olimpiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
olimpiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ağustos 5

2021'in Altın Madalyası

Acı veren yangın gündemi kafayı meşgul etse de olimpiyat finali oynanmadan bir İspanya yazısı yazmalıydık.

İspanya, cumartesi sabahı Brezilya ile altın madalya mücadelesine çıkacak. Finali kazandıktan sonra yazılacak yazı, başarıdan nemalanmaya çalışan bir fırsatçılık olarak gözükebilirdi. Düşüncelerimiz, altın ve gümüşü ayıran ince çizgiden biraz daha belirgin olsa da, o günün gösterişi altında kaybolabilirdi.

Demek istediğimiz kısaca şu: Bu yazın futbol ülkesi galiba yine İspanya' Tıpkı 2010'ların başında olduğu gibi. Tamam bir kupa alamadılar (henüz), İtalya ve Arjantin gibi üst düzey bir turnuvada gülemediler belki ama katıldıkları iki turnuvada da önemli işler çıkardılar.

Peki olimpiyat başarısı ne kadar önemli? Zira belki de oyunların en az ilgi gösterilen branşı futboldur. U-23 turnuvası desen değil (mesela Fransa, U-23'te kadroya zor girecek oyuncularla geldi), A takım turnuvası desen o da değil, olimpiyat ruhundan uzak, rekabetten uzak bir organizasyon. Diğer tarafta kadınlar turnuvası, erkeklerden çok daha net, çok daha sert, çok daha cazip. Dünya Kupası tadında bir organizasyon. Fakat erkeklerde öyle bir durum söz konusu değil. En sıkı futbolseverler bile maçlara göz ucuyla bakıyor. 

Fakat yine de olimpiyat başarısı, A takım ile kesişince değer kazanıyor. 

Euro 2020'de İspanya, yarı finale kadar yükselirken sadece tek galibiyet elde etti. Özellikle grup aşamasında çok zorlandı. Kendi taraftarları tarafından ıslıklandı. Son maçta gruptan çıkabildi, İsviçre'yi penaltılarla eledi. Fakat yarı finaldeki İtalya maçı adeta bir güç gösterisi oldu. Daha da doğrusu dünya futboluna verilen "Ben daha ölmedim" mesajıydı.

Turnuvanın en iyi oynayan ve sonrasında kupayı alacak takımına sahayı dar etti İspanya. Bunu yaparken de klasik futbolundan taviz vermedi. "Pas oyunu öldü, yaşasın önde baskı" diyenlere ders verdi. Üstelik kadrosunda çok fazla elit oyuncu da yoktu. Pau Torres, Eric Garcia, Laporte, Simon, Pedri, Olmo gibi isimler A takım seviyesine yeni yeni çıktı. 

Ayrıca santrforlardan istediği katkıyı da alamadı. İyi bir santrfor, belki de kupayı getirecekti. Üstelik bu santrfor sorunu 10 senedir devam ediyor. Torres ve Villa'dan sonra o boşluğu dolduramadılar. Dünya sporuna basketbolcudan tenisçiye, Formula 1 yarışçısından hentbolcuya kadar birçok isim armağan eden İspanyol sporu, 10 senedir bir santrfor bulamadı. Bulduğu tek isim Diego Costa da Brezilya'dan devşirildi.

Buna rağmen İspanya, yani hem yetersiz mevki hem de genç çocukların çokluğuna rağmen, kendi oyununu çatır çatır oynamaya devam etti.

Dönüyoruz olimpiyata. Burada statü U-23 diye geçiyor ama bazı 24 yaş oyuncuları da kadroya dahil edilebiliyor. Ayrıca bu yaş grubunun üzerinde olan üç oyuncuyu daha kadroya katabiliyorsunuz. Bu avantajlara rağmen İspanya'nun en yaşlı oyuncusu 25 yaşındaki Marco Asensio oldu. Dani Alves, Pierre Gignac, Florian Thauvin, Max Kruse, Max Gradel gibi tecrübeli isimlerin mücadele ettiği yerde İspanya, nispeten daha genç bir kadroyla finale çıktı.

Peki bu genç kadroya tecrübesiz diyebilir miyiz? Hayır. Hatta tam tersine biraz yorgun demek daha doğru olur. Unai Simon, Pau Torres, Mikel Oyarzabal, Eric Garcia, Pedri, Dani Olmo... Bu altı oyuncu daha bir ay önce Avrupa Şampiyonası'nın yarı finalinde oynadı. Şimdi olimpiyat finaline çıkacaklar. 18 yaşındaki Pedri, finalde forma giyerse 2020-21'deki 73. maçına çıkacak. Avrupa'da bu sezon ondan daha fazla çıkan başka bir oyuncu yok. Ve döner dönmez de yeni sezona başlayacak. Kadroda yer alan diğer oyuncular da (mesela Oscar Mingueza, Marc Cucurella, Juan Miranda, Dani Ceballos, Bryan Gil) A takım kadrosuna zaman zaman adlarını yazdırdılar, yani oranın tecrübesini tattılar.

Peki buradan ne çıkarmak lazım? Sonuçta her olimpiyat takımı, geleceğe umut veren gençlerden oluşur. Fakat burada önemli bir fark var. İspanya hem A takımda geleneğini devam ettiriyor, hem de alt yaşlarda diğer ülkelere ağırlığını hissettiriyor. Hemen hemen aynı çekirdekle hem olimpiyat finali oynuyor, hem de Avrıupa Şampiyonu'na penaltılarla yeniliyor.

Yazıda adı geçen isimlerin yaş ortalamasının 22-23 olduğunu düşününce, bu kadro da en azından 10 sene daha üst düzey futbolda devam edecek gibi duruyor. 2008-2012 arasında üç kupa alan takımın başarısını yakalarlar mı göreceğiz. Biraz zor olduğunu kabul etmek gerek. Fakat yapının sürdürülmesi, üstelik bunun aynı oyun anlayışıyla devam etmesi, alttan gelen genç oyuncuların bile hiç sorun yaşamadan aynı genlere sahip olduğunu göstermesi çok değerli.

Her iki turnuvada da en azından yarı final oynayan bir takım, sonuç ne olursa olsun tek bir turnuvanın değil ama tüm yazın altın madalyasını hak etmiş demektir.

Bu arada bir not: Olimpiyat oyunlarını 1992'den beri bir Avrupa takımı kazanamıyor. Nijerya, Kamerun, Arjantin (2 defa), Meksika ve Brezilya'dan sonra fırsat İspanya'nın ayağına geldi.

Peki 1992'de kim kazanmıştı? Barcelona'daki oyunlarda gülen yine İspanya'ydı. Guardiola, Canizares, Luis Enrique, Abelardo, Ferrer, Alfonso ve Kiko'lu kadro belki devamında büyük başarılara imza atamadı ama sonrasında gelen büyük başarıların hazırlayıcı oldular. Özellikle çıkardığı iki teknik direktörle...

Cuma, Ağustos 26

Meydan



Sırbistan olimpiyat oyunları 2'si altın olmak üzere 8 madalya ile tamamladı. Rakam olarak bizden çok farklı değiller yani. Gerçi nüfuslarına ve yatırım oranlarına baktıkça fark ortaya çıkıyor ama şu an konu o değil. 

Sırbistan'ın olimpiyat kafilesini 20.000 kişi karşılamış Belgrad'da. 'İşte spor kültürü' demeyeceğim. Düşününce başka bir nokta çıkıyor karşıma. Bir yaz günü daha güzel, daha farklı ne yapabilirsin ki? Tüm şehrin sokağa çıkıp olimpik sporcuları karşılayıp meşale yakmasından daha eğlenceli ne olabilir? Adamlar resmen meşale yakmak için fırsat arıyor. Bir de beraber zaman geçirmek için. Şehir meydanları biraz bunun için değil mi zaten? 

Yirmi sene önce iç savaş yaşamış bir ülkenin de kesin siyasi ve ekonomik sorunları vardır! Acaba yirmi sene önce; Yugoslavya özellikle takım sporlarında etkiliyken meydanlar nasıldı?

Salı, Ağustos 23

Liyakat



Olimpiyatla ilişkim hep mesafeli olmuştur. "Elindeki o sırıkla bok atlarsın oradan" mantığı ile "yapamadığımız sporları" kıskandık belki. Atanamayan sosyologlar hâlâ "Basketçiler neden futbolculara göre daha eğitimli çocuklar oluyor, efendi, kaliteli"  tezlerini yazmaya üşenseler de , 'Enes Gülen'leri gördükten sonra kendilerine hak veriyor ve 'Hidayet'e eriyorum.

Olimpiyatlar benim gözümde hep "almaya çalıştığımız ama bize verilmeyen/yedirilmeyen" bir olgudur. Avrupa Birliği muhabbeti gibi.  "Kıtaların buluştuğu yerde buluşalım" diye her yeri donatmıştık ama başarı sağlayamamıştık. Sonra Coca Cola her olimpiyata bardak çıkarırdı. 4 tane 2.5 litreliği gömerdik bardak kapmak için. Dört senede bir yapıldığını ve logosunun neyi sembolize ettiğini bilirdik. Salonda aile eşrafına Naim Süleymanoğlu'nu taklit ettiğimiz yıllar, sporcuların kâh siyasetin içine girip belediye başkanlığına oynaması, kâh ticarete atılıp köfteci/dönerci/milli piyangocu/spor salonu açmaları... "Yedirmezler" mantığı ile hep karşıdan baktık. Madalyadan sonra okunan milli marşlarda tüyler diken oldu kimi zaman sonra milli marşların diken etme özelliği de bitti. Hiç bir bakan istifa etmedi Hıncal Uluç'un o kadar söylemesine rağmen, Kenan Onuk öldü, Hıncal Uluç eskisi kadar popüler değil. 

Derken büyüdük, hayata atıldık. Daha doğrusu atılamadık. Atanamadık. Selim Naşit'in dediği gibi "bok atılırdık hayata" bu vizyonsuzlukla. Sonra bir gün geldi dedim; "Kardeşim, tüm iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp asıyorum, istediğim işi yapacağım ben" deyip bir kursa yazıldık. Kurs sonunda büyük bir sınav vardı. İlk 10'a girenler, Türkiye'nin önde gelen şirketlerinde staj+SGK+yol+yemek imkanı olacaktı. Neyse sınavın son sorusu Şampiyonlar Ligi gibiydi. Sınavı Türkiye'nin önde gelen Olimpiyat adamlarından biri hazırlamıştı. Halk arasında "dinozor" diye tabir edilen bu abimiz, anasını ağlatmıştı sınavın. Ona göre 'olimpiyatı bilmeyen, bu işi yapmasın'dı. İyi bir atlet olan, her sporu yapar. Tüm sporların atası atletizmdi. Kendi çapında haklıydı. Final sorusu tam "Risk nedir?" tarzındaydı. Olimpiyatları az çok takip eden biri kolaylıkla yanıtlayabilirdi. Tabi yapamadık. Saçmaladık. Top çevirdik. Kursu başarıyla bitirdik ama gözbebeği olamadık. 

"Sporcunun Olimpiyatlarda yarışabilmesinin ilk şartı "Olimpik Liyakat"a sahip olmasıdır"

Şimdi Wikipedia'yı karıştırırken bunu gördüm. Tam da şu günlerde "yeğen , amca ,cemaat olmasın , atamalarda liyakat önemli olsun" tartışmaları dönerken Olimpiyatın bu topraklarda neden olamadığını, Olimpiyat Stadı'nın hikayesini, "Müslümanlara vermezler oluum" muhabbetlerini bir kez daha daha iyi anladım. Ne bileyim Ateş Arabaları, Münich, Ortadirek Şaban izlemek daha mı eğlenceli ne... Ateş Arabaları'nın fon müziğini dinleyince 'Avrupa'dan futbol', Tanju/Prekazi/Tınaz Tırpan, 'görüşmelerimiz kalite standartları nedeniyle kayıt altına alınmaktadır' gelmediği gün, işte biz o gün, tükeneceğiz.,


Yazan: Refet

Cuma, Ağustos 5

Laf Üretmek



Dört sene önce Londra'da düzenlenen olimpiyat oyunlarının büyük kısmını televizyondan izlemiştim. O gün Türkiye'de iki kanal yayın yapıyordu. Tercihim daha çok TRT olmuştu. Olimpiyat algısına uzak biriydim ve izlediğim şeyden keyif almıştım.

Tam o günler sosyal medyanın zirve yaptığı dönemdi. Sosyal medya; yaptığı eylemden veya içinde bulunduğu ortamdan keyif almaya çalışan bireyin tutunmakta zorlandığı bir mecra. Ne kadar çok ahkam kesip, ne kadar çok eleştiri sıralarsanız o kadar varsınız. Ama eleştireceğiniz tarafı iyi seçmeniz lazım. Kendi ayağınıza da sıkmamanız lazım.

O günlerde de bu gazla hareket edildi ve TRT inanılmaz eleştiriler aldı. Muhakkak eksikleri vardı. Ama hoşnutsuz olmayı maharet sayan bir kitle o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki, eksiklerden bahsetmek oyunların önüne bile geçmişti. Ki bu kısım sadece TRT özelinde de değildi. İnsanlar aklına gelen her yere bir laf yetiştiriyordu. TRT ise devlet kanalı olması sebebiyle, daha kolay bir hedefti. "Beceremiyorsanız yayınlamayın kardeşim", "Bizim vergilerimizle aldığınız yayın hakkını böyle mi harcıyorsunuz" diyenler adeta birbirleriyle yarışıyordu.

Aradan dört sene geçti. Bugün oyunlar bir daha dünyanın gözü önünde olacak.... Şu ana kadar gelinen noktada; oyunları Türkiye'de yayınlayan bir kanal yok. Belki bir son dakika mucizesi olabilir. 

TRT, "Beceremiyorsanız yayınlamayın" diyenleri çok dikkate almamıştır ama sonuç olarak yayınlamama kararı verdi. Fakat şu an yine sosyal medyada TRT eleştirileri revaçta. Ülkede onlarca kanal var ama olimpiyat yayınlamadığı için ihaleyi elinde bulan yine TRT oldu! İnsanların TRT'den beklentisi olması normal, ben de isterdim ama durumun asıl noktası farklı bir savaş. Şu an ülkede yaşanan ayrımın getirdiği bir nokta....

TRT oyunları yayınladığında TRT'yi izlemeyen veya TRT yayınlarını küçümseyen ahali; sonuçtan memnun değil. Eleştiriler gırla. Arada Fotomaç bile nasibini almış. Sık sık gezen bir manşet var sosyal medyada,, Onu paylaşıp "Ülke sporunun hali" diyorlar. 2008 yılında tam olimpiyatın bittiği gün Süper Lig'in başlamasına atıfta bulunan gazetenin manşetinden çıkarımlar almış ilerlemiş. Emre Mor ile Burak Yılmaz'ın sevincinden sosyolojik analizler çıkaranlar yine mesai başında. Bir önceki paragrafta bahsettiğimiz ayrımın bir örneği daha.. Tarafınızı iyi seçmelisiniz, yoksa kendi ayağınıza sıkarsınız!

Kendi açımdan şunu diyebilirim sadece; keşke TRT yayınlasaydı. 2012'de izlediğim oyunları çok sevmiştim ve yeniden aynı heyecanı yaşamak isterdim. Bir kanal verse hoş olabilirdi. Fakat sene 2016 ve teknoloji oldukça ilerledi. Eğer, spor kültürü ve olimpiyat ateşi içinizdeyse Youtube'dan da çok rahat bir şekilde izleyebilirsiniz. Hemen herkesin spotify listeleri paylaştığı bir yerdeyiz., Teknolojiyle aramız çok iyi. Hatta ve hatta en önemli paylaşımlardan birisi eylül ve mayıs aylarına denk geliyor. "Ben Türk spikerlerden maç izlemiyorum, bir tane link sitem var bütün Avrupa maçlarını oradan izliyorum" cümleleri taslaklarda duruyor. Sahi; Avrupa'da adı üç gün önce duyulan her futbolcuyu "Abi ben onun maçlarının internetten izledim yıllardır" diyenler çoğunlukta değil miydi? Demek ki Olimpiyat da çok uzağımızda değildir.

Ben özellikle Türk sporcularının maçları için youtube'u açabilirim. Nur Tatar, Dilara Lokmanhekim; hatta Rıza Kayaalp bile!

Perşembe, Nisan 21

Rio'ya Az Kala




Olimpiyat oyunları çok fazla ilgilendiğim bir organizasyon değildi. 2012 bende bunu değiştirdi. Kötü futbol ortamının getirdiği o 2011-12 sezonunun ardından, olimpik sporcuların çabasını izlemek çok büyük keyif vermişti. Gerçi o dönem inanılmaz bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştım. Fakat yine de, bazen kafamı kaldırıp sportif bir şeyler görmek, büyük keyif vermişti.

Olimpiyat aslında önemli olan kısmı değil. Asıl gerçek olan spor. Spor iyi bir şey ve bunu en iyi yapanlar olimpiyatta. Tek fark bu. Olimpiyatın katkısı da bu. İnsan izledikten sonra dışarı çıkıp, zıplamak, koşmak, hareket etmek, rekabet etmek, kendisini zorlamak istiyor.

Olimpiyata sayılı gün kala yayınlanan bu video bile aynı hissi verdi. Merakla bekliyorum. Bugün Olimpia'da olimpiyat meşalesi de yanmış. Umarım güzel bir yaz olacak; 5-21 Ağustos...

Londra'nın açılış ve kapanış töreni de; açılış ve kapanış törenlerini umursamayan beni bile sarmıştı. Bakalım Brezilya'da bu sefer ne olacak, o kısmı da merak ediyorum.

Pazar, Eylül 8

Olimpiyat Çocukları


Hakettınız çocuklar... 2020'de sizin de emeğiniz var....

Pazartesi, Şubat 18

Güreşin Olimpiyat Efsanesi




Güreşin olimpiyattan çıkarılması, birinci gündem maddesi... 

Şaka lan şaka, hiç değil. Borsa, şike, tükürük gibi mevzulardan sonra geliyor. Fakat benim için birinci gündem maddesi olabilir. İlginçtir, Londra Olimpiyatı'ndan sonra sanırım spora bakışım değişti. Şimdi burada, "ben yılların güreş sevdalısıyım, olimpik sporlara önem verelim" demeyeceğim ama Londra'dan sonra ilgimi daha çok çektiklerini inkar edemem. Bunları yazıyorum ki, yetkili kişileren iczat olmuş olalım.

Güreş aslında eskiden, 90'larda daha çok ilgimi çekiyordu. Sonra kurallar değişti veya eskisi gibi efsane sporcular çıkmaz oldu, benim de ilgim azaldı. Veya aile ile beraber TRT 3 izlemek zevkliydi, o sırada güreş, atletizm falan zevkli geliyordu. Şu an beni heyecanlandıran tek güreşçi Rıza Kayaalp, onu da zamanında Bahadır kardeşimiz işaret etmişti.

Madem güreş olimpiayattan çıkarılacak, eski karşılaşamlardan bir tanesini hatırlayalım. Bu maçı hatırlıyorum, gerçekten ilgi çekiciydi. Maçı izlememiştim ama daha sonraki günlerde baya konuşulmuştu. TRT'nin de (o zamanlar TRT 3) sık sık yayınladığını hatırlıyorum.

2000 Olimpiyatları, Aleksander Karalin - Rulon Gardner maçı.

Bu maçı efsane statüsüne sokan Karelin'in kendisi. Sanırım Rıza Kayaalp'ın de idollerinden. İkisi de aynı siklet zaten. Karelin için oluşturulan şehir efsaneleri mevcuttu. Sibirya'da doğan sporcu ayılarla güreşmiş deniyordu. Zaten lakabı da Sibirya Ayısı'ydı. Orman bekçiliği yaparken  keşfedilmiş, antrenmanlarını ormanda ağaçları kökünden sökere yapıyormuş. Bir final maçında kırık kolla güreştiği de söyleniyordu. Bütün bu şehir efsanelerinin yanında asıl gerçek vardı ki, kariyeri boyunca hiç yenilmedi. Ta ki 2000 olimpiyatlarına kadar...

2000 Olimpiyatlarında finale kadar yenilmedi. Finalde ise karşısına isimsiz bir Amerikalı çocuk çıktı. Amerika'nın ortasından, Wyoming'den gelen çiftçi bir ailenin çocuğu Rulon Gardner... Daha önce hiç bir başarısı, hiç bir uluslararası madalyası yok. Finale kadar geliyor ve yenilmez Karelin'in karşısına çıkıyor.

Maç boyunca güreşten çok itiş kakış var. Belki teknik olarak çok kötü bir güreş müsabakası, bilmiyorum ama bu hikayeleri birleştirince muazzam bir hikaye oluşuyor. Maçın ortasında Gardner tartışmalı bir puan oluyor. Ondan sonra Karelin, "iç sahada golü yedikten sonra maç sonuna kadar doldur-boşalt ile baskı kuran İstanbul takımı"na dönüyor. Fakat sonuç gelmiyor.

Gardner, Olimpiyat şampiyonu oluyor. Karelin kariyerinde ilk kez maç kaybediyor ve aktif sporu bırakıyor. 

Aslında SSCB'nin yıkılmasından yaklaşık 10 sene sonra olsa da modern ve gerçek bir Rocky 4 hikayesi.  

Şimdi buraya özlü bir şeyler yazmak lazım. Güreş olimpiyatın vazgeçimezidir falan. Ben de devamlı izlemiyorum ama olsun.


Salı, Ağustos 21

Nur Tatar




Tabi ki 1 ay öncesine kadar sokakta görsem tanımazdım. 1-2 sene öncesine kadar ismini de bilmezdim. Sonra ismini duymaya başladım, tekvandocu olduğunu öğrendim ama iyi midir, kötü müdür bilmiyordum. Tekvandoyu da bilmiyordum zaten.

Londra'daki ilk maç. Sabah seansı. Bizim kız çıkacak dediler, baktık. Bir sporcuda en sevdiğim özellik; konsantrasyon. Bakışından, vuruşundan, duruşundan, sevinmesinden; her halinden belli. İşin tekniğini de bilmiyoruz ama rakiplerine göre daha atletik sanki. Yaptığı aksiyonu o kadar güzel ve kusursuz yapıyor ki, rakibine karşı bir atak yaptığını düşünmüyorsun o anda. Sadece izliyorsun. Maç (ya da ne deniyorsa) sonunda kaskı çıkardı. Pırlanta gibi güzel,sevimli bir genç kız.

19 yaşındaymış. Gün içinde maçlar. Her rakibi aynı şekilde yenmeye devam. Finale kadar yürüdü. Bir gün boyunca büyük heyecan. Bizim sporcumuz olmasa yine sevecektik sanki. Servet ve Rıza gibi. Hemen hakkında aramalar yapıldı tabi internette. Eski röportajları okundu. Örnek sporcu dediğimiz, burnumuzun önündeymiş biz görememişiz.

Devamı da var. Final maçında ağlaması, madalya töreninde utangaçlığı, bir gün sonra Londra gezisindeki sempatikliği. Sanki kardeşimiz gitmiş, madalya almış gibi seviniyoruz.

Böyle bir sporcu ancak iyi bir aile ortamından çıkar. Vanlıymış, Antalya'ya yerleşmişler. Tekvandoya Van'da başlamış. Abisinden görmüş. Abisi bırakmış o devam etmiş. Van'da kızının tekvando yapmasını teşvik eden bir babanın kızı. Annesi madalya sonrası röportaj veriyor, neşe saçıyor. İlk örnek aldığı insan olan abinin o gururu gözlerinden okunuyor. Böyle bir aileden örnek sporcunun çıkması şaşırtmaz.

Bundan sonra onun büyük hayranıyım. Zaten daha kariyerinin başında. Uzun süre daha bizimle.  O mutlu olsun, o gülsün, o kazansın, ailesi sevinsin, biz izleyelim, biz sevinelim. Belki ileride kızımız olursa, onu sporcu yapabilmek için elimizde bir örnek olur. Doğmamış çocuğuma örnek, henüz 19 yaşında.


Pazar, Ağustos 19

2020 Aday Kenti: Caddebostan




Atıcılık: Bostancı tarafında daha sık rastlanır. Sahile doğru balonlar dizilir. Bileğine, güzüne güvenen balonu vurur. Köklü bir tarihi vardır.

Atletizm: Koşu parkuru mevcut, koşanlar var. Yürüyen var. Atma ve atlamalara pek ilgi yok ama sıkıntı olmaz. Tesis yapılırsa o da ilgi görecektir.

Badminton: Var. Vallahi var. Yeter ki araya bir file çekilsin.

Basketbol: Konuşmak bile abes

Binicilik: Eksik olan yegane sporlardan. At olsa o da yapılırdı.

Bisiklet: Fransa Bisiklet Turu, La Vuelta, Caddebostan parkuru.

Boks: Özellikle gece bir saatten sonra bazı müsabakalar oluyor.

Cimnastik: Aletler var.

Çim Hokeyi: Çim var ama çim hokeyi görmedim.

Eskrim: İlgiye muhtaç

Futbol: İçinde olduğum için biliyorum. Süper Lig'den daha sert, La Liga'dan daha çekişmeli, İngiltere'den daha tempolu maçlar oynanıyor.

Güreş: Serbest stil de olsa güreşen çocuklar var. Minderi koyarsın, Caddebostan'da final yaparsın.

Golf: Golf oynandığını görmedim ama Türkiye'de golf oynayan kitlenin yarısı golf oynamadığı zaman buralarda dır.

Halter: Olmamaması daha iyi zaten

Hentbol: Mesele elle oynanan oyunsa amerikan futbolu ve rugby var. Bu kitleyi olimpik spor olarak hentbola yönlendirmek mümkün olabilir.

Judo-Tekvando: Oluyor arada, yapıyor çocuklar. Şimdi Servet ve Nur sayesinde ilgi daha da artar, daha profesyonel bir şekle girer.

Kano-Kürek: Burada ironi yok, Türkiye'nin kürek ve kano beşiği buralar. Fenerbahçe ve Galatasaray idmanlarını burada yapar.

Masa Tenisi: Bir masa koymaya bakar

Okçuluk: Yok. Olmasın da. Tehlikeli gerek yok.

Sutopu: Kuralları oluşturmak lazım.

Tenis: Hemen yukarıda tenis kortları mevcut. Zaten Londra2da da bütün organizasyonlar Olimpiyat Stadyumu'nda yapılmadı ya. Wimbledon'ı var Wembley'i var.

Triatlon: Eşsiz bir parkur var

Voleybol: En popüler sporlardan biri. Plaj versiyonu da mevcut.

Yelken: Marmara Yelken'in dibindeyiz.

Yüzme: Yeni Deryalar buradan çıkacak.


Cumartesi, Ağustos 18

Derya



Derya Büyükuncu, olimpiyat oyunları için Londra'ya gitmeye hak kazandığında Google'a girdim. Görsellerde eski olimpiyatlarından veya yarışmalarından fotoğraf arıyordum. Karşıma çıkan isimler ise Taçmin, Taner, Nihat Doğan oldu.

Derya Büyükuncu, 6.olimpiyatında yine final yüzemedi. Yine üstüne bir şey koyamadı. Türkiye'nin en yetenekli yüzücüsü olduğunu, o 20 yaşına gelmeden de biliyorduk. Kırdığı rekorlar, ilk gittiği uluslararası müsabakalar çocukluk anılarımızda hayal meyal yer edecek kadar eski. Amatör sporcuların çektiği sıkıntılar, onların mücadeleleri her zaman saygı görecektir, görmelidir. Fakat sonuçta biz de sporu, sporcuyu ve  onları izlemeyi seviyoruz. Kahramanlarımız, özendiğimiz insanlar genelde çizgi roman veya film karakterleri değil sporcular oldu. Onlardan farklı şeyler beklemek de en doğal isteğimiz.

Mesela isterdim ki, ben küçükken; yüzerken izlediğim ve Galatasaraylı olduğu için ekstra sevdiğim Derya Büyükuncu, her sene ufak ufak da olsa üzerine bir şey koysun. Bir olimpiyatta final yüzsün. Olmadı. Başarısız olmak (6 olimpiyat başarısına rağmen) kötü birşey değil. Dayatılan "başarı" kavramını sevmiyorum zaten. Başarısız olmayı seviyorum ve başarısız olanları seviyorum. Böyle olunca Derya Büyükuncu'dan "tarihi başarılar" beklemiyorudum zaten.

Ama şu soruyu sorma hakkımız yok mu? "Abi neden sen olimpiyattan 1 sene önce Survivor'daydın". Neden kendine biraz daha zaman ayıramadın? Belki o zaman daha farklı olmaz mıydı? Son olimpiyatında sovunu yapsan daha güzel olmaz mıydı? Fakat bunları sorulara hakkımız yokmuş. Çünkü hayatımız boyunca Londra'ya ve Barcelona'ya gitmedik. Çünkü Derya idman yaparken biz kanepede televizyon izliyorduk. Oysa izlediğimiz şey de Acun'un Buzda Dansı'ydı belki..

