Pazar, Temmuz 31

Kombinasyon

 


Bir orta sahada olması gereken, daha doğrusu olması zor ama olursa da tadından yenmeyecek iki özellik.

Brezilyalı yeteneği ve İspanyol bakışı.... Adam doğuştan önde başlamış zaten... Üstüne; doğduğu yerde İtalya

Dünyanın en iyisi mi emin değilim. O kadar gösterişli ve heyecan verici değil. Fakat dünyanın en iyilerinden biri.

Cumartesi, Temmuz 30

A Long Way Down

 


İntihar sahnesi ile, daha doğrusu intiharın gerçekleşemediği bir sahneyle başlayan filmler hep güzel çıkıyor. Zira parçalar devamında çok güzel örtüşüyor. İntihar noktasına kadar gelmiş bir karakter ve onu bir şekilde vazgeçiren başka bir karakter ve sonrasında değişen hayatlar.

Aklıma ilk gelenler Dream with the Fishes ve The Sweet Life ama daha fazlası da var. A Long Way Down da listeye girenlerden biri. Fakat "güzel filmler" listesinde olmasının tek nedeni başlangıcı değil. Bir başka güzellik de, projenin favori yazarlarımdan Nick Hornby'niin kaleminden çıkmasıydı.

Gerçi kitabı okumadım ve roman hakkındaki yorumlar pek iyi değil. Hornby kariyerinin ikinci döneminde sinemanın ekmeğini çok fazla yedi. Gelen eleştiriler de kitabın sinemaya uyarlanması için yazıldığı yönünde. Hatta kitap çıkar çıkmaz yayın haklarını Johnny Depp satın almış.

Sonuçta amaca da ulaşılmış ve 2014 yılında kitap filme dönüşmüş. Zaten klasik bir roman uyarlaması olarak anlatıcı çok fazla dahil oluyor. Sinemada çok hoşlandığım bir durum değil ama yine de filmi sevdim. Bunda öykünün payı yüksek. Yönetmenimiz Pascal Chaumeil de başarılı gibi duruyor ama onun katkısını anlayabilmek için romana hakim olmak lazım sanırım. 

Fakat esas olarak oyuncularımız kusursuz iş çıkarıyor. Pierce Brosnan aksiyon filmleri dışında da fena iş yapamadığını gösteriyor. Gençler Imogen Poots ve Aaron Paul da çok iyi. Fakat tabi ki benim favorim Toni Colette oldu. Maureen karakteri ve oğlu (Joseph Altin diye geçiyor ama aslında Yusuf Altın isminde bir Türk); müthiş mizahı ve güzel konusu ile iyi hisler uyandıran filmde gözlerin nemlenmesini sağladılar.

Zaten Hornby eserlerinin böyle bir gücü vardır. Her duygu verilir ve hiçbiri pornoya dönüşecek şekilde aşırı bir pompalanma içinde olmaz. Her şey kararındadır. A Long Way Down da tam kararında bir film. Daha iyi filmler vardır ama koltuktan kalktığınızda kafanızı berrak hale getiren filmlerden biri. Yani nadir eserlerden.

Pozitif ayrımcılık yapıyor olabilirdim ama gerçek şu ki; filmin Hornby ile bağlantısını izledikten sonra öğrendim. Ve hiç de şaşırmadım. Keşke bu tarz filmler daha fazla olsa...

Cuma, Temmuz 29

Kim'in Gör Dediği

Fenerbahçe, Türk futbol tarihinin en yüksek bonservis bedellerinden birini kasasına atarak Kim'i Napoli'ye gönderdi. Hayırlı uğurlu olsun. Geçen sezon Kim'i izleyenler için şaşırtıcı değil. Aynı yaz içinde iki takımımız, daha önceden çok ucuza aldığı iki stoperini Avrupa'nın beş büyük ligine yolladı. İnşallah devamı gelir bu politikanın.

Biz başka bir konuya eğileceğiz. Gerçi o konuya eğilenler sosyal medyada da mevcut ama biz yine de atlamayalım.

Kim'i getiren Vitor Pereira'nın, özellikle sezon başında nasıl eleştirildiğini hatırlıyor musunuz? Kim'i yerden yere vuran Fenerbahçe medyasının (kanaat önderlerinin) birinci amacı Kim'i eleştirmek değil, Vitor Pereira'yı itibarsızlaştırmaktı. Buna Crespo transferi, bekte oynayan Ferdi ve Osayi tercihleri de eklenebilirdi. Mesut tercihine hiç girmiyorum bile. Bunlarla olmazdı, Mesut ile olmalıydı. Oysa Pereira ile benzer tercihleri yapan ve sadece üçlü savunma yerine dörtlü savunma oynatan İsmail Kartal baş tacı yapılmıştı. Yapılmalıydı da zaten; ne de olsa ortaya çıkan sonuçlar esastır. Fakat benzer rahatlık da Vitor Pereira'ya sunulmadı.

Vitor Hoca'yı artık övmeye gerek yok. Fikirleri iktidarda, kendisi Brezilya'da. Olan oldu, geçen geçti. Fakat Kim'in sırf bu çekişmeler nedeniyle eleştirildiği dönemi, küçümsendiği zamanları unutmamak lazım. Zira Fenerbahçe onun yerini doldurmak için yeni "Kim'ler" bulacak. O transferleri kimler yapacak bilmiyoruz ama onların da kanaat önderleri ile araları mesafeliyse eleştirilme ihtimali yüksek olacaktır.

Geçen sezon ilk yarının sonlarında Kim ile bazı oyuncuların saha içinde atıştığını bile hatırlıyorum.  Yanılmıyorsam Yeni Malatyaspor maçıydı. O dönem Pereira gitmiş, İsmail Kartal daha gelmemişti. Takım içindeki hakim güçlerin, kadro yapanların kimler olduğu az çok belliydi. Crespo'nun, Zajc'ın kesik yediği dönemlerdi. Tabi Kim'e müdahale etmek yürek isterdi ama o dışlanma 80. dakikada oyundan çıkmasına yetiyordu. O çıkma anlarında da el kol hareketleri görüyorduk.

Neyse işte; esas demek istediğimiz Fenerbahçe Kim'i uğurlarken biraz geçmişe bakmalı. Tabi eğer gelecek için yol haritası çıkarmak istiyorsa... Gerçi Jorge Jesus'un olduğu yerde bazı sorunlar kolay kolay ortaya çıkmaz ama çıkınca da devreye girecek bir ortak akıl hazır olmalı. İşte o orta akıl, yaklaşık 20 milyon Euro eden stoperinin neler yaşadığını, o stoperi takıma kazandıran hocanın nasıl eleştirildiğini bir yere not etmeli...

Perşembe, Temmuz 28

Jekyll Island

İyi film mi? Değil. Fakat çok kötü demek de mümkün değil. Üstelik son olarak Tian Ji gibi bir filmi izlediğim için, Jekyll Island kalitesinde filmleri eleştirirken biraz daha insaflı olacağım. Her ne kadar IMDB'de 4.00 barajını güç bela geçmiş olsa da yine de izlenmeyecek kadar kötü olduğunu söyleyemeyeceğiz.

Sıkıcı ve sıcak bir öğleden sonrasında iyi gider. En azından heyecanlı ilerliyor. Fakat konu çok da ilgi çekici değil. En azından benim açımdan.

 ABD Merkez Bankası ve ekonomisi bir siber saldırıya uğrar. Bu saldırıyı engellemek için de mahkeme süreci devam eden bir hacker grubundan yardım isterler.

Sonu başından belli, gidişat belli. Hollywood ezberlerinden hiç çıkılmamış. Yine de akıcı ve sonu merak ettiriyor. Fakat keşke biraz karakterlerin psikolojisine girilseydi. O zaman daha güçlü bir film çıkabilirdi. Ayrıca flachback'ler sık kullanılmış ama o flashback'lerin flaschback olduğunu anlamak ilk başta kolay olmuyor. Haliyle bağlantıları kurmak da zorlaşıyor.

Yine de kısa sayılacak bir sürede (85 dakika) çok fazla sıkmadan akan bir film izliyoruz. Başrolde Frank Grillo iyi iş çıkarıyor. Bir de kendisi çok ciddi biçimde Giovanni Guidetti'ye benziyor sanki. Gossip Girl'den bildiğimiz Ed Westwick de burada ama pek başarılı değil bence. İlk kez rastladığım Dianna Agron ise fena değildi. Bizim için her zaman "Bronx'tan Benny Blanco" olarak kalacak John Leguizamo ise  keşke daha çok süre bulsaydı.

Bu arada filmin adı konusunda sık sık değişimler yaşanmış ve bu da tanıtımda sıkıntı yaratmış. Başlığı biz Jekyll Island diye attık ama film birçok yerde The Crash olarak geçiyor. Çok yaratıcı bir değişim olmuş!


Salı, Temmuz 26

Tian Ji

Ve işte hayatımda izlediğim en kötü film.

Bu payeyi verebileceğim, burada da bu sıfatın kenarından geçen çok fazla film oldu. Fakat unvan bir Çin filmine nasipmiş.

Aslında görsel açıdan Hollywood filmlerini aratmayan bir filmdi. Kendi çapında bir tempo da yakalamak istemiş. Konu da kağıt üzerinde fena durmuyor. Karizmatik abileri ve güzel Çinli kadınları da içeri doldurmuşlar. Bir aksiyon filmi için tüm şartlar mevcuttu. Çeşitli mafyalar, onların kapışmaları, herkesin elde etmek istediği değerli bir parça...

Fakat olmamış. Çok fazla kişi ve grup karşımıza çıkıyor. Kimin kim olduğu belli değil, kimin neci olduğu belli değil. Olay silsilesi ara ara klişeler barındırıyor ama tek sıkıntı bu olsaydı; daha da kötüsü mantık hataları ile dolu. Oyuncularımız maalesef çok başarısız, Flash Tv'ye rahmet okutacak cinsten.

Zaten benim çok fazla yermeme de gerek yok. Ben izlediğimde IMDB notu 2.2'ydi, şimdi 2.1'e düşmüş. Ama yine de izlemek isterken yolu buraya düşen olursa diye uyarımızı yapalım. Kimi kurtarsak kârdır.

Pazartesi, Temmuz 25

Kaleci Lazım


Zorlasak her takımdan böyle bir 11 çıkar belki... Büyüklerden kesin çıkar da Anadolu'dan çıkar mı?

Fakat Başakşehir'den çıkıyor işte. Üstelik sadece son beş yıl içinde... Viscalar, Cengizler falan girmiyor buraya. Çünkü bu kadroda önemli olan, kariyeriyle takıma gelenler. Yaşı biraz büyük olan abiler. Üstelik Mevlütler, Elialar, Gökhan İnlerler zorlayamadı bile ilk 11'i...

Fakat her şeye rağmen; bir kaleci bulamadılar. İyi ki de bulamadılar, milli takıma iki kaleci yolladılar.

Pazar, Temmuz 24

Opa!

Defalarca benzerlerini izlediğimiz ve emsallerinden farklı bir heyecan aşılayamayan vasat bir film. Klasik bir Batılı bakışı ile hazırlanmış. Batı'nın işinde gücünde profesyonel ve başarılı adamı (burada kendisi arkeolog), daha otantik bir yere gider (Burası genelde Doğu olur ama Batı'nın ucundaki Akdeniz'de fena alternatif değildir). Burada hayatın gerçek güzelliklerini ve aşkı keşfeder.

Daha ilk dakikalardan filmin nereye gideceğini anlıyoruz zaten. Fakat işte Ege öyle güzel bir coğrafya ki, ister istemez keyif alarak izliyoruz filmi. Bir de böyle yumuşak konulu filmler de zaman zaman lazım. Kafayı boşaltmak ve hatta hayal kurmak için bire bir. Üstelik Opa! en azından akıcı ilerliyor.

Opa kelimesi de Yunanca'da herhalde "Haydi", "Hoppa" gibi bir anlama sahip. Eurovision'a da aynı isimle bir şarkıyla katılmışlardı. Sık sık sirtaki yapılan ve uzi içilen bu filmin adı da bu kelime olmuş.

Öte yandan başroldeki hanım Agni Scott, Kıbrıs doğumluymuş. Yukarıdaki fotoğrafta çirkin çıkmış ama kendisi güzel bir hanımefendi. Bunun sebebi de doğduğu yerin havası suyu olsa gerek. Oysa ismine bakınca hiç anlamazdık oralardan geldiğini.

Cuma, Temmuz 22

Deuxième Vie

 


Bizim küçüklüğümüzde özellikle cumartesi sabahları karşımıza çıkan bir film türü vardı. Ya bir şekilde geçmişe veya geleceğe gidilir, ya da iki karakterin ruhları veya bedenleri değişirdi. Eğlenceli filmlerdi. Normalde karşımıza çıkmayacak bir "değişim"in ekranda bize anlatılması çok hoşumuza giderdi.

Fakat o zamanlar hem biz yaş olarak küçüktük hem de o filmleri tekrar tekrar izleyince akışa çok fazla hakim olmuştuk. Bir zamandan sonra sıkıcı gelmeye başlamıştı.

Yine de 2000 yapımı Deuxième Vie isimli filme şans verdim, zira içinde biraz futbol da barındırıyordu.

1982 yılında gençliklerinin sonuna gelip orta yaşa adım atmak üzere olan bir grup arkadaş, Fransa Milli Takımı'nın Dünya Kupası maçlarını televizyondan takip edecekleri bir yaz yaşarlar. Fakat tam o da o unutulmaz Almanya maçının sonrasında içlerinden biri bir trafik kazası geçirir. Kahramanımız Vincent gözlerini açtığında kendisini 12 Temmuz 1998'de bulur. Yani Fransa'nın Dünya Kupası kazandığı günde...

Tabi tek değişiklik bu değildir. Kendisi evli, iki çocuklu ve çok zengin bir adam olmuştur. Arkadaşları ise bambaşka hayatlara savrulmuştur. Buna rağmen yaşanmamış 16 yılı geri kazanmak ister ve 1982'ye dönmek ister. Bu da pek kolay olmayacaktır.

Yani kısacası; bildiğimiz bir film... Artık biz boş gelen ama bir yandan da hoş olmaya devam eden türden. Komedisi de yerinde.

Gerçekten; halen bir cumartesi sabahı izlenecek ideal bir aile filmi... Daha fazlası değil.

Perşembe, Temmuz 21

Van Kampı


Yeni sezon öncesi birçok takım kampa girdi. Çoğu takım Avrupa'da. Birkaç sene önce Bülent Uygun yönetimindeki Osmanlıspor, Avrupa’ya ders vermek için Avrupa’ya gitmemişti. Sonra bir de pandemi çıktı. O zaman da yurt dışı kampları sekteye uğramıştı. Şimdi maddi imkanı olan her takımın tercihi yeniden yurt dışı oluyor. Normal...

Oysa 1980’lerde durum böyle değildi. Ben o günleri yaşamadım ama bazı ilginç kamp tecrübeleri yaşamış takımlarımız. Ayrıntılarını en merak ettiğim ise Beşiktaş'ın 1985'te gerçekleştirdiği Van kampı…

Aslında bazı bilgilere sahibim Onları sıralayalım...

1982 yılında 15 sezonluk şampiyonluk hasretini sona erdiren Beşiktaş; ardından gelen üç sezonda istediğini elde edememişti. Önce beşincilik, ardından dördüncülük geldi. Ama en acısı 1984-85 sezonuydu; şampiyonluk Fenerbahçe’ye averajla kaybedilmişti.

Saha sonuçları istenildiği gibi değildi; aynı zamanda mali tablo da pek parlak gözükmüyordu. Genç oyunculardan kurulu kadronun başında Branko Stankovic vardı. Yeni sezonda yola onunla devam edilecekti. Fakat ezeli rakipler Fenerbahçe ve Galatasaray bomba transferlerle beraber Almanya’ya kampa giderken, Beşiktaş’ın rotası Doğu’ya dönmüş. Siyah-Beyazlılar, maddi yetersizliklerden dolayı sezon başı kampını Van’da yapmış.

Beşiktaş Temmuz ayının ortasında Ankara üzerinden Van’a hareket eder. Takımı İstanbul’dan başkan Süleyman Seba uğurlar. Yola çıkış sessizdir ama varış daha farklıdır. Daha Ankara’da, Van’ın belediye başkanı Mustafa Çohaz kafileyi karşılar ve ekibe Van’a kadar refakat eder. Tam Vizontele'lik bir sahne canlanıyor gözümün önünde...

Van halkı da kafileyi coşkuyla karşılar. Şehrin bütün sokakları pankartlarla süslenir. İlgiye en çok şaşıran ise teknik direktör Stankovic'tir. Tecrübeli teknik adam “Vanlıların gösterdiği ilgiyi hayatım boyunca unutmayacağım” derken, Van şehrini de Beşiktaş’ın kalesi olarak ilan eder.

Fakat her şey bu kadar hoş devam etmeyecekti. Sonuç olarak Beşiktaş Van’a tatile değil, yükleme yapmaya gitmişti. Stankovic’in zorlu idmanları Van’ın iklimi ile birleşince futbolcular oldukça zor anlar yaşar. 1700 metre yükseklikte olan Van, Boğaz kıyısından gelen genç sporcuları oldukça zorlamaya başlar. Hava sıcaklığı da 35 dereceye yaklaşınca; henüz ilk antrenmanda kaleