı nüfus azalıp az sayımızla sokaklarda yürürken hafta sonu oynayacağımız deplasmanı düşündüğümüz zamanlardı. Hayatta fazla bir takıntımız ve kaygımız yoktu. Hepsi bu kadardı işte. Sorumlu olduğumuz derslerin sınavlarına bile sadece bir gece ayırmak yeterken, 34 haftalık lig sezonuna 45 hafta, iki ay önce tanıdığımız kıza ondan sonraki iki seneyi ayırıyorduk.
İşte o gecelerde sık sık yolumuz Beşiktaş'a düşerdi. O zamanlar Beşiktaş böyle değildi. Her yerde üniversitelilerin mesken tuttuğu barların, cafe'lerin sayısı çok azdı. Yine kalabalıktı, yine transit geçit noktasıydı ama ne yaş ortalaması bu kadar düşük ne de sirkülasyon da bu kadar hızlı değildi. Kalan kalırdı. Ya oralı olan vardı, ya da her gece oraya gelen. Ve tabi bunların çoğu Beşiktaşlıydı ama hepsi sığınak çocuğuydu.
Özellikle hava biraz ılıksa, hatta hafta sonu kritik bir maç varsa her köşe başında bir kalabalık grup olurdu. Çoğu erkek, çoğu tribünden. Köşe başında, merdiven dibinde, çay bahçesinde, iskelenin önünde, açık olan kahvede, karanlık bir ara boşlukta...
İnsan şaşırırdı. Zaten biz de her şeye şaşırmaya meyilli bir yaştaydık. Tamam biz de takım tutuyorduk, tribüne gidiyorduk, her gün tuttuğumuz takımı düşünüyorduk ama hiçbir zaman her gece aynı semtin aynı noktasında birbirimizle buluşmuyorduk. Tamam; Galatasaraylı olmanın en büyük sıkıntısı buydu ama Kadıköy'deki Fenerbahçeliler de bunu pek yapmazdı. Beşiktaş'ta ise insan bazen bu buluşmaların telefon kullanılmadan yapıldığını düşünürdü. Evinde sıkılan, işinde sorun yaşayan, ertesi günü yokmuş gibi düşünen, sevgilisinden trip yiyen; kimseye "Nerdesiniz" diye sormadan, herhangi birini aramadan oraya giderdi. Ya da bize öyle oluyormuş gibi gelirdi.
Biz, her gece bir organizasyon yapmak için 12 farklı telefon numarası çevirip, olabilecek en kaprisli ortamlara girerken, bu adamlar kafanın içinde sıfır düşünceyle tamamen temiz bir şekilde, ezberledikleri yoldan ezberledikleri noktalara giderdi.
İşte bu nargilecide çekilen bu video, bana hep o günleri hatırlatıyor. O günleri bilmeyen biri için, çok da cazip görünmeyen bir atmosfer olabilir. Çok sayıda erkek, az sayıda kız, bir işletme, gelen çaylar, tüten nargileler, seslerini kalınlaştırarak bağırmalar... Belli bir elitlik düzeyine ulaşanların "Artık yeter" diyeceği bir görüntü. Esasında benim de pek sevdiğim bir ortam değil ama yukarıda anlattığım günler aklıma gelince, sanki o akşamların devamıymış gibi ekranın içine giresim geliyor.
Video, 2011'den. Youtube'da bundan daha eski bir kayıt yok bu tezahüratla ilgili. O yüzden her defasında sordum kendime; acaba bu besteyi bu ekip mi besteledi, yoksa önceden de var mıydı? Eğer bu ufak ekibin kendi çıkardığı bir şeyse ne güzel, öyle değilse de çok önemli değil.
Tezahürat iki bölümden oluşuyor. İlk başta beraber şarkılar söylemenin paha biçilemez olduğu Beşiktaş'a birkaç cümle... Sonrasında sıradan bir yabancıya sitemler akıyor. Neden ikisi bir arada? Çünkü burası bir sığınak. Sığınağa gelmenin asıl nedeni de, sığınaktaki rehabilitasyonu sağlayan da aynı tezahüratta...
Yine de itiraf etmem lazım; bu sözler başka bir melodiyle veya başka bir ortamda söylense aynı tadı vermezdi. Hatta hiç sevmezdim. Bütün büyüsü burada. Çay kaşığı ile ritm tutan çocukta, arada sesleri duyulan ve o ortama katlanabilen vefakar kızlarda, sarı şortlu ile makosen ayakkabıyı karşı karşıya oturtan dayanışmada, duvardaki BJK yazısında, 'en sonda Formula 1 arabası gibi 'hey hey'' diye narasını atanda, yanındakinin nargilesini alıp üfleyende...