Yeni kanun hükmündeki kararname: Amatör sporcular eleştirilemez. İlginçmiş. Mahallede boş kaleye gol kaçırınca taşak geçiyordu herkes bizle. Amatörün de amatörüydük. Mahallenin büyükleri de çıkıp "beyler yapmayın, bu cocugun ayağında çok iyi krampon yok, asfaltta top oynuyor" demedi. Burada biraz abarttım belki ama sporcu her zaman eleştiriye açık olmak zorunda değil mi? Amatör olması onu bazı şeylerden muaf mı tutuyor? Kendini geliştirmesi için gereken bu değil mi? 

Sporcuların hiç mi zaafları yok? Hepsi çok üstün karakterlere mi sahip? Bir tanesinde bile tembellik huyu yok mu? Veya rakibi küçümsemezler mi? Veya konsantrasyon eksikliği yaşamazlar mı? İnsani zaafların hiç biri amatör sporcularda yer almıyor mu? Bunları görürsek dile getiremiyor muyuz? Derya Büyükuncu'ya neden kendini havuzalara kapatmadın da Dominik'e gittin diyemiyor muyuz? Nihat Doğan, olimpiyat sporcusuna, Twitter'dan "halk oylaması yapılsın belki o zaman kazanır" yazabilirken, en çok bizim sinirimiz bozuluyor, Derya Büyükuncu'ya bunu hatırlatamıyor muyuz?

Çok farklı bir yerden bakalım. İnsanlar yeri geliyor dini eleştiriyor, dogmatik kuralları tartışıyor. 20 yaşındaki adam babasını eleştiriyor, öğrenci YÖK'ü eleştiriyor, siyasi kurumları eleştiriyor. Amatör sporcu bunların en üstünde  mi, en mükkemele karakterlisi, en kusursuzu da o yüzden mi eleştirilmiyor?

Evimde cips yerken 7 paragraflık eleştirisi yazdım.Sanırım en liberal zihniyetli insan  da benim.

Cuma, Ağustos 10

Altın Madalyalı Solak


Alex Morgan da popüler oldu buralarda, artık yeni birini bulmak lazım.

Salı, Ağustos 7

Bizim Çocuk



Güreşe ilgim yok. İzlemem. Ama sporcu, yani oyunun aktörü her yerde aynı. Hikayesi oluyorsa, hikayesini kendi yazıyorsa, başarılıysa, efendiyse, isterse curling oynasın özel seyircisi olur.

Güreş için takip edilecek, bilgi alınacak adam Bahadır. Son 1-2 güreşçileri, güreş camiasını çok izledik. Arasından bir kişi ilgimi çekti; Rıza Kayaalp.

Dün olimpiyatta bronz madalya aldı diye yazmıyorum bunları. Rıza'nın efendiliğini, saygısını, iş ahlakını görebilecek bir deneyim yaşamıştık. O zamandan "bizim çocuk" imajını vermişti. Onu reklamlarda veya 1-2 dakikalık röportajlarda tanıyanlar bile aynı duyguyu hissetmiştir. Dışarıya onu yansıtıyordu. 

Ailesinden uzakta kalıp yatılı okulda güreşçi olmaya çalışan bir çocuk. Devamında dünya şampiyonu oldu. Devamında olimpiyat, bronz...

Olimpiyat öncesi, samimi duygularla, içten gelen dilekle "Allah bu çocuğa yardım etsin" dediğimiz adamdı.  O başarılı olunca, daha çok onun için seviniyoruz. Daha çok genç, devamını getirecektir. Devamında da aynı duyguları yansıtırsa çok güzel olur.


Cuma, Ağustos 3

Olimpiyat Ateşi


Sanırım en dikkatli izlediğimn, en çok zaman harcadığuım olimpiyat, şimdiden bu oldu. Olimpiyat ateşi sardı, ya Türk futbolunun stresinden bunaldığım için , ya da İngiltere'nin bu tür ev sahipliklerinden olayı daha izlenebilir kılmasından. Bence; bakınız: Euro 96