Frank Rijkaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frank Rijkaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mart 2

Beğenmeyen Gelmesin


Beşiktaş'ın başında Schuster var. Kimse beğenmiyor. Ukala olarak gözüküyor. Gerçekten ukala olabilir. Ama onu ukala olarak suçlayanların çok daha fazlası olduğu gerçeğini ne yapacağız.

Takımınızın başına hoca getiriyorsunuz. İmkanlarınız dahilinde futbolu iyi bildiğine inandığınız bir hocayı getiriyorsunuz. Adamın belli bir kariyeri ve deneyimi de var. Ve siz bir süre sonra o adamın futbolu bilmediğini iddia ediyorsunuz. Normal şartlar altında size gülerler. Burada gülmezler.

Bir başka nokta; buralarda doğrudan konuşanı ezber bozanı sevmezler. Rijkard gibi "mülayım" adamı harcadılar, sert adam Schuster'in sığ kafalar tarafından sevilmeyeceği de biliniyordu. Basın sevmeyecekti, sevmedi. Şaşırtıcı olan Beşiktaş tribünü de pek sevmedi.

İlginçtir; Beşiktaş tribünü hep farklı bir yere konulur. Duruşundan bahsedilir. Alternatif, marjinal, anarşist sıfatları yapıştırılır. Hatta biraz farklı/renkli topçular çok sevilir. İlhan gibi Pascal gibi. Fakat iş teknik direktöre geldiğinde "efendi" sıfatlı hocalara daha çok güvenilir, onlarla başarı gelir.

Gordon Milne, Lucescu, Rasim Kara gibi teknik adamlar sevildi. Ama Toshack gibi bir delinin, tam Beşiktaş karakterine uygun bir hoca olmasına rağmen; kimyası uymamıştır. Aynısı Schuster için de geçerli olmak üzere.

Galatasaray ise tam tersi. Camianın her kademesinde, futbol takımından lise bahçesine kadar bir "abi" kültürü söz konusu. Büyüğe saygı ve hürmet vardır. 87 doğumlu Arda, 84 doğumlu Sabri'ye "abi" der mesela. Lisede bilmemkaçıncı dönem, kendisinden bir büyük döneme "abi" der. Abiler de dönem dönem fırlamalıkları olsa da salon kültüründen yetişmiştir. Jantidir, tarzdır, fazla konuşmaz, iş yapar.

Oysa burada da teknik adamlar camianın ruhundan farklı bir karakterde olunca başarı kazanıyorlar. Terim'den, Gerets'e, Feldkamp'dan, 70'lerdeki Birch'e kadar bütün "çılgın"lar kupa kazandı. Oysa sessiz, sakin iş yapan sağa sola bulaşmayan adamların süreleri uzun değildi. Skibbe ve Rijkaard son örnekler.

Bu uzun girişten öte asıl konuya girelim artık. Bugün Galatasaray'ın Gaziantepspor maçı var. Hagi'nin koltuğu sallantıda. Olası bir yenilgide kendisi yolcu. Galatasaray en son ne zaman 1 sezonda 3 teknik adamla çalıştı hatırlamıyorum. Hagi'nin bu takımda fazla kalamayacağını biliyordum ama bu kadar çabuk olmasını ben de beklemiyordum.

Yönetimlerin aldığı kararlar artık bizi şaşırtmıyor. Ama tribün refleksi gerçekten sinir bozucu. Son iç saha maçı; Bucaspor maçında, Misimoviç'in adını haykıranlar, Mustafa Sarp'ı ıslıklayanlar. Yıllar öncesinin Petre olaylarını akla gelir. İşte o yüzden Galatasaray'ın tam Schuster gibi bir hocaya ve en önemlisi o hocanın arkasında duracak bir yönetime ihtiyacı var. Beğenmeyen Gelmesin diyecek biri lazım.

Rijkaard, Schuster gibi olsaydı kusursuz olacaktı. Deve diken olayı. Kendisini satan topçuyu, kavga edeni, saçmalayan muhabiri, yayıncı kuruluşu, topçusuna sallayan tribünü hepsini gördü. Ama bunlara atarlanmadı, giderlenmedi. Sessiz kaldı. Düzeleceğini sandı. Belki farklı bir metoda sahip Schuster'in de sonu Rijkaard ile aynı olacak. Kaçış yok. Ama ikisi arasında bir tercih yapsaydım Schuster derdim.

Atahan geçen gün programda " Schuster'in bu laflarını Rijkaard'ın söylemesi için parmağımı verirdim." Parmak kısmı hariç katılmamak mümkün değil.

Taraftarın kendine bir kutsallık biçmesi, bunu acı kültürüyle pekiştirmesi artık cıvıklaştı. Biz taraftarız kimse taraftara gelmesin diyemez demek samimieytsizdir. Sorarlar adama sen taraftar görevini tam anlamıyla yaptın mı diye? Hiçbir taraftar da işini iyi veya kötü ama ahlakıyla yapan hocayı/topçu ıslıklayamaz. Yok öyle bir tribün anlayışı, kültürü.

Takımın oynadığı futboldan, oynayan futbolculardan memnun değilsen gelmezsin. Schuster'in söyelediği çok basittir. Bunu "biz her yere deplasmana gidiyoruz, aşkımız bilete değil, simitle karnımızı doyuruyoruz" naralarıyla süslemek de hiç inandırıcı gelmiyor artık.

Sene başında Forza'da Schuster için biri şöyle yazmıştı ki, bu cümle Türkiye'de her teknik adam için geçerli olabilir: "Hoca nasıl tribüne çıkıp böyle bağırın demiyorsa, biz de şu- bu oynasın diyemeyiz."

Taraftar gerçekten sınırını, görevini, rolünü bilmiyor. Ve evet ben bu oyunun en çok tribün tarafında oldum. Ne futbolcu oldum, ne takım yönettim. Hani eğer bir taraf olacaksam tribün kanadında olmam gerekir. Ama hiçbir şeyi beğenmeyen, beğenmediği herşeyi de yıkmaya, bozmaya çalışan bir zihniyetle aynı şeyleri düşünmem imkansız.

Bu yazıda Galatasaray-Beşiktaş ikilisini biraz birbirine doladık. Yazının sonunda Galatasaraylılar'a Beşiktaş hocasının ağzından seslenelim. Bugün Galatasaray sahaya çıkacak. Barış-Ayhan-Sarp oynayabilir, kalede Zapata olabilir. Kadroyu kuracak kişi Hagi'dir. Takım budur, bundan başkası olmayacaktır. Bunu "beğenmeyen gelmesin."

Salı, Kasım 9

Avcı'dan Rijkaard Yorumu


" Pozifit, doğru mesajlar veriyor. Futbolculuğunu da antrenörlüğünü de tartışmam. Türkiye'de başarısız olması onu kötü antrenör yapmaz. Rijkaard'ı eleştirenler Barcelona'yı çalıştırdığı dönemi hatırlatarak; "O takımı ben de şampiyon yapardım." diyor. Öyle kolay değil. Dünya yıldızlarını bir takım içinde sevk ve idare etmek kolay iş değil. O oyunculara takım oyunu disipilini kazandırmaktan bahsediyoruz. Eleştiri olacak, bundan besleneceğiz. Ama kimse maçı antrenörün izlediği gibi izleyemez."

Abdullah Avcı, Goal Dergisi Kasım Sayısı

Salı, Ağustos 31

Rijkaard ve Mustafa Sarp


Çok önemli bir yazı değil. Sadece kafamda beliren ufak 2-3 ufak düşünceyi yazacağım. Akılda kalmasın yazıya geçsin diye. Gerçi bunları daha önce de yazmışızdır satır aralarında ama bir de böyle bir başlık altında yazalım.

Önce Rijkaard. Onu seviyorum. Ona güveniyorum. Ona hala inanıyorum. Başarıyıya tapan biri olmadığım için Rijkaard'ın son 1.5 senede aldığı sonuçları beni çok ilgilendirmiyor. Rijkaard, Galatasaray'ın son 5-6 yılına hakim olan o kaos havasının panzehiri gibiydi. Bir yenilikti, yeni biri isimdi, beyaz sayfanın karşılığıdır. Doğruya doğru Rijkaard yerine o dönem adı geçen Schuster de gelse, Houllier de gelse aynı şeyleri onlara karşı hissedecektim.

Rijkaard'ın avantajı benim hislerimin hemen hemen aynısının tüm tribüne geldiği ilk günden itibaren yayılmasıdır. Rijkaard kadar sevilerek göreve başlayan yabancı hoca yakın tarihte yoktur. Gerets'den Skibbe'ye, Lucescu'dan 2.Kalli'ye, hiçbiri koşulsuz-şartsız bir desteği ilk gününden itibaren arkasında bulamamıştı. (Hagi tabi ki yabancı değildi).

Rijkaard'ın saha içinde hataları vardır, bunların hepsi tartışılır ama hiçbiri umrumda değil., bu yazının konusu da değil. Bu adama güvendik, elbette bir bildiği vardır. Önümüzdeki sene takımda kalması hala soru işareti olsa bile, 10 ay sonra bu takımda kalması sadece alacağı kupalara bağlı olsa da onu seviyoruz. Fakat çok önemli bir noktada eksiği var. Belki de eksik dememeli, tarzı budur ama biraz da bazı noktalarda buranın tarzına ayak uydurması gerekiyor.

Rijkaard'ın biraz daha tribünle iletişim kurması lazım. Eskişehir'de maçın bitiminden 1 saat sonra bir anda sahanın içinde Rijkaard belirdi. İlk başta kimse onun o olduğuna inanmadı. Biri "Rijkaard geliyor" diğerleri "hadi lan oradan" dedi. Koca Galatasaray'ın teknik direktörü, Aanadolu'nun bir şehrinde, ışıkları kapanmış bir stadyumda bomboş tribünlerin önünde tek başına geziyor. Yolunu kaybetmiş bir adam gibi yalnızdı. Rijkaard gibi bir adamın imajına uymuyordu. O olduğu anlaşıldığında tribünlerden onun adına tezahürat yapıldı, kendisi tribüne çağrıldı.

Bu ülke, ve bu tribünler gaza ihtiyaç duyar. Biraz enerji, biraz sinerji lazım. Haftalardır kazanamayan, 3 gün önce Avrupa'dan elenen bir takım, en sonunda korkulan bir deplasmandan ihtiyacı olan galibiyeti almış. Artık kenetlenme zamanı ve bunu hocayla da yaşamak istiyoruz. Hocanın orada tribüne 2-3 metre yaklaşması çok önemli. Fakat Rijkaard el hareketleriyle "gelemem, otobüs kaçıyor" hareketleri yaptı. Bunu iyi niyetle yaptığını hepimiz biliyoruz ama yetmiyor.

Evet doğrusu budur. Otobus bekletilmez. Herşey sistem içinde olmalı. Ama burayı da biliyoruz. O otobüs 3 dakika daha bekleyebilir. Rijkaard yerine mesela Gerets olsa üstünü-başını yırtarak gelirdi. Kenetlenme denilen o olay bu ufak şeylerde yaşanıyor. Rijkaard geçen sezon, birçok futbolcudan daha çok destek gördü, görmeye de devam edecektir. Meşhur Diyarbakırspor maçında tüm futbolcular tepki görürken Rijkaard diye inledi stadyum. Bu sene yine onun adına tezahüratlar yapılırken, stad hoparlöründen sesler geldi, yine de adı bağrıldı.

Rijkaard'ı çok seviyoruz, o da bizi sevsin istiyoruz. Sonuçta tribün cemaati her zaman sakin düşünemez, nasıl Galatasaray futbol takımını tribüne çağırdığımızda, 3-5 kişi gelince içimiz cız ediyorsa, bu da aynı şekilde ufak bir rahatsızlık nedeni oluyor.

Rijkaard'ı herkes severken biz biraz ufak dokunalım. Bir ufak düşüncem de; Elano'yu 90 dakika göremedik be hocam...?

Elano geçiş cümlesinin öznesi, buradan Mustafa Sarp'a geçelim. Herkes Mustafa Sarp'a sallarken biz de onu koruyalım. Mustafa Sarp, bu takımın günah keçisi oldu. Kendisi kesinlikle Galatasaray'ın topçusu değil, bunu kabul edebiliriz. Çok büyük eksikleri var. Fakat şu var, Mustafa kimseye silah dayamıyor. Hoca formayı veriyor o da oynuyor. Hatta her hafta oynuyor. Hoca ondan beklediğini alıyor demek ki. Fakat bizler, yani saha dışında olanlar, ondan çok büyük şeyler bekliyoruz.

Oysa Mustafa elinden geleni yapıyor ve yapacaktır. Elinden geleni yapabilenle, daha fazlasını yapmak istemeyen arasında fark vardır ve bu bağlamda Mustafa Sarp kızılacak bir oyuncu değildir. Çok sevdiğimiz Rijkaard, Mustafa'yı oynatıyorsa (ve bu Ali Turan gibi bir yokluktan dolayı değil, geçen sene de oynuyordu), Rijkaard'a güveniyorsak, Mustafa Sarp'a da güveneceğiz. Galatasaray futbolcusuna güvenmek, Galatasaray taraftarının 1.görevidir.

