nba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ocak 12

The Last Dance

NBA'i çok yakından takip etmiyorum. Tabi ki sonuçları, şampiyonları, tarihini, figürlerini biliyorum. Fakat detaylara hakim değilim. Haliyle detaylardan ve az bilinen bilgilerden beslenen bir yazı veya dokuman beni tatmin etmeye yeterde artar bile. Bir NBA aşığının "Ne var bunda be, biliyoruz bunu" dediği bir bilgi, benim şaşırmama yetebilir. O nedenle birçok insanın bayılarak izlediği The Last Dance'den beklentim çok yüksekti. 

2020 yılının ilk yarısına damga vuran kapanma dönemi, herkesin psikolojisini allak bullak etmişti. Haliyle evde otururken boşluğa böyle bir belgeselin düşmesi çölde vaha gibiydi.

Fakat benim izlemem bir sonraki karantina dönemine denk geldi. 2020'i, 2021'e bağlayan günlerde... Bir yandan spor müsabakaları devam ederken, diğer yandan yeni diziler, filmler gelirken artık The Last Dance'e muhtaç değildik.

Aslında tüm yanılgım; isimden ve mottodan başladı. The Last Dance, efsane takımın ve kadronun son sezonuna taktığı isimdi. Tanıtım yazılarında da "Bulls'un soyunma odasına, idmanlarına, maçlarına tam erişim hakkı olan bir görevlinin çektiği kayıtlardan oluşan belgesel" ifadeleri yer alıyordu. Haliyle ben o sezonun belgeseli olacağını düşünmüştüm. Yani teşbihte hata olmaz ama biraz Eski Açık Sarı Desene ekolünden bir yapım bekliyordum.

Oysa Bulls'un tarihe damga vuran tüm sezonlarını anlatan bir belgeselmiş. Bu kötü mü? Değil tabi. Fakat iş bir yerden sonra Jordan üzerinde yoğunlaşınca benim canım sıkılmaya başladı. Pippen, Rodman, Kukoc, Jackson gibi karakterlere de eğildik. Onların hayatlarını öğrendik. Onların görüşlerini dinledik. Fakat hepsi bir yerde Jordan'a bağlandı. Mesela Kukoc gibi bir figürün kıyıda köşede kalması beni üzdü. Hatta Hırvat oyuncunun daha sonrasında, "Keşke Krause de hikayeyi kendi bakış açısıyla anlatsaydı" eleştirisi çok yerindeydi. Tabi ki Krause 2017 yılında vefat ettiği için bu zor bir kısımdı. Fakat hem belgesel çalışmalarına 2016'da başlandığını unutmayalım. Onu da geçtim; Krause belgeselin içinde olmasa bile, daha iyi anılabilirdi. Onu karikatürize etmek, tarihin en iyi takımını kuran bir genel menajere saygısızlıktı. Daha da önemlisi bir belgeselin en önemli özelliği 'tarafsızlık' ilkesinin ihlali gibiydi.

Arşiv kayıtlarıyla, ulaştığı kişilerle ve Jordan'ı ikna etmesi sayesinde çok güçlü bir projeye dönüşen yapım, işin içine girdikten sonra promosyon çalışmasına dönmüş gibiydi. Benzer bir eleştiri daha sonrasında Pippen'dan da gelmişti zaten. Üstelik Netflix de zaman zaman, Jordan'ı Ürdün diye çevirmeyi ihmal etmeyerek not düşürmeden yardımcı oldu!

Jordan, bana göre NBA tarihin en büyük oyuncusu. Fakat en büyük olması, onu çok sevdiğim anlamına gelmiyor. Tarafsız bir noktadaydım ona karşı. Fakat bu belgeselle, eksiye doğruya yönelmeye başladım. Yani bende, amaçlanandan daha ters bir etki yarattı. Başta Krause ile yaşadıkları ve ona yaptıkları, diğer insanlara karşı tutumları, aşırı takıntılı halleri, kendine motivasyon yaratma biçimleri beni ondan soğutmaya yetti.

Muhakkak böylesine büyük sporcuların dominant karakterler olması şaşılacak durum değil. Hatta olağan akışa uygun. Biraz sert, biraz antipatik, biraz rahatsız edici ama bütüne vurunca tamamen baskın... Fakat Jordan, bu karakterini parlatmayı da sevmiş gibi. Olduğundan daha fazla 'rahatsız edici' karaktere dönüşmek istemiş, kendini öyle anlatmayı seçmiş. İşte bu kırmızı çizgi, ona olan duygularımı değiştirdi.

Öte yandan işin mutfak kısmı etkileyici ve ilham verici. Esasında karışık duran bu anlatıyı bütünleştirmek çok önemli bir başarı. 1997-98 sezonu her bölümde yavaş yavaş ilerlerken, aynı anda hem o takımın geçmiş sezonlarına bir flashback atılıyor, hem de her bölümde o takımın bir üyesi daha yakından tanıtılıyor. Tüm bu akışı, anlamlı bir hale getirmek, bir araya getirmek çok sağlam bir kurgu çalışması gerektiriyor. Tabi bir de arşiv çalışması var ki, orası zaten belgeselin (veya dizinin) alametifarikası. 10 bölüm içinde toplam 106 kişiye mikrofon uzatılması da ayrı bir başarı.

Zaten güçlü bir yapım olduğunu kabul ediyoruz. Başarısız olduğunu iddia etmek de zor. Fakat kamuoyunda yarattığı heyecan bana uğramadı. Oysa beni etkilemek çok daha kolay olurdu. Yine de izlediğime pişman olmadım tabi ki. Spor belgeselleri arasında "iyiler" arasında yer alacaktır.

Herhalde Jordan'ı ve The Last Dance'i anlatan en güçlü şey, henüz doğrulanmayan bir şehir efsanesi. Rivayete göre ilk yıllarda belgeseli çekmek için Jordan'ı ikna etmek pek mümkün olmuyor. Yapım ekibi bunun için çok uğraşıyor ama yıllarca olumlu bir geri dönüş alamıyor. Tam artık umutlar suya düşmüşken, 2016 yılında LeBron James, Cavaliers ile NBA şampiyonluğuna uzanıyor. O şampiyonluktan hemen sonra yapım ekibine bir telefon geliyor. Arayan Jordan, ekibe şöyle diyor: Hadi yapalım!

Yalan da olsa güzel hikaye. Jordan'ı anlatmaya, belgeselde gördüğümüz Jordan'ı tamamlamaya müsait bir anekdot.

Bir de şunu bir kez daha anladık ki; iyi bir kadronuz varsa ve maç öncesinde Sirus çalıyorsa, kazanma ihtimaliniz çok yüksektir.

Pazar, Şubat 9

Sadece 41 Sene


Evrensel çapta bir cenaze törenindeyiz. Üstelik hiç beklemediğimiz bir anda. Haliyle basketbola, NBA'a birazcık temas etmiş herkesin kafası allak bullak. Böyle zamanlarda insanlar hislerini kolay kolay anlatamaz.

Aileden biri değil. Hatta hayatında hiç görmedin. Fakat yine de 20 yıl boyunca bir şekilde adını duydun. Hayatının ufak veya kocaman bir parçası oldu. Herkesin Kobe Bryant ile farklı bir ilişkisi vardı. Herkes için ayrı ayrı anlamlara sahipti. Haliyle bu hem yakın hem uzak olma durumu, bir de olayın ani kısmıyla birleşince insan şaşkınlık içinde kalıyor.

Herkes gibi benim için de bir 'Kobe' var. Fakat itiraf etmek lazım. Kobe Bryant, benim için bir kahraman değildi. Hayranı değildim. Zaten NBA benim ligim değildi. Hatta geçen seneye kadar sınırlı bir ilgim vardı. Yani Kobe'nin oynadığı ve efsane olduğu zamanlarda, sabah kalkıp maç sonuçlarına dahi bakmazdım. Play-off zamanlarında biraz daha fazla ilgilenirdim. Belki de Kobe'nin tüm kariyerinde oynadığı yüzlerce maçtan bir tanesini bile tamamen izlememiş olabilirim. Emin değilim. Büyük ihtimalle milli takımla katıldığı turnuvalarda denk gelmişimdir ama onlar da çok rekabetçi mücadeleler değildi. Ayrıca Lakers da benim takımım değildi. Yani Lakers'ı başarıdan başarıya koşturan bir adama bağlanmak da benim adıma kolay olmazdı.

Yine de; tabi ki bu adamın kim olduğunu çok iyi biliyordum. Yeteneğini, kazanma hırsını, tutkusunu görmek için 48 dakika (daha doğrusu üç saat) ekrana bakmak gerekmezdi. Çok büyük bir oyuncuydu. Bunu zaten herkes bilir, bugünlerde de herkes söylüyor. Ve zaten; tüm bu uzaktan bakışlarıma rağmen haberi duyduğumda herkes gibi ben de şok oldum. Olayın 'kaza' nedeniyle olması, aniden gerçekleşmesi gibi detaylar ölümün tüm o soğukluğu anında hissettirdi.