Bunlar olmasa, bu bestenin de bu ortamın da pek çekiciliği yok. Zaten bunlar olmasa, burası sığınak da olmazdı. Diğer her yerden farkı kalmazdı. Zaten sığınak olması için, illa önümüzde bir maç olması veya altımızda tribün koltuğu olması gerekmiyor. Gerekli şartlar sağlandı mı her yer kaçılacak, sığınalıcak ve bir şeyleri unutturacak en güzel yerlerdir.
Sığınak, sadece dört tarafı yeşil sahayla çevrili üstünde çatısı olan yer değildir. Sığınak her yerdir. Önemli olan kaçmak, sığınmak, beraber olmak ve bir gaye için savaşmaktır. Neresi olursa olsun, ne fark eder? Dağ, taş, orman... Önemli olan beraber olmak, sığınabilmek, bunun savaşını vermektir.
Atmosferi güzel filmlerinden. Benm nazarımda taşrada geçiyor olmasının bunda payı büyüktür. Tarantino filmlerinin havası da var aslında ama tabi ki öykünün onlarla pek alakası yok. Tarz oraya hiç uymuyor. Yine de insan ilk sahneden itibaren soygun yapan bir çete, kanlı bir katil veya değişik bir karakter görebileceğini düşünüyor. Sonuncusu zaten mevcut.
Görüntü kalitesinin ve karelerin güzel olduğu filmlerinden. Burada da yönetmen başarısı öne çıkar. Craig Brewer bildiğimiz isimlerden değil, kariyeri de pek dolu gözükmüyor ama bu filmde iyi bir yönetmenlik koymuş diyebiliriz. Görüntü dışında, oyuncularından aldığı verim de üst düzeyde.
Ama Brewer senaryonun da sahibi ve filmin en zayıf noktasının kurguda olduğunu belirtmek lazım. Kötü bir hikaye değil ama biraz dağılmış ve toparlanamamış. Potansiyeli olan bir hikaye kötü bir hale düşmüş.
Samuel Jackson ve Christina Ricci'nin başarıyla oynadığı filmlerden. Jackson şaşırtmaz zaten ama bu adamın da yaşlandığını iyice görmeye başlıyoruz artık. Ricci'yi pek beğenmezdim fakat burada oldukça başarılıydı, daha da ilginç bir şekilde 'seksi kız'a bürünmesini takdirle karşılıyorum. Gerçi burada kendi fiziğinden çok canlandırdığı karakterinin payı da büyük.
Müziklerin başarılı olduğu filmlerden. Jackson'un da katkısı var. Blues, filme büyük tat katıyor ama zaten hikayeyi düşününce olmazsa olmazdı. Ve her şeyi düşününce kararsız kalan zihin, en sonunda tüm eksiklerine rağmen filme yüksek puan verir.
Kesinlikle komedi sinemanın en zor türü olabilir. İnsan güldürmek baya yetenek gerektiriyor. Yönetmen Steven Spielberg, senaryo Robert Zemeckis, başrol John Belushi... Güldüğüm sahne iki saat içinde 3 veya 4.... Belki 1979'da izleseydim, o soğuk savaş döneminde karşımıza çıksaydı o zaman hem güler hem düşündürdük. 2017 için zaman kaybı oldu.
Bu yazının devamı gibi bir şey.... Bu haber gerçek mi? o Rumen kız kimi tercih etti? O iş adamı kim? Hatta Galatasaraylı mı? Bunları bilmek en doğal hakkımız...
Literatürde Gilbert Grape olarak anılan bu filmi çok az kişi bilir ama izleyeni de çok sever. Bunun en büyük nedeni bence atmosferi. Esasında toz pembe bir atmosfer de yok. Babası ölen bir aile, yerinden kalkamayacak kadar şişman anne, hastalığı bulunan küçük kardeş, sorunlu kız kardeş, hafif yoksulluk, yükü omuzlayan büyük kardeş... İyiliğe dair hiçbir şey yok, hatta her şey karamsar. Fakat işte bazı duygular bizleri yakalama konusunda çok başarılılar. Dayanışma, sevgi, umut... Bunların hepsini hissediyoruz. Üstelik hiçbir duygu abartarak verilmiyor, ajitasyon yok, sömürü yok. Her şey olabileceği gibi.
Başrolde 30 yaşındaki Johnny Depp ve yanında 19 yaşındaki Leonardo di Caprio var. Kendilerinin canlandırdığı karakterler de sanırım 19 ve 14 yaşlarındaydı. Yanlışım olabilir ama fotoğraflardan belli oluyor. Leo'nun gerçek hayatı için zor bir dönemdi herhalde. 19 yaşında 15 gibi göstermek büyük travmadır; ben de yaşadım. Fakat Depp için durum farklı. 30'da böyle göstermek büyük bir başarı diyeceğim ama zaten bahsettiğimiz isim Depp, şaşırmıyoruz.
Sonuç olarak zamanımızın en popüler iki oyuncusunun çok eski zamanlarda beraber yer aldıkları ve çok da şöhretli olmadıkları zamanlardaki filmlerini izlemek güzeldi. Leo, kariyerinin başında ama belki de uzun ve parlak kariyerinin en iyi performanslarından birini ortaya koymuş. Zaten henüz o yaşta da Oscar'a aday olmuş. Ve tabi ki kazanamamış.
Büyük ihtimalle filmin algısında Leo'nun payı vardır. Mesela Titanic sonrası biraz antipatik ve yetersiz görülürken bu film "Di Caprio'nun eski filmlerinden biri işte" denilip geçilecekti. Fakat Scorsese sonrası dönem onu ve özgeçmişine bakışı da değiştirdi. Artık "Leo ile Depp'in beraber filmi, harikadır o zaman" algısıyla anılıyor.
Harika olmasa da, harikaya yakın bir filmdir. Bazıların göre filmin güzel olmasının nedeni, yönetmeninin Avrupalı Lasse Hallström (İsveç) olmasıdır. Hakları var, çünkü klasik bir Hollywood filmine benzemiyor. Yukarıda bahsettiğim atmosfer de bunu doğrular nitelikte. Mesela Arizona Dream ile benzerlikler kurulabilir ki, onda da bir Avrupa (Emir Kusturica) dokunuşu vardır. Başkalarının elinde gözyaşı seline dönüşecek film, burada çok hoş duygularla akıp gidiyor.
Bu arada müzikler de etkileyici ve orada da ilginç bir ismin, yönetmen Alan Parker'ın imzası var. Yanı her ayrıntısıyla uğraşılmış bir yapım. Kesinlikle izlenmeyi hak eden bir film.
Yazı nasıl buraya geldi emin değilim. Kafamda sadece Pele’nin 1970 Dünya Kupası'nda oynadığı Uruguay maçında kaçırdığı efsane gol vardı. Sadece o görüntüyü koyup, altına da “Dünyanın kaçan
en güzel golü” cümlesini ekleyip ben de kaçacaktım. Fakat sonra Youtube’da bu videoya
denk geldim; Pele’nin kaçırdığı en güzel goller… Gol olamamış en güzel şutlar,
en güzel toplar. Çünkü Pele’nin ayağından çıkıyorlar. Dünyanın ilk en
iyisinden!
Pele bugünlerde çok makara konusu oluyor. İnsanlar yaşlanınca
huysuzlaşır. Pele de yıllar içinde onlardan birine dönüştü. Onun her normal bir insan gibi huysuz bir
ihtiyara dönüşmesi sevenlerini üzüyor tabi. O eski bir kahraman gibi bulutların
üstünde oturup, sessiz bir tebessümle olan biteni ve arkasından gelenleri
izlemeliydi. Yapamadı. Onun futbolculuğunu ucundan da olsa izleyenler, onunla büyüyenler bu duruma fazla aldırış
etmese de asıl sıkıntıyı genç kuşak yaşattı. Bizim kuşak, bizden sonrakiler,
bizden öncekiler… Bu kalabalık güruh, Pele’yi küçümsemeyi çok seviyor. Onu Güney
Amerika’da 1000 gol atan bir meczup olarak görüyorlar. Oysa Pele, bu tanımın
çok daha fazlasıydı.
Kaçan gollerinden bile bunu anlayabiliyoruz. Bu videonun
benzerlerini, kaçan daha iyi golleri muhakkak Messi, Ronaldo, Maradona, Zidane
gibileri için de buluruz. Üstelik onların zamanında hem videolar daha fazlalaştı hem de görüntü kalitesi arttı. Fakat Pele için bunlar önemli değil.
