Perşembe, Kasım 1

Win Win



Sorunlu ve sessiz bir çocuk, iyi niyetli avukat bir aile reisi, babanın sorunlu çocuğu kendi evine alma isteği, önce çocuğu istemeyen ama daha sonra çocuğu seven anne, ailein, çocuğu çok seven çocukları...

Bildiğin O.C lan bu. Tek fark baba çok karakterli değil, bir de zengin semte geçmiyor. 

Çarşamba, Ekim 31

Salı, Ekim 30

Ataman Reis



Şşşşşt, 1, 2, 3

Taraftar üçlü çektirmek için koçu çağırdığında ihtimal vermemiştim. Bir koçun, hocanın üçlü çektirdiği nerede görülmüş. Gerçi daha sonra öğrendim örnekleri varmış ama bizim camiada rastlanan bir şey değildi.

GS Bonus kartlı hocam, üçlüyü çektirdi. Yüzü güldü, tribün güldü. Yaklaşık 5 ay önce mola alsana diye bağırıyorduk. Bir kere de çapsız olan biz olalım. Duruş sergilemekten gına geldi, faydası da olmadı. Hocam gelsin, kupalar kazansın.


Anadolu Efes 73 - 83 Galatasaray



Sezonun ilk lig maçı için Ayhan Şahenk'e gidiyorum. Sanırım, 1.5 sene önceki (tam olarak Şubat 2011) Caserta ve Trabzonspor maçlarından sonra ilk defa ayak basıyorum. Son 2 senede İpekçi'de oluşan o havayı görmesem her zaman tercihim burası olurdu. O kadar sıkıntısını çektikten sonra tam metro gelmişken oradan uzak kalmak şanssızlık oldu. 

Maçın resmi tatile ve resmi tatil günü için uygun bir saate denk gelmesi nedeniyle salon tamamen dolar diye düşündüm ama olmadı. Bizim taraf doluydu. Maçı basın tribününde izlemeyi düşünmüştüm ama Galatasaray tribününde olmak iyi oldu. Galatasaray tribünü iyiydi. Her zaman olduğu gibi, yine az sayıdaki Galatasaray taraftarı, çok olandan daha iyisini yaptı. Keyifli oldu.

Maç da keyifli oldu. Fazla zorlanmadık. En azından tribüne öyle yansıdı. Zaman zaman geçmişten kalan "ulan yine mi son topa kalacak" korkusu içimize işlese de, o anlarda Domercant, Gordon, Macvan ve tabi ki Hawkins devreye girdi. Bir an bile maça ortak olamadı rakip. Belki de son zamanların en rahat büyük maçını izledik. Şimdi yazarken hatırladım, geçen sene normal sezonda oynadığımız Fenerbahçe maçı en az bunun kadar, hatta bundan rahattı.

Uzun uzun basketbol analizi yapmaya gerek yok, zaten yapamam da. Başımızdaki coach, Avrupa'nın en iyilerinden. Gerekeni yapıyordur, yapıyor da. Ekim ayı bitmeden hem Fenerbahçe hem de Efes galibiyetleri gördük. Geçen seneden daha farklı oynuyoruz. Karakter daha farklı. Daha fazla klas oyuncu var. Yaratıcı oyuncu sayımız daha fazla, tempomuz daha yüksek. Bu da keyif veriyor.

Bunları yazınca sanki Oktay Mahmuti'ye sallıyormuş gibi hissediyorum. Yaz başından beri yaşanan süreçte öyle bir bölünme oldu ki sosyal medyada, ya Ergin Atamancı ya da Oktay Mahmutici olmak zorundaymışsın gibi bir hava oluştu. İki hocanın da emekleri var, yolları açık olsun, şu dakikadan sonra Ataman'ın yolu daha çok açık olsun.

Tabi içimizdeki Anadolu Efes antipatisini, Oktay Mahmuti'nin oraya gidişi de engelleyemez. Dün Güngören'den 15-16 yaşındaki çocukları toplamışlar. Güngören'den adam getirmesinler demiyorum ama aynı şeyi 3 büyük kulüp yapsa sağda solda neler yazılırdı. Her basketbol muhabbetinin "amin" cümlesi gibi bahsedilen Efes'in organizasyon yeteneği artık patlıyor sanki. Bunun da sebebi zirveye oynayan İstanbul takımları. Artık 3 büyükler var. Umarım Efes Kızları'nı da alıp giderler. Zaten bu sene Mahmuti'nin takımının erken tökezleyeceğini düşünüyorum. 

