Salı, Ocak 28

Baggio'nun Atkısı






Efsane fotoğrafı ve asıl hikayeyi biliyorum ama görmek ilk defa nasip oldu.

Bunu anlamak için İtalyanca bilmek gerekmiyor.

TIKS

Pazartesi, Ocak 27

Köprü




Yeşilçam'ın en güzel, en sağlam filmlerinden biri. Tek sıkıntısı, dönemin yapısına uyularak mutlu sonla bitmesi (büyük bir sorun değil) ve Kadir İnanır ile Necla Nazır arasındaki aşkı vurgulamak için devamlı uzun bakışmalarla zaman geçirmesi (asıl sorun)...

Aslında tam kitabı olması gereken konu. Olsa da okusak. Gerçi kitapta; Kadir İnanır ve Fikret Hakan arasında yaşanan karizma savaşını göremeyiz, ikisi resmen karşılıklı olarak savaşıyorlar. Kadir İnanır'ın köprünün ayaklarında bomba aradığı sahne filmin en klas anlarından biri. 

Şerif Gören'in Yılmaz Güney olmadan yaptığı ilk büyük film olabilir. Nedense film çok tanınmıyor, filmi bilenler de Kadir İnanır yerine Tarık Akan'ın oynadığı sanıyor. Sanırım bugün oluşan siyasi atmosferin bilinçaltına oynadığı oyun.


Pazar, Ocak 26

Ezan - Dios



Biraz geç oldu bu golü görmemiz, Mustafa yollamasa farkında olmayacağız.

Diego 52 yaşında Arap yarımadasında ne yapıyor; yine golünü atıyor, arkadan da ezan sesi geliyor. Çok şiirsel veya sinemasal veya öyle bir şey değil mi?

Sen De Yüreğinde Sevgiye Yer Aç



Filmin adı ne kadar uzunsa, filmdeki diyaloglar da o kadar gereksiz derecede uzun. O nedenle film zaten puan kaybediyor. Şerif Gören'in entellektüel tartışmalar için kurban ettiği filmlerden biri sanırım. 

Aslında çok iyi başlıyor. Devrimci avukat Ali İhsan, kahraman gibi görüldüğü kasabası Side'ye döner. Filmin en güzel tarafı da Side'deki değişimdir. 80 sonrası güney sahillerinin turizme açılması ve bugünlerde tavana vuran dejenerasyonun ilk kıvılcımları, 80 sonrası değişen toplum. Tıpkı Alişan'da olduğu gibi....

Hem Ali İhsan'ın dönüşü, hem Side'nin dönüşümü filmin başında seyirciyi etkiliyor. Bir yandan Kadir İnanır karizması, bir yandan Sibel Turnagöl gençliği ve duruluğu, bir yandan Erdal Özyağcılar oyunculuğu... Ama bütün bunlara ilgimiz çok kısa sürüyor. Film bir yerden sonra şekil değiştiriyor. Sahil kenarlarında uzun ve gereksiz diyaloglar, samimi olmayan sohbetler, sonuç alınamayan sahneler...

Bu nedenle bu kadar kıyıda köşede kalmasına şaşırmamak lazım.

Yalnız, Kadir İnanır ile Tarık Akan arasındaki farklara dair yeni bir çıkarım yaratmamı sağladı. Özellikle 77 sonrası İnanır genelde "köyüne, şehrine, evine geri dönen insan" rolündeyken, Akan "bilmediği yere giden"i canlandırıyor. Bir tarafta Köprü, bu film, Sen Türkülerini Söyle; diğer tarafta Sürü, Ses... Gerçi bu teori için biraz daha toparlamam lazım...


Cumartesi, Ocak 25

Fark 5




Fenerbahçe, en azından benim hiç beklemediğim bir haftada Karabükspor'a yenilince ve aynı günün devamında Galatasaray, zor geçmesi beklenen -ve zor geçen-  Trabzonspor maçını kazanınca, bittiğini düşündüğüm ligi kendi kafamda yeniden başlattım. Devamında da ilk yarının son haftasına girilirken sağda solda "puan farkı 5" demeye başladım. 