Arada kaynıyor bazı şeyler. Mustafa Sarp'ın yedirdiği gol forumlarda/sözlüklerde/bloglarda satırlarca yazılıp, insanların gözüne sokulurken, Mustafa Sarp'ın yaptıkları es geçiliyor. "Galatasaray futbolcusu tabi ki yapacak" iki yüzlü bir cümledir. Yaptıysa ne ala yapmadıysa canı sağolsun.

Mesela Mustafa Sarp'ın son maçta golden önce attığı o ince pas konuşulmuyor. Veya Sarp'ın bütün kazmalıklarına ve dağınıklığına rağmen oyun bilgisinin diğerlerinden daha fazla olması. konuşulan birşey değil. Fakat Mustafa'ya kızacağımız bir nokta da var. 1.5 senede kendini pek geliştirmedi. 30 yaşındaki bir adamdan bunu beklemek zor. Ama Elano hiç bir maçı 90 dakika oynamazken Mustafa'nın şunu demesi lazım: Hoca Elano'yu çıkarıyor, beni 11'de tutuyorsa, ben daha fazla şey yapabilirim, yapmam lazım."

Karışık bir yazı. Galatasaray ile ilgili çok yazmak istemiyorum ama hayatımızdan atmak zor, blogdan nasıl çıkaralım. Kupa kazandıranlardan çok, bize güzel anılar bırakan futbolcu ve teknik direktörleri daha çok sevelim diyerek son noktayı koyalım.

Perşembe, Haziran 10

Schuster, Rijkaard, Guiza


Geçen sene Schuster için çok heyecanlanmıştık. O gün dediklerimizi şimdi diyemezsek ayıp olur. Gerçi o günlerde forumlarda bir çılgınlık hali vardı. Bir gün Schuster'i öven 167 paragraflık yazılar okuyorduk, sonra Houiller'ın Fransız futbolunda yarattığı devrimin hikayesini dinliyorduk. Hal böyle olunca adı geçen herkes için ilah gözüyle bakıyorduk. Ardından bir sabah uyandık ve kıvırcık çıktı karşımıza.

Schuster iyi bir hocadır. Fakat burada iyi bir hoca olması yetmeyecek. Real Madrid'i şampiyon yapan hoca etiketi 2.planda, hatta 3.planda kalacak. Real Madrid'i ben de şampiyon yaparım diyenler, onu Real Madrid'den kovulan hoca olarak anacak. Schuster'in Türkiye'de çalışan diğer kariyerli teknik adamlardan en büyük fazlası ufak takımları çalıştırıp, başarılı olması. Bunlardan biri de Getafe'dir.

Getafe ile 2007 yılında Barcelona ile oynadığı kupa yarı finali önemlidir. İlk maçı Barcelona Nou Camp'da kazanır. Hem de 5-2. Kupa finali Barcelona'ya çok yaklaşmıştı. Üstelik bu seneki CL finali gibi, final Madrid'de oynanacaktı ve finalde Katalanlar'ın kupa kazanması Madrid cemaatini rahatsız edecekti.

Getafe'nin sahasında yani yine Madrid'de oynanan bir maçta Schuster ile Rijkaard karşı karşıya gelir. Fazla uzatmaya gerek yok. Şuradan izlersiniz. Schuster, Rijkaard'ı, Getafe, Barcelona'yı 4-0 mağlup ederek finale çıkar. Bu sene Bursaspor bunu Fenerbahçe'ye yapıyordu, ramak kalmıştı. Ama son dakikada Guiza sahneye çıkınca o hikaye yazılamadı. İşin ilginç ve güzel yönü, Getafe'ye tur için gereken 4.golün Guiza'dan gelmesi. Guiza o maçta 2 gol atıyordu.

Başa dönersek, Schuster iyi bir hocadır. Mustafa Denizli kadar iyidir. Mustafa Denizli de iyi bir hocadır. Rijkaard'da iyi bir hocadır. Ama sanki tıpkı Galatasaray-Rijkaard ilişkisi gibi Beşiktaş-Schuster ilişkisi kimya olarak uyuşmayacak gibi. Aslında İnönü Stadı'ndakiler için Rijkaard'ın tiki takası, parçalıyı giyenler için ise Schuster'in savaşan oyun anlayışı sanki daha cazipti.

Sankiler, belkiler, önemli değil. Son 3 senede ülkemizde gelen 3.La Liga patentli hoca olacak Schuster. Kimse söylemeden ben söyleyim: "Burası Köln değil, İstanbul.. Ayık ol hoca, B Planın cebinde olsun."

Perşembe, Nisan 8

İsimsiz Topçular


Dün United-Bayern maçında 20 yaşındaki Rafael iki sarı kart görerek oyun dışı kaldı. Büyük bir ihtimalle turun kaybedilme neden olarak o gösterilecek. Taraftar ve basın tepki gösterecek. Dünyanın en iyi hocalarından biri olan Ferguson, sert yapısıyla oyuncusunu eleştirecek. Sanırım dün basın toplantısında ilk saldırısını yapmış. Takımın en önemli yıldızlarından birine zamanında krampon atan bir teknik adamdan bahsediyoruz. Gözünün yaşına bakmayacaktır.

Bu olayı ülkemize, Galatasaray'a bağlamadan önce dün Rafael'in Van Bommel'e yaptığı fauülü (ilk sarı kart) ve Caner'in A.Madrid maçında yaptığı hareketi gözünüzün önüne getirin. İngiltere'den Türkiye'ye geçiş kolay olsun.

Caner A.Madrid ile oynanan ilk maçta golü yedirdi, ikinci maçta kritik bir dakikada 10 kişi bıraktı takımı. Bütün bunların sonucunda basın tarafından çok eleştirildi. Tribün sıcak anında tepkiyi vermese de, o maçtan sonra yaptığı her kötü ortada veya hatalı pasta o kırmızı kartın yansımasını hissettirecektir. Buna rağmen Rijkaard, Ferguson gibi davranmadı. Formayı Caner'e vermeye devam etti. Bu iki elit hoca arasındaki yöntem farkıdır.

Türk futbolcusunun en çok şikayet ettiği şeylerden biri, baskının çok olmasıdır. Öyle iddia ederler. Ve bunu derken hem burada yabancılara daha iyi davranıldığını, hem de yabancıların dışarıda, kendi ülkelerinde futbolcu üzerinde bu kadar baskı kurmadığını savunurlar. Hasan Şaş'ın "Hagi 100 tane vuruyor birşey yok, biz vurunca aouvv" repliği gibi. Veya Tugay'ın, Tuncay'ın "İngiltere'de basın ve taraftar üzerimize gelmiyor" eksenli Avrupa hatıraları buna örnektir.

Türk futbolcusu haklı olabilir. Burada baskı çok fazla olabilir. Yazının bundan sonraki kısmı Galatasaray futbolcularına yöneliktir.

Bu omuzlardaki ağır yükü üzerlerinden kaldırmaya çalışan, hatta onu kendi üzerine alan bir teknik adamla çalışıyorlar. Kamp yapmıyorlar, hata yapınca yine forma giyiyorlar, kaybedince "sorumlusu budur" diyerek suçlanmıyorlar. İşlerini rahat yapabilecekleri bir ortam yaratılıyor. Onlar ise hocanın arkasından isim vermeyerek, psuyua yatarak, sinsice açıklamalar yapıyorlar.

Büyük düşünemiyorlar. Ferguson gibi bir hocayı haketmeyenler, aslında onun yöntemini, kafalarına krampon yemeyi tercih ediyorlar. Onların adapte olamadığı anlayış aslında futbolcunun özgür kalmasını temel alıyor ama farkedemiyorlar. Çünkü onlar özgür kalmaktan öte yüksek egolarının pohpohlanmasını istiyorlar. Sırf bu amaçla basınla iyi ilişkiler kuruyorlar. Böylece ileride pohpohlayan bir yer bulacaklarını sanıyorlar.

Futbolcunun farkında olmadan istedikleri katı disiplin. Fakat onu da istemiyorlar. Çünkü orada da övgü konusunda fazla beslenemiyorlar. Skibbe takımı çalıştırmıyor diyenlerin çalışmaktan yana olduklarını düşünmemiz için, idman sonraları çalışmaya kendilerinin devam etmeleri gerekirdi. Ama aynı düşünce yapısındaki futbolcular, Kalli'nin sertliğinden de rahatsız olmuşlardı.

Basına ismini vermeyen, adını saklayarak hocayı eleştiren topçular, isimsiz topçu olmaya mahkum olacaktır. Kendine güvenleri yoktur. Hocayı da daha tanıyamadıkları ortada. Ezberlerinin bozulmasından rahatsızlar belki. En önemlisi vizyonları yetersiz. Ve sırf bu nedenle isimsiz topçu olarak kalmaya devam edecekler. Avrupa'ya turist olarak çıktıkları zaman isimlerini sadece basına değil, üst klasman futbola da vermediklerini anlayacaklar.

Sözün özü, hocasını isim vermeden eleştiren futbolcu, kaybolmaya mahkumdur. Baskıyı yaşamayı hakediyordur. Keşke adlarını verselerdi. En azından Rijkaard bu çocuklara kendine güvenmeyi öğretmiş derdik. Hocamızın ufak yanlışlarından biri olsun bu da.

Salı, Nisan 6

Kal Frank Kral Frank


Seni çekemeyen
bütün ibnelerin
suratına tükür

( İbneden kasıt Völler değil)

Pazartesi, Mart 1

Amsterdam-İstanbul

Son iki seneye kadar beraber maçlara gittiğim Berker. 2 senedir yolumuz stadda kesişmiyor. Ama Galatasaray tartışmalarımız hala devam ediyor. Hayatta en çok Galatasaray'ı konuştuğum 2-3 insandan biridir, bir diğeri de askerdedir zaten.

İşte bu konuşmalar esnasında, ki kendisi oldukça şom ağızlıdır, Rijkaard'ı çok eleştirir. Daha önce Hakan Şükür yüzünden 1000 defa birbirimize girdik, şimdi ise Rijkaar için 50 defa olmuştur. Ama tartışmaların en sonunda da "çok seviyorum Rijkaard'i" der, "ben severim de kızarım da" "Bazen yedek kulübesinde görüyorum bu adam hakikaten bizim başımızda mı diye düşünüyorum" sözünün sahibidir. Orhan Aklı, Abdullah Ercanlı yılları beraber tribünde yaşadık. Bu şok halini hemen hemen hepimiz yaşıyoruz zaten.

Biz burada Beşiktaş-Madrid maçlarıyla uğraşırken Berker, Amsterdam tatilindeydi. Amsterdam'da uğradığı yerlerden biri de Ajax'ın Arena Stadı'nda yer alan müzesi ve o müzeden bir kaç fotoğraf.

Fırank Reeykaart, Fırank Reeykaart, oley oley oleyy....

Yukarıda oğul Rijkaard, aşağıda baba Neeskens.

Bu da Hollanda futbolunun kutsal ruhu Johann Cruijff..

Bu kadar güzel kareden sonra, son olarak Galatasaray tarihinin kötü evliliklerinden biri; "like the supporters say oh oh"

Çarşamba, Aralık 9

İnat Hikayeleri


Şimdi moda Ezel. Daha doğrusu dayı. Herşeyin bokunu çıkarma konusunda kendini aşmış olan ülke evlatları, sanırım bunu da becerecektik. Dayılar, yeğenler, videolar havada uçuşacak.

Başladı zaten. Oysa Tuncel Kurtiz'dir o karakteri yaratan. Dayı diyenler, ismini pek bilmezdi son zamanlara kadar. Büyük oyuncudur. Oyunculuğu baştan yazmıştır belki de, hele de İnat Hikayeleri'nde. Filmin adını bağlayalım ve diğer paragrafa geçelim.
***
Galatasaray camiası ülkemizdeki sabır kelimesini baştan yazmalı bu sene.İnat Hikayeleri'ne bir yenisini eklemeli.

Birkaç hafta önce Elano Lincoln tartışması yaratanlar, şimdi Rijkaard Skibbe olayına girdi. Ben Rijkaard, Skibbe'den daha iyidi veya tam tersini savunmayacağım. İkisinin de canı sağolsun. İkisini de çok sevdim.

Fakat artık şu kesin ki, bu haberleri yapmak da artniyettir. Tribünleri kışkırtmaktır. Tahriktir. Ve sınav burada başlar. Bunlara kapılmamak gerekir.

Hani tribün, taraftar bir halt ettiği zaman biri der ya "münferit bir olay", diğeri de cevap verir, "ne münferiti, bunların hepsi çapulcu.", benim de onu diyesim var.

Biri "o haberi yapmış biri, münferit bir olay" desin ben de "bunların hepsi kahpeler", pardon "çapulcu" desem.

Skibbe candır. Skibbe'yi geçemedi diye yazanlar, 1 sene evvel Skibbe'yi kariyer sınavına sokuyordu. Lincoln ile ilişkisini sorguluyordu. Bugün Rijkaard'ın çocuk bakıcısıyla evlenmesini yazanlar, geçen sene Skibbe'nin Türk eşinden falan bahsediyordu. Herşey aynı.

Bugün hayatında ilk defa Türk gazetelerini okuyan biri zanneder ki, yorumcular ve basın Skibbe'nin iyi hocalığını sürekli gündeme getirdi ama sabırsız GS taraftarı ve yönetimi başarısız sonuçlar nedeniyle onu kovdu.

Öyle birşey olmadığı belli. Ne olduğunu uzun uzun yazmak da gereksiz artık. Geçmiş aklımızda (umarım), ne olduğunu biliyoruz, onlardan ders aldık ve yeni hocamıza, yeni Galatasaray'a o gözle bakıyoruz. O nedenle Barış, Elano'ya pas vermeyince hassaslaşıyoruz, o nedenle her gazete haberinde taşıyoruz,art niyet arıyoruz, o nedenle Polat'ın her hareketinde 3 hamle sonrasını tahmin etmeye çalışıyoruz. O nedenle aklımızda mart ayı var, o nedenle Meleke, Demirkol gibi isimlerden önce Hakan Şükür'ü, Hakan Ünsal'ı okuyoruz.


Rijkaard futbolu bilmiyor diyenlere inat, Rijkaard'a sahip çıkılacak. Çünkü sahip çıkılan Rijkaard değil. Bir kültür, bir devrim. Rijkaard'ın lüle saçlarına, kara kaşına değil yoksa sevgimiz. Büyük bir futbol adamıdır, başımızın üstünde yeri vardır. Onlar ayrı. İsmi tartışılmaz. Ama hakikaten şu anda isim önemli değil.

Ya da düzelteyim. Evet isim önemli. Bu isim var diye taraftar daha sabırlı. Baros penaltıyı Kılıçaslan'a nişanlayınca "Skibbe İstifa" diye bağıranlar vardı. Bugün Gökhan Zan kendi kalesine 3 gol atsa Sami Yen'de bu sesi çıkmayacak.

Benim en çok içimi sızlatan konu, aynı hassasiyeti yönetim tarafından görememiz. Biz blog yazarları , övünmek veya kendimizi yükseltmek olarak söylemiyorum bunu, ortalama futbol seyircisinden daha başka bakıyoruz. Ve azınlıktayız. Genel hava, buralarda yansıtılanlar gibi olmayabilir her zaman. Bizim ayıpladığımız bir olayı, genel düşünce baştacı yapabilir.

Fakat sözkonusu Rijkaard olunca Galatasaray camiasında gerisi teferruat oluyor. Yeni Açık'a 10 maçta bir gelip, yedek futbolcuları tanımayan adam ile, laptopunun açılış sayfasını Galatasaray.org yapan adam şu an aynı şeyleri hissediyor. Bunu farkedebiliyoruz.

Fakat yönetim aynı hataya tekrar düşüyor sanki. Kariyersiz Skibbe'yi getirince, arkasında duramadılar. Skibbe eleştirildi ve gönderildi. Ve şimdi Rijkaard. Sürekli tartışılıyor. Üstelik "tartışılmıyor" sesleri altında. Burada artık yönetimin devreye girmesi lazım. Geçen sene MHK'ye, federasyona savaş açanlar, takımda olan biteni düşünmeyenler, veya görmeyenler artık bunlarla da uğraşmalı.

Galatasaray 2 senede 4 hoca değiştirdi. Tarihinde olmayan şey. 2 senede 2 seneden çok daha fazlasını kaybetti. Artık bazı şeylerin değişme zamanı. En ufak meselede değişiklik yapmak buranın kuralı. Değişiklik dediğimiz, bunu kırmak zaten.
***
Tuncel Kurtiz ile başladık onla devam edelim. İzlediğim ilk Kurtiz filmi, 19998Türkiye Kupası finalinde Beşiktaş'a penaltılarla yenildiğimiz gece Cine 5 'te izlediğim Hoşçakal Yarın adlı filmdi. Oradan yola çıkarak;
Hoşçakal Yarın dememek için, İnat Hikayelerine devam...

Salı, Aralık 8

Seni Sevmeyen


Rijkaard tartışılıyor diyorlar. Tartışılmalı diyorlar. Lafıs okup, ileride tartışılacak diyorlar. Satır arasında, giydirilmeye çalışıyorlar. Eyvallah. Ben tartışmıyorum, bekliyorum. Sabır zamanıdır. İsteyen tartışsın ama bizim kulüp tartışmasın. İsteğim budur.

Ve bugün bakıyorum, kötü zamanda Rijkaard'a sallayanlar tahmin ettiğimiz isimler.

Teknik direktör olamamış futbolcu eskileri veya Galatasaray ile kan davası güden basit insanlar. En çok korktuğumuz, en çok etkileyecek olan kesim muhalifler, eski başkanlar bile ortalığı bulandırmıyor. Bu iyiye işaret. Sevindim.

Salı, Eylül 29

Rijkaard eleştirileri

Galatasaray ilk puan kaybını yaşayınca, ve oyun içinde gidişatı değiştirmek için Rijkaard'ın sıkışan oyunu açmak amacıyla müdahale etmemesi, ya da şöyle diyelim genel kanıya göre ettiği yetersiz müdahalenin sonuçsuz kalması eleştirilere neden oldu. Neydi bu yetersiz müdahale? Herkesin doğrusu kendinedir muhakkak, bana göre Elano gibi bir oyuncu kulübede beklerken Aydın'ın oyuna alınması yanlıştı. Paşa maçına ilk 11'de başlayan Elano herhangi bir sakatlığı olmadığına göre bu maçta da kadroya girebilmişti. Tabii yine de bilemeyiz hocanın ne düşündüğünü, ama dediğim gibi Elano'nun yedek beklemesi biraz lüks kaçıyor. Hele bir duran top ustasından bahsediyorsak.
***
Aslında sezon başında Galatasaray taraftarları daha fazla puan kaybı bekliyordu. Çünkü Rijkaard'ın sistemini oturtana kadar ciddi puan kayıpları yaşanabileceği konuşuluyor, işi sonunda kazançlı çıkanın Galatasaray olacağı varsayılarak muhakkak sabır gösterilmesi gerektiği söyleniyordu. Ama Rijkaard'lı Galatasaray sezona o kadar iyi bir giriş yaptı ki, şampiyon olunamasa bile Rijkaard'ın mucizesini sabırla bekleyecek taraftarlar bile daha iyisi olamaz görüşüne kapıldı. Bir kusursuzluk çıktı ortaya. Şöyle düşünelim, kesinlikle sabır gösterilmesi gereken bir teknik direktör, müthiş bir sezon başlangıcı, taraftarın gözünde iki ayda elde edilmiş geniş bir kredi, ve ilk puan kaybında gelen, bana göre o maç özelinde haklı olabilecek eleştirilerden sonra kusursuz görülen bu teknik direktörün bir anda sahiplenilmesi durumu var. Kimse kusura bakmasın ama bana göre Galatasaray camiasındaki mevcut görüş Rijkaard eleştirilemez, kusursuzdur, hem ne eleştirisi daha ilk haftalardan, ilk puan kaybımızı yaşadık tır. Futbol eleştirilerinin nankör olmadığını da kim söyledi ki hem? Bir hafta kötü oynarsınız, istediğinizi alamazsınız, ve eleştiriler başlar. Bu böyledir dünyanın her yerinde. Kazandığı maçlardan sonra Galatasaray rakiplere pozisyon veriyor, savunma zaafları var, dikkat edilmesi lazım demek teknik direktöre, takıma belaltı vurmak olarak algılanmamalı. Hem eğer kazanmak tek kıstas olsaydı, Fenerbahçe'yi de herkes beğenirdi.
***
Bir puan kaybının bu kadar kafaya takılması sadece ligin bu sezon en ufak bir puan kaybına tahammülsüzlüğüyle açıklanamaz. Bir kusursuzluk payesi yakıştırılmış Rijkaard'a. Eleştiriler karşısında oluşan hassasiyete bir de bu taraftan bakmak gerekiyor.

Pazartesi, Eylül 28

Vardır Bir Bildiği


"Savunmamızda eksiklikler olduğunu biliyordum ve mutlak bi yerde yenilecektik. Bundan sonra oyuncular sisteme daha çok uyacaklar sahada onların aklı değil benim aklım hakim olacak çünkü mükemmel olmadıklarını anladırlar, eksiklerini görüp düzeltmek için böyle bir yenilgiye ihtiyaçları vardı."

Phil Jackson'ın 9 maçlık galibiyet serisini bitiren maç hakkında kitabında yazıdıkları.

Rijkaard'ın B Planı yok diyenlere gelsin. Sanıyorum ki dünkü doldurt boşaltlara Rijkard'ın mani olmamasının nedeni (olamamasının demiyorum) budur. Ve bir dip not. Jackson yenildik diyor ama Galatasaray 23 Temmuz'dan beri hala yenilmedi.

Jackson alıntısı için ilk11.blogspot.com dan anilkos'a teşekkürler.

Pazartesi, Eylül 14

Onun İçin


"Ona çok şey borçluyum. Bunu şöyle ifade edeyim. Onun için bir yerimi yaralasam, acıyı hissetmem"
Lionel Messi, Frank Rijkaard için

Dil Sorunu


"Bugünkü gazetelerde eski hocasının açıklamalarını gören kaleci Rüştü 'Yalan söylüyor.Ben değil kendisi baskı altındaydı.Kale benim hakkımdı,beni özellikle oynatmadı.Camianın etkisine tepki veremedi.Dil sorununu bahane etti'dedi."
Arşivden çıkmış bir Rüştü demeci. FR hakkında.

Çarşamba, Eylül 2

Rijkaard'ın Oynadığı En İyi Takım

24 Mayıs 1989. Yari finalde Galatasaray'ı eleyen S.Bükreş'in rakibi AC Milan. Şampiyon Kulüpler Kupası Final maçı. Şehir, yıllar sonra Rijkaard'ın (17 sene sonra bir 17 Mayıs günü) aynı kupayı hediye edeceği Barcelona. Stadyum Nou Camp.
***
Kadrodaki isimler: O zamanların genç topçusu Paolo Maldini, Kral Marco Van Basten, Bob Marley Ruud Gullit, Chelsea'nin şimdiki hocası Carlo Ancelloti, canımız ciğerimiz Frank Rijkaard, Filippo Galli, efsane kaptan Franco Baresi, Napoli'nin şimdiki hocası Roberto Donadoni, emektar stoper Alessandro Costacurta, hala kulüpte görev yapan Angelo Colombo, sağbek Mauro Tassotti .... Aynı maçın rakip tarafında, Bükreş kadrosunda, Hagi ve Rotariu'nun yer aldığını hatırlatalım.
Alttaki fotoğraflar da bonus olsun.



Cumartesi, Ağustos 15

Frank Rijkaard Hissiyatı


Baştan yazalım. Bu bir futbol yazısı değildir. Teknik analizler, tahminler, eleştiriler yoktur. Bu yazı futbolu hayatınının merkezine koyan, Galatasaray sevgisini ise en yukarıda tutan bir adamın gece 3'te H.I.M dinlerken yazdığı bir yazıdır. Blog'un bir günlük olarak kullanıldığı dakikalar.

Herşey mayıs sonu, haziran başında başladı. Aslında çok daha öncesine de dönebiliriz. İlkokul yıllarına. Ama gerek yok. Uzar da gider. O yıllardan kalan bir özellik var ama bende. Onu hatırlatmalı. Kendi hayatım ile Galatasaray arasında parallellik kurmak. Küçük örnekler. 7 sene okuduğum liseden, çok sevdiğim okuldan ayrılıp üniversiteye başlamam ve doğduğum evden biraz uzaktaki eve taşınmamız Olimpiyat Stadı'na geçişimiz ile aynı tarihlere denk gelir. Bu bir tesadüf değildir benim için. Aynı şekilde 2008 yılında askerde çok darlandığım " bitmez bu askerlik" denilen zamanlarda Leverkusen'den 5 yiyip, Sami Yen'de Kasımpaşa'ya yeniliyorduk. "Bitecek ulan az kaldı, sabır" denilen zamanda ise 6 maçta 6 galibiyet aldık. Bu tip şeyler çoktur ama "aha çocuk delirdi" demeyin diye kısa kesiyorum.

Herşey mayıs sonu, haziran başında başladı. Galatasaray yeni bir teknik direktör arıyor. Gazetelerde, forumlarda adı geçen isimler var. Co Adrianse, Le Guen, Hoollier gibi yeni isimler var. Hagi, Terim, Lucescu gibi eskiler de var. Daum, Ersun Yanal gibi bizden olmayan bizimkiler de var. O esnada üniversiteden arkadaşım Aykut ile konuşuyoruz. Ne olursa olsun yepyeni bir ismin gelmesinden bahsediyor. "Eğer yeni bir hoca gelecekse, bembeyaz bir sayfa açmak lazım. Eski heyecan yaratmaz, heyecanı yeni yaratır. Bize heyecan lazım." diyor. Tam böyle demese de anafikir bu işte. Kafama yatıyor. Aykut iyi bir konuşmacıdır zaten. O günlerde geliyor Frank.

Aldığı kararları, oynattığı futbolu tartıştık, tartışıyoruz, tartışacağız. Futbolculuk kariyerine bakıp iç geçirdik, geçiriyoruz, daha da geçireceğiz. Onun burada olmasına Türk futbolu adaına sevindik, seviniyoruz, daha da sevineceğiz. Ama mesele bu değil bu gece. Mesele kıvırcık saçlı siyahi Hollandlı futbol adamı değil. Frank Rijkaard hissiyatı mesele, Frank Rijkaard'ın bende uyandırdığı artık daha başka anlamlar.

Yepyeni biri. Olay bu işte. Yepyeni. Yeni birşeyler lazım. Bunu diyorum sürekli sağa sola. En çok da Peralta'ya. Bunları derken gülüyoruz geçiyoruz. Ama bunu hakikaten çok istiyorum. Aykut'un dediği gibi, bize heyecan lazım, beyaz sayfa lazım. Eskilere duyulan bağımlılıktan kurtulmak lazım. O yüzden Frank Rijkaard lazım. O yüzdendir Frank Rijkaard istiyorum demem. Yaklaşık iki aydır.

Ama yenilik korkutucudur. Bilinmez çünkü. Risktir. Tıpkı Frank Rijkaard gibi. Tamam adam müthis bir kariyer. Ulaşılmaz denilen adam gelmiş buraya. Artık beraberiz. Ama başarının garantisi var mı? Tabi ki yok. Kimya uyuşmalı. Birliktelik sağlanmalı. Arkasında durulmalı. Sevmeli, saymalı.

Ama işte risk var hep. Ya tutmazsa. Kafayı sürekli rahatsız eden, korkutan hep o risk. Eğer tutmazsa ne olur? Dünyanın sonu değil muhakkak. Ama o zaman benim bu sene savunduğum görüş, kurduğum hayat planı, teorim, herşey çökecek. Yenilerden hayır gelmeyeceğine inacağım bir müddet. O zaman eskiye sırt dönmüş olmanın pişmanlığını yaşayacağım. Yeniye karşı güvensiz olacağım. Bunlar olmasın diye istiyorum Frank Rijkaard'ın başarısını. Çok mu bencilce? Hiç değil. Ama çok sağlıklı olmadığı kesin. En azından onun farkındayım.

Rijkaard'a ilgi inanılmaz. Sami Yen'i daha önce hiç görmediğim bir şekilde gördüm Netenya maçında. Mesele çok bağırmak, takıma sahip çıkmak falan değil. Herkesin gözünde bir umut vardı. Bu umudun kaynağı tabi ki o adam. Onun adı bağrılınca yaşanılan coşkudan anlaşılıyor. Belki tribün cemaatinin diğerleri de benim gibi düşünüyordur. Onlar da Rijkaard'a başka anlamlar biçti belki de. Ne de olsa onlar da sağlıklı adamlar değiller. Sağlıklı adamın orada işi ne? Sağlıklı düşünen adamın bu dünyada da işi yok belki de.

Neyse efendim bağlayalaım. Frank Rijkaard bizim için başarılı olmak zorunda. Çok mu bencilce? Bu olabilir. Ama tutunduğumuz tek dal o şu an. Hem hayatımda en çok sevdiğim şeylerden biri olan Galatasaray için, hem de hayatımın geri kalan kısmı için. Yani her türlü Rijkaard. Bir isimden daha öte. Bir yaşam tarzının adıdır artık benim için.
***
H.I.M ile başladık, yazı biterken CemAli'ye geçtik. Yine eskiye döndük anasını satayım..)

Cuma, Haziran 5

O da Bizi Görecek Mi?


Futbolu, Galatasaray'ı, tekniği, taktiği, Florya'yı, kongreyi, yeniçeriyi bir kenara bırakırsak,

İlkokul zihniyetime bürünürsem, yani futbol sevgimin en saf haline,

Rijkaard geliyor ulan!

İstanbul sokaklarında Frank Rijkaard gezecek, belki karşımıza çıkacak, belki belki uslu bir çocuk olursak onunla iki kelime konuşacağız,

Sami Yen'in çimlerine ayak basacak, kapalıya el sallayacak, numaralının önüne gelecek, yeni açık'ı selamlayacak,

Zico ve Fenerbahçe ilişikisi için neler yazdıysam aynısını Rijkaard için de diyorum.

Galatasaray tarihinin en kötü teknik adamı bile olacak olsa, bıraktıkları ve yaşattıkları çok değerli bir hazine olacak biz faniler için.

Dünya futbolunun en önemli isimlerinden biri ile aynı şehirde yaşayacağız, aynı takımın başarısını isteyeceğiz, İstanbul'da Şampiyonlar Ligi'ni hem futbolcuyken hem hocayken kazanmış bir adam oturacak.

Hatta bazıları ömrü hayatında Rijkaard'ı eleştime şerefine nail olacak.(Yalan yok bazı maçlardan sonra ben de sallayabilirim asabiyetle)

Ama sonuçta, karaoğlan geliyor. Ondan bir şeyler kapabilen için büyük nimet.

Bir Kısa Vade Hedefli Proje: Franklin Edmundo

Bizim de onun da gözü yükseklerde....
****
Kısa vade ve proje. Birbirine pek yakın durmayan iki kelime. Galatasaray çelişkiler kulübüdür. O yüzden bu iki kelimeyi yanyana yazmak bir Galatasaray yazısı için çok da şaşırtıcı değil.

Yazıya girmeden hemen şunu hatırlatmam da fayda var. Üstün futbol bilgim var demiyorum. Rijkaard'ı iyi bilirim demiyorum. Barcelona kültürünü hayat felsefem edindim diyemem. Yani çok bilinçli bir yazı değildir. Ve eminim ki şu an bir çok blogger, bir çok spor yazarı, bir çok insan Rijkaard hakkında yazı yazıyordur veya konuşuyordur. Ben sadece yıllardır Sami Yen - Florya - Tevfik Fikret üçgeninde yaşananları, Rijkaard'ın Star'ın ve Ntv'nin gösterdiği kadarıyla bildiğimiz hamleleri ile birleştireceğim.

Frank Rijkaard. Şuraya gelse beni kariyeriyle döver. Sadece beni değil, Bülent Korkmaz'ı, Arda Turan'ı, Hakan Ünsal'ı, Hakan Şükür'ü de. CV'sini masaya koysa, Ercan Taner maç toplantısını artık onunla yapmaya başlar. Bu bir gerçek. Bunu inkar edemeyiz.