Ataman ile Mahmuti arasındaki en önemli belki de dikkat edilmesi gereken tek fark taraftarla iletişimi. Oktay Mahmuti, en büyük sevgi gösterililerine bile biraz soğuk davranıyordu. Bu onun karakterinden kaynaklanıyor olabilir, eleştirilebeilcek bir durum değil ama Ergin Ataman'ın şovları takımı taraftarla daha çabuk bütünleştirecek.

Zaten takımın şovları da inanılmaz. Domercant'ın üçlüsüne Furak ve Macvan'ın eşlik edişleri müthiş eğlendirdi.

Bu takıma da bu sene çok fazla bağlanacağız. Güzel olacak.




Pazartesi, Ekim 29

Green Street Hooligans 2



Bir devam filmi nasıl rezil edilir'in derslik çalışması.

Futbola soccer diyen bir milletten futbol filmi beklemek saçmalıktı. İlk film de çok iyi değildi ama futbol topu ve tribün hikayesi görünce bize yetmişti. Bu sefer onlar da yok. Biraz Prison Break, biraz Esaretin Bedeli biraz American History X... Ortaya çıkan sonuç; rezalet.

İzleyen arkadaşlarım, sakın izleme demişti ama dinlemedik onları. 

Karşıyaka Tarafı



Bundan daha iyisi düşünülemezdi. Berbat bir sezon başı. Daha ilk maça çıkmadan istifa eden bir teknik adam. Bir önceki sezon küme düşmekten son maçta kurtulma. Oysa bir anda liderlik koltuğuna oturdular. Hiç beklemiyorlardı. Sonra işler biraz bocalasa da tam ihtiyaç duydukları zamanda, tam ihtiyaç duydukları şeyi yaşadılar. Göztepe galibiyeti...


Nasıl oldu da bu takım buraya geldi. Sebebi ben bulamıyorum. Aklıma sadece Cihat Arslan geliyor. Futbol dünyasının en iyi adamlarından biri olabilir. En iyi teknik direktörü değil belki ama en iyi insanı, en sevilen teknik adamı. Kovulduğu takımdan ayrılırken onu uğurlayan kalabalık arasında, hiç forma şansı vermediği futbolcu da vardı. Daha da ötesi o futbolcu onu ağlayarak uğurluyordu. Böyle bir adam Cihat Arslan. Hiç bir somut başarısı yok. Belki de en büyük başarısı Karşıyaka'yı lider yapmak. Veya Karşıyaka'yı takım yapmak. Koca camianın üzerindeki ölü toprağını kaldırmak, umutsuzluğu yok etmek. Bunu en son 2009'da Reha Kapsal yapmıştı. O bile bu kadar kısa sürede sonuç alamamıştı.


Cihat Arslan diyor ki "Bu ligin en iyi takımı değiliz, süper değiliz, bu ligini tozunu atamayız. Ama iyi mücadele ediyoruz" Ayaklar yere basıyor.

Peki nereye kadar gider bu takım. Merakla bekliyoruz. Karşıyaka böyle hikayeleri sever. Karşıyaka'ya böyle sezonlar lazım. Uzaktan ilgiyle izledim, normalden fazla sevdiğim bir klüp. Konuşmak için çok erken ama mart-nisan gibi "O gece bu sene" türer mi acaba?


Göztepe Tarafı


Maç sonu oluşan tablo çok kötüydü. Sadece maçla alakalı değil. Uzun aradan sonra geri dönülen ikinci sezon. Bu sefer daha iddialı bir kadro. Üst sıralar hedefte. Ama 10 maç sonunda sadece 1 galibiyet. Puan durumunda geçebildiği tek takım Ankaragücü. Ve son yenilgi de, geçen sezon küme düşmekten son anda kurtulmuş, bu sezon başlamadan hoca değiştirmiş ezeli rakibe karşı... Göztepe taraftarının istedikleri, hayal ettikleri, hatta en akılcı düşünen taraftarının tahmini bu değildi.