Erciyesspor'u yendikten sonra "maç fazlasıyla puan farkı 2" sözlerim Fenerbahçeli arkadaşlarda strese neden olmuş. Erciyesspor maçının ertesi günü Yoğurtçu Parkı'na gittiğimde 2 puanlık farkın gerginliğini yaşayanların olduğunu gördüm.

Şimdi, ikinci yarı başlarken o dönem arkadaş çevremizde çok tartışılan konuya bir açıklık getirelim.

1-) Bu alternatif puan farkı; bir totem değil
2-) Bu puan farkının bizi şampiyon yapacağını iddia etmiyorum

Peki olay ne?

Lider Fenerbahçe ile aramızda oluşan bir puan farkı var. Büyük bir fark. Kalan maç sayısı ise 17. Eğer geriden gelen takım bu puan farkını kapatmak istiyorsa, hemen hemen bütün maçlarını kazanmak zorunda. Ve en önemlisi de rakibini yenerek 6 puanlık maçı en iyi şekilde atlatmalı. Yoksa aksi halde şampiyonluk hesabına girmesine gerek yok. Gerçi 1997-98 sezonunda 9 puan geriden gelerek kazandığımız şampiyonlukta da Fenerbahçe'yi yenememiştik ama olsun.

Eğer Fenerbahçe'yi Arena'da yenemeyeceksek puan hesaplamaya da gerek yok. Ve eğer şampiyonluk yolunda taraftarını biraz olsun umutlandırıyorsan Fenerbahçe'yi yeneceksin. O nedenle benim taraftar olarak o maça 3 puan gözüyle bakmamdan daha doğal bir şey olamaz. Yeter ki, Fenerbahçe, geriye kalan 5 puanlık farkı kapatabilecek kayıplar yaşasın.  Üstelik " fark 5" diyerek bu stresi de yaratmak psikolojik savaşın gereklerinden biri. Adnan Polat gibi yöneticiler olsa bu oyunu başarıyla oynardı.

Fenerbahçe'yi yenersek ve buna rağmen şampiyon olamazsak bu hesap patlarmış. Öyle diyenler var. Tamamen yanlış. Şu an puan farkı 5. Fenerbahçe 9 puan farkla da şampiyon olabilir. Bizim takım tepetaklak da gidebilir. Bunlar olabilir. Ama benim, şampiyonluk yarışına yeniden gireken rakibimden almam gereken 3 puanı haneye yazıyor olmam çok fazla yadırganmamalı. Üstelik o maçı da kendi sahamızda oynayacakken...

Oldu ki Fenerbahçe'yi yenemedik, o zaman ne olacak? Olacağı şu, şampiyonluk yarışını noktalarız. Gerçi puan farkı o güne kadar beklediğimizden daha hızlı azalmış da olabilir, fakat sezonun o döneminde derbi kazanan bir takımı yakalamak zor olacaktır.

Yeniden özet geçerek tekrar edelim. Galatasaray şampiyon olmak istiyorsa Fenerbahçe'yi kendi sahasında yenmek zorundadır. O maçtan 3 puan almıyorsa zaten puan hesaplamasın. Puan hesabı yapılacaksa o maçı da kazandığını varsaymalı. O zaman da puan farkı 5 olmaktadır. 5 puan fark 16 hafta. Şampiyonluğu, puan farkının azalıp azalmayacağını oralar belirleyecek.

Ben böyle bir yazı yazdım ya zaten, kesin pazar günü Gaziantepspor bize çelmeyi takar.



Cuma, Ocak 24

Robeson




Bezdim yaşayıp debelenmekten
Ama korkuyorum ölmekten,
Oysa koca nehir akıyor durmadan





R





Bir kesimin "futbol taraftarı" diyerek küçümsediği insanlar, dün voleybol maçında, basketbol şubesinde yaşananlara tepki gösterdi.

Galatasaray Spor Kulübü'nün emekçi tribüncüleri...

Perşembe, Ocak 23

Herşey Çok Güzel Olacak



Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Üzerinden 15 sene geçti, 40 defa izledik. Çok büyük iş yaptınız...

Salı, Ocak 21

Jesus Christ


Abi çok iyi değil mi...

Buna benzer 3-5 fotoğraf daha var. Katolik alemi büyük dilenmiştir bu fotoğrafa, benim bile tüyler diken diken oldu.

Dawkins


Pazartesi, Ocak 20

Sen Türkülerini Söyle



Teknik olanakların en iyisiyle büyüyen bizim kuşak, bu filmi izlerken sıkılabilir. Üstelik bir de Şerif Gören'in durağan tarzı, onlar için filmin notunu düşürebilir. O yüzden soranlara "kötü film" diyorum. Sorumluluk almıyorum. Ama ortada dikkat çeken bir hikaye var. Filmin derdini anlıyorum ve bu yüzden de insanlara kötü dediğim bu filmi seviyorum.

12 Eylül sonrası, hatta öncesi filmlerin ortak bir noktası var. Otoriteye karşı bir duruş sergiliyorlar ve kahraman çıkarıyorlar. Bizim taraf ve karşı taraf algısı... İyiler ve kötüler, mazlumlar ve zalimler. Kolay fark edilen bu gruplar sayesinde izleyici hemen tarafını seçer. Filmi izlemek daha kolay hale gelir. Sen Türkülerini Söyle filminde ise durum biraz daha karışık. Bu sefer bir taraf sadece kendi içine bakıyor. Gerçek bir 12 Eylül mağdurunun, seneler sonra dönüşünde kendi çevresi tarafından nasıl dışlandığını, onlar arasında nasıl farklı kaldığını anlatıyor. Aslında bugün övgülerle hatırlanan 90'lı yıllara geçilşin nasıl olduğunu, ne değişimler yaşandığını görebilmek mümkün.

Kadir İnanır'ın canlandırdığı Hayri karakterinin arkadaşlarından öte ailesiyle kurduğu, daha doğrusu kuramadığı ilişki beni daha çok cezbetti, hatta yaraladı. Filme tutunmamı sağlayan da bu oldu. Salonda uyuyan, sabaha karşı işe gitmek için uyanan kızkardeşini görmenin ezikliğini yaşayan, sürekli laf sokan babasının annesi vasıtasıyla ona para vermesinin utancını hisseden, annesinin yaptığı yaprak sarmayı özleyen Hayri'nin durumu oldukça gerçek ve acıydı. Zaten bu tarz sahnelerden sonra filmin sonundaki replik de neredeyse ağlatacaktı:

Sürgüne giden ve bunu ailesine "iş buldum" diyerek söyleyen Hayri, çantasını alıp evden çıkarken şöyle diyordu:

"Allahaısmarladık.Her zaman başınız dik alnınız açık olsun. Oğlunuz utanılacak hiçbir şey yapmadı."

Belki de o dönemi ve ve hatta daha sonrasında siyasi mücadeleye girdiği için sosyal hayatın her kademesinden dışlanan gençlerin hayatını özetleyen cümle bu olabilir.

Filmi ilgi çekici kılan, gözleri yaşartan bir iki unsur daha var. Hayri'nin sokakta gördüğü hapis arkadaşı, kısa sahnesine rağmen çok önemliydi. Dava arkadaşlarını değişmiş bulan ve o içerideyken hali vakti yerine gelmiş olan arkadaşlarının 3-5 lakırdı dışında ona yardım etmemesini gören Hayri, yolda hapisten bir arkadaşına (araba tamircisi) rastlar. İki dakikadan kısa süren sahnede, benzer sıkıntıları yaşayan ve sürgünden yeni dönen arkadaş, ona yardımcı olabilecek kapılar açmayı sağlıyor. Filmin en düzgün ve izlerken "helal sana be" dedirten karakteri.

Filmde sık sık çalan Bekle Beni de filme tam oturan bir şarkı. Çok iyi bir seçim. Belki de film için yapılmış bile olabilir emin değilim.

Sibel Turnagöl, oyuncu olarak Şerif Gönen, hikayenin içinde geçen ufak aşklar, muhbir (Kutay Köktrük) ile hesaplaşmalar benim için ikinci planda kaldı. Gerçi hepsi önemli, asıl hikaye için büyük önemleri var ama işte bahsedilen duygusallık hep o aileden geliyor.

Bazen, keşke Kadir İnanır bu tarz filmlerde kalsaydı diyorum. 77-87 arasını böyle filmlerde rol alarak geçiriyor ama daha sonra o da tarzını değiştiriyor. Aslında filmde anlatılan konuya çok uygun bir karakter. 90'larda "Kadir Abi" olması onun tercihiydi, ülkede esen rüzgara göre yön aldı. Daha sonra akil adam oldu, yine esen rüzgardan beslendi. Eğer Türkiye'deki sol hareket çok daha güçlenebilseydi, birçok sanatçı bugün kendini solcu olarak adlandıracaktı ve orada saf tutacaktı. O nedenler duruşunu ve kimliğini bozmayanları görebildiğimiz için de şanslı sayılabiliriz.



İki Oyun


Yargıtay kararı onadı, gündem yine "Şike davası" oldu.

Renk ayırmadan herkes bir şeyler yazıyor, çiziyor. Fakat herkes rengine göre yazıp çiziyor. Fırsatçılığın dibine vuran kesim de çok fazla, bilinçsizce sahiplerinin peşinden koşanlar da... 4 Temmuz günü Ekşi Sözlük'e yazılan boş ve cahil içerikli enrty'den çıkan "Büyük resim" aslında büyük palavra olsa da, bir büyük resim olduğu ve herkesin ıskaladığı ortada. Iskalanıyor, çünkü kimsenin meselesi işin o kısmıyla ilgili değil. Körü körüne savaş, laf sokmalar, güç gösterileri, güzel geliyor herkese. Böylece herkes kendini masum gösterip, karşı tarafın tüm hatlarıyla suçlu olduğuna daha kolay inanıyor.

Bu 3 Temmuz hakkında çok yazmak istemiyorum. Çünkü en çok Galatasaraylı arkadaşlarım tepki gösteriyor bana. Hatta bunu yaparken Galatasaraylılık ölçer çıkarıyorlar. Galatasaraylı olmanın en önemli şartlarından biri; "Fenerbahçe şike yaptı, hepsi cezalandırılması ve geri kalan hiçbir şey önemki değil" demek. Bunun en ufak şekilde dışına çıkarsan yandın. 

Bu arada Fenerbahçelileri de tatmin etmek mümkün değil. Sonuçta, Ebru Köksaldı ve Tamer Bağlan okuyup, kongrede "Son Kale" edebiyatı yapanlara ne anlatabilirsin ki...??

Eğer bu dava sürecinde biraz aklıselim kaldıysanız veya "Abi senelerdir burada ne oluyor, kim haklı, neler yaşanıyor karıştrdım artık" diyerek bir kararsızlığa düşüyorsanız - ki bu ortamda gayet mümkün- bildiğiniz bütün her şeyi unutun. Tarafınızı seçmek için, daha doğrusu kimin doğru söylediğini ve tutarlı olduğunu anlamak için 3 Temmuz'dan biraz geriye gidin, cevabı bulmanız kolaylaşacak.

6222 çıkarken "Futbol Ailesi"ne mensup olanların verdiği demeçlere bakın. O yasanın çıkmasını isteyenler, yasadan fırsat kollayanlar bir tarafta; "bu yasa sancılar doğurur" diyenleri diğer tarafa alın. Sonra bugün söylenenlere bir daha bakın. Kimler neler diyor bu sefer?

Aslında hikaye çok basit... Top var, saha var, oyun var, formalılar var. Bir de oyun çizgilerinin dışında kravatlıların oynadığı bir oyun  daha var. Siz kimlerin oyununu izlemeyi seçiyorsunuz?

Pazar, Ocak 19

Dirty Dancing




80'lerin en kötü gençlik filmlerinden biri Dirty Dancing olabilir ama nedense çok sevilir. Bir kere; bir gençlik filminde baş rolde görebileceğiniz en çirkin kız buradadır. Patrick Swayze'ye lafım yok.  Genç kızların idolü olmak için yaratılmış. Bu film de tam ona uygun. Küçükken bale dersleri almış ve daha sonrasında bale yaptığı için onu hırpalayan çocuklarla başa çıkabilmek için vücut geliştirmiş. Böylece bildiğiniz adam haline gelmiş.

80'lerde çekilen bir filmin 60'ları anlatması ve benim bunu 21.yüzyılda izlemem hoş değil. Film de çok hoş değil. Ama bazen izlemekten sıkıldığınız bir filmde bile en ufak bir şey sizi çekebilir. Bazen bir sahne, bazen bir şarkı, bazen bir replik. Beni etkileyen de nedense bu oldu:


- Bitti... Sen ve ben çok şey gördük değil mi? Bubbah ve Zeda'nın öğrencilere ilk pastörize sütü dağıttıklarını, savaş yıllarında et alamadığımız günleri, ekonomik krizde hiçbir şey alamadığımızı....

- Çok şey değişti Max

- Bu güne kadar bu kadar eğişen şey olmamıştı. Her şey değişiyor ve bitiyor. Çocukların aileleriyle beraber gelip foxtrot dersi almak istediklerini mi sanıyorsun? Çocuklar artık Avrupa seyahati istiyor. Üç günde 22 ülke gezmeyi. Bu her şeyin kayıp gittiğini hissettiriyor.

Boy Pos



Bucaspor altyapısından çıkan ama şu anda İstanbul BB Spor'da oynayan Mehmet Batdal için Bucasporlu taraftarların Bucaspor - İstanbul BB Spor maçında açtıkları pankart...

Cumartesi, Ocak 18

Olması Gereken



Mayıs ve haziran aylarında yaşananlardan sonra çok değiştik. Bunu kimse inkar edemez. Değişik şeyler oldu. Herkes Gezi Parkı Olayları olarak tarihe geçen ülke çapındaki olaylardan birşeyler kaptı. Kiminin gözü açıldı, kimi empati kurdu, kimi cesaretlendi, kimi öfkelendi. Bazıları bu olaya karşı da oldu, olabilir, ama onlar bu yazının konusu değil.

Mayıs ayındaki söylemler hala aklınızda mı? Halk, sivil hareket, Gezi ruhu, platform gibi kelimeler?? Çünkü o günlerde gaz yiyen, polis şiddetinin acısını devamlı çeken, isyan eden, farklı bir dünya düşleyen arkadaşlarımın çoğu bunu unutmuş durumda.  Aradan 1 sene bile geçmemişken....

 Sırrı Süreyya Önder İstanbul için adaylığını açıkladı. Büyük bir aksilik olmazsa oyumu ona vereceğim. Gezi Parkı direnişinin başladığı ilk günlerde dozerin önünde duran, plastik mermiyle yaralanan ve herkesin Sırrı Abe'si olan adam, şu an adaylığını açıkladı için "oyları bölen bölücü" sıfatını aldı. Zaten bağlı olduğu partinin beslendiği damar bu etiketi yemeye alıştığı için çok koymuyordur onlara ama ona oy vermeyi düşünen bizler de aynı etiketi sırtımızda hissedince - ve buna alışık olmadığımız için - sıkıntı yaşıyoruz.

Sırrı Süreyya Önder CHP'nin oylarını bölüyormuş. AKP'nin sahip olduğu İBB'yi değiştirmek için hepimiz CHP'ye oy vermeliymişiz. Vermezsek bölücüyüz.

 "Abi aslında ben de seninle aynı şeyleri düşünüyorum ama bu seçim çok önemli, bu sefer bunlara verelim, sonra bakarız" 30 yıla yakalaşan hayatımda en çok duyduğum cümlelerden biri. Kimse hiç bir şeyi değiştiremedi hala.

Gerçekten Mustafa Sarıgül'e güvenen, onu seven, CHP kimliğiyle yetişen ve o tarafa bağlılık duyan insanları bir kenara ayırıyorum. Doğru olduğuna inandıkları partiye ve adaya oy verecekleri için onları eleştirmek ve yargılamak mümkün değil. Fakat geri kalanların üzerimize çöken ukala tavırlarından da şimdiden gına geldi, seçim gününe kadar da devam edecek..

Hem bütün direniş zamanı yönlendirme yapacaklar, insanları polis şiddetine karşı koymak için meydanlara çağıracaklar, bir nevi liderlik yapacaklar, belki bazıları bilgiçlik taslayacak;  hem de seçim zamanı bütün bu olaylar olmamış gibi, boş bir AKP muhalefeti ile AKP karşısındaki en güçlü adaya oy verecekler. Bu da yetmezmiş gibi, başka bir 3.partiye oy verenleri de oyları bölmekle suçlayacaklar. İnanılır gibi değil.

Açıkçası bu ülkede bazı şeylerin değişmesini eskisinden çok daha fazla istiyorum. Gezi Parkı olayları, bizim gibi çocukların Güneydoğu'yu, Gazi'yi, Maraş'ı,Madımak'ı daha iyi anlamasına yol açtı. Genel seçimlerde ne AKP'ye nede CHP'ye oy vermeyi düşünüyorum. İkisi de birbirinin aynını. İkisi de aynı düzenin farklı yoldan giden temsilcileri. İkisi de ülkenin bir kesimini dışlamayı siyasetinin temeline koymuş partiler.  İkisine de oy vermeyi düşünmüyorum. HDP veya BDP, her neyse, kafamda sorular olsa da genel seçimlerde de onlara oy vermeyi düşünüyorum. Bire bir aynı düzlemde değilim. Ama bir şeylerin değişme hevesini benim kadar taşıdıklarına inanıyorum. Ve belki de benim gibilerinin vereceği oylarla "Bölge partisi olmaktan çık" mesajını kavrarlar. Veya belki de sadece Sırrı Süreyya Önder'e verilecek oylar, 2015'e kadar arada kalmışların farklı bir parti kurabilme ihtimalini bile sunulabilir. Veya olmaz. Bunlar hep olasılıklar. Siyaset kaygan bir yer. Belli olmaz. Ama doğru olduğunu düşündüğün şey için hareket etmezsen isteklerine de ulaşamazsın.

Çok kopuk yazıyor olabilirim. Bu konuları yazmayı hatta konuşmayı da sevmiyorum. Kimseyi etkilemek istemiyorum. Çünkü ben de yanlış düşünüyor olabilirim ve ileride bunun vebalini de ödeyebilirim. O nedenle dikkatli yazmak gerekiyor. Ama biri çıkıp da "siz oyları bölüyorsunuz" diyince, bütün o gaz bulutları, siren sesleri, gözaltılar aklıma geldikçe ve gidip yine bir düzen partisinin düzen adayına oy verilince insanın isyan edip bir şeyler yazası geliyor.

İşin aslı, haziran ayında "kardeşim, sen de bizdensin, hepimiz birimiz" tarzı söylemlerle bizi yanlarına çekenler, zaman geçtikçe bizi çok güzel dışladılar. Aslında kaygılarımız çok farklıymış. Biz insanlara acı çektiren, kan döktüren, eziyet eden görünmez sopanın ortadan kalkmasını isterken, beraber aynı safta yer aldığımız insanlar o sopanın kendi ellerine geçmesini istiyormuş. Ve kim bilir belki de bir gün o sopayı bir gün bizim üzerimizde kullanacaklar. Sırf o korkunç ihtimalin gerçekleşmemesi için bile; doğru düşündüğünüz şeyden vazgeçmeyin. Hayatının belli dönemlerinde birbirinden farklı kesimler tarafından, saç uzattığı için, camiye gittiği için, Kürtlere kardeşim dediği için dışlanan ve ciddiye alınmayan biri olarak söyleyeceğim sadece budur.