Pazartesi, Mayıs 18

Benim Sinemalarım


Belli çevreler tarafından çok beğenilen, övülen, belki popüler olmasa bile ayrı bir yere konulan bazı filmler vardır. Bu filmleri izlediğinizde bazen benzer duyguları hissedemezsiniz. Bu gayet doğaldır. Benim Sinemalarım da benim açımdan böyle bir film oldu. Fakat aradaki uçurum çok fazla olunca şaşırdım.

Benim Sinemalarım, Fürüzan'ın kaleminden beyaz perdeye aktarılan bir film. Belki de çok sevilen öykünün yazarı, filmin yapımına da büyük katkı verdiği için orijinal metine çok sadık kalınmış olabilir ve filme duyulan sevgi çok daha kolay şekillenmiş olabilir. Fakat öyküyü ğkumadan izleyen uluslararası eleştirmenler ve festivaller de filmi çok sevmişti.

Ben kitabı okumadığım için, sadece kamera açısından görebildiğim için sağlıklı değerlendirme yapamıyor olabilirim. Ama yine de yorucu bir film olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Tamam aradan 30 sene geçmiş, algılarımız çok değişmiş ama yine de 1990 yılında bu kadar zayıf bir teknikle film çekilmesi beni çok üzüyor. 1990 o kadar da emekleme çağı değil artık. Bütçeler düşük olabilir, filme kafa patlatanlar istedikleri kadar rahat alana sahip olmayabilir ama yine de biraz 'özensiz' hissi geçiyor seyirciye. Mesela dublaj işi tam bir facia. Seyircinin filmden kopması için yeterli... 

Bu arada filmin iki yönetmeni var. Biri Fürüzan, diğeri de Gülsün Karamustafa. İkisinin de kariyerlerinin tek yönetmenlik deneyimleri. Belki de kadınların ellerinden çıkan ve bir kadını anlatan bu filme pozitif ayrımcılık da yapılmış olabilir. Fakat diğer yandan çok saygıdeğer bir hikayenin anlatıldığını da görebiliyorum. Aile baskısıyla yetişen yoksul bir genç kızın, kendi hayatına yön verme çabasını anlatan öykü, birçok benzeri gibi ajitasyona kaçmıyor ve oldukça derine inebiliyor. Bunu, çok  eleştirdiğim filmde de görebiliyoruz. Öyküyü de merak edecek hale geliyorum.

Fakat yine de bu yazının konusu film ve film beni üzdü. Zaten yine bir kötü çocuk oyuncu ile karşılaşıyoruz. Türk sinemasının kanayan yarası. Alıştık artık. Neyse ki Yaman Okay var. Büyük katkısı var filme. Esas başrol ise Hülya Avşar. Avşar'ın o dönemdeki sinema kariyeri benim açımdan çok değerlidir. Kendisini çok başarılı bulurum. Hatta bu filmdeki performansıyla ödül de kazanmış ama bence kendi standartının atında kalmış. Yine de adeta sessiz film havasında geçen, repliksiz uzun sekanslarla dolu bir yapımda Avşar elinden geleni yapıyor.

Filmin en güzel kısmı ise müzikleri. O kısımda Selim Atakan'ın imzası var. Filmden bağımsız; aç aç dinle...

Pazar, Mayıs 17

Çöldeki Vaha


Bu futbolsuz günleri, ayları hiç yaşamamıştık. Böylesine bir kuraklığın içine hiç girmemiştik. Ne izlediğimiz var ne oynadığımız... Televizyonda veya internette, eski maçlara denk gelip yuvarlanan bir futbol topu görünce şaşırıyoruz. 

Neyse ki eski maçlar dışında, esas bir kurtarıcımız var. Belarus Ligi! Zaten eski maçları çok zorda kalmadıkça izlemiyorum ama Belarus Ligi bu dönemde adeta can suyu oldu.

Avrupa'da devam eden tek lig olan Belarus'ta 2020 sezonu tam da Covid-19 krizi Avrupa'da zirveye çıktığında başlamıştı. O dönemde her ülke karantina önlemleri alırken, virüsü yok sayan Lukashenko hükümeti, futbolun da devam etmesini istedi. Taraftarlar maça gitmek, futbolcular da oynamak istemese de sezon başladı. Bir yerden sonra pes ederler ve ertelerler diye düşünüyordum ama şimdiden 8 haftayı devirdiler, hatta 9'a girdiler. Üstelik sadece standart bir sezon geçirmiyorlar. Senelerdir kimsenin dikkatini çekmeyen lig, dünyanın düştüğü kuraklık sayesinde reklamını yapma fırsatını da buldu.

Avrupa'nın birçok ülkesi, Belarus liginin yayın haklarını satın aldı. Türkiye'de maçları canlı veren bir kanal tabi ki yok. Fakat bazı kanallarda özetlere denk geldim. Ben daha çok Youtube'dan izliyorum. Rusça olması sıkıntı. Sadece dinlediğimizi değil, video başlıklarındaki harfleri dahi anlamıyoruz. Ama olsun; futbolun dili tektir...

Türkiye'de de bahisçiler bu ligi yakından takip ediyor. Genel olarak 2.5 gol altı algısı var. Fakat tam olarak öyle değil. Geçen hafta oynanan 8 maçta 22 gol atıldı. Tamam bu çok golcü bir rakam değil ama kısır da denmez. Fakat asıl bir önceki hafta atılan 28 gol önemli bir veri.

Aslında bu rakamların sinyallerini daha önceki haftalarda vermişlerdi. Zira maçlar sıkıcı değil, bilakis fazla pozisyonlu geçiyor. Ya da biz futbola aç kaldığımız için öyle görüyoruz. Yine de yakından takip ettiğim bazı alt seviye liglerden daha kötü değil. Mesela Romanya Ligi gerçekten keyifsizdir. Belarus'ta, Romanya kadar yavan bir futbol oynanmıyor. Keza Çekya Ligi de doyurucu sayılmaz. Belarus orayla da kapışabilir. Tabi şunu atlamamak lazım. Çekya'daki oyuncuların kaliteleri çok belirgin. Belarus'ta böyle bir eksiklik olduğu çok aşikar. Bireysel yetenekler, takımların felsefeleri, hatta sahaların zeminleri ligin futbol kalitesini şekillendiriyor. Belarus'ta kaliteden bahsedemeyiz ama keyifli sayılabilir.

Bence bunun en önemli nedeni oyuncuların istekli yapıları. Şu an dünya üzerindeki tüm teknik direktörlerin, menajerlerin ve futbolseverlerin gözü bu ligde ve bu ligin oyuncularında. İspanya'da bile bazı maçlar canlı olarak veriliyor. Hal böyle olunca oyuncular da kendilerini göstermek adına çok hırslı ve mücadeleci bir futbol ortaya koymaya çalışıyor.

Puan durumu da keyifli ilerliyor. Bu haftanın başında beşinci ile lider arasında bir puan fark vardı. Lider, ligin en meşhur takımı BATE Borisov'du ama sezona çok kötü başlamışlardı ve ilk defa geçen hafta lider oldular. Son şampiyon Dinamo Brest de sezona tutuk başlayınca diğerlerine fırsat doğdu.

Açıkçası ben tatmin oldum. Tavsiye ederim. Önyargılara kapılmaya gerek yok. Belarus Ligi bir şansı hak ediyor. Gerçi bu hafta ligde 7 maç oynanacak. Zira FC Minsk - Neman maçı öncesinde ev sahibi ekipten bazı oyuncuların Covid-19 testi pozitif çıktı. Bu sezon ilk defa oluyor. Belki bundan sonra diğer takımlara da sıçrar ve lige ara verilebilir.

Tam da diğer Avrupa ligleri başlarken... Bu rakipsiz ve popüler günlerin bir bedeli olmalıydı. Yine de her şey için teşekkürler Belarus Ligi...

Cumartesi, Mayıs 16

L'effet Aquatique


Fransız ve İzlanda ortak yapımı bir film. Bu ortaklık filmin iki ayrı parçaya bölünmesine neden olmuş. Kamera arkasındaki iki yönetmenin biri Fransız Jean Luc Gagnet, diğeri ise İzlandalı Solveig Anspach, maalesef bu filmden kısa bir süre sonra vefat ediyor.  Filmi izledikten sonra edindiğim bu bilgi, beni çok üzdü.

Filmin bir yarısı Fransa'da, diğer yarısı İzlanda'da geçiyor. Fransa bölümleri daha çok kapalı mekanlarda (başta yüzme havuzu), İzlanda kısmı ise doğada ve açık havada geçiyor. Tek fark bu değil. Sanki iki ayrı film izliyoruz. Avrupa sinemasının dillerine aşina olanlar fark edecektir; ilk yarı tam bir Fransız filmi gibi giderken, ikinci bölümde Kuzey sinemasının tadını alıyoruz. Müzikler bile ona göre şekilleniyor adeta.

Gerçi bu farklılık iyi mi kötü mü emin olmak zor. Birbirinden uzak iki film izler gibi olmanın yarattığı kopukluk da denilebilir, kısa süreli bir filme (83 dakika) katılan zenginlik olarak da görülebilir. Arada kalmak çok daha olası. Zira bende öyle oldu. Fransa kısmındaki mizaha, İzlanda kısmındaki görüntülere artı puan verdim ama diğer yandan bütüne bakınca canımız sıkıldı.

Eğlenceli bir filme dönüşebilirdi ama mizahı çok kenarda kalınca elimizde sade bir romantik film kalıyor. Sarmıyor ama sıkmıyor da...

Cuma, Mayıs 8

Sahaya Çıkma Zamanı


Ligler başlayacak mı?

Bu ara ülkede en çok sorulan sorulardan biri bu. Tartışmanın soru halinde kalmasının ve özellikle bu soru şeklinde kalıplaşmasının iki önemli nedeni var. Birincisi herkesin bu soru hakkında bir cevabı var. Bu sayede adeta geniş çaplı bir  meclis görüşmesi yapılıyor. Herkes tahminini, isteğini ve komplo teorilerini masaya yatırıyor. İkinci neden ise sorunun cevabını verecek kurumun çok güçlü olmaması. Mesela ortada "AVM'ler açılacak mı" diye bir soru yok. Çünkü devlet baba cevabı verdi. Açılacak. "Açılmasın" veya "açılsın" diyenler olabilir ama bu durumu (açılacak olmasını) çok fazla değiştirmez. Ama ligler öyle mi? Nihat Özdemir bile emin değil. Ne diyor basın toplantısında; ''Şimdilik olma kaydıyla"...

Aslında o da haklı. Bu belirsizlik hali plan yapmayı oldukça zorlaştırıyor. Daha da kötüsü, alınacak her karar büyük bir sorumluluk. Eğer ligler oynanmazsa birçok insan işinden olacak. Hatta oynansa bile ortada büyük bir zarar mevcut. Daha da büyümemesi önemli bir kâr sayılır. Bazıları soruyor ya; "Canım alt tarafı futbol, insan hayatından değerli mi?" diye. Aslında bazı insanların hayatı tam olarak buna bağlı. Futbol topunun dönmesine. Futbol sadece bir spor olarak kalsaydı, belki o soru anlam kazanabilirdi ama profesyonel futbol uzun zamandır 'alt tarafı futbol' değil... 

Bugünlerde Avrupa'nın her noktasında ve Türkiye'de bütün fabrikalar açılıyor. Hatta bazıları kapanmamıştı bile. Fabrikada mavi yakalılar, ofiste beyaz yakalılar... Herkes mesaisinin başına geçiyor yavaş yavaş. Peki o zaman niye şunu sormuyoruz? Bir araba çok mu önemli insan hayatından? 6 ay dünyada kimse araba satın almasa (ve üretilmese) çok büyük ihtiyaç mı doğar? İnsanlar araba yokluğunda krize mi girer? Oysa otomotiv işçileri, bu salgın döneminde insanlara araba yetiştirmek için mesaisinde... Araba yerine başka bir materyal koyun. Bir kot pantalon, bir kazak, cep telefonu insan hayatından daha mı önemli? Peki futbolu ayıran ne? Stadyumların üzerinde baca tütmemesi mi? Eski Ali Sami Yen'de tüterdi gerçi ama konumuz o değil!

İşin ekonomik boyutu sahaya çıkmayı gerektiriyor. Bir de sağlık tarafı var tabi. Ligler oynanırsa ve o sırada insanlar (futbolcular, hocalar, çalışanlar ve hatta aileleri) virüs kaparsa bunun vebali de karar alıcılara yazılacak. ''Bizi bu salgın döneminde sahalara döktünüz" diyenlerin sesi çok daha güçlü çıkacak. Onlar da haklı. Aslında bizleri bu ikileme sokan UEFA. Sadece Türkiye'de değil, Avrupa'nın her yerinde aynı sorun var. Bütün federasyonlar, kulüpler, lig birlikleri sıkışmış durumda. Zira UEFA herkesten bir yanıt bekliyor.

Bundan iki ay önce, salgının başladığı ve futbolun durduğu günlerde bir yazı yazmıştık. O yazıda ana fikrimiz şuydu: Ne olursa olsun yerel ligler öncelik alınsın ve futbol oynanmaya başlandığı zaman ilk önce bu yarıda kalan sezonlar tamamlansın. Zira ekonomi ve sağlık dışında konunun bir de adalet kısmı var.

Biz hâlâ aynı yerdeyiz. Fakat aradan geçen günlerde UEFA bizi çok güzel oyaladı. Kandırıldık resmen. İnce ince işledi süreci. Önce kendi turnuvasını (Euro 2020) bir sene sonraya erteledi. Aslında bu en kolayıydı. Ne de olsa 2021 yazı boştu. Ardından federasyonlara, ligleri tamamlamaları yönünde tavsiye verdi. Bu sayede onların yerel liglere önem verdiğini sandık. Fakat 23 Nisan'da işler değişti. Önümüzdeki sezonun Avrupa turnuvaları için çalışmalar başlamıştı. Federasyonlardan Mayıs sonuna kadar bir yol haritası çizmeleri ve Ağustos ayına kadar da yeni sezonda UEFA turnuvalarına yollayacakları takımları belirlemeleri istendi. Yani; son iki ayda binlerce insanını kaybetmiş ülkelere ya hemen top oynamalarını ya da bir daha bu sezondan bahsetmemeleri gerektiği söylendi.

Hiçbir ülke kolay kolay Şampiyonlar Ligi'nden vazgeçemez. Herkes giderken, siz 'gitmiyorum, ben Eylül'de kendi ligimi oynatacağım' diyemezsiniz. Keşke denilse. Hatta tüm federasyonlar diyebilse. Fakat sanırım bu çok ütopik bir düşünce. Gerçek dünyada ise ülkeler ve federasyonlar acil kararlar almak zorunda kaldı. Bazıları yerel liglerinden vazgeçti. Ne büyük bir keder! Ben bunu kabullenemiyorum. Hollanda'da, hele Fransa'da bir futbolsever olmak istemezdim. Hele Utrecht veya Amiens taraftarı olsam çok sinirlenirdim. Belki futbola küserdim; en azından o liglere olan inancımı kaybederdim. Bilemiyoruz ama bu kararın etkilerini ileride göreceğiz.

Fakat diğer yandan da kendi liglerini bitirmek isteyenler var. Türkiye de onlardan biri. Tabi ki bu sadece sportif değerlere duyulan bağlılıktan kaynaklanmıyor. Karar alıcılarda ekonomik kaygılar çok daha şiddetli. Fakat bunu dillendirmek de ayıp değil. Bu iş yıllar içinde böyle bir noktaya geldi. Yeni değil. Kulüplerin gelirleri ve giderleri var. Hem de çok büyük gelir ve giderleri. Kulüpleri yaşatmazsak insanların top oynamasını sağlayacak çatıları yok etmiş oluruz. Kulüpler olmazsa, 11 kişilik takımlar olmaz, takımlar olmazsa futbol olmaz. Futbol sayesinde hayatını sürdüren birçok insanı şimdilik es geçiyorum; 100 yılda büyüyen oyunun yaşayacağı sportif kriz ne kadar can sıkıcı olurdu... O nedenle her kapı yerel liglerin bitirilmesine çıkıyor.

Oysa UEFA federasyonları yalnız bıraktı, zor duruma soktu. Bilmiyorum; Avrupa kupaları bir sene oynanmasa olmaz mıydı? Veya bir seneliğine hızlandırılmış bir formata sokulsaydı. Mesela önümüzdeki sezon eleme sistemli turnuvalar yapılsaydı. Biraz daha geç başlayacak bir takvim hazırlansaydı mesela. Böylece federasyonlar, Avrupa'ya göndereceği takımları daha rahat ve adil şekilde seçerdi. Şu dönemde herkes kendi organizasyonunu kurtarmak için değişik senaryolar üretirken UEFA nasıl bu topa girmeden kendini çekip kurtardı hayret doğrusu. Alkışlıyoruz. Fakat iki sene sonra kafa kulüpler, kafa kafaya gelip kendi liglerini kurmak istediğinde, bu günleri çok ararlar. Bu da ayrı bir yazı konusu olsun.

Biz asıl konumuza dönelim. Federasyonlar bir karar almak istiyor. Yerel ligler tamamlanmalı, futbol devam etmeli diyen herkesin arkasındayız. Bunun acilen olmasını isteyen UEFA. Oklarımızı oraya yöneltebiliriz ama yerel federasyonlara değil. Peki bu ligler nasıl tamamlanacak?

Covid-19'u en şiddetli yaşayan Avrupa ülkeleri İtalya ve İspanya bile şu an bir uğraş içinde. Ben özellikle İtalya'dan ümitli değilim. Ama İspanya ve İngiltere dönebilir. Yine de herkesin bir planı ve karşısındaki muhalifi var. Türkiye'de de aynı durum söz konusu. Liglerin şu aşamada başlamasını istemeyen birçok kişi, "Haziran çok erken, Eylül'de oynayalım" diyor. Mesela Rıza Çalımbay bunu en sık dile getirenlerden biri. UEFA'nın kararını değiştireceğini var saysak bile; Eylül'de durumun daha iyi olacağının bir garantisi var mı? Birçok tıp uzmanı önümüzdeki sonbahara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. Belki Eylül ve Ekim, Haziran ve Temmuz'dan daha kötü şartlara sahip olacak. Bunu hiçbirimiz, doktorlar bile kestiremiyor. Tam bu yazıyı yazarken komik bir habere denk geldim mesela. Yine Hollanda'dan! Hollanda, aşı bulunana kadar tribünlere seyirci alınmayacağını açıklamış. İlk başta mantıklı duruyor. Fakat Covid-19'un abisi sayılan SARS'a yaklaşık 15 yıldır aşı bulunamadığını düşünürsek bu karar da fazla iddialı duruyor. Aşı 4 yıl sonra da gelebilir, hatta hiç gelmeyebilir de... O zaman ne olacak? Belki toplumsal bağışıklık kazanarak bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Peki bu toplumsal bağışıklığı nasıl kazanacağız? Birilerinin testlerde pozitif çıkması gerekiyor. Mesela Fenerbahçe'nin TFF'ye sorduğu sorulardan (açıklama metnini kabul etmesem de soruların sorulması güzel) biriydi. Oyuncu pozitif çıkarsa ne olacak? Bütün takım karantinaya mı girecek? Bir fabrikada bir işçi pozitif çıkarsa fabrika kapanmadığına göre, virüsü taşıyan izole edilecek büyük ihtimalle. Ve bu sadece kalan iki hafta için değil; Eylül'den sonraki dönemde de geçerli olacak. Yani bugünün, sonbaharda başlayacak yeni sezondan çok farkı olmayabilir. Yeni düzende sakat oyuncular listesinde, pozitif görülen futbolcular da olacak. Kanıksayacağız durumu...

