Pazar, Aralık 20

500 Days Of Summer


Bir film hakkında bu kadar kararsız kalmamıştım. Sevdim mi sevmedim mi bilmiyorum. İzlediğim en güzel, en iyi filmlerden biri değil. Ama izlerken, durum anlarında bu kadar "aha mala bak, ben de öyle yapmıştım" dediğim film sayısı çok azdır. O nedenle çok iyi bir gözlem yeteneği var filmde.

Basit bir öykü, basit olaylar ve çokça gönderme. Adamı yormuyor, eğlendiriyor, güldürüyor. (Ağlayanlar varmış gerçi). Tam muhabbet filmi yani. Evde yalnız olup televizyonda görsem izlemem ama 2-3 kişi bir araya gelmişken yakalansa izlenilir, eğlenilir.

Summer da sanıldığının aksine bence iyi bir karakter. Neden bu kadar salladılar bu kıza anlamadım. Yalanı yok.

Ama yine de, bence Sonbahar, Yaz'dan daha güzeldi.

Saçlarım, Kazaklarım ve Galatasaray



Maç yazısı yarın gelir. Şimdilik kısa bir yazı. Kafayı kıran biradan sonra yazılmış gece yazısı.

Bugün üst üste 3.defa liderlik için Sami Yen'e gittik. Galatasaray ile stresli dakikalar adlı programının bilmemkaçıncı bölümü. 15 yaşımdan, 25 yaşıma gireceğim şu günlere kadar bu stresi yaşadım, yaşıyorum. Daha önceki yıllar eğlenceden ibaretti. Ve tabi o zaman stresimiz yoktu, geleni geçeni yeniyorduk.

Üstelik şimdi hayat, günlük yaşam daha da stresli. Dün Peralta ve yurtdışından gelen bir arkadaşımızla buluştuk. 25 yaşındaki 3 arkadaşın konuşmaları iç açıcı olmuyor. Şimdi ne bok yiyeceğiz anafikirli muhabbetler. Üstelik diğer arkadaşımız kız olunca, muhabbeti futbola kaydırmamız, ve kendimizi kandırmamız çok zor oluyor. O nedenle biraz düşünceli bir şekilde uyudum dün gece.

Öncesinde babamın yaşattıkları da buna ilave edilebilir. Bodrum'da yaşıyorlar şu an ve dün ani bir kararla bir anda taşınmaya karar vermişler. Bir gecede taşınma kararı alması babamı yakından tanıyanlar için şaşırtıcı değildir. Neyse ki, yine Bodrum içinde taşınıyorlar. Babamı yakından tanıyanlar bir gecede başka bir şehre taşınmasını da şaşkınlıkla karşılamaz.

Babam bu taşınma kararını aldıktan sonra taşınma masrafı için, az para kazanan oğlunu, yani beni aradı ve benden para istedi. Babamı yakından tanıyanlar için şaşırtıcı olmayan bir konu daha. Babama az zaman içinde denkeleştirmem gereken çok parayı yollamak için İstanbul'a daha önce hiç yağmayan bir yağmurun altında 1 saat çabaladım. Hoşuma da gitti biraz bu, çünkü babam kel bir insan.

Ben de onun oğlu olduğum için kel adayıyım. Ve bir batıl inanışa göre yağmur suyu saçlara iyi geliyor. Bu cümleyi okuduktan sonra gülmeyin, çünkü Türk erkeklerinin yarısı buna inanıyor. Sırf bu nedenle olmasa bile, şemsiyesi olan arkadaşımızın şemsiyesinin altına girmedik.

Bütün bu sebeplerden dolayı, düşünceli geçen gecenin ertesinde, lider olalım mutlu olalım felsefesini benimsedik. Kel olan babamın takımı Beşiktaş yenilince, ardından bugun Kayserispor yenilince, kel adayı olan benim tuttuğum takım liderlik şansına yeniden kavuştu.

Ve o dakikadan sonra anladım ki, kel olursam bunun için sadece babamı ve genlerimi suçlayamam. Galatasaray'ın da bunda payı çok.

2 haftada alınan 1-1lik skorlar, kaybedilen liderlik fırsatı, Galatasaray'ın geleceği, devrimin ayak sesleri, Gençlerbirliği maçı, sayılmayan goller, atılamayan goller ve ardından gelen Gençlerbirliği atakları.

Galatasaray kalesine böylesine gelen, böylesine pozisyonlar kaçıran başka bir takım daha hatırlamıyorum şu an. Kabus gibi bir 25 dakikaydı. İşte o dakikalarda dün geceden kalan bir hayatı sorgulama evresi yaşadım. Ne yapıyordum ben? 25 yaşındaki bir adam olarak, burada neyi bekliyordum. Bu stresi yaşamak keyifli mi yoksa biz kendimize çile mi çektiriyorduk? Daha da kötüsü, onca sorunun arasında kendimize ekstra sorunlar eklemekten mi keyif alıyorduk?

Sağlıklı bir düşüncede olmadığımı biliyordum ama bugün telefon açan arkadaşıma, "Kartalspor-Giresunspor maçındayım" dediğimde, o bana "ne işin var lan orada" cevabı yerine "anladım,peki" diyorsa, dışardaki insanların da bana pek sağlıklı bakmadığını ve bunu kabullendiklerini anladım. 2003 senesinde, üniversiteye girdiğimiz ilk sene, 2 hafta sonundan birinde Olimpiyat'a gittiğim için bana Forrest Gump diyen lise arkadaşım bunun ilk kıvılcımını yakmıştı zaten.

Eskiden koymazdı bu durum. Çünkü arkadaşlarımın çoğu da benim gibiydi. Şimdi o arkadaşlarım hala benim gibi ama artık eskisi gibi her zaman beraber değiliz. Maçlara yalnız gitme nedenim de bu. Yeni bir hayat kurmak lazım, yeni bir hayat tarzı benimsemek lazım ve galiba yeni bir çevre edinmek lazım(ilave etmek).

Ama 25 yaşında kel adayı bir adam, 3.hafta üst üste Galatasaray'ın liderlik şansını tepmemesi için, akın akın gelen Gençlerbirliği ataklarından sonra derin bir oh çekip, tırnak yemeye devam ediyorsa, kuracağı hayattan bir bok olmayacağını da o an anlıyor işte.

İşte tam da o anda geliyor Kewell'ın golü. Abimden çok suratını gördüğüm, abim kadar sevdiğim insan atıyor. (O gol atarken tribünde bir adam Kewell'a sen insansan ben hayvanım diyor) . Önce kısa bir rahatlama, sonra yine gerginlik. Geçen haftaki İBB maçı akıllarda çünkü. Nasıl ki bir aile babası zor durumda kalınca, "yeter ya, gidip bir sahil kasabasına yerleşeceğim ne bu stres" diyorsa, ben de o duruma geliyorum. Bu sezon bitince Bodrum'a döneyim, mutlu mesut yaşayım fikri..

Maçın 88.dakikasında babam aradı. Hayatımda ilk defa maç esnasında çalan bir telefonu açtım. Galatasaraylı arkadaşlarla mesajlaşma nedeniyle sürekli elimde olan telefon, bu maçta ilk defa kulağıma gitti. Çünkü babam aramıştı. Taşınma nedeniyle ve para mevzusu nedeniyle telefonu açmak zorunda hissettim. 2006 baharında taşınırken kolileri bırakıp Ankaraspor maçına kaçtığım için (ne tesadüf, aynı gün TS-FB maçı vardı) bu sefer bu telefonu açmam gerekiyordu.

Babam bana telefonda şu soruyu sordu:
-Burada kazakların var ne yapalım?
İnanılmaz bir afallama. Dakika 88. Babam bana kazak diyor. "Maçtayım" dedim.
-Ulan ne maçı, kazakları ne yapalım atalım mı?
Dakika 88di, hangi kazaklar onlar diyemedim. At dedim.

Maç bittikten sonra anladım nasıl bir dialog olduğunu. Geçen sene evi su basınca bir parti kıyafet haşat olmuştu. Şimdi ise Gençlerbirliği'nin atakları nedeniyle diğer parti gitti. Yani olay şu:

Bodrum'daki evde kıyafetim yok artık. Geri dönmemin bir nedeni yok, anlamı yok. Hayatımıza burada devam edeceğiz. Bu da demek oluyor ki, Galatasaray ile stresli dakikalar uzun seneler daha devam edecek. Bunun hayırlı bir karar olduğunu ise şu an bilemiyorum. İşin daha da kötüsü , o sorunun cevabını kurgulayan da ben olmayacağım.

Bu kararın hayırlı olup olmadığının cevabının bir kısmını yarın hayatımda hiç gitmediğim bir şehir olan Trabzon'dan gelen bir haberle öğreneceğim.

Cumartesi, Aralık 19

Kartalspor 1-1 Giresunspor


Bu sene ikinci defa Kartal Stadı'ndayız. Bu sefer farklı olarak Basın Tribünü'ndeyim. Bu da önemli bir değişiklik benim için. Bir önce gittiğimiz maç Karşıyaka ile oynanan kupa maçıydı. Bu sefer lig maçına geldik, tribünler daha dolu, takımlar daha istekli. Hava ise yine aynı. Güneşli ve soğuk.

Kartalspor tribünleri hafta içinde ölen bir tribün liderine adamışlar bu maçı. 90 dakika sadece ona tezahürat yaptılar. Giresunspor ise (kendilerinin Sami Yen'e en kalabalık gelen deplasman tribünü olma özelliği vardır) sayıca daha fazla olmasına rağmen ses konusunda sıkıntı yaşadılar.

Maçın ilk yarısında etkili olan takım Kartalspor'du. 3 haftadır mağlup olan takım, bu sefer kazanmak istiyordu. Fakat, bu iş forvetsiz olmuyor. İlk yarıda oynayan Adem Akın ve ikinci yarıda onun yerine giren İbrahim Parlayan resmen sahada yoktu. Kartalspor 10 kişi oynadı diyebiliriz.

Giresunspor ise oldukça farklı bir takımla sahaya çıktı. Kadro dışı kalan bir çok futbolcunun yanında, yabancılar Pedriel ve Fabiano da olmayınca sahaya 16 kişi çıkabildiler. O nedenle ilk yarı kopuk bir görüntü sergilediler. Takım olmaktan uzaklardı.

Kartalspor ilk yarıda penaltıdan bir gol buldu. Giresunspor aleyhine bu sene verilen penaltı sayısı fazla. Şanssızlık diyebiliyoruz. Çünkü Koray Gençerler art niyetli bir hakemden öte kötü bir hakemdir. Eski Fenerbahçeli Serkan Özsoy, penaltıdan attığı golle tabelayı değiştirdi.

İkinci yarı Giresunspor oyunu dengeli. Golü de erken buldu. Fatih Şen attı. Fakat daha sonra iki takımda skoru değiştiremedi. İyi de oldu. Çünkü maçın hakkı buydu.

Giresunspor'da Şenol Demirci müthişti. İzlemekten yorulduk. Daha doğrusu yediği tekmeleri görmekten bizim canımız acıdı. Kartalsporlular onu anca tekme ile durdurabiliyordu. Biraz da Fatih şen'in katkısıyla Giresunspor oyunda kaldı.

Kartalspor'da ise biraz Efecan hareketlidi. Çok methedilen Yakubu'yu bir kez daha izledim, ve bir kez daha bir şey göremedik.

Tamamen sert ve mücadeleye dayalı bir futbol vardı. Güzel maç değildi ama iyi maçtı. Şimdi, günün diğer maçı için Asya kıtasından, Avrupa'ya geldik. Bakalım Süper Lig'de lider değişecek mi? 3.defa üst üste Sami Yen'e liderlik için gidiyoruz. Maçın 1-1 bitme ihtimali çok yüksek.

Trabzon deplasmanı II

Ağustos ayı beklediğimiz gibi olmadı. 1 puan 1 puandır dedik gitmeden önce, o 1 puanı da alamadan gerisin geri bastık döndük. Üstelik ondan sonraki süreçte de puan kayıpları devam etti, Kutay biliyor, özel bir durum zaten, çok da detaya girmek istemiyorum.
***
Ama bu sefer kulvarlar farklı. Sahne Avni Aker, konu illa ki futbol... Bu stadda çok önemli maçlar oynandı. Hala da oynanıyor. Ama şunu unutmayalım 70'lerde değiliz. Artık o kadar da kabus değil Trabzon deplasmanı. Trabzonlular hala öyle zannedebilirler, saygı duyuyorum. Hatta Fenerbahçe'nin son haftalardaki performansını düşünürsek yarın benim favorim Trabzonspor.
***
Son yıllarda ezici bir üstünlüğümüz var Trabzonspor'a karşı. Buna rağmen 37 galibiyetimize karşı 35 galibiyetleri var. Demek ki zamanında biz ezilmişiz. 2008 mayısında, Galatasaray tura hazırlanırken sıfır motivasyonla çıkıp kaybettiğimiz maçtan önceki son Trabzonspor galibiyeti için, 7 yıl geriye, 2001'e gitmemiz lazım. O maçı Trabzonspor Zafer Demiray'ın attığı iki golle kazanmıştı. Avni Aker'de unutamadığım birkaç maç daha var...
***
İlk yarısı 4-0 biten, ikinci yarıda Kostadinov'un çabalarıyla 4-3'e gelen 1996-1997 sezonundaki maç, Van Hooijdonk'un frikiğinin olduğu ligin 2. maçı, 2-1 mağlupken oyuna giren Semih'in iki gol atarak çevirdiği, şampiyonluğun geldiğini zannettiğimiz maç, ilk aklıma gelenler. Daha onlarca maç var bu şekilde tarihe geçen, hafızama kazınan... Yarın da kuşkusuz bunlardan biri olacak. Trabzonspor'un o bildiğimiz Fenerbahçe motivasyonuna, hırsına, karşımızda yumuşak kalacağını düşündüğüm orta sahasının da yardımıyla cevap verirsek lehimize çeviririz durumu. Bu maçtaki en önemli dezavantajlarımızdan biri maçı Kutay ve Selim'le izleyecek olmam. Ne Colman, Ne Alanzinho, ne Avni Aker... Hiçbiri Selim'in tacizlerinin yanına yaklaşamaz. Kazanırsak maçtan sonra "Selim'i de yendik" diye açıklama yapabilirim. Liderlik aşkına kazanalım...

Yollar kapalı

Fransızlar'ı sevmem. Fransa takımlarını da sevmem. Anılarımız güzel değildir bu takımlarla. Eskiler bir Bordeaux maçı der durur, ben hatırlamıyorum. Yetişemedik o günlere. Ama Cannes'a yetiştim. Bana film festivalini çağrıştırmaz, 1993-94 sezonunu çağrıştırır Cannes... Radyodan dinlediğim ilk maçı sanırım televizyon vermiyordu, verse neden radyodan dinleyeyim zaten manyak mıyım... İlk yarı golsüz bitmişti, ikinci yarıda 4 tane birden yedik eve döndük. Cannes takımı İstanbul'a geldiklerinde hava alanında 5 5 5 işareti yapan Fenerbahçeli taraftarlarca karşılanmıştı. Hatta hocalarının şunu dediğini aynen hatırlıyorum. "Biz 45 dakikada Fenerbahçe'ye 4 gol attıysak, onlar da 90 dakikada bize 5 gol atabilir." demişti mütevazi adam. Ama 5'i yiyen biz olduk o gece. Tek golümüzü Bülent Uygun atmıştı.
***
Fransız takımlarıyla son 4 eşleşmenin de yine ayrı hikayesi vardır. 4 maç da Lyon ile oldu. Kadıköy'de Juninho'nun şahane bir gol attığı, Luciano yerine bizde olsa diye hayıflandığımız Cris'in Lyon'un 2. golünü attığı, o günlerde Lyon forması, bugün ise gruplardan sonraki ilk eleme turunda eşleştiğimiz Lille'de oynayan fotodaki eleman Pierre Alain-Frau'nun son dakikalarda tüyü dikip, 1-3 mağlup olduğumuz maç vardı mesela... Daum dengeli giden ilk yarıda, orta alandan Deniz'i çıkarıp, sağ kanada Mehmet Yozgatlı'yı alınca maçı vermiştik.
***
Deplasmandaki maç Fenerbahçe'nin I.Daum döneminde Avrupa Kupaları'nda deplasmanda oynadığı en karakterli maçtır. 4-2 kaybettik ve o günün sabahında saçım sakalım dağılmış bir halde otobüsle okula giderken, dünyanın en güzel kızı elimdeki iddaa gazetesinden maç sorup muhabbet başlatmıştı. Tanışmıştık, birkaç durak sonra inmişti, numarasını almadım salak gibi... O otobüse bir ay boyunca o saatte bindim ama ona rastlamadım. Bu işin ayrı bir detayı o güne dair... Futbola gelirsek, o akşam orta sahada Serkan-Aurelio ve tam Fenerbahçe tarihinden silinecekken, haftalardır forma şansı bulamazken, sevgili büyüğümüz ich'in Arif'in Manchester'a attığı golü tanımlarken dediği gibi mektup yazsan iki günde gidecek mesafeden Selçuk'un vurduğu top defansa çarpıp Coupet'yi yanıltmıştı. Beraberlik golünde Coupet'yi sakatlayan Tuncay, özür mektubu yazmıştı Fransız kaleciye. 90 artılara 2-2 girilen maçta 75'te Servet kırmızı görüp atılmıştı, uzatmalarda bugün Villarreal forması giyen Nilmar'ın golleri geldi ve mağlup olduk. Diğer iki golü de Malouda ve Essien atmıştı. İkisi de bugün Chelsea forması giyiyorlar.
***
Bu iki maç son eşleşmeden. İlk eşleşme ise 6 maçta sıfır çekilen zamandaydı. Kadıköy'de 90'da yediğimiz golle 0-1 kaybettiğimiz maçtan 1 gün önce Jacques Santini'nin babası ölmüştü. Santini galibiyeti babasına armağan etmişti. Fransa'daki maç, Oktay'la 0-1 öne geçmiştik. Önce Govou, ardından Eric Carrierre ve şu anda adını hatırlamadığım birinin daha golüyle 3-1 mağlup olmuştuk. Maçın kilit anı Govou'nun golünün 45'te gelmesiydi. O zamanlar bu tip şeyler etkilerdi Fenerbahçe'yi... O takım zamanla kendi kalesine gol attığı Şampiyon Ligi maçlarını çevirecek seviyeye geldi.
***
2006'dan beri, Aragones'li erozyonu saymazak, oynadığımız hiçbir Avrupa Kupası maçında rakipten kötü oynamadık. Buna Randers'ten Sevilla'ya, Chelsea'den Celta Vigo'ya kadar bir çok takım dahil. Belki Kadıköy'deki Alkmaar maçı ve yine Kadıköy'deki Chelsea maçının ilk yarısı istisna olabilir...
***
Sadede geleyim bunca gereksiz bilgiden sonra... Lille turun favorisi bana göre, elenmemiz sürpriz olmaz benim için. Çok mu zor, değil ama ters bir takım çektik bence. Bazı Fenerbahçeliler Liverpool'u düşünüyor daha şimdiden. Yolun o kısmı zaten kapalı gibi birşey. Ama ilk çelmeyi Lille'den yeme ihtimalimiz hiç az değil. Bu sene bir çok maçlarının özetini izledim. öyle fazla fikir sahibi olduğumu söyleyemem haklarında. Hızlı topçuları var. Eden Hazard var mesela... Belçika milli takımında da oynuyor. Touluse-Trabzon eşleşmesinde en ciddi fark, Umut - Gignac'tan ziyade Fransızlar'ın fiziki kalitesiydi bence. Aynı problemi biz de yaşayabiliriz.
***
Keyifli iki maç olacak. Fenerbahçe, golcü Lille'i kendi temposunda oynamaya zorlarsa turu geçebilir. Bütün mesele orada bence. Atletico - Galatasaray eşleşmesi de, beni bıyık altından güldürse de rakibi tedirgin edebilecek bir eşleşme. Kutay gerekeni yazar zaten. Ama Atletico'yu elemesi durumunda, Galatasaray'ın çeyrek final yolu bizimkinden daha açık, bunu da belirtelim. Diğer eşleşmeden, Benfica'dan dışarıda 5 yiyip, Goodison Park'ta da yenilen Everton'dan ziyade, yine bir Portekizli Sporting'in gelmesi kuvvetle muhtemel bana göre.