Yaklaşık 5000 dolayında taraftar. Deplasman tribünü her zaman iyidir. Bu sefer iyi değildi. Meşale şov çok iyidi. Ama o kadar sadece. İzmir'den iki senedir çok güzel fotoğraflar geliyor. Ya İzmirli foto-muhabirler müthiş iş yapıyorlar, ya da iki takımın tribünü de muhteşem kare veriyor. Yine de olmuyor. İki takımın toplam seyirci sayısı 20.000'i geçemiyor. 7 senedir forumlarda bahsedilen "bizim derbimiz sizin derbiyi döver, ama karşı karşıya gelemiyoruz" teorisi de 3 maçta çöktü.


Göztepe'ye geri dönelim. Şimdi ne olacak? Başlarında Kemal Kılıç. Güven veren bir teknik adam. İzmirli. Ama takım onun takımı değil. Sezon ortasında gelen bir teknik adam. Takımı 17.sırada alıyor, ilk maçında ezelir akibine yeniliyor. Zor iş. Maç sonu basın toplantısında "kadro dışı olabilir" dedi. Revizyon yapacaktır. Peki ya olmazsa. Kulübün sahipler (evet sahipleri) bu kötü gidişattan sonra faturayı kendilerine keserse? Yeni isyan marşları yazılabilir.

Peki ya Şaban? Bu maçın karakteri oydu. 25 dakikada sakatlanarak çıktı. Hala golü yok. Onun ilk 11 başladığı maçlarda Göztepe'nin golü yok. Zaten Göztepe'nin pek golü de yok. Sezonun ilk golünü Hamza Gezmiş eski takımı Kartalspor'a atmıştı. O Hamza, bu maçın kaderini değiştirdi, kendi kalesine 2 gol attı. Bu maçı Şaban ile hatırlayacağımızı zannediyorduk, Hamza ile hatırlayacağız.






Pazar, Ekim 28

3 Temmuz Bitmedi





"Türkiye'de hukuk var, mahkemeler var. Mahkemelere hepimizin güveni sonsuz. Hepimiz mahkeme kararlarına saygılıyız"

"Disiplin kurulunun CAS'taki bazı kulüplerin başvurularını CAS kararıymış gibi tercüme edip, bunları raporlarına yazdıklarını tespit etmiş durumdayız. Yakında önümüzdeki günlerde etik kurulu ve disiplin kurulu hakkında suç duyurusunda bulunacağız"

Tabi bu sürecin bugünlere gelmesinde mutlaka bazı baskılar, bazı yönlendirmeler mutlaka vardır. Bunları bizler gibi sizlerde tahmin ediyorsunuz. Bizler UEFA'ya bu konuyla ilgili gerekli yazı ve uyarılarda bulunduk. Bize incelemelerin devam ettiği bildirildi. Tahmin ediyorum bu süreç sonunda UEFA Disiplin Kurulu bir karar verecektir. Karar aleyhimize çıkarsa ki böyle bir şey düşünmüyorum, bizim UEFA Tahkim Kurulu'na başvurma hakkımız vardır. Bundan da memnun kalmazsak FIFA'ya, daha sonra CAS'a, daha sonra İsviçre Federal Mahkemesi'ne başvuru hakkımız vardır''

"Karşımızda Türkiye'de bir çok kurumun, kişinin desteklediği kulüp var. Siyasilerin, siyasi parti başkanlarının, iş adamlarının, televizyonların, gazetelerin, Silahlı Kuvvetler mensuplarının desteklediği bu kurum karşısında Trabzonspor'un mücadelesi ve duruşu takdire değerdir"

"Biz bugüne kadar dişimizle, tırnağımızla bir yerlere geldik. Bu mücadelemizin sonunda haklı çıkacağımız, alacağımız bir kupa var. Buna yürekten inanıyorum, sizlerin de inanmasını istiyorum"

Hasan Yener (Genel Sekreter)


"Bu süreç devam etmektedir, devam edecektir. Ülkemizde hukuk ne denli işliyor, onu bu sürecin sonunda hep birlikte göreceğiz'' 

"Sizin toplu gücünüz, karşı tarafın toplu gücünden zayıf kalıyorsa, bu daha da zorlaşıyor. Ayrıca, o topluca gücünü bütünleştirerek ortaya koyarken, sen bölünüp, parçalanarak bu gücü kullanıyorsun"