Yani Eylül ayının da bir garantisi yok. Bu hastalığın nereye gideceğini bilemiyoruz. Bu yağmur değil ki durmasını bekleyelim. O yüzden bir noktada radikal ve cesur kararlar almak gerekiyor. O kararın zamanını kestirmek kolay değil.

Böyle anlarda karar almak zorunda kalan insanlar çevresine bakar. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada fabrikaların, mağazaların, berberlerin, plazaların, AVM'lerin, restoranların, otellerin açıldığı bir dönemde liglerin başlamaması bana çok haklı bir gerekçe gelmiyor. Evet futbolcular da insan. Onların da sağlığı önemli. Fakat işçilerin, beyaz yakalıların, market çalışanlarının, tezgahtarların, bankacıların da sağlığı önemli. Hayatı yüzde yüz durduramıyorsak, profesyonel futbol da bir noktada oynanmalı. Hayatı yüzde 50 oranında durdurmamız gerekiyorsa (Mart ayında olduğu gibi) o zaman futboldan vazgeçebiliriz. Fakat her türlü ekonomik faaliyetin devam edeceği bir ortamda futbol da toplumsal hayattaki yerini almalı.

Son 1-1.5 aydır futbol dünyasında görev yapan birçok ismin bu konuda hevesli olmadığını görüyorum. Muhakkak sağlığından endişe eden vardır. Mesela İspanya'da Cadiz takımında forma giyen Fali, antrenmanlara başlayan takımına katılmayacağını ve bu süreçte maaşını da almayacağını açıkladı. Çok açık bir şekilde korktuğunu ve evden dışarı çıkmadığını söyledi. Bir nevi geçici süre futbolu bırakıyor. Bu tavra ve tercihe saygı duyuyorum. Bu kararı uygulama cesareti, hele sektörü değiştirmesi pek kolay olmayan bir futbolcu için oldukça zor. Ama bir tercih ve bir yoldur. İşe gitmeme, daha doğrusu işten ayrılma hakkına sahip olmalı herkes.

Fakat "Şimdi oynamayalım, Eylül'de oynayalım" kısmı bana çok inandırıcı gelmiyor. Fali gibi bir korkudan dolayı değil de, daha çok "İki tatili birleştirelim de keyfimize bakalım, sonra ofise geliriz" düşüncesi gibi duruyor. Bu kanıya varmamın nedenlerinden biri de oynamamak için sunulan gerekçelerden bir diğeri, yani fikstürün yaz aylarına gelmesi. 

O sıcakta futbol oynanmaması gerektiğini söyleyen futbolcular var. Evet ideal olanı o. Fakat 12 Haziran'dan Temmuz sonuna kadar devam edecek 8 maçlık bir fikstürü düşününce aklıma şu soru geliyor? Bunun Dünya Kupası'ndan farkı ne? Dünya Kupası'nda da final oynamak için 7 maç yapmanız gerekiyor. Yazın ortasında; hemen hemen bu tarihlerde..... Ne değişti şimdi? Kulüp takımı olunca hava daha mı sıcak oluyor? Futbolcular, yaz turnuvalarında oynamanın hayalini kurduklarını söylerken acaba bizi mi kandırıyorlar?

Veya her şeyin normal gittiğini farz edelim. Lig normal bir şekilde bitseydi, yeni sezon Ağustos ayında başlayacaktı. Ağustos ve Eylül'ün sıcakları, Haziran ve Temmuz'dan daha mı farklıydı?

Bir başka gerekçe daha; "bu oyuncular ne zaman tatil yapacak?" sorusu. Her şey yolunda giderse ve bu sezon tamamlanırsa, ardından da yeni sezon başlayacaksa futbolcular ne zaman tatil yapıp  dinlenecek? Sanırım son iki ayı bu klasmana sokabiliriz. Evet pek istenen bir tatil değildi. Deniz kenarında olamadılar, eve kapandılar, gergin bir bekleyiş içindeydiler. Tüm dünya nüfusunu yaşadığı gibi... Ama bedenen dinlendiler. Ve bu yıl olağanüstü bir yıl. Planlar sekteye uğradı, alışkanlıklar değişti, takvimler yerinden oynadı. Futbol fikstürü de bundan ayrı tutulamazdı. Hayatlarımızda biraz fedakarlık yapmak zorundayız. Üstelik oynanan maç sayısında bir artış da yok. Oynanması gereken maçlardan bahsediyoruz. Yani ekstra bir yük olarak görülmemesi lazım.

Türkiye içine dönersek; oynamak istemeyen futbolcuları çok fazla da eleştirmek istemiyorum. Ne de olsa onlar da çok para kazansalar da aslında, sistemin işçileri. O bilinçte olmasalar da... Sektör onların sahaya çıkmalarıyla üretilen değer sayesinde dönüyor. Ve en çok da onlar sömürülüyor. Çoğu zaman paralarını alamıyorlar. Veya böyle kriz ortamlarında hemen ücretleri düşürülüyor. Haliyle kendilerini riske atmamak için her türlü fırsatı değerlendirmek isteyebilirler. Fakat şu anda olağanüstü bir dönemdeyiz. Son dönemde içi boşaltılan ve sevmediğim bir laf ama cidden bu sefer hepimiz aynı gemideyiz. Ve bu geminin hareket etmesi için onlara ihtiyaç var. Bu tip konularda daha önce hiç birlik olamadılar, ses çıkaramadılar. Belki çıkarmış olsalardı, şu an daha sağlıklı bir ortamda futbol oynamaları sağlanabilirdi. Oysa onlar bir çok konuda propaganda yapmayı tercih ettiler. "Devletimiz, ülkemiz dünyaya örnek oldu" cümlesini "Biz hakkımızı korumak zorundayız" cümlesinden daha çok kullandılar. Belki bu günler onlara da bir ders olur.

Yani şimdi eylem zamanı. Sahaya çıkılmalı ve top oynanmalı. Zamanını bilmiyorum. Benim için önemli değil. Fakat bu yarıda kalmış sezon tamamlanmalı. Adaletli bir şekilde kazananlar sahada belirlenmedi. Daha önce oynanmış 26 hafta, emek, alın teri, harcanan saatler, ödenen paralar çöpe atılmamalı. Aynı zamanda insanların işlerine devam etmesi sağlanmalı. Sportif açıdan da ekonomik aşıdan da futbol topu dönmeli. 

Zamanı erken olabilir. Bu konuda uzman değilim. Fakat UEFA'nın sıkıştırması da ortada. Erken olduğunu düşünen de liglerin tamamlanması hakkında yaratıcı ve gerçekçi bir fikir sunsun. Sorumuz şu; bu sezon ne zaman ve nasıl bitecek? Hep birlikte bunu cevaplayalım. Yan yollara kaçmayalım.

"Bitmesin" cevabını, bir futbolsever olarak kabul etmiyorum. Çünkü bu sezon bitmediği takdirde, önümüzdeki sezonlarda maç izlemenin ve lig takip etmenin beyhude bir uğraş olduğunu düşünecekmişim gibi hissediyorum. Seneye yayıncıdan maç satın alır mıyım mesela? Hiç sanmıyorum. Hadi Hollandalılar gibi davranayım ben de o zaman! Aşı bulunana kadar maç satın almıyorum! Nasıl dönecek bu işler o zaman? Futbolcuların ve futboldan para kazanan insanların maaşlarını kim ödeyecek?

Madem bu oyun artık bir sektör ve ben de bir müşteriyim, o zaman müşteriyi kaybetmeden bir çözüm bulmalıyız. Küme düşme hattındaki takımların isteklerini önemserseniz, bir süre sonra ayakta kalmış kulüp bulamazsınız. Şampiyonluk yarışındaki taraftarın isteklerini önemserseniz, daha sonra cebindeki parayı vermeye hevesli futbolseverleri tribünlerde ve ekran başında bulamazsınız.

Karar zor, sorumluluk büyük... Adeta bir kırılma anını canlı canlı yaşıyoruz. Yazılacak çok şey var ama her yeni gün yeni bir sayfa açacağından şimdilik bu kadarla keselim.  Zaten son bir haftada İstanbul sokaklarının kalabalıklığını düşününce, sanki yazı da evde geçirecekmişiz gibi hissediyorum. Belki de bu 25 paragraflık yazı, 10 gün sonra tamamen taca çıkacaktır.