Cuma, Aralık 18

Efes Pilsen 77-79 Unicaja Malaga

Dün kendimizi aniden bir Euroleague maçı izlerken bulduk. Aslında beni yakından tanıyanlar şaşırmaz bu duruma. Bir anda kafamıza esti gittik. İngiltere'de okuyan ve Türkiye'ye gelen bir arkadaşım istedi, ben de olmaz demedim tabi ki.

Şunu da söylemek lazım. Arkadaş dediğim çocuk 1990 doğumlu. Benden 5 yaş küçük. Eskiden biz futbol oynarken, o da yan sahada basketbol oynardı. Dedesi "abiler" diye bize emanet ederdi. Şimdi seneler geçtikçe, bize abi diyenlerin sayısı artmışken, biz o çocukla beraber maça gidiyoruz, içmeye gidiyoruz. 5 yaş büyük fark değil artık. Eskiden büyük farktı. Şimdi Arsenal maçını hatırlamayan çocuklar bize abi diyor. 1990 doğumlular en fazla United maçlarını hatırlamıyor.
Maçı, daha önceki maç yazıları gibi anlatmıyorum. Bu sefer arkadaşın fotoğraf makinesi vardı. O sayede bir sürü foto çektik. Biraz fotoroman tarzında olacak. Önce maç hakkında yazalım.

Maçı kaybettik. Sebepleri çok. Ama basketbolu daha iyi bilenler daha iyi yorumlar. Benim şahsi kanaatim Efes'in kadro kalitesi bunun sebebi.

2 seneye yakın süredir burada yazıyorum, bunu yazmak nasip olmamıştı. Efes 25 milyon dolarlık bütçe ile kendini kandırıyor. Yabancılar büyük hedef yabancısı değil.

Schumpert vs gibi Beşiktaş'tan, TBL'nin vasat takımlarından yabancı alıp Avrupa Şampiyonluğu hedeflemek hayalcilik olur. Bu sene Nachbar, Rakoceviç falan çıtayı yükseltti. İgor takımın en iyisiydi, lakin Nachbar'ı göremedik. Ender-Kerem çok fenaydı. Maçın 2 sayı farkla bitmesi, Efes'in son ana kadar oyunda kalması Rakoceviç sayesindeydir. Zaten 21 sayıyla maçın en skorer adamı oldu.

Malaga'da ise Welsch'i çok beğendim. Çok pis işler yaptı, bir de yanına 12 sayı ekledi. Aynı şekilde Printezis de. Malaga takım olarak çok iyidi zaten. İyi savunma yaptılar, hücumda iyi top çevirdiler.
Maça girmemizi sağlayan Efesliler grubu oldu. Onlar olmasa girmezdik. Keza geçen seneki GS-FB maçından beri Ayhan Şahenk'te böyle kalabalık görmemiştim. Geri dönmeyi planlarken kendimizi salonda bulduk. GS-FB maçında bu kadar şanslı değildim.

Efesliler güzel bir grup. Fakat çok etkisiz. Bütün maç boyunca sadece 3-5 defa "Efes" diye bağırdılar. Islık konusunda bile yetersiz kaldılar. Naumoski-Mcrae yazılı olanlar gibi herkesin formayla gelmesi çok hoş. Basketbola İpekçi'de Efes'in Avrupa Kupası maçları ile başlamıştım. Tekrar Efes ile Avrupa Kupası görmek iyidi.