Her zaman gözünün önünde olan, belki ekrandan izlemen nedeniyle senin için biraz sanal bir karaktere dönüşen ve o yüzden bir fani olduğunu unuttuğun adam ölüyor... Sporcuları, rock starlarını, aktörleri bu şov ve televizyon dünyasının bir parçası oldukları için sanki bir 'roman/film karakteri' gibi görüyoruz ve ölümlerine çok şaşırıyoruz. En çok da gözümüzün önünde olmaya devam ederken ölenlere. Yani Kirk Douglas gibi son filmini 20 sene önce çeken, 106 yaşında hayata veda edenlere değil!

Ünlü olmanın getirdiği hislerin yanında bir de üst düzey sporcu olmanın yarattığı karizma var. Bunu inkar edemeyiz. Sporcular, aktörlerden de müzisyenlerden de, diğer tüm inanlardan da ayrı bir yerdedir. Modern sporun başlangıcından, hatta Antik Yunan'dan beri spor yapan, sporcu olan, rakiplerini alt eden, herkesin daha önünde, daha üstünde olan o insanlara ayrı anlamlar yüklüyoruz. Zaten bu kaçınılmaz. Haliyle bir anda bu hayattan çekildiklerinde şaşırıyoruz.

O karizmanın belki de en büyük taşıyıcılarından biriydi Kobe. Dünya tarihinden kaç tane sporcu vardır onun gibi? Jordan, Federer, Bolt... Başka? Maradona değil mesela. Maradona bugüne kadar kaç defa hastaneye yattı, kaç defa olarak dibe vurdu... Onun ölümü herkesi üzer ama kimseyi şaşırtmaz. Kobe'nin eski takım arkadaşı Shaq mesela. Sadece cüssesi ve hamburger yediği fotoğrafları bile insana "Oğlum bu adamla kalp, kolestrol falan vardır" dedirtir. Lionel Messi için bile 'uzaylı' diyoruz ama biliyoruz ki o da çocukken bir hastalık geçirdi ve ufacık tefecik bir adam. Sahada yenilmez belki ama bu dünyanın dertleri onu savunmasız bırakabilir.

Tamam; Kobe de ölecekti bir gün. Ama o gün bu gün müydü? Kobe kahramanım olmadığı için duygularım daha gerçekçi. Belki de daha acımasız. Mesela şöyle düşünüyorum. Bu adam liseden mezun olup direkt NBA'e geldi. 20 yıl boyunca dünyanın en rekabetçi basketbol liginde, en üst seviyede oynadı. Kupalar kazandı, rekorlar kırdı. Bunun için çok üstün bir yeteneğe sahip olması yetmezdi. Liseden önce, lisede ve sonrasında deli gibi çalıştı. Senede 90 küsür maça çıktı. Üç günde bir maça çık, idman yap, yazın formunu koru, belki milli takıma git. Muhakkak sonunda mükafatını alıyorsun ama hemen ardından yeni bir macera, yeni bir görev başlıyor. Durmak yok! Normal bir insan için oldukça zorlayıcı bir tempo. Ayrıca o kariyer esnasında dünya kadar para kazanıyorsun; belki o parayı harcayacak zamanın bile olmuyor. Bir yandan aile kuruyorsun. Fakat ailene zaman ayıramıyorsun. İşte tüm bu fiziksel ve mental koşturmanın ardından bir gün emekli oluyorsun. Bütün dünyada insanlar 60lı yaşlarında emekli olurken, sen 40 yaşına girmeden muhteşem anılarla, sıcak bir yuvayla, tarihe bıraktığın isimle ve tabi ki içi dolu banka hesabıyla emekliye ayrılıyorsun. Bundan sonra dünya senin. Gez, yaşa, gül, eğlen, istediğini yap... Derken bir anda dünyadan göç ediyorsun...

Çok sert bir paragraf oldu belki de. Bu dönemde Kobe hakkında yazılmış duygusal yazılar gibi değil. Daha çok bir cenaze namazı sonrası cami çıkışı laflayan insanlar gibi. Ama başta da belirttiğim gibi Kobe benim kahramanım sayılmazdı. Onunla kurduğum ilişki 'aileden biri' gibi değildi, daha çok 'mitolojik tanrılar' gibiydi. Yarı gerçek yarı sanal.

Aslında kahramanım değil diyordum ama ona özendiğim de olmuştu. Zaten ölümü sonrası içimi titreten de ona özenmiş olmamdan kaynaklanıyor.

Geçen yaz bir gece uyku tutmamıştı. Evde televizyon izlerken Kobe ile Shaq'ın muhteşem işine denk geldim. Oturdum izledim. Uykum daha da kaçmıştı ama önemli değildi. Ağzım açık izliyordum. Sporcu olmak; hem de üst düzey bir sporcu olmak ne kadar güzeldi. İnsan nasıl özenmesin onlara? Tabi Shaq gibi iri kıyım cüsseli bir adam yerine Kobe gibi atletik olarak kusursuz, yetenek olarak benzersiz birine daha çok imreniyordu insan. Kobe Bryant olmak! Sayısız hikayen ve bunları dinlemek isteyen milyonlar var. Geçmişe dönüp baktığında acıları ve mutlulukları gülerek hatırlıyorsun. Sayısız kupa, sayısız şampiyonluk, sayısız maç. Biriktirdiğin 20 sene sona ermiş ve şimdi o anları anlatıyorsun. Üstelik bundan sonra yapacağın bir sürü şey var. Milan tesislerine gidebilir, Ronaldinho ile kanka olabilir, Barcelona idmanına çıkabilir, Caddebostan'da tek pota maç yapabilirsin. Muhteşem bir hayat. Muhteşem bir çevre. Stressiz günler. Geniş bir aile. Sıcak bir gülümseme.

O akşamın sonunda "Ulan keşke Kobe Bryant gibi olabilseydik" demiştim. Belki de "Keşke Kobe olsaydım" demiş bile olabilirim. Şimdi ise günlerdir aynı şeyi düşünüyorum. İyi ki Kobe Bryant olmamışım.

Bizim de hikayemiz belli değil. Sonumuz belirsiz. Belki ömrümüz bu son cümleyi dahi aratabilir. Fakat işin aslı şu: Kobe gibi biri için; böyle bir son olmamalıydı. 30 sene sonra beyaz sakallarıyla Staples Center'da Lakers maçı izlerken görmeliydik. O salonda, biz ekranda... Yanımızdaki gençlere, daha önce hiç maçını izlememiş olsak bile "Bu adam var ya, çok büyük oyuncuydu" demeliydik. Hatta "81 sayı attığı gece, maçını televizyondan izlemiştim" diye ufak eklemeler yapmalıydık. Kim bilecek?

Şimdi başka bir gerçeği yaşayacağız. Biz yaşayacağız en azından. Ama alışmak kolay olmayacak... Ve Kobe'ye bile böyle bir  son çizildiyse eğer, biz faniler de biraz korkmaya devam edeceğiz.


Perşembe, Haziran 6

Özür ve Alkış


Hayatımın en çok NBA izlediğim sezonu geride kalıyor. 'En çok' sıfatı kafaları karıştırmasın. Play-off'lara kadar ayda iki, play-off zamanı haftada iki maç izlemişimdir. Tabi buna izlemek denirse...

Çevremizde her zaman NBA seven arkadaşlarımız oldu. Aramızda tatlı atışmalar da oldu. Çok salladık, alay da ettik. Tabi onlar bizi ciddiye almadı. İyi de yapmışlar. NBA izlemek, NBA'i takip etmek bir Avrupalı için çok zormuş. Zaten ben de o yüzden uzak duruyordum. Tamam zaten bir hevesim yoktu ama televizyonu açtığım zaman da karşıma çıkmıyordu. NBA takip etmek için beklemek, uykundan kalkmak, uykusuz kalmak, düşen kafayla mücadele etmek gerekiyormuş. NBA emekmiş,

Yukarıda verdiğim ortalamalar daha yüksek olabilirdi, eğer uykuyla mücadele ettiğim bazı savaşları kaybetmeseydim. Saat 03.00'teki maç için 02.57'de pes etmişliğim bile oldu. Hele Batı'daki maçları izlemek hiç mümkün değilmiş.

Maçlar sardı, takımlar sardı, oyuncular sardı. Fakat bu saat işi hiç sarmadı. Yıllardır bu sevdanın peşinden giden herkese tebriklerimi gönderiyorum. Çevremde olup da tatlı atışmalarıma maruz kalanlardan da özür diliyorum.

Umarım Toronto Raptors şampiyon olur...

Pazartesi, Ocak 23

Just Wright



Kötü bir film olduğunu söylemek mümkün. Zaten romantik komedi sevemiyorum. Basketbol ve NBA temalı bir içerik olduğunu fark edince şans verdim ama basketbol topu da kurtaramamış. Yine de iki açıdan olumlu bir değerlendirme yapmak mevcut. Birincisi spor filmleri biraz sahadaki savaşçı ruh, rakipler, sıfırdan gelme gibi konulardan beslenir. Ama artık sporcu imajı ve algısı değişiyor. Onların özel hayatları da göz önünde. O nedenle bu tarz filmler, daha derin işlendiği takdirde değer kazanabilir. Footballers' Wives'ın bokunu çıkarmadan önceki zamanları gibi filmler benim gibilerin ilgisini çekebilir.

Öte yandan çoğu erkeğin romantik komedi sevmediğini biliyoruz. Ama sevgili kısmının da buna dayattığı herkesin malumu. Böyle anlarda işe yarayabilir bir film. Onun dışında zaman kaybı...

Pazartesi, Ocak 16

Golyat'a Karşı




"Michael Jordan’ı küçük bir crossover ile sallayıp hemen akabinde asıl hareketini yaparak topu sağına vurdu ve yayın bir adım içinden, sağa sola savrulan Jordan’ın hemen önünden basketi buldu. Salondaki kalabalık, tanık oldukları şeyden hoşnut şekilde ayağa kalkıp keyifle kendilerinden geçti. ‘Bizim çocuk, NBA tarihinin en büyük oyuncusuyla bire bir oynayıp galip ayrıldı’ diye düşündüler. O anda Philadelphia, Allen Iverson’a aşık olmuştu. O bizimdi. NBA’in Golyat’ına karşı Davut’umuzdu. Artık bizim de bir yıldızımız vardı."

Mark Perner (Philadelphia Daily News)

Pazar, Kasım 3

NBA Kariyerim




Şimdi NBA başladı ya, herkes NBA konuşuyor ya gündemi yakalamam lazım. Ama ben NBA'den kopalı da baya oldu. Bunun çeşitli nedenleri var. Ondan bahsetmeye çalışacağım.

Arkadaşlar, benim hayatımda olan biten hemen hemen her şey, sevdiğim şeyler, nefret ettiklerim hepsi ucundan da olsa Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti ile alakalıdır. NBA ile ilgimizin de bundan farklı gelişeceğini düşünemezdik.

Küçük çocukken, sporu sevmek kolayken, rekabetin adrenali bizi vurmazken, NBA izlemek gerçekten keyifliydi. Taraftarlık duygularımız henüz hayvani duruma geçmemiş, sporcuları takımların önüne koyuyoruz. Mesela ben Toni Kukoç'u, severdim. John Stockton falan da iyiydi. Bulls-Jazz serilerinde sürekli kaybediyor diye Jazz'ı desteklerdim ve yine kaybederdi. Televizyonda yakaladım mı izlerdim, olmadı gazetede göz gezdirirdim.

Yaş biraz daha büyüyünce, bir şey fark ettim. Okuldaki ve mahalledeki bütün Fenerbahçeliler Lakers'ı tutuyordu. Renk benzerliğinden dolayı bunu anormal karşılamadım. Ama özellikle 2000 yılında yaşadıkları şampiyonluk yüzünden, onların Lakers'ı tutması benim Lakers'tan soğumama neden oldu. Hemen kendime bir takıma seçmeliydim. Tabi ki Avrupalı mantığıyla, aynı şehrin takımı Clippers ile onlara kafa tutacağımı sanmıştım. Aslında o sıralar Clippers iyi bir takım da kurmuştu (bence iyiydi), Darius Miles, Lamar Odom, Quentin Richardson ve Michael Olowokandi vardı. İş yapacak bir takım olduğunu sanıyordum. Oyuncuların isimleri güzeldi. Takım iş yapamadı. Fakat asıl sıkıntı sezon sonu yaşanan çifte şampiyonluktu.

1996-2000 arası esen Galatasaray, 2001 mayısında Fenerbahçe'ye geçilmişti. Kadıköy, Bağdat Caddesi bir daha hiç bir zaman öyle olmadı. Ben de büyük bir şok yaşıyordum. 15 yaşındaydım, ergenliğim tavan yapmış ve ilk defa böyle bir şampiyonluk kaybetmiştim. Daha da kötüsü devamında geldi. Lakers şampiyon oldu. Fenerbahçeli arkadşalar ilki kadar olmasa da yine coşkulu bir şampiyonluk kutlamıştı. O sezon Kobe'ye direnen Iverson, 3 numaralı formayı giyiyordu. Sanki Staples Center topraktı, o cesur..  Ama o da yetmedi. 

O sezon 3 tribünlü Kadıköy'de bir tezahürat vardı, "Efsane geri döndü korksun ibneler, cümle alem duysun en büyük Fener... " Yılın en önemli 3.rekabeti olan BBG'de (ki bunda Eraycılar olarak Melih'e kaybettik) Tarık'ın OF Deli Gönül şarkısının melodisiyle söyleniyordu. Bu tezahürat Fenerbahçeliler arasında yaygınlaşmıştı. Ve tam olarak nerede duyduğumu hatırlamıyorum ama daha sonra şu tezahürat da söylenmişti "Efsane geri döndü korksun NBA, cümle alem duysun en büyük LA"..

Bu baskıya, bu coşkuya Clippers ile direnemezdim. NBA tarihinden yola çıkarak kendime yeni bir takım buldum, onların eski ve asıl ezeli rakipleri; Boston Celtics. İrlandalı, yeşil formalı güzel bir kulüp. Tribünü de sağlam. Ama  o zamanlar onlar da çok kötüydü. Paul Pierce ve Antonie Walker'ın eline bakıyordu. İlginçtir seneler sonra play-off'a girmişti takım. Ama daha kötüsü oldu, Lakers üst üste 3.kez şampiyon oldu.

Dayanılacak, mücadele edebilecek gibi değildi. Oturdum düşündüm. "Ben ne yapıyorum" dedim. Zaten Fenerbahçe ile, Fenerbahçeli arkadaşlar ile ottan boktan meseleler yüzünden kapışıyorduk. 3.yıldız falan vardı o senelerde. Galatasaray da eskisi kadar dominant değildi. Ben de büyümüş, artık tribüne giden bir adam olmuştum. Tribüne gidince önce futbola gidiyorsun, sonra basketbola, diğer şubelere bakıyorsun.  Mesain artıyor yani. Haliyle "Yemişim NBA'i" dedim ve ilgimi azalttım. Galatasaray'ın 10 küsür tane şubesi varken bir de Boston Celtics'in derdine mi düşecektik.  Vazgeçtik. O günlerden itibaren çok fazla NBA izlememeye başladım. Çünkü izlesem biliyorum ki anti-Lakers taraftarına dönüşeceğim ve gereksiz kaygılar besleyeceğim. Böylesi daha iyi oldu.

Son olarak; hala daha Lakers'ın şampiyon olmasını ve bu sayede Fenerbahçeliler'in gövde gösterisi yapmasını istemiyorum. En son 2010'da Saracoğlu'nda son haftada kaçan şampiyonluğun tesellisini, üstelik finalde Boston'u yenerek buldular. 

Zaten NBA seven arkadaşlar arasında anlamadığım tek şey; Galatasaraylı olanların nasıl Lakers taraftarı olduğu... Gerçi onların savunması da "Ama Lakers'ın renkleri sarı-mor, lacivert değil"...

Zaten şimdi bu yazıyı okuyan biri de lütfen sakın "Ama her Lakerslı Fenerbahçeli değil" demesin, ben kendi çevremden bahsettim...

Sonuç olarak dünyanın en önemli olayının yaşanacağı derbi haftası, hepimize hayırlı uğurlu olsun....

Pazar, Mart 24

Ten



Bu fotoğrafta gördüğünüz 10 numaralı ağabeyin adı Mookie Blaylock'muş. NBA'a dilenmediğimiz için fazla bilmiyordum, hatta hiç bilmiyordum.

Meğer bu ağabey Pearl Jam grubunun eski adıymış. Evet adamın adı, grubun ilk adıymış. İlk demo kayıtlarının CD kapağına bu adamın oyun kartı sıkışmış. İsmi de öyle belirlemişler. O zamanlar New Jersey Nets'de oynuyormuş. Fakat sonra bakmışlar ki bu isimle yürümek imkansız, Space Jam filminden esinlenip Pearl Jam adını almışlar.

Son cümlenin yarısı hayal ürünü. Bakmışlar ki bu isimle yürümek imkansız, Pearl Jam adını almışlar. Ama ustaya(!) saygıyı da ihmal etmemişler, ilk albümlerine Ten (10) adını vermeleri de bu yüzdenmiş. İlginç bir hikaye. Bilmiyorduk, öğrendik.

Tesadüfen ismi seçilen o albüm de herhalde, gelmiş geçmiş en iyi ilk albümler arasında ilk 10'a rahat girer.


Çarşamba, Şubat 6

Anatomi



Güçlü ve atletik bir adam, koşuyor, sağ elinde top var, hafif yana eğilmiş, sol eli yere değiyor. 

Müthiş bence, 6 milyar insanın yüzde 80'i yapamaz.

Cuma, Ocak 18

Meydan Okuma



Smacı basan Kobe, maçı kazanan Lebron...

Buraya da NBA fotosu koyduk ya, başlasın artık Süper Lig...

Perşembe, Temmuz 19

Uyum Sağlama




Sizce Rick Rubio Amerikan kültürüne ve yaşam tarzına uyum sağlayabilir mi?

Bu adamlar dünyayı dolaşıyor. Bizden çok daha fazla kültürlüler.Burada herkes sanki Amerikalılar çok kültürlüymüş gibi davranyor. kendi hakkımızda kendimizi çok kendini beğenmiş haldeyiz. Biz kültürlü müyüz? Dalga mı geçiyorsun. son zamanlarda hiç televizyon seyrettin mi? Amerikalıların ne yaptıklarını gördün mü? Kaç dil konuşabiliyorsun ve buna rağmen bizim kültürümüze nasıl ayak uydurabileceklerini mi merak ediyorsun? Umarım bundan ellerinden geldiğince kaçınırlar ve kendi kültürlerini korurlar.