Rijkaard'ın oynattığı futbola bakalım önce. Euro 2000'in muhteşem Hollanda takımı. Ne kadar İtalyanları tutsam da, çift yıllar yazlarında yaşanmış (benim gördüğüm) en dramatik eleniş. Ve Barcelona tabi. Katalanların "yeter, bu kadar kupa bize yeter" dediği, kupalara boğulduğu dönem. Oynanan futbol ise çağ dışı. Yani çağın çok üzerinde.

İki takımda da üst düzey oyuncular olduğu gerçeği var. Ama bu bence kıstas olmamalı. Çünkü rakiplerinde de üst düzey oyuncular var. Avrupa futbolunda yeşil saha cadı kazanıdır. Her şey değişebilir. Devler Ligi'nde karşınızda Ferguson, Mourinho, Wenger. Capello gibi adamlar var. Bu adamları alt etmek her babayiğidin harcı değil. Rijkaard bunu başardı.

Gelelim ülke sınırlarına. Acaba Galatasaray'ın aradığı kan Rijkaard mı? Yani güzel futbol oynatan, hücüm futbolunu en güzel örnekleriyle sergileyen, Hollanda geleniğine bağlı kalan bir hoca. Bu muydu aradığımız? Eğer buysa Skibbe niye gitti? Eğer buysa Sivasspor maçındaki Bülent Korkmaz'ın günahı neydi?

Çünkü aradığımız bu değildi. Galatasaray futbol takımı üst düzey kadrosuyla Türkiye Ligi'nin çok üzerinde. Bunu bazı maçlarda 15 dakika, bazı maçlarda 80 dakika, bazen Ankara'nın suni çiminde, bazen Portekiz'de binlerce kişinin önünde, bazen Bülent ile bazen Skibbe ile gördük. Ve yıllarca söylediğimiz şeyi yine söyledik bu sezonun sonlarında. Galatasaray'ın sorunu saha içinde değil, saha dışında.

Bu sorunların hallolması için, gelecek hoca çok önemliydi. Galatasaray'ın önümüzdeki 10 yılı için alınacak en önemli andı getirilecek hocanın isminin açıklandığı dakikalar. Budur sebep, bizim gece yarılarına kadar klavye delikanlısı olmamız. Adnan Sezgin, Haldun Üstünel ve diğer kurmayların Avrupa'dan kimle beraber döneceği çok önemliydi.

Nasıl biri olmalıydı yeni hoca? Yeni hoca devrim yapabilecek bir hoca olmalıydı. Devrim kelimesine çok takılıyorum, belki doğru kelime o değil, ama dost sohbetlerinde hep devrimden bahsettik. Bir eğitim kurumundan doğan kulübün taraftarlarının afyonu oldu devrim.

Bu devrim futbol devriminden ibaret değildi. Çünkü Galatasaray onu çoktan halletmişti. 80ler, 90lar, Almanlar onu gerçekleştirdi. Şimdi yapılacak iş daha başkaydı. Zihniyet devrimi yapılması gerekiyor. Kulübe hizmet eden kişilerin kulübün sahibi olamayacağının anlaşılması, kısır döngülerden kurtarılması gerekiyordu. Bunu yapabilecek karakterde hocaların ismi atıldı zaten hep. Co Adriaanse bu anlamda benim en çok istediğim isimdi.

Hollandalıya niyet, Hollandalıya kısmet. Rijkaard geldi. Peki o bunu başarabilecek mi, yapabilecek mi? İşte burası benim için soru işareti. Çok güzel futbol oynayacağımıza şüphem yok. Ama nereye kadar? Geçen seneki gibi Florya kazanı kaynamaya başlayana kadar. Ne zaman kaynar onu bilmiyorum?

Rijkaard devrim yapan bir adam olmadı. Barcelona'nın da, Hollanda'nın da yıllardır süregelen, hatta aynı isme Cruyff'a dayanan bir sistemi vardı. O bunu daha da mükemmel hale getirdi Begiristain'ın deyimiyle. Yanı yeni birşey ortaya koymadı. Sisteme uymayanın gözünün yaşına bakmadı. Misal Ronaldinho, misal Eto'o. Ama onların gözünün yaşına bakmadığı esnada tüm Katalanlar ve içindeki Hollandalılar onun arakasındaydı. Hatta biri de yanındaydı ki yine yanında o olacak. Neeskens. Bu da güzel bir gelişme doğruya doğru.

Peki aynı gözyaşına bakmama olayı bir Arda'ya veya Baros'a olduğunda ne olacak? Baros'u kimse takmayacak ama bir Arda veya bir Sabri, belki Ayhan. O zaman Florya, Katalonya gibi olmayacak. Çünkü Florya is not Katalonya. İspanyol medyasını takip edenler (misal Aceto) daha iyi bilir belki, ama tahminim Türk medyasının Rijkaard'a İspanya kadar yumuşak davranmayacağıdır. Ve biliyorum ki ilk başlarda onlar da çok sıcak yaklaşmadılar Rijkaard'a.

Sonuç ne diye soracaksanız?. Rijkaard ile kupalara doyabiliriz. Güzel günler yaşayabiliriz. Ama Rijkaard gidince aynı sorunlar bir kez daha baş gösterecektir. Herkes birbirinin aynısı olacak ama isimler farklı olacak. Florya kaynamaya devam edecek. Belki 2006 Gerets gibi, bazı şeyleri görmezden geleceğiz. Ama lale devri sona erince uykudan uyanacağız. Sonuçta bu senenin kongre senesi olduğunu unutmamak lazım. Karar alıcılaların gelecekten çok kendi geleceklerini düşündüğünü söylemek çok büyük bir yanlış olmaz sanırım.

Bir başka ihtimal ise, sendelenerek başlanan sezon nedeniyle Rijkaard, Trt, Ntv stüdyolarına meze olacak, yerli futbolcuları dışladığı, yabancıları (büyük ihtimal Hollandalılar olur) kolladığı, cebini doldurmak için Türkiye'ye geldiği vs vs... söylenecek. Ve mart kongresinden önce Abdullah Avcı, Gheorhe Hagi ve Ersun Yanal isimlerini bir kez daha duyacağız.

Rijkaard kötünün iyisi değil, iyinin kötüsü oldu. İyinin kötüsü olması diğer ihtimalden daha iyi. Yanında Neeskens'in olması bambaşka bir güzellik. Ve en güzeli Rijkaard "hayır" deseydi, şu an Ersun Yanal takımın başında olacaktı. Bizi Ersun Yanal'a emanet ettirmediği için şimdiden kanım kaynadı Rijkaard'a. İnşallah ben yanılırım ve mutlu günlere uçarız Hollandalı ile.