Onun videolarından, attığı gollerden, kaçırdığı gollerden, maç özetlerinden
anlaşılan bir şey var. O; oynadığı dönemin en iyisiydi. Maradona da,
Messi-Ronaldo da çağlarının en iyileriydi fakat bana göre bir ayrım noktası var. Pele ile oynadığı dönemdeki
diğer futbolcular arasındaki fark; Maradona ve 80’lerdeki veya Messi ve şimdinin diğerleri arasındaki farktan daha fazla. Pele belki Maradona’dan iyi değildi
ama sahada herkesten çok daha farklı olduğunu hissetirebiliyordu.
Bunun bir sebebi o dönem futbolcularının yeteri kadar iyi bir sporcu olmamasından kaynaklanıyor. Pele, nefes kesen top tekniğine, muhteşem bir fizik
ekledi, üstüne de üst düzey bir saha görüşü ekledi. Ve kusursuz futbolcu oldu.
Pele bunları yaparken, meslektaşları bira göbekleri, koşmak için iki kere
düşünen zihinleri ve oyun analizi kavramını duyunca gösterdikleri şaşkınlıkla sahadaydı.
Pele de sonuçta dünyaya gökten inmedi. Saygı uyandıracak
kısmı da burada yatıyor. O kendisini geliştirdi, sahaya çıktı ve oyunu
değiştirdi. O yüzden kendisi muazzam bir futbolcuydu ve hâlâ (bundan sonra da)
en iyilerden biri olarak anılmayı hak edecek.
Kaçan gollere gelirsek; gol olmadılar ama müthişler! Benim için favorim
Uruguay maçındaki vücut çalımı. Çocukken bir futbol klibinde denk gelmiştim. O
dönem bu çalımı kimin attığını, o golü kimin kaçırdığını uzun süre aramıştım.
Elimizdeki bilgi kaynakları sınırlı olduğu için ancak yıllar sonra denk gelebildim. O
süre içinde pozisyonu aklımda tutmak için her gün hatırlamaya çalıştığımı,
hatta evde kendi kendime denediğimi de hatırlıyorum. Sonunda golü kaçıranın Pele
olduğunu öğrenince bayağı kızmıştım kendime. Tabi ki Pele olacaktı, başka kim olabilirdi ki?
O kadar uzun süre arayınca, benim zihin arşivimde bilinmez bir videoya dönüşünce isimsiz bir futbolcudan çıktığını zannetmiştim.
Videoda kaçan gollerin bir kısmını da ilk defa gördüm. Çekoslovakya maçında orta sahadan çok rahat bir şekilde denediği şutu inanılmaz bence. Avrupa liglerinde benzerlerini her hafta görüyoruz ama hiçbir futbolcu o vuruşu ve mesafeyi bu kadar kolay göstermiyor. Batı Almanya maçında 18 metreden röveşata denemesi muazzam. Aynı maçta dengesini kaybetmesine rağmen geri geri koşmayı başarabilmesi, sonrasında Kasier'in içinden geçmesi... Bir ara o maçı bulup izlemek lazım sanırım. Kızılyıldız maçında topu yarı sahadan alıp kaleye kadar gitmesi de herhalde Zafere Kaçış filmindeki taktiğin dışavurumu.
İntihar ilginç bir konu. Bana şimdilerde çok uzak ama herkes gibi çok yakınına girdiğim dönemler oldu. Ve hiçbir zaman, intihar edene veya intiharı düşünene negatif gözle bakmadım. O nedenle Cesare Pavese'nin intiharına dek yaşamını belgeleyen günlüğünü de meraklanarak okudum.
Fakat hiç hoşlanmadım. Rahmetlinin kemikleri sızlanmasın ama bir insan bu kadar karamsar olmamalıydı. Resmen intihara kendi gitmiş. Belki günlükler onu anlamak için yetersizdir ama yine de ben onun derdini anlayamadım. Anlamak zorunda da değildim zaten. Yazım olarak da fazla zorlayıcı. Devamlı kendini tekrar eden notlar. Kitabın adı bana "Her şeye rağmen inat ettim, uğraştım ama olmadı” duygusunu vermişti ama kitabın içinde hiçbir uğraş yoktu. Kendisi de "Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor" cümlesini geçiriyor. Usta, hiç uğraşmamış. Okurken çok sıkıldım. Okuduğum kitap şimdi nerede onu bile bilmiyorum. Ama içinden çıkan ayraç en olmaması gereken yere gitti. İnşallah kaybolur.