Greg Popovic'in Rick Rubio hakkında sorulan soruya cevabı. Öznenin Rubio olması önemli değil aslında. Değişebilir. Yurtdışına transfer olan her yabancı sporcu ve ukala muhabir. Neyse ki Popovic gibi insanlar var. Bu zaten takım,spor, transfer sorunu değil, hayata karşı bir problem.

 İnsanların aralarına yeni katılan birinden faydalanmak istemeleri yerine onları kendi küçük dünyasına çekme çabası.

Salı, Ocak 24

Üvey Evlat Zaza




Zaza Türk değil. Mehmet Aurelio da değil aslında. Türk kime denir zaten? Aurelio'yu severim. Kafamdaki Türk algısına uyuyor. En sevdiği yemek hamsi buğulama. Benim için yeterli. Zaza, 14 yaşından beri burada. Caferağa'da altyapı maçı oynamış. Benim için yeterli. NBA haberi yazan muhabirler için yetersiz.

Zaza'ya dikkat etmeye çalışıyorum bu sene. Galatasaray ile geçirdiği kısa sürenin etkisi muhakkak vardır. Ama nedense Zaza hep geri planda. Mehmet bugün 1 ribaund aldı, Semih 3 dakika oyunda kaldı takımını galibiyete taşıdı, Memo coştu Ömer sıçtı. Atlanta maçı olunca önce en skorerin adı. Johnson, Smith.. Satır arasında belki Zaza.

Son dönemde ilk 5 başlıyormuş, haberimiz yok. Sayı atıyor, ribaund alıyor, adı geçmiyor. Galatasaraylılar'ın özel ilgisi olmasa benim de haberim olmayacak. Son olarak, Atlanta Milwaukee'yi yendi. Kaybeden Ersan konuşuluyor. Kazanan ise Hawks, Zaza'dan satır yok. Ersan'ın attığı sayı 11, Zaza'nın 9. Ersan'ın ribaundu 9, Zaza'nın 14. Zaza 38 dakika oynamış ilk 5 başlamış, Ersan 27 dakika oynamış.

Farkı yaratan ne mi? Arsan Ilyasov artık Türk milli takımında oynuyor, Zaunas Pachulia ise Gürcistan'ı tercih etti. Tamam evlat değil de, bu kadar da dışlanmaz sanki. Les Fedinand bile 1 sene burada kalmasına rağmen, İngiltere'de her gol attığında, 15 sene boyunca "eski Beşiktaşlı" diye haberi yapıldı. Zaza'nın es geçilmesini kabul edemiyorum. Neyse, seneye free agnet oluyor, belki hiç belli olmaz, her gün haberini yapmak zorunda kalırlar.

Pazar, Aralık 25

Lokavt Daha Kısa Sürdü




- O kadar lokavt falan dendi, merak ettik biz de, izledik.

- Sanırım 2011, en çok NBA maçı izlediğim yıl olacak. Sayı 3 veya 4

- New York taraftarını sevdim. Santrayla (!), yuhalamaya başladılar rakibi. NY Tayfa

- Küçklüğümden beri yeşil Boston'a farklı bir gözle bakmışımdır.

- Alp Özgen?

- Kaan Kural, oyuncağına kavuşmuş çocuk kadar mutluydu.

- Maç nereden nereye geldi.

- NBA' deki Shumpert da katil çıktı. İyi attı ilk yarı. Sonra sakatlandı.

- Maç bitmek bilmedi. Sıkıldım.

- Rondo büyük topçu.

- Bu maçın süresinde Panathinaikos ile CSKA, iki maç yapardı, biri de uzatmaya giderdi.

- İlk yarının skoru ile TBL'de maç bitiyor.

- Melo'yu LeBron'dan daha çok severim, beğenirim. (13. satırda otoriteye bağlamak).

- Oyuncunun mola alması. İlkokulda yerden yüksek oynarken "müsade" diyen iğrenç kız

- NBA hücumlarında çalan playlist, Show Haber'in müzikleri.

- Neyse ki uzamadı

- Adamlar 11'de maça gidiyor, sen daha burada 14'teki maça erken de

Pazartesi, Eylül 26

Kültür Mozaiği


Los Angeles'dan gelen adam hangisi? Renginden belli olur belki ama tavrı da belli ediyor. Objektife sırıtan, rahat gözüken. Egosu var biraz ama çok da değil. Uzun boylu, sporcu.

Yandaki ikili, dünyanın neresine gidersen git, kime sorarsan sor, cevap bellidir: Bunlar Türk. Kasımpaşalı ve Maltepeli. Tamam doğum yerleri oralar değil ama ruh var. Kasımpaşa ve Maltepeli, yolda Los Angelesli basketçi görürse ne yapar, ne der: "Lan olm çık omuzuma anca yeteriz onun boyuna" der ve birbirlerinin sırtına çıkarak eğlenirler.