Perşembe, Mayıs 7

The Fighter


The Fighter proje aşamasındayken çok fazla aksilikle karşılaşmış. Mesela yönetmen koltuğunda oturması planlanan Darren Aronofsky (yine de yapımcılardan biri) çekimlere kısa bir süre kala vazgeçmek zorunda kalmış. Başrol için bir çok isme teklif gitmiş ama çoğu kabul etmemiş. Brad Pitt ve Matt Damon bu isimlerden bazıları. Hatta Eminem'e bile teklif gitmiş. Fakat sonrasında tercih edilen isim Christian Bale olmuş. İyi ki de olmuş. Zira oluşturulan kadroya rağmen ortaya pek de iyi bir film çıkmamış. Fakat oyunculuk performansları ve müzikler filmi izlenir hale getirmiş.

Filmin hem yapımcısı hem de başrolü Mark Wahlberg, projenin gerçekleşmesi için çok uğraşmış. Micky Vard ve Dicky Eklund adlı iki boksör kardeşin gerçek hikayesini anlatan 2010 yapımı film sadece 33 günde çekilmiş. Gerçi ondan önce çok uzun bir hazırlık süreci var. Aksaklıklar, ertelemeler derken ortaya bir film çıkarmışlar ama çok da hoşnut kaldığımızı söyleyemeyiz.

Oyuncu kadrosuna saygımız sonsuz. Bale son 10 yılda kalitesini çok daha fazla kanıtladı ama bu filmde en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazanarak 2010'lara giriş yapması önemliydi. Onun adına bir kilometre taşı diyebiliriz. O yıllar tam da Bale'in kilo alıp vermelerinin zirve yatığı dönemlerdi. Bu film için de kilolarını bırakmıştı. Bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı için 30 kilo verdi. Sonrası ise resital...

Bale'e eşlik eden oyuncuların da hakkını verelim. Tek Oscar Bale'e ait değil. Yardımcı kadın oyuncu ödülü de bu filme; Melissa Leo'ya gidiyor. Leo filmde annelerini canlandırdığı Bale'den 11, Wahlberg'den 14 yaş büyük olsa da bu farkı hissettirmiyor.

Mark Wahlberg'in daha iyi performansları olsa da, durgun ve soğuk  yapısıyla, hayatı boyunca ipleri eline alamayan ve birey olamayan Micky karakterine uygun kaçıyor. Amy Adams da yeteneğini ortaya koyanlardan. Fakat onun doğru bir tercih olmadığını düşünüyorum. Adams güzel bir kadın. Ama çok güzel değil. Sevimli, şirin, hoş bir kadın. Bu roldeki karakter ise ona uygun değil gibi. Biraz agresif, biraz pis konuşan, belki daha seksi bir 'alt mahalle' figürüne Adams çok temiz kaçmış gibi. Gerçi canlandırdığı gerçek Charlene, onun kısa şortlu ve dekolteli giyim tarzını pek beğenmemiş. Gerçekte öyle giyinmiyormuş. Fakat Adams'ın bize gösterdiği karakter öyle birisiydi ve aslında Adams da öyle bir imaja sahip değildi. Yine de filme katkısı inkar edilemez.

Tüm bu iyi oyunculara ve performanslara rağmen film çok etkili izler bırakmıyor. Bir boksörün ve onun abisi olan eski boksörün öyküsünü anlatan filmde çok fazla boks sahnesi bekliyorduk. Oysa boks ve ringler işin arka planı olarak kalmış. Filmin adının The Fighter olması bu konuda bizi daha çok heveslendirmişti ama hevesimiz kursaklarda kaldı. Yine de film isminin doğru tercih olduğunu kabul ediyorum. Çünkü film boyunca bir kavga izliyoruz. Hayat kavgası...

Bu 'hayat kavgası' zaten boks filmlerinin klişesidir. Diğer boks filmleriyle çok fazla ortak noktası var. Yine yırtmaya çalışan bir karakter, boksla kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Biraz Rocky gibi başlıyor yani. Fakat bu sefer kahramanımıza en büyük engelleri ailesi çıkarıyor, ona en sert yumrukları yolluyor. Bu açıdan baktığımız zaman, bir sene sonra vizyona giren ve nedense daha çok beğenilen Warrior'dan çok daha iyi olduğunu söylemek lazım. Fakat popüler film listelerinde onun gölgesinde kalıyor. Bunun en büyük nedeni büyük ihtimalle ringe çok fazla inilmemesi. Üstelik inildiğinde de oyuncularımız bu konuda bekleneni veremiyor. Warrior ise basit hikayesini, bolca yumruklu sahnelerle süslemişti.

The Fighter başka bir yola giriyor. Açıkçası güzel bir yoldan gidiyor ama türevlerinin sıkça kullandığı o yolda tökezlemesi ve yeni bir şey söylememesi eksiği oluyor.

Cuma, Nisan 3

Once Upon a Time in Venice


Bu kadrodan (Bruce Willis, John Goodman, Famke Janssen) daha iyi bir film çıkabilirdi ama izlediğimiz de fena değildi. Herhalde bu beklentiden dolayı IMDB'de oy verenler puanı biraz kıt vermiş. Taken ve John Wick gibi filmleri alaya almış ama ben o filmleri izlemediğim için konuya hakim değilim. Birçok göndermeyi anlamamış olabilirim. Belki de o yüzden filmde 'zeka pırıltısı' göremedim. Komedi filmlerinde bu çok önemlidir ve benim puanımın düşmesine neden oldu. Yine de aksiyonu ve mizahı fena değil. Süreyi de çok uzatmaması, 'çıtır' bir film olmasını sağlıyor.

Çok fazla karakterin olması ise takibi zorlaştırıyor. Bu karakter sayısının ayarını iyi tutturmak gerekiyor. Bazı filmlerde o zenginlik filme renk katarken, bazen de konsantrasyonu yerle bir ediyor. 

Son sahnesiyle sanki devamı olacakmış gibi hissettim ama gelen kötü yorumlar herhalde varsa bile bu ihtimali ortadan kaldırmıştır. Yine de hiç izlenmeyecek bir film değil. Doğru zamanda, düşük beklentilerle koltuğa oturmak lazım.

Perşembe, Nisan 2

Başkalarının Hayatı


Başlık biraz kışkırtıcı olabilir. İçimizde bulunduğumuz günlerin hassasiyeti düşünülünce sanki evde kalma kampanyasına isyan ediyormuşuz gibi düşünülebilir. Öyle bir çabamız yok. Mecbur evdeyiz. Fakat bir itirazımız var. Evde kalma mecburiyetini, aslında hoş bir durummuş gibi gösterenlere, çocuk kandırır gibi konuşanlara, bunu romantize edenlere karşıyız.

Önce başa dönelim. Türkiye'de henüz karantina gündemde değilken, hatta ilk Covid19 vakası henüz görülmemişken İspanya ve İngiltere çoktan alarma geçmişti bile. İtalya ise zaten karantinayı yaşamaya başlamıştı. O dönemde birçok ünlü, popüler ve zengin isim halkı eve çağırıyordu. Bunları daha çok medyadan ve sosyal medyadan takip ediyordum. Açıkçası o toplumların nasıl tepki verdiğini gözlemlemedim. Fakat bir yandan da o paylaşımlara şaşırıyordum. Daha doğrusu düşünüyordum; benzeri bizde olursa ne kadar tepki çekerlerdi?

Beklediğim gibi oldu. Avrupa'da gördüğü hemen her akımı uyarlamaya çalışan Türkiye (misal tuvalet kağıdı ile top sektirme) yine benzer bir hamle yaptı. Devletin çağrısına kulak veren ünlüler, reklam kampanyası yapmak zorunda hisseden markalar, sosyal medyada geri kalmak istemeyen zenginler insanları evde oturmaya çağırdı. Bunu yaparken de muhteşem evlerinden manzaralara koydular. Ben servet düşmanı değilim. Dünyanın eşit bir yer olmadığını biliyorum. Bunu yıllar içinde kabullendim. O nedenle bahçeli evinden "Evde kal Türkiyem" diyene bir nefretim yok. Belki hafifçe iç geçiririm ama o da kısa sürer. Fakat daha fazla sert tepki gösterenler de beni şaşırtmıyor. Asıl ilginç olan ise doğduğundan beri Türkiye'de yaşayanların, bu tepkilerin geleceğini bilmeden böylesine özensiz paylaşımlar yapmaları çok enteresan geliyor. Neyse zaten bu sosyal medya ajanslarının ve onların müşterilerinin konusu; biz şimdilik teğet geçelim.

Zenginlerin çağrısı beni bağlamıyor. Fakat insanlara evde yapılacaklar listesi verenlerle sorunum var. Bunu kabullenemiyorum. Hatta son günlerde öfkemin arttığı bir kesim daha var. Mesela  insanların normal zamanda sokakta veya ev dışında yaptığı şeyleri küçümseyen, o meşgaleleri değersiz kılan bir kesim türedi. Bu kibiri, bu üstten bakmayı zengin tayfa bile yapmıyor. Onlar sahip oldukları imkanlara hemen hemen herkesin sahip olduğunu zannediyorlar. Biraz ortamdan kopuk olmakla alakalı. Yanılsama içindeler. Onlar kaymak tabaka. Fakat diğer kesim orta sınıfın tüm ikiyüzlülüğünü sergiliyor. Onlarınki yanılsama değil, küçümseme. Evrensel ve ulusal bir mücadeleye katkı verdiklerini zannederken, aslında başkalarını (maddi bakımdan olmasa da) kültürel, psikolojik ve başka alanlarda ezmek için fırsat kollamaya devam ediyorlar. Bu listeye dahil olanları çok fazla sayıda, biz hepsini aklımıza yazdık. Bugünler bitince, en azından listede yer alan tanıdıklarımızla hesaplaşırız.