Ama yine de boş kitap değil. Boş cümleler yok. Mesela buna kim karşı çıkabilir ki;
"Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremeyen değil -bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişki sürdürmek, ekmek parasını kazanmak gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır. Başarısızlığın en acısı budur."
Another Happy Day'i izlemeden önce kısaca konusuna ve kadrosuna baktım. İlgi çekmemesi mümkün değildi. Ama keşke tür olarak 'kara komedi' yazılmasaydı. Kesinlikle bu türün filmi değil. O nedenle ben, kendimi hazırladığımı filmi karşımda bulamadım.
Yine de fena film değil. Kaotik, sıkıcı, tıkanmış Amerikan ailelerinin, bireyler üzerinde yarattığı psikolojik tahribatı görmek beni sevindirdi. Oysa ben bir Amerikalı değilim. Ama yine de Türkiye'nin özellikle büyük şehirlerinde böyle ailelere rastlamak mümkün. Üstelik burada ailelerin baskısına bir de gelenek- çevre baskısı ekleniyor ki; işte asıl o zaman aile kavramı resmen zulme dönüşüyor.
Filmde bu zulmü yaşayan Lynn karakterini görüyoruz. Ellen Barkin pek hoşlanmadığım bir oyuncuydu ama burada baya iyi iş çıkarmış. Filmi tercih ederken Demi Moore'un adına kandığımı itiraf etmem lazım ama ondan beklediğimi bulamadım. Üstelik Patty karakteri yüzünden kendinden bile nefret ettirdi.
Sundance Festivali'nde dikkat çeken bir film... Neden oralarda boy gösterdiğini anlayabiliyorum. Filmin atmosferi oraya çok uygun. Ama zaman zaman rahatsız edici olabiliyor. Olması da gerekiyordur zaten. Yine de 'kara komedi' demeselerdi iyiydi.
İnsanlar bu sporcuları gördüklerinde her şeyin harika olduğunu düşünüyorlar. Para, başarı, madalyalar, güzel eşler… Ama asla o insanın ayakkabılarında olmanın nasıl bir his olduğunu tahayyül edemiyorlar. Onun yerinde olmak nasıl bir şey? Babasız büyümek nasıl? Mesela Hackett yıllardır spordan uzak. Sırbistan’da emekli olunca sporcular politikaya girer çünkü bu sayede ünlerini korur, para kazanmaya devam eder ve önemli biri olmayı sürdürürler. Hackett artık önemli biri değil. Uzun zamandır değil. O şimdi geçmişte ona yalvaran insanlardan bir şeyler rica etmek zorunda. Çok önemli birinden sıradan birine dönüşmek çok ağırdır. Zira yüzme dışında gerçek bir bilginiz, iş deneyiminiz yok. Artık önemli biri değilsiniz. Bunlarla yaşamak bazıları için dayanılmaz...
Soy Nero; düşük temposu ve az repliğiyle film izleme kondisyonu düşük olanları bayıltabilecek bir film. Fakat işlediği konu sayesinde yakaladığı seyirciyi kaptırmıyor. En azından bende öyle oldu. ABD'de yaşayabilmek için, daha doğrusu Yeşil Kart alabilmek için ABD ordusuna katılarak Irak'ta savaşan Meksikalı Nero'nun öyküsü, özellikle ABD siyasetini ve ülkedeki azınlıkların varolma savaşını anlamak için oldukça önemli.
Filmin ilk kısmı biraz zorlasa da, özellikle cepheye gidildikten sonra bir siyah, bir Latin ve bir Müslüman'ın çatışmalarını anlatan kısım oldukça ilgi çekici. Ayrıca teknik olarak da cezbedici sahneleri mevcut. Ben bu ara izlediğim filmlerde renklere ve görüntü yönetmenliği becerisine çok sardım. O açıdan da bu filmi beğendiğimi söylemem gerek. Yavaş tempoya rağmen capcanlı bir filmdi.
Fazla kişinin izlemediği, fazla bilinmeyen filme internette çok az ama iyi övgüler var. Yakalayanlar beğenmiş demek ki... Nero rolünde izlediğimiz Johnny Ortiz'i, çok sevdiğim McFarland'da ilk defa izlemiş ve beğenmiştim. Burada biraz silik kalmış sanki. Hatta aradan geçen kısa sürede tipi de değişmiş. Neyse; fena film değil. Derdini iyi anlatan film. Filmin sonunda yakaladığımız düşünceler ve fikirler de bize kalsın.