Doğu ve Batı böyle. Bir de ikisi arasında sıkışanlar var. Fotoğrafta da arada kalmış. Batılı tarzı var, saçlar uzun falan ama Doğu'yu seviyor. Zaten buralı. Gurbetçiler. Almancılar. İki grupta sahiplenmiyor onu ama onlarla iyi geçinmek istiyor. Onların espirilerine gülüyor falan. Ama sırtlar dönülmüş.

Bu arada Batı'nın arkasındaki metalci de gözden kaçmıyor. Batı'nın underground kültürü. Ön planda değil ama oralarda.



Çarşamba, Ekim 6

Ömer Aşık Şimdi Islık

Fotoğrafta gördüğünüz adam 3-5 sene evvel Caferağa'da 200 kişinin izlediği maçlarda oynuyordu. Bir dakika yanlış oldu. Bu adam geçen sene de 200 kişinin izlediği maçlarda oynamıştı. O zaman şöyle başlayalım;

Fotoğrafta gördüğünüz adam 3-5 sene evvel Caferağa'da insanların adından çok tadını bildiği bir çikolata takımında oynuyordu ve maçları en fazla 200 kişi izliyordu. (Çikolata takımı).

Ömer Aşık, hızlı yükselişi ve sessiz karakteriyle TBL takipçisi herkesin sevgisini kazanan bir isim. Ve şimdi o artık NBA'de. Caferağa'da kendini geliştiren, Euroleague seviyesinde iyiyce büyüyen Ömer, Fenerbahçe formasını giydiğinden beri her maç deja-vu yaşatıyordu.

Ömer önce hücum ribaundunu alır, sonra sayıyı atardı, sonrasında da hoparlörden "Ömer Aşık şimdi ıslık" sesi duyulurdu.

TBL'de artık Ömer yok. NBA'de neler yapacak hep beraber izleyeceğiz. Türk olmasından daha öte, bu salonlardan bu ligden oraya gittiği için daha çok gurur duyuyoruz.

Ömer'in dün akşamkı rakibi Bucks ve Ersan'dı. Mesela Ersan için böyle şeyleri pek hissedemiyoruz. Altyapı zamanı adını duyuruşu (ve biraz sansasyon) var. "Ülker'de bir çocuk varmış geşeceğin yıldızı diyorlar"dan bir anda zamanın yıldızı oldu. Arada bir boşluk var. O boşluk bağ kurmamıza ufak bir engel. Ömer'de olduğu gibi gelişimini an an takip edemedik.

İkisinin de yolu açık olsun. ( Bu arada LeBron'un ilk maçını yazıp Ömer'i es geçenler Türkiye'de bir şampiyona daha olursa bilet peşinde koşmasın)




Cuma, Mayıs 28

Sakatlık


2010 Mayıs'ının son günlerinde Beckham'ı RHCP elemanı Anthony Kiedis ile Lakers-Suns maçı izlediğini görmek istemezdim. Onun şu an bir kaptan olarak takımının başında olması gerekirdi. Sakatlık kötü şey muhakkak ama zamanlaması daha da dramatikleştiriyor. Beckham'ın suratından da belli oluyor, sıkıntısı var. Endüstriyel futbolun vücut bulmuş hali olarak gösterilse de Beckham, sahada güzel bir adamdır. Dünya Kupası'nda olmalıydı.

Cuma, Kasım 27

Ruslar


2.06 boyundaki Andrei Kirilenko ve 1.78'lik cüce(!) Yuri Zhirkov.

Pazartesi, Eylül 28

Vardır Bir Bildiği


"Savunmamızda eksiklikler olduğunu biliyordum ve mutlak bi yerde yenilecektik. Bundan sonra oyuncular sisteme daha çok uyacaklar sahada onların aklı değil benim aklım hakim olacak çünkü mükemmel olmadıklarını anladırlar, eksiklerini görüp düzeltmek için böyle bir yenilgiye ihtiyaçları vardı."

Phil Jackson'ın 9 maçlık galibiyet serisini bitiren maç hakkında kitabında yazıdıkları.

Rijkaard'ın B Planı yok diyenlere gelsin. Sanıyorum ki dünkü doldurt boşaltlara Rijkard'ın mani olmamasının nedeni (olamamasının demiyorum) budur. Ve bir dip not. Jackson yenildik diyor ama Galatasaray 23 Temmuz'dan beri hala yenilmedi.

Jackson alıntısı için ilk11.blogspot.com dan anilkos'a teşekkürler.