"Bizim 28 yıllık süreçte hak ettiğimiz en az 5 şampiyonluğumuz saha dışı oyunlarla gasp edilmiştir. 2010–2011'deki bunlardan biridir ama onun çalındığı hukukla tespit edilmiştir"

"Bu sadece bir şampiyonluğumuzu geri almak değildir. Tüm yok edilen şampiyonluklarımızın da iadesi anlamı taşır"

Ali Özbak (Divan Kurulu Başkanı)


''Trabzonspor, büyük bir soyguna maruz kaldı. Ne çalınması. Sevincimiz çalındı, övüncümüz çalındı, onurumuz, prestijimiz, kazancımız, her şeyimiz çalındı. Bu sade bir kupa meselesi değil. O sevinci, övüncü, onuru bize yaşatmadılar. Kan kusturdular. Bunları aramamız lazım. İhtiyacımız bir kupa değildir"

Özkan Sümer



Onu Üzünce Yıkılıyorum




O benim için endişeleniyor. Beni çok seviyor. Sanırım bu dünyada beni en çok seven insan olabilir. Benim için endişelendiğinden beni sürekli arıyor. Birbirimizi göremiyoruz, o yüzden telefonlaşmamız gerekiyor. Telefonlaşıyoruz. Daha çok o arıyor. O arayınca kötü oluyor. O arıyor, bir şeyler söylüyor. Tamamen beni sevdiği için , "şöyle olsa iyi olur, böyle yapsan, haftaya şöyle yap..." Öğütler, öneriler, tavsiyeler... 

Çoğunu yapamıyorum. Yapmak istiyorum ama yapamıyorum. Yapmıyorum değil yapamıyorum. Hep başkaları yüzünden aslında. Onların yerine getiremediği sorumlulukların cezasını, benim üzerimden o çekiyor. Çünkü o, benim yapamadığımı anlıyor. Benim için daha çok üzülüyor. Yardım edemediği için daha da çok üzülüyor. O, bana yardımcı olamadığı için daha çok üzülünce, ben yıkılıyorum.

Ben kötü hisettiğmde onu arıyorum. Yardım etsin diye değil "hallederiz, hallolur" desin diye. Konuşuyoruz. Telefonu kapattığımda ben kendimi daha iyi hissediyorum. Üzülen, dertlenen yine o oluyor. Onun aklı burada kalıyor. Bütün dertleri üzerine alıyor. En azından bir dahaki telefon görüşmesine kadar. Ben yıkılana kadar. Sonuç olarak o arasa da ben arasam da üzülen her zaman o oluyor. Benim yüzümden. O arasa da ben arasam da yıkılan her zaman ben oluyorum.

Oysa ona yük olmamak için, 15-23 yaş arasını, standarttan, arkadaşlarımdan, çok farklı yaşamıştım. Askerden dönene kadar da iyi gitmişti. Onu her zaman gururlandırdığımı düşünmüştüm. Öyleydi de. Bu bana yetiyordu.

Sonrasında işler değişti. Ben sırtındaki az biraz yükü de yok etmek için evi terk ettim, İstanbul'a geldim. Çalışmaya başladım, para kazanmak istedim. Olmadı. Beceremedim. Yalan söylemekten korkmasam, "her şey iyi" derdim, onu da rahatlatırdım. O soruyor, ben cevaplıyorum. Gittikçe daha kötü oluyor. O üzülüyor.

Her telefon konuşmasında kendimi biraz daha suçlu hissediyorum. Bitse de kurtulsam diyorum ama bitse o daha çok üzülecek. O üzülmesin diye bitirmiyorum. O üzülüyor diye günde 5 vakit beddua ediyorum birilerine. Şu an elimden tek gelen bu. Beni biraz daha iyi hisettiriyor. Üzerimdeki suçluluk, beceriksizlik, şımarıklık bütün o duygular, iki beddua ile dağılıyor. Belki kısa sürede toparlarım ve yeniden mutlu ederim diye düşünmeye başlıyorum. Olmayacak bedduaya amin demek...

Umarım babam, bloga yazdıklarımı hiç okumaz, fark etmez. Kimse göstermezse fark etmez zaten ama fark ederse, okursa çok üzülür. O üzülürse ben yıkılırım.


Cumartesi, Ekim 27

Dilen, Dilen, Dilen....



Antalya'nın Alanya İlçesi'nde 2'ncisi düzenlenen Uluslararası Çocuklar Futbol Şampiyonası'nın finalinde, Rus Chertano Vo'yu 1-0 yenen Galatasaray U13 Futbol Takımı, şampiyon oldu. Final maçını izleyen Gheorghe Hagı Academy Constanta'nın oyuncularının Galatasaray lehine slogan atarak destek vermesi dikkati çekti. 



Kasımpaşa 1-3 Beşiktaş



Yücel kardeşimizin ani planıyla, bayramın ikinci gününde Kasımpaşa'ya gitmeye karar veriyoruz. Bu sezonun ilk futbol maçı. Evden çıkarkan mp 3 player'da çalan ilk şarkının Kaiser Chiefs-Oh My God olması büyük tesadüf. Deplase Keyifler'i özledik.

Bu maç Beşiktaş'tan öte bir Kasımpaşa maçı benim için. Kulübün son zamanlarını yakından takip etmiş biri olarak, Süper Lig'de bir büyük takımı konuk etmesi ilginç tecrübe olacaktı. Aslında normalde bu maçın biletlerinin çok pahalı olması gerekiyordu ama 20 liraya ağaçlı tribün bileti bulunca kaçırmadık. Ligin en iyi futbolcusu Fernandes'i izlemek için makul bir ücret.

Fakat Kasımpaşa çok değişmiş. Maça giderken, 17'ye maça gittiğime dair mesaj attım, ondan gelen mesaj anlamlıydı: "Süper Lig'deki Kasımpaşa'yı desteklemiyorum". Gerçi kendisi Bank Asya'daki takımı da çok desteklemiyordu ama ara sıra maça gitmişliğimiz vardır. Sonuç olarak günün sonunda haklı çıkan 17 oldu.

Öncelikle içeri girişimiz tam bir rezaletti. Buna benzer bir sıkıntıyı en son 3 Ocak 2009'da Ayhan Şahenk'te oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşamıştım. O maça girememiştik ama bu maça girebildik. Stadyumun çevresi ve tribündeki manzara, geçen seneye hiç benzemiyordu. Geçen sene semt halkının toplanıp geldiği, takımı desteklediği o hava kaybolmuş. Artık herkes burada. Erasmus Parti'den daha çok yabancıya Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nda karşılaşabilirsiniz. Maça gelen herhangi bir yabancı, İstanbul nüfüsunun yüzde 30'unun siyahilerden oluştuğunu sanabilir. Arada kendini belli etmemeye çalışsa da deplasman tribüne giremeyen Beşiktaşlılar ve bizim gibi tipler (hatta bizden bile aykırı, ıpad ile maçtan foto çeken vardı; Kasımpaşa'da). Kasımpaşalı olanın da derdi başka, onlar da daha maçın başında "bu maçı satanın..." diye bağırmaya başladılar. Onların kaygıları daha farklı.

Maçın çekişmeli geçeceğini bekliyorduk ama Beşiktaş hesabı erken kesti. Holosko'nun müthiş ortasına Almeida çok iyi yükseldi, ondan sonra güzel paslaşmalar ve 2-0. Bizim için kötüydü, maçtaki çekişme bir anda kayboldu. Özer'in karambol golü umutlandırsa da Sivok 3-1 yapınca son yarım saat formaliteye dönüştü. Tribün de tatsız olunca, makara olmayınca "bitse de gitsek" demeye başladık. 

Beşiktaş çok iyi oynamıyor ama oynaması gerektiği gibi oynuyor. Samet Aybaba bir şeyler deniyor, Toraman'dan ön libero yaratmaya çalışıyor, Olcay'a çok değişik sorumluluklar bindiriyor, Almeida'dan (bu maç olmasa da) sol  açık yaratmayı deniyor. Deniyor. Bir futbolcudan maksimum verim almaya uğraşıyor. Bu sezon yapması gereken en önemli şey bu. Ve aslında işe de yarıyor. Ama eksikleri olduğu gerçeğini de değiştirmez. Geçiş sezonunu sakatlık gibi bir sıkıntı olmazsa en iyi yerde noktalayacaklardır.

Şota ise çok sempatik olmasına rağmen gittiği yeri kurutuyor sanki. Kasımpaşa'nın Fenerbahçe maçı Fenerbahçe'nin özel durumundan dolayı ölçü sayılmaz belki ama Galatasaray'a karşı oynanan futbolla dünkü futbol arasında dağlar kadar fark var. Küme düşme korkusu yaşamayacakları bir sezonda belki de çok erken amaçsız kalacaklar. Belki o zaman Kasımpaşa maçı izlemek daha zevkli olabilir o da ayrı konu.

Maçın ve tribünün aslında en önemli çekişmesi; Paşa-Gümrük arasındaydı. Kasımpaşa tribünündeki bıçkın bir abinin maçın başında arkadaşlarına söylediği; "İnşallah Beşiktaş gol atar da bizim tribünden birileri sevinir" Kimse sevinmedi ama maç sonunda Beşiktaş taraftarının Kasımpaşa'yı inleten "Kara-Gümrük" sesleri bütün o bıçkın delikanlıları çıldırtmıştır. Batuhan'ın maç sonu üçlüsü bile o kadar koymamıştır.

Maç çıkışı semtin çıkışına doğru yönelirken bizi gören köşebaşı çocukları "çakma Paşalı istemiyoruz" diye bağırmaya başladılar. Haklıydılar. Zaten biz Paşalı da değildik, haliyle çakma da değildik. Ama Bank Asya'daki Kasımpaşa daha güzeldi.



Cuma, Ekim 26

Burak II



Burak hakkında bir şeyler yazacağız dedik, üzerinden 3 ay geçti. Transferin gerçekleştiği gün, yeni bir başlangıç gibiydi ama aslında sondu. O yüzden geçen sürede yazacak cümle bulmakta zorlandım. En azından ilk Şampiyonlar Ligi golünü attığı maçtan sonra yazmak güzel zamanlama olacak.

Daha önce çok defa yazmıştım. Burak Yılmaz'ın Trabzonspor'daki ilk günlerinden. Antalyaspor zamanlarında, Beşiktaş yıllarında blog tutulsaydı o zaman da yazardım. Beşiktaş'ta oynarken onu izlemek için idmana gidiyordum (O zaman maç parası sıkıntımızı vardı). Çünkü çok eleştiriliyordu. Biz futbolcuyu FM'den değil, alt liglerin toprak sahasından keşfettiğimiz için, yani canlı canlı bütün kariyerine (en azından görebildiğimiz kadarına) şahit olabildiğimiz için iki eleştiride onu yalnız bırakmayı şık bulmadık. Bir de aynı yaştayız, biz boşluktayız o yıllarda, o adam Beşiktaş'ta top oynuyor. O başarırsa biz de başarırız gibi geliyor. (Niye sürekli biz diyorsam)

Burak'ın Aragones'in fazla şans vermediği Fenerbahçe dönemini saymazsak her zaman standart üstü bir futbol oynadığını düşündüm. Ama Mehmet Demirkol'un dediği gibi, "başkalarını yıldız yapacak performanslar Burak için yeterli değildi". Beğenilmiyordu, yerin dibine sokuluyordu. 21 yaşında İstanbul takımında 43 maça çıktı ama yeterli görülmedi.

O zamanlar çok savundum. Ben savundukça, tartıştığım insanlar, gülmeye benimle dalga geçmeye başladı. Onlar dalgasını geçince ben daha çok savundum. Fenerbahçeliler ve Beşiktaşlılar onun topçuluğunu sorgularken ben inadına "İnşallah bize gelir" dedim.




Bütün o süreçleri hatırlayınca, Burak'ın Galatasaray'a imza attığı akşam yaşadığım mutluluk tarif edilemez. Gol attığında bile seviniyordum, bazılarına "kapak olsun" diyordum, bazılarına Cavcav tarzı kol kaldırıyordum. Şimdi, Galatasaray formasını giyecek, giyiyor..

Artık onun futbolculuğunu tartışacak değilim. İstediğimi aldım. İstediğimi gördüm. Hatta geçen 3 ayda Burak sevgimin eskisi kadar olmadığını fark ediyorum. En azından eskisi kadar hırslı değilim. Eskiden "Burak'ı oynatmayan hocanın kafasına tüküreyim" derken, şimdi "bence Umut-Elmander oynamalı" diyorum. Zaten artık Galatasaray topçusu, seveni çok, bizim sahip çıkmamıza gerek kalmadı. O yüzden bu yazı gecikti.  Bursasporlu'nun 2010'da şampiyonluk yaşaması gibi. Şampiyon olduk, hedefe ulaştık, bundan sonrası işin ekstrası.

Bu yazı niye Burak II diyenler için, birincisi

Perşembe, Ekim 25

Soylu Optik Manisa



Bilen bilir açıklama yapmaya gerek yok. O adam bu adammış. Büyük efsane.

Foto: Yetkin Sal

Ma Vie En L'air


Fransızlar saçma sapan aşk ve psikoljik filmler çekeceklerine romantik komedi yapsınlar. Amerikalılar'dan daha iyi yapıyorlar.

Büyük beklentilere girmeden izlenince, keyif alınabilecek bir film. Marion Cotillard güzel.

Yağmur Öldürmez İdareci Öldürür






Heyecanımın, tutkumun kaybolduğunu sandığım günlerdeyim. Şampiyonlar Ligi'nde oynanacak kritik maçtan bir gece önce aklıma o maç gelmiyorsa bir şeylerin değiştiğini kabul etmek lazım. Neden böyle olduğunu sorguluyorum, cevap alamıyorum. Acaba Süper Final'deki aşırı yüklenme yüzünden mi? 3 Temmuz süreci? Yaptığım iş yüzünden? Sami Yen'in yıkılması bence en önemli etken ama çoğunluğa göre gerçekçi bir neden değil. Belki de sadece biz değişiyoruz.

Sonuç olarak Süper Final'i saymazsak uzun bir zaman sonra heyecan duyarak maç izledim. Teşekkürler yağmur. Zaten uzun süredir de böyle oturarak maç izlemiyordum. Ya çalışıyordum ya da kalabalık mekanlarda şımarık Galatasaray taraftarının kaprisleri arasında sinirlenerek tat alamaz oluyordum. Davut'ların evine gidip çok rahat bir şekilde maç izleyince tat almak kolay oldu. Gerçi o evde sadece bir galibiyetimin olması düşündürücü, o da Ayhan'ın gol attığı Bucaspor deplasmanı. Sonu kötü biten kabus sezon.

Maç başlayınca gözüken manzara inanılmazdı. 2 sene önce açılan stadyum rezil haldeydi. Werder Bremen maçı, İsviçre- Türkiye maçı... Kötü senaryo da iyi senaryo da akıllara geliyor. Kayıp düşen futbolcular, suya takılan toplar, kirlenen formalar. Taraf olmasaydım çok büyük keyif alırdım. Ama taraf değildim ve bir de üzerine gol yedik. Kaleye şut çekmeden gol attılar. O dakikadan sonra keyif almak ikinci plandaydı.

Kötü kötü düşünceler. İtiraf edelim bir ara "ya 0 puanla bitirirsek" diye düşündüm. Şu maçı 1 puanla bitirmek ise gerçekten çok saçma. Hele sene 2012'yken.




Herkesin söylediğini yazmaya gerek yok ama bu kadar amatörlüğe de gerek yok. Bu iş Özhan Canaydın dönemine denk gelseydi kaos çoktan başlamıştı. Adnan Polat zamanında olsaydı kulüp büyük ihtimalle kongreye giderdi. Sahada kaybedilen puanların sorumluluğunu idarecilere yüklemek doğru değil. Ama bu da sıradan bir puan kaybı değildi. Futbolculara ve hocaya kızamıyoruz. Hakem bile çok iyi maç yönetti. Cluj da oldukça mertçe bir maç oynadı. O yüzden bütün eleştiri oklarının adresi doğal olarak yönetici ve idareci kısmı olacak.

Cluj'dan da bahsetmek gerekir. Ligde kaos yaşıyorlar (dün hocası kovuldu), İstanbul deplasmanına çıkıyorlar, erken dakikada 10 kişi kalıyorlar. Beyaz formalar simsiyah oluyor (bizim 2008 Gençlerbirliği maçı). Saygıyı hak ettiler, iyi mücadele ettiler ama 1 puandan fazlasını da hak etmemişlerdi. Normal bir zeminde, normal şartlarda Cluj'u yeneriz diye tahmin ediyorum. Umarım yeneriz ve heyecan devam eder.

Dün, 90 dakikalığına eski heyecanları yaşadığım içinde mutluyum. Sırf bu yüzden de kaybedilen 2 puana üzülemedim. Romanya'daki maçı hafif hafif düşünmeye başladım bile...