Şahenk'i bu kadar modern görmek çok güldürdü beni. Bizim çılgın gençlik olmayınca bir farklı geldi. Oturarak maç izlemek falan çok güzeldi.
Hakem, Avrupa'nın 1 numarasaymış. Ben bunu yeni farkettim. Hakemlerin sırtlarında numara var. 1 numaralı hakeme itiraz edilmiyor. Konuşmaya heveslenen oyuncu olursa hakem sırtını gösteriyor. Sert basketbola izin verdiler, bence iyi de yaptılar. Rüştü Nuran gibilerinden sonra bu abiler ilaç gibi geldi.
Salonun dolu olmasının sebebi, liselerden öğrencilerin getirmesi. Ve bence yenilginin sebeplerinden. Bırak salon boş kalsın daha iyi. Serbest atışlar atılırken, kendi oyuncusunun konsantresini bozan bir gençlik. Onlara kızamıyorsun, Maltepe'den, Pendik'ten gelmişler. Eğlenmek amaçları. 25 milyona transfer yaparken, bunları da düşünmek lazım. Basketbol kültürü olan 3.000 kişiyi oraya getirilseydi çok daha iyi olurdu. En azından 2 serbest atış fazla atardık.
Efes Kızları. Hepsi birbirinden çirkin. Ama işte erkeğiz biz de, gözlerimizi alamadık kız görünce. Endüstriyel basketbolu da yakından görmüş olduk. Olur da bir gün Euroleague'de falan oynarız, umarım böyle rezilliklere bulaşmayız. Maçın son 3 dakikası, yenik durumdayız, ve sahaya girip dans eden kızlar. Herkes mutlu eğleniyor. Malagalılar çok rahat, baskı yok. Allah yazdıysa bozsun. Bir kere Ahmet Cömert'te Bengü devre arasında konser vermişti, Beşiktaş'tan 15 sayı fark yemiştik, hatun da baya küfür yemişti. Bizim yönetim yapmasa da Cafe Crown bunu yapabilir. Allah yazdıysa bozsun.

Yolun açık olsun

Perşembe, Aralık 17

44

Tamam Spartak Moskova çok güçlü bir takım. Kazanmamızı zaten beklemiyordum. Sonuçta bayan takımı da lig ve eurolig maçlarını 7 kişiyle götürüyor. Sutton Brown iyice çaptan düşmüş durumda. Nevriye olmasa Nevlin ve Sutton Brown'a kalan pota altı da sakata gelecek. Matee Ajavon'dan lig hariç hemen hemen hiç verim alınamıyor. Ama yine de grup ikincisi olarak 44 sayı fark yememiz de çok düşündürücü. Takıma ciddi takviye lazım bence, ancak o şekilde Final-Four'dan bahsedebiliriz.

Fener Yenilsin


Avrupa Kupaları'nda Fenerbahçe'nin yenilmesini istiyorum. Bunu saklamıyorum. Fenerli arkadaşlarım da bizim yenilmemizi ister. Bu gayet normaldir. Bugünkü maçta yine bunu istiyorum ama bunda Fenerbahçe ile ezeli rakip olmamızın payı çok duşuk.

Adamlar zaten lider olmayı bile garantilemiş. Yenilse ne olur, yense ne olur.

Ama Sheriff'in, Fenerbahçe'nin ardından gruptan çıkan 2.takım olmasını çok istiyorum. Şu an Twente ile aralarında 2 puan fark var.

Oysa kuralar çekildiğinde Sheriff'in averaj takımı olacağı düşünülüyordu. 5 maçta sadece 2 mağlubiyet aldılar. 5 puan topladılar. Zayıf bir takımın başarı kazanmasını istemeyen yoktur herhalde. Hem "Türkler mazlumu destekler" önermesinden doğuyor bu düşünce, hem de bir zamanlar bizim de zayıf olmamızdan doğan bir yakınlık hissi.

Fenerbahçe bugün Sheriff'e yenilirse ve Twente (en zoru da bu) Bükreş'e mağlup olursa bu gerçekleşecek.

Bunu istememin, yani Moldova takımı Sheriff'in çıkmasını istemememin özel bir nedeni de var ama buraya yazmayacağım. İnşallah olur.

Hay Graz Gibi


İtalya'dan Roma, Lazio, Milan, Juventus,
İspanya'dan Real Madrid, Barcelona, Deportivo LC, A.Bilbao
Fransa'dan Bordeux, PSG, Monaco
İngiltere'den Liverpool, Arsenal,

Bu takımların hepsini 1 kez de olsa yenebildik. Avrupa'nın en zorlu liglerinin en güçlü takımları. Chelsea'yi yenemedik mesela ama sadece 1 kez eşleştik. En az 2 kere eşleşip yenemediğimiz Bir United var bir S.Graz.

United'ı eledik ama, hem de sonrasında Avrupa Kupaları değişti. Bu Avusturyalılar'a olmuyor.

Hababam Sınıfı bir Trbazonspor'dan bir Mahmut Hoca'dan çekiyor
Biz ise bir Fener'den, bir Graz'dan.

Hakan Linderorth


"Diğer bir söylentiye bakılırsa Galatasaray Linderoth'u da göndererek yabancı kontejanında yer açmayı planlıyor. Ancak bu konuda Linderoth'un nasıl ikna edileceği merak konusu."

İnsan herkesi kendisi gibi sanmaması lazım. Biri "git" derse diğeri "hayır kalacağım" demez illa. En azından her Hakan bunu demez.

Çarşamba, Aralık 16

Sadece Alıntı


Benim babam hiç üniversiteye gitmemiş olduğundan, benim üniversiteye gitmem çok önemliydi. Üniversite bitince şehirlerarası telefonda ona dedim ki, şimdi ne olacak?

Babamın bir fikri yoktu.


Bir iş bulup 22 yaşıma girdiğimde, gene şehirlerarası telefonda ona sordum: Şimdi ne olacak? Babamın bir fikri yoktu; olmadığı için de dedi ki, evlen.

30 yaşında bir oğlan çocuğuyum ve bir başka kadının aradığım cevap olduğundan hiç emin değilim.

***


Biz gece kulüplerine gitmiyoruz. Müzik o kadar yüksekmiş ki insanın biyoritmini bozuyormuş. Tyler öyle diyor. Özellikle de baslar. Son gittiğimizde Tyler müziğin sesi yüzünden kabız olduğunu söyledi. Bir nedeni bu, biri de kulüplerin konuşulmayacak kadar gürültülü olması. Birkaç içkiden sonra herkes bütün dikatlerin kendinde olduğunu sanıyor, ama kimseyle en küçük ilişki kuramıyor.

Chuck Palahniuk (Dövüş Kulübü)

Washigol

Başlık sizi güldürebilir ama benim için Washigol'dü Cerqueira Washington. Geçenlerde Alper Öcal yazmıştı, 6-2 biten ve sezon açılışı olan kızılyıldız maçında Vidic'i pas pas etmişti Washington, attığı 3 golle. 3 gol atıp hattrick yaptığı maçlar bununla sınırlı değil. Kadıköy'deki Denizlispor maçı ve 6 Kasım'da alınan ceza yüzünden tarafsız sahada, İzmir'de oynanan ve 7-1 biten bursa maçında da hattrick yapmıştı Washington. Ankaragücü, Kocaelispor ve içerdeki Panathinaikos maçlarında da golü vardı Brezilyalı'nın... Fakat sanırım Fenerbahçe tarihinin en erken ıslıklanan yabancı forvetiydi. Ağustosta oynanan ve 0-2 mağlup olduğumuz Feyenoord maçında oyundan alınırken ıslıklanmıştı. Yine de ben çok severdim Washington'u, ne Kezman ne de Guiza onun kadar bile olamadı bence...

Japonlar Ankara'ya Bir Gecekondu



Ankaragücü tribününü sevmeyen çoktur. Seven pek yoktur. Doğrudur, yanlıştır. Ama çok farklı olduğu gerçektir. Camia zaten çok farklı bir camia. Japonlar yolunu şaşırıp kendini onların arasında bulursa, böyle oluyor..

Bu arada Tribün Dergi forumlarında en zevkli topicler hep Ankaragücü topicleri. Çok farklılar gerçekten.

93'te 85


Washington 31 sayı,
Wilkinson 20 sayı,
Jasaitis 19 sayı,
Rancik 15 sayı...
Toplam 85 sayı.
Galatasaray'ın attığı toplam sayı: 93
Sayı atan iki Türk, Can Akın ve Polat toplam 8 sayı.