Yine araya girelim. Bugünlerde evde kalmak zorundayız. Mecburuz. Dışarı çıkan insanları da artık 'hastalık' korkusuyla içeri sokamayacağımızı anladık. Onların işin sağlık kısmını önemsemediklerini görüyoruz. İşe gitmek zorunda olan, çalışmak zorunda kalan insanlara lafımız olmaz, olamaz. Fakat özellikle güneşli havalarda sahilleri dolduranların büyük bir kısmının çalışan kesimden değil. Onlara salgından bahsettiğimiz zaman büyük ihtimalle 'Bana bir şey olmaz' derler. Belki de gerçekten olmayacaktır. Güvendikleri bir bünyeleri vardır. Ya da sevdiklerini de düşünmüyor olabilirler. Ya da kimseyi çok fazla sevmiyor da olabilirler. Herkes, ailesini ve akrabasını bizim ailemizi sevdiğimiz kadar sevmek ve düşünmek zorunda değil. Başka insanları, kendi hayatlarımızın öncelikleriyle korkutamayız.

Fakat diğer yandan birçok insan eve girerek işlerinden oldu, oluyor, olacak. Geçen her süre birçok insanı salgın sonrası dönemde daha zor durumda bırakacak. O nedenle artık toplumsal bir refleks geliştirilmeli ve insanlar bunlara zorlanmalı. Bugün dışarıda olanlar, yarın hayat normale döndüğünde sosyal yaşamın nimetlerinden uzak tutulmalı belki de. Bu devlet zoruyla olmamalı ama herkes kendi çevresinde bu 'dışlama'yı sağlayabilir. "Sen dışarıda gezerken, ben evde işimi kaybettim. O yüzden şimdi benimle bu lokantaya giremezsin" diyebilmeli veya işler ters giderse diyeceğini belirterek tehdit etmeli!

Tabi bunlar ütopik düşünceler. Ne de olsa insan ne kadar beylik laflar ederse etsin, sınırın dışına bir tanıdığı çıktığı zaman "Ama o benim sevdiğim biri" diyerek sınırlarını esnetir. Twitter'da çok görürüz bunu. İnsanlar, deli gibi savundukları görüşleri sayesinde bir kimlik edinir, daha sonra bir arkadaşları o görüşlerin dışında bir tavır takındığı zaman "Ama o böyle demek istedi" diyerek korumaya geçer. O nedenle yukarıdaki düşüncemiz de toplumsal hayatın dinamiklerine çok uymayacak.

O nedenle biz asıl konuya dönelim. Evde kalmalıyız. Evdeyiz de zaten. Sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Gerçi günlerdir evden çıkmayan biri olarak beklediğimden daha iyi durumdayım. Senede sadece 4-5 günü evden hiç çıkmadan geçiren biri olarak tahminimden çok iyi dayandım. Daha da bir süre giderim. Ramazan'a kadar dayanırsam gerisi de gelir gibi düşünüyorum. Zaten evimde mutluyum. Güzel bir düzenimiz var. Zaten evde olmak sorun değil ama daha önce dışarıda yaptıklarımızı şimdi yapamamak can sıkıyor. Üstelik bunun ne kadar süreceğini de bilmiyoruz. "Sayılı gün çabuk geçer" sözü bir kez daha doğru çıkıyor. "Şu gün bitecek" dense ona göre hazırlar insan kendini. Fakat bilinmezlik, belirsizlik insanı daha da geriyor. Zaman zaman askerlikle kıyaslıyorum. Orada da sosyal hayatın nimetlerinden uzak kalıyordu insan. Hatta bir evin konforu, aile sıcaklığı da yoktu. Ama insan ne zaman biteceğini bilince kendini şartlara daha iyi hazırlıyordu. Bugünlerde böyle bir şansımız yok.

Bu belirsizlik hissinin yarattığı gerginlik giderek sertleşiyor. Asıl sıkıntı da burada. Tuzu kuru kesimin (kaymak tabakadan bahsetmiyorum) daha rahat olması ve sayesinde çevresine daha rahat akıl vermesi, öfkenin adresini şekillendiriyor.

Şimdilerde "Karantinada neler yapılır?" diyerek akıl verenleri de duyuyoruz. Liste veriyorlar. Kitap okuyun, klasikleri bitirin, film izleyin, Tarkovski filmleri için en güzel zaman, spor yapmayı ihmal etmeyin, işte evde yapabileceğiniz hareketler, yemek yapın, yemek yaparken deneysel takılın.....

İnanılmaz. Akıl almaz. Dışarıda dünya salgından kırılırken, insanlar ölürken, insanların sevdikleri kalabalık ortamlarda çalışmaya devam ederken, ekonomiler sarsılırken, iş yerleri kapanırken, insanlar işsiz kalırken, insanların geleceği ertelenirken onlara Tarkovski izlemelerini mi öneriyorsunuz? Üstelik bunu da öyle bir dille yapıyorsunuz ki, sanki bunu yapmayan kültürel anlamda eksik kalacakmış veya karantinayı boşa geçirmiş gibi...

Blogu takip eden bilir; bilmeyen de şöyle bir göz gezdirirse anlar. Film izlemeyi çok seviyorum. Haftada 4-5 film izlerim herhalde. Salgın başladığından beri ise 20 günde üç film izledim. Dergi, gazete, kitap okumayı çok severim. Son 20 günde toplam 20 sayfa okuyamadım. İş yoğunluğunda bile bloga yazı yazmak için uğraşır, "Keşke daha çok vakit ayırsam" derdim. O vakit geldi ama bu sefer de yazı yazmak zül geldi. Nedeni çok basit. Çünkü kafayı toparlamak kolay değil. Kitap okumak, film izlemek, yazı yazmak ne olursa olsun ciddi bir konsantrasyon ister. Bu günlerde, eve hapsolmuş birileri olarak bu konsantrasyonu bulmak kolay değil. Bu konsantrasyonu bularak bu işlere zaman ayırdıklarını söyleyenler varsa, kesinlikle kafaları ve gelecekleri çok rahattır. Maalesef bizim değil!

Bir de veba salgını zamanının üretimleri çıkıyor karşımıza. Shakespeare, Kral Lear'i veba günlerinde yazmış. Doğrudur. Yazabilir. Bu dönemde de bazı evlerde şu an çok iyi romanların ilk sayfaları yazılıyor olabilir. Fakat Shakespeare ile aramızda büyük fark var. Mesela veba salgını zamanı şöyle bir site yoktu muhtemelen. Televizyonu açtığında kırmızı bantla son dakika haberlerini görmüyordu. Whatsapp gruplarından yalan yanlış bilgiler akmıyordu. Felaket tellalı arkadaşları da kafasını rahatsız etmiyordu.

Peki ben ne yapıyorum? Askerden alışık olduğum gibi; işin sırrı zaman geçirmekte değil zamanı geçirmekte. Zaman en hızlı şekilde nasıl akacaksa öyle hareket ediyorum. Yaptığım faydalı işlerin üzerinden sadece bir saat geçecekse pek bir faydası yok.

Zamanı geçirmek de ancak basit işlerle oluyor. Mesela oyun oynuyorum. Hayatım boyunca oyun oynama konusunda istikrarlı olamadım. Şimdi Kelimelik'e sardım mesela. Bir oyun 45 dakika sürse tamam işte. Ara ara temizlik yapıyorum veya bulaşık yıkıyorum. Hem bu sebepten hem de kişisel hijyen nedeniyle ellerim 60 yaş eline dönse de zamanı akıtıyor. Tarkovski yerine Survivor izliyorum. Acun yine bizi kurtardı. En önemlisi ise uyumak. Zamanı öldürür. Gece 2'den önce uyumayan ben artık 12'de yatağa gidiyorum. Hatta herhalde son 1-2 senede ilk defa gündüz vakti uyudum. Twitter ve Watsapp'ta da çok fazla zaman geçirdiğimi kabulleniyorum. Biraz sinir bozsa da, zaman öldürmek için işe yaradığını söylemek gerek. Bu böyle gidecek.

Bir de liste tutuyoruz işte. 10 gün önce sokağa çıkıp muhabirlere röportaj veren ama sonra Bambi ile Evde Kal temalı reklam yapan Hülya Avşar bile beni çok rahatsız etmedi. Fakat kendi hayatının konforundan başkalarına pay vermeyen ama kendi hayatını model olarak sunarak diğer yaşamları küçümseyenler aklımıza kazındı. Şu günler bitsin de...

Çarşamba, Nisan 1

Stranded


Maalesef son dönemde izlediğim en kötü filmlerden biri. Ki son dönemde çok fazla kötü film izledim. Sanırım bu konuda kendimi frenlemem lazım. En azından zamanın ve hayatın ne kadar değerli olduğunu daha iyi anladığımız bir dönemden geçerken bazı alışkanlıklarımı değiştirmem iyi olacak..

Bir kere bu filmin ismi bile şaibeli. Stranded Dawn Patrol mu o bile belli değil. Hadi isim konusunu hallettik diyelim; kurgu-öykü rezalet. Daha ilk dakikalardan sonu tahmin ediliyor ki ben genelde bu konuda Ekşi Sözlük yazarları kadar başarılı değilimdir. Filmin gideceği yeri kolay kolay anlamam. Fakat burada her şey çok belli ilerliyor, çok fazla klişe barındırıyor.

Yönetmen zaten klip yönetmeni gibi, hızlı hızlı akıtıyor her şeyi gözümüzün önüne. Oyuncular yetersiz. Clint Eastwood'un oğlu başrolde ama Clint Eastwood'un oğlu olmanın üzerine çıkamamış. Yaratılan karakterlerle de bağ kuramıyoruz. Çocuklarıyla beraber esrar çeken ebeveynler ile ırkçı, kıskanç ve ergenlikten kurtulamamış gençler bize çok uzak.

Normalde böyle bir cümle kullanmam ama nasıl denk geldiysek, ömrümüzden 88 dakikanın gitmesine engel olamadık. Bu satırlara bile gerek yoktu ama en azından blog canlı gözüksün diye karalamış olduk bir şeyler...

Salı, Mart 31

Temizlik Yanılgısı


Bu günlerde dünyada spor, hatta sosyal hayat durmuşken sık sık Corona ile ilgili postlar atacağız. Mecburuz; çünkü elimizde başka malzeme yok. Gerçi bu günler benim için oldukça verimsiz geçiyor ve blog da bundan etkileniyor. Fakat fırsat bulduğumuzda, daha doğrusu elimizi klavyeye götürecek gücü bulduğumuzda gündemimiz Corona olacak.

Bu postu da çok daha önceden yazmayı düşünmüştüm ama fırsat olmadı. Daha Türkiye'de Covid19 vakası görülmediği günlerde yazmak kafamdan geçmişti. Nereden baksan en az iki hafta öncesi. Şimdilerde ise Türkiye, dünyada en çok Covid19 vakasının görüldüğü 15 ülkeden biri oldu. Yani gündem çok değişti. Yine de biz iki hafta öncesine dönelim; zira o günler de kendimizi kandırmayı çok seviyorduk ve bu konunun üzerine eğilmezsek ileride de kendimizi kandıracağız.

Ne diyorduk o günlerde tüm toplum olarak?

"Corona bize gelmedi, çünkü biz çok temiz bir toplumuz" veya "İtalya'da el yıkama oranları çok düşük ama Türkiye'de çok yüksek, o yüzden Corona bize uğramaz" gibi söylemler o günler çok revaçtaydı. Gerçekten öyle mi?

Türkiye ile Avrupa toplumunu kıyasladığımız zaman çok temel farklılıklar karşımıza çıkar. Bunu sosyal hayatın her noktasında, hatta yaşam tarzlarında görmek mümkündür. Zaten Türkiye toplumunda yaşanan sorunlar ve çatışmalar da bize bazı farkları gösterir. Türkiye toplumu; toplumsaldır. Beraber yaşar. Bu bazen dayanışma kültürünü ortaya çıkardığı için çok övülür ama o dayanışma kültürü de 40 yılda bir ortaya çıkar. Çoğu zaman ise yani gündelik yaşamda, o beraber yaşama hali evlere, ailelere ve hatta direkt bireylere hükmeden 'başkalarını' hayatlarımıza sokar. Bunlar çok derin konular olduğu için detaya girmeye gerek yok ama temizlik alışkanlıklarımız da bu noktadan çok uzakta değil.

Türkiye'de bazı temizlik alışkanlıkları Avrupa'da yoktur. Akla ilk gelen taharet oluyor ama ondan bahsetmiyorum. Mesela ayakkabıyla eve girilmez. Evler, dükkanlar devamlı temizlenir. Askerde en önemli konulardan biri mıntıkadır. Fakat aslında tüm bunlar toplum olarak beraber yaşamamızla alakalıdır. Hayatımızda, kişisel alanlarımızda çok fazla insan vardır ve onlara 'rezil' olmak istemeyiz. Temiz olmak zorundayızdır. Temizliği sevdiğimiz için değil, temiz olmazsak ayıplanacağımız için temizleniriz. Esas derdimiz temiz olmak değil, insanların bizi temiz olduğumuzu sanmasıdır. 

Mesela çok bahsedilen bu el yıkama mevzusu bile bir örnektir. Çok temiz tuttuğumuz evlerimizde aslında elimizi çok fazla yıkamayız. Bazen tembellik yaparız; çünkü kimse bizi görmez. Gittiğimiz lokantanın, barın tuvaletinde tanımadığımız biri varsa veya ortam boşsa tuvaletten çok rahat el yıkamadan çıkarız (bu arada kapıyı tutmamaya özen gösteren de çoktur) ama mesela iş yerinde, okulda veya arkadaşlarımızla girdiğimiz AVM tuvaletlerinde elimizi yıkamadan çıkmayız. Önemli olan ellerin temizliği değil, bizi tanıyan insanların elimizi temizlediğimizi görüp görmemesidir. Zaten el yıkama konusunda hassas bir toplum olsaydık, son iki haftada ana haber bültenlerinde bile "Eller nasıl yıkanır?" temalı videolar dönmez, profesörlere bu konu hakkında soru sormazdık. Yani daha bilinçli olurduk. Askere gidenler bilir, orada bile 20 yaşındaki gençlere ellerin nasıl yıkanacağını anlatan görseller vardır. Diş fırçlama konusuna girmiyorum bile. Yani el yıkamayı bilmediğimiz, Covid19 ülkeye girdikten sonra iyice ortaya çıkmış oldu.

Kalabalığın o baskısı önemlidir ama. Onu atlamamak lazım. O baskı sayesinde evlerimizi temiz tutarız. Mesela ertesi sabaha bulaşık kalmaz. Evin salonu devamlı topludur. Çünkü her an misafir gelebilir! Yani biz rahatsız olduğumuz için değil, baskın yeme korkusudur. Eve gündelikçi çağıran bile, bir gün öncesinde gündelikçiye rezil olmamak adına önden bir temizlik yapar. Diğer yandan toplumda daha pis oldukları düşünülen ve gerçekten de bu standartın altına düşen gruplar vardır. Mesela öğrenciler ve az arkadaşı olan bekarlar. Çünkü onların evine çok kimse gelmez. Gelen de kendileri gibi öğrenci veya bekardır. O nedenle gelen, halden anlar. O nedenle evi temiz tutmak gibi bir dert öncelik değildir.

Tabi burada verdiğimiz örnekler, biraz düzene giriyor. Yani hijyenden çok tertipli olma hali diyebiliriz. Ama zaten hijyen sınavı da sokakta verilir. Çünkü pislik sokaktadır. Evde ne kadar kirleneceksin de hijyen sıkıntısı yaşayacaksın? 

Zaten bu Corona çıktığında ortaya atılan temizlik efsanelerinin safsata olmasının nedeni de buydu. İnsanlar hijyene dikkat etmediği için hastalanıyorsa bunun sebebi ev temizliği değil sokaktır. Sokaktaki yaşam tarzıdır. Maalesef bizim en pis olduğumuz nokta da orasıdır.

Evet kimse eve ayakkabıyla girmiyor burada ama herkes sokakta çöpünü yere atıyor. Sokaklar izmarit dolu mesela. Ya da otobüste, metrobüste yenilmiş içilmiş paketler şişeler, gün boyunca İstanbul turu atıyor. Binlerce kişi o otobüse biniyor ve o pislikle temas ediyor.

Evet herkes taharet alıyor ama herkes sokağa tükürüyor. Sokaklar balgam dolu. Arkasını temizleyen, önden boşaltıyor! Hadi tükürüğü geçtim, sokağa sıçan bile görüyoruz.

Veya evet herkes dükkanını temizliyor, hatta sırf o temizlik için mesaisine bir saat erken başlıyor ama dükkanı temizlerken kullandığı suyu (artık pisleşmiş suyu) sokağın ortasına döküyor.

Aslında son günlerde iyice kafamıza sokulan konuya değinmeye gerek yok ama yine yazalım. Hapşırırken, öksürürken elini kapatan yok. Özellikle kalabalık şehirlerde üstünüze hapşıran biri denk gelebilir. Hadi bu her zaman olmuyor belki ama mesela yüzünüze sigara üfleyen biri muhakkak denk geliyordur. Bu da kişisel alanların ne kadar dar olduğunun bir göstergesidir. Zaten hastalık bulaşması da, başka virüslerle, bakterilerle muhattap olmak da en çok bu noktalarda yaşanıyor.

Aslında toplum-birey çatışmasını temizlik olgusu üzerinden anlatan en iyi örnekler arabalardır. Biraz tozlanmış bir arabaya hemen mahalleden birileri "Beni yıka" yazar. Tozlu arabaya kimsenin tahammülü yoktur. Belki de arabasına bu not düşülmesin diye çoğunluk bu konuda çok titiz davranır. Fakat o temizlenmiş arabaların camlarından yollara çöpler atılır. Arabanın içinde bir çöp torbası bulundurmak kimsenin aklına gelmez. Arabada çöp birikmez; ne olur ne olmaz ansızın biri biner rezil olmamak gerek! O yüzden sal camdan aşağıya...

Tabi dünyayı esir altına alan Corona salgınını toplumsal farklara indirmek büyük yanlış olur. Fakat zamanında bu hataya düşüldü. Türkiye, virüsten etkilenmedikçe bunu tarihi ve toplumsal bir zafere dönüştürmek için türlü bahaneler ürettik. Belki biraz şanslıydık, belki de güçlü önlemler alındı. Fakat temizlik konusunda kendimizi biraz fazla kandırdık.

Avrupa konusunda çok hakim değilim ama bazı kişisel gözlemlerim var. Orada ev hayatının bizimki kadar temiz ve düzenli olmadığını dizilerden ve filmlerden görüyoruz. Çünkü 'yeterli' derece temizlik onlar için geçerli oluyor. Dışarıdan denetleyen, didikleyen, beğenilmediği zaman dedikodusunu yapanlar olmuyor.

Fakat sokakta durum daha farklı. O kısmı gözlemle imkanımız oldu. Tabi ki "Bal dök yala" konumundan bahsedemeyiz ama buradan daha farklı olduğunu da kabul etmek zorundayız. Biraz bireysel yaşamın getirdiği alışkanlıklar, biraz kurallar, biraz da kuralları denetleyebilen mekanizmalar sayesinde ortak alanlar çok daha temiz tutulabiliyor. Tabi bu temizlik seviyesi de onları Corona'dan koruyamadı ama herhalde başka hastalıklardan koruyabilmiştir. Sadece İtalya'da Covid19 yüzünden ölenlerin sayısına şaşırırken bir kez daha öğrendiğimiz yaş ortalaması bize bir şeyler anlatıyor olabilir...

Pazartesi, Mart 30

My Dinner with Hervé


Biraz yavaş temposu ve karanlık sahneleri nedeniyle uykulu bir halde izlendiğinde seyirciyi zorlayabilecek bir film. Fakat bu dertleri atlattığınızda oldukça kaliteli bir işi karşınızda buluyorsunuz.

Esasında izlemeden önce ben de çok keyif alacağımı düşünmüyordum. Çok beklentim yoktu. Herve Villechaize'in kim olduğunu bile bilmiyordum. Oysa Amerikan popüler kültüründe kendi has bir yere sahip olan meşhurlardan biriymiş. Filme izleyen kadar bilgim yoktu. Fakat ilginç bir hikayesi olduğunu görmüş oldum. O hikayeyi gün yüzüne çıkaran ise Sacha Gervasi. Kendisi filmin hem senaristi hem de yönetmeni. Fakat asıl önemlisi; Herve ile tanışan ve onun hayat öyküsüne inebilen biri. Gervasi, öyküyü sinemaya aktarırken kendisi yerine Danny Tate isimli bir karakter yaratıyor. O karakteri de Fifty Shades of Grey'de tanıdığımız Jamie Dornan'a teslim ediyor. 

Dornan, kariyerinin referans filmi nedeniyle çok sempatiyle baktığımız bir aktör değil ama bu filmde fena iş çıkarmıyor. Yine de My Dinner with Hervé bir tek kişilik şova sahip ve o şovun yıldızı da Peter Dinklage. Dinklage'i ilk olarak yıllar önce Nip Tuck'ta izlemiştim. Ondan sonra çeşitli yapımlarda yer aldı ve ünü arttıkça arttı. Fakat bende hiçbir zaman Marlowe Sawyer karakteri kadar heyecan uyandırmadı. İşte burada o günleri aratmadı. Belki de Dinklage, kendi kariyeri ve hayatı ile Herve arasında bir bağ kurdu, benzerlikler yakaladı. Bu da ortaya muhteşem bir işin ortaya çıkmasına neden oldu. Hatta sesiyle, tavırlarıyla Javier Bardem'i bile andırdığını söyleyebilirim.

Gervasi, elindeki biyografik öyküyü çok iyi bir kurguya dönüştürüyor. Ömründe geçirdiği bir geceden, koca bir hayatı ve kariyeri anlıyor, ardından da bunu bir filme döküyor. Ayrıca elindeki oyuncularından çok iyi faydalanıyor. Son sahnede Bittersweet Symphony ile de son noktayı koyuyor.

İzlenmeye değer bir film.

Cumartesi, Mart 14

Geri Dönünce Ne Olacak?


Dünya krizde. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştık. Daha doğrusu bizim kuşak yaşamadı; insanlık ise çok defa gördü. Herhalde bu kadar geniş bir coğrafyaya etki eden son kriz İkinci Dünya Savaşı'dır. Onu da yaşamış insanların sayısı zaten çok az. İronik bir şekilde, Corona'dan en çok etkilenen de onlar.

Fakat bizim için yeni ve görülmemiş bir durum. O yüzden ne yapacağımızı pek bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum. Bekleyip göreceğiz.

İşin futbol kısmına girelim ama yavaştan. Malum tüm ligler, turnuvalar durma noktasına geldi. Bu yaz bir de Euro 2020 ve olimpiyat senesiydi. Hayat normale döndüğünde bile her şey normal olmayacak.

Öncelikle yazdan başlayalım. Henüz Euro 2020 ertelenmedi ama büyük ihtimalle bu hafta içi ertelenme kararı alınacak. Peki ne zaman oynanacak? Zira ulusal ligler ve Avrupa kupaları henüz tamamlanmadı. UEFA delegeleri bu konuyu detaylı konuşuyordur ama en iyi kararı almak zorundalar. Oyuncuları, taraftarları ve ne yazık ki futboldaki paranın esas kaynağı olan sponsorları  da düşünmek zorundalar. Fakat herhangi bir unsuru daha öne koymak hata olur.

UEFA, büyük ihtimalle Euro 2020'ye çok fazla bel bağladığından, en çok güvendiği ve her sene dünya kadar para kazandıran turnuvası Şampiyonlar Ligi'nden vazgeçti. Sırf Euro 2020 ertelenmesin ve takvim sıkışmasın diye Şampiyonlar Ligi gibi bir organizasyonun taraftarsız oynanmasını göze aldılar. Bazı maçlar boş tribünlere oynandı. Ne yazık ki yanlış karardı. Hatta bazı maçlar seyircili oynandı ki bu daha da büyük bir hataydı. Mesela binlerce Atletico Madrid taraftarı, Corona'nın en yaygın olduğu ülkelerden birinden kalkıp İngiltere'ye gitti. Sadece stadyuma girmeleri veya yola çıkmaları mesele değildi. Aynı zamanda birçok barda bira içtiler, tuvaletlere girdiler ve sosyal hayata karıştılar. Muhakkak virüsün yayılmasında etkisi oldu.

Yani maçların ertelenmesi gecikti. Euro 2020 için alındığını düşündüğüm bu karar ne Euro 2020'yi kurtaracak ne de hasta dünyaya bir katkı sağladı. Peki şimdi ne olacak? Euro 2020'nin 2021'de oynanması gündemde. Bu birçok sponsorun zarar etmesi demek. Zira Euro 2020 temalı, logolu birçok ürün piyasaya sürülmeyi bekliyor. Turnuvanın Euro 2021 olarak adlandırılması bile büyük bir zarar demek. Üstelik üretimin durma noktasına geldiği bir dönemde bunu telafi edecek bir çalışmanın oluşması da ayrı bir sıkıntı.

Tabi bunu en iyi senaryo için söylüyoruz. Yaygın beklenti olan havaların ısınması ve evresel karantina sayesinde virüsün bulaşma hızı yavaşladığında, böylece 1-2 ay içinde normal hayata dönmemiz halindeki durumdan bahsediyoruz.

Şu günlerde sıkça konuşulan; "Şampiyonlar, liglerin güncel durumuna göre tescil edilsin" veya "2019-20 sezonları oynanmış sayılsın" düşünceleri ise orta vadede zararlı. Eğer sezonun ilk kısmında olsaydık bu görüşlere katılabilirdim. Fakat dörtte üçü bitmiş bir sezona böyle bir değerlendirme yapmak hem emek veren futbolculara hem de futbolu takip eden futbolseverlere haksızlık olur.

Mesela şu an Barcelona medyası bu konuyu çok fazla dillendiriyor. Fakat bu karar bile bir haksızlık barındırıyor. İspanya'da maçlar bir hafta erken durdurulsaydı Real Madrid şampiyon sayılacaktı, bir hafta geç ertelendi diye Real Betis'e yenilen Real yerine Barcelona'nın şampiyon sayılması haksızlık. Hani İngiltere'de Liverpool'un şampiyonluğuna kimsenin lafı olmaz da diğer liglerde durum öyle değil. Üstelik küme düşme hatları, lige çıkanlar gibi konular adalet konusunda çok daha sarsıcı yaralar açar. 

Diğer yanda taraftarlar var. Futbol artık tutkuların esiri olmuş insanlar tarafından takip edilen romantik ve duygusal bir oyun olmaktan çıktı. Yine çok seviliyor, yine izleniyor ama artık futbol bir eğlence aracı ve o noktada da birçok rakibi var. İnsanlar zamanlarını futbola ayırıyorsa, başka şeylerden vazgeçiyorlar demektir. 25 hafta, boyunca, dokuz ay boyunca bir organizasyonu sıkı sıkı takip eden, maçlarını izleyen, haberlerini okuyan, tribünlere giden, zaman harcayan, futbol için sosyal hayatından vazgeçen veya kısıtlayan insanlara "Bu sene iptal" demek çok da sağlıklı bir durum değil. Neredeyse şike ve doping gibi bir konunun yaratacağı 'güvensizlik' duygusuna yakın bir tahribat yaratabilir.

"Böyle bir sorun varken insanlar bunu mü düşünecek?" diye bir soru gelebilir. Fakat zaten bu hissiyat dışarıya yansımayacaktır. Yani insanlar bundan rahatsızlık duyup sokağa dökülmeyecek, isyan etmeyecek. Fakat ertesi sezon başladığında, bir sonraki sezonlar başladığında, sosyal hayatındaki birçok seçenek arasında kararsız kaldığında "Futbol sezonunun ne olacağı belli değil, boşver" demesi muhtemel hale gelecektir. Muhakkak insanlar sevdikleri takımların, taraftarı oldukları kulüplerin peşinden gitmeye devam edecektir ama daha fazlasını gözden çıkaracaktır.

Bana kalırsa en mantıklı senaryo şu olur. Avrupa'da yaklaşık  1.5 ay futbola ara verilir. Bir ayın ardından futbolcular idmanlara başlar. Kısa bir devre arası tatili gibi olur. Ligler kaldığı yerden devam eder. Şampiyonlar Ligi finali temmuza, Euro 2020 de Ağustos'a sarkar. Turnuvanın hemen ardından da yeni sezon başlar. 2020-21 sezonunu yetiştirmek için de bazı yerel kupalardan bir seneliğine feragat edilebilir.

Fakat eğer yerel ligler mi yok sayılsın yoksa Euro 2020 mi ertelensin ikileminde kalınıyorsa, Euro 2021 iyi bir alternatif olur. 

Bloga sık sık yazı yazmıyoruz. Bu ara futbol da durunca çok fazla üretmemiz mümkün olmayacak. Haliyle bu tip konuları tartışacağız, yazacağız. Tabi ki bu salgının en kısa sürede durması ve normal hayata dönmemiz, insanların sağlığına kavuşması en öncelikli hedefimiz ve beklentimiz. Fakat döndükten sonra da çok büyük bir görev insanlığı bekliyor. Sistemler sarsıldı, birçok sektör çöktü. Eğlence sektörü bu tip konulardan en önce nasibini alan mecra. Futbol da eğlence sektörünün bir parçası. Birçok insan futbol sayesinde para kazanıyor. Büyük ihtimalle kısa sürede işten çıkarmalar, iflaslar da başlayacak. Bu da virüs kadar olmasa da insanlığı tehdit edecek. UEFA gibi kurumların kısa vadeli, günü kurtarmalı çözümlerden sakınması gerekiyor.

Evlerimize kapandığımız bugünler, geleceğimiz için belirleyici olacak. Yine de her şeyin başı sağlık tabi...

Cuma, Mart 13

American Graffiti


Liseden mezun olan ve gelecek kaygısı taşıyan (ya da belki de taşımayan) gençler California sokaklarında arabalarıyla turluyor. Bu kadar basit bir konuyu, herhangi bir sürükleyici olay olmadan filme çekmek ve o filmden bir dönem analizi, bir gençlik tasviri, bir kültür aktarımı yapmak çok klas iş...

Bunu yapan adam George Lucas. Star Wars'tan hemen önce, çok basit bir sinema diliyle Amerikan gençliğini beyaz perdeye taşıyor. Herhangi bir olağanüstü/fantastik öğe yok. Hatta sinema izleyicisini koltuklara mıhlayacak herhangi bir olay da yok. Tabi ki ara sıra yarışan, birbirine meydan okuyan, kavga eden, polisten kaçan, birbirleriyle flört eden gençleri görüyoruz. Fakat bunlar bir heyecan duygusu yaratmak, seyirciyi koltuklara mıhlamak için kurgulanmıyor. Zaten 60'ların sokaklarında her gece yaşanabilecek olaylar, diyaloglar bunlar. Uzun bir gecede yaşanan, birkaç gencin başından geçen olayları, birkaç saati anlatan bir film. Benim için gerçek bir sinema deneyimi. En sevdiğim filmlerden biri olmadı ama izlerken çok keyif aldım.

Çok sayıda şarkıdan oluşan ve bir radyo programına dönüşen soundtrackler, komik replikler, dış mekan tercihleri filme şık bir hava katıyor. 1973 yapımı filmde, sonrasında Hollywood'a damga vuracak genç isimler rol alıyor. Hatta filmde yıldız isim olmaması nedeniyle yapım şirketi filmden baya umutsuzmuş. Zaten Lucas da filmi sadece 750 bin dolara çekmiş. Hatta birçok set çalışanı ilk etapta ödeme alamamış. Bu da filme olan saygımızı arttırıyor ama keşke bu film gişede başarılı olmasaydı! Zira 140 milyon dolarılık bir hasılat gelince Lucas, kafasındaki Star Wars projesini stüdyolara daha rahat kabul ettirebilmiş. Sinema tarihinin en büyük kırılması belki de. Ve buna sebep olan da ne yazık ki American Graffiti. Film, sanki kendi ayağına sıkmış gibi. Bugünlerde Star Wars'la yola çıkıp Marvel ile yetişen kitleye American Graffiti'yi izletmemiz mümkün değil.

Biraz After Hours, biraz Geleceğe Dönüş, biraz Asi Gençlik, çok az Rumble Fish... Sevdiğimiz tüm filmlerden bir parça var. Kıyıda köşede Copolla var. Sonuyla da alışılmışın dışında bir mesaj verdiğini söylemek mümkün. Ara sıra oturup dönüp bakmalı...


Cuma, Mart 6

Golo #23


Haftanın birincisi seçerken iki Paços De Ferreira golü arasında kalacağımızı tahmin etmezdim.

Bu haftanın öncesinde ligin en az gol atan takımı olan Paços (22 maç 14 gol), Aves deplasmanında üç puanı üç golle aldı. Bu sezon ilk kez bir maçta üç gol birden attılar. Geçen sezon zaten 2.Lig'deydiler. Ondan önceki sezon küme düşmüşlerdi ve o sezonun da büyük bir kısmını gol atma konusundaki başarısızlıklarını sergileyerek geçirdiler. Yani gol konusunda uzun zamandır sorun yaşarken, bir de güzel gol görmeleri pek kolay değil. Hem de aynı maçta iki güzel gol atmaları mucize ile eş değer!

Bu hafta Portekiz Ligi'nde çok fazla gol atılmayınca, son sıradaki Aves ile karşılaşan Paços'a gün doğdu. Maçın 27. dakikasında Pedrinho muhteşem bir gol attı. İzlediğim anda "Haftanın golü budur" dedim. Fakat 49. dakikada Helder Ferreira da harika bir gol attı. İki gol arasında kararsız kaldım.

Aslında Helder Ferreira'nın golü daha zor ve daha güzel gibi duruyor. Fakat ufak bir kuşkumuz var. Acaba bilerek mi attı, yoksa ortayı düşündü de tesadüfen mi gol oldu? Oyuncunun kafasının yönünden, bakışlarından ve şutun hızından bilerek atıldığını düşünüyoruz ama yine de emin olamıyoruz. Üstelik bir de kaleci hatasından bahsedebiliriz. Bu da golün değerini bir derece düşürebilir.

Jeneriklik iki gol yiyen Fransız kaleci Quentin Beunardeau, belki ikinci golde hata yaptı ama ilk golde yapabileceği pek bir şey yoktu. Pedrinho, 11. haftada oynanan Tondela maçında da harika bir gol atmıştı. O haftada da çok kararsız kalmıştık ama son anda ödülü Telles'e vermiştik. Bu sefer kılpayı kazanan Pedrinho oldu.

Uzak mesafe, tek vuruş, güzel bir falso...  Bir de golden sonra tribünden çıkan ses var ki; herhalde golün ne kadar şahane olduğunu en iyi anlatan odur...



GOLO 20   GOLO 19


GOLO 15      GOLO 14

Native Son


Yine yanlış filmi izledik...

Richard Wright; 1940'larda bir roman yazar. Yaşamını güç bela sürdüren ve artık 'yırtmak' isteyen genç bir Afro-Amerikalının hikayesini kitabına taşır. Kitap ilgi çeker. Hollywood yapımcıları konuyu sinemaya aktarmak ister. Fakat dönem biraz tehlikelidir. Irkçılık, ABD'nin 'kanayan yarası' olmanın daha da ötesindedir. Kitabın nasıl uyarlanacağı konusunda kuşkusu olan Wright, eserinin haklarını ABD'deki şirketlere satmaz. Daha sonra bir Fransız; Pierre Chenal gelir ve Wright'ı ikna eder.  Kitap, filme dönüşür. Üstelik filmin başrolünde de yazarın kendisi oynar.

1951 yapımı filmin bugünkü IMDB puanı; 94 kişinin verdiği oylarla sadece 5.7'dir. İlginçtir; 2019'da bir kere daha çekilir. Yine 5.7'dir. Benim izlediğim de ikincisidir. Bana kalırsa puan olarak daha fazlasını hak eder.

Yeni versiyonunu; ne bir yeniden yapım ne de bir roman uyarlaması olduğunu bilmeden izledim. Bilseydim kesinlikle önce 1951 yapımını izlemeye çalışırdım. Yine de pişman değilim. Yeni yapımın başrolünde Moonlight'tan bildiğimiz Ashton Sanders var.

Native Son için çok fazla iyi cümlem yok. Fakat bu kadar kıyıda köşede kalmasına şaşırdım. Zira ilginç bir hikayesi var. Anlatımı da dikkat çekici. İzlerken sıkılmadım, merakla sonunu bekledim. Film bittikten sonra ufak bir sorgulama bile yaptım. Esas karakter Bigger Thomas'ın salaklıklarına kızdım, kendini harcamasına daha da kızdım. 

Sinema açısından bize belki yeni bir şey sunmuyor ama kendini izlettiriyor. Bu da romanın gücünden kaynaklı olsa gerek. Hatta belki de romanın, sinemaya aktarımında kaybolan şeyler de vardır. 

O yüzden film fena değil ama aklımız romanda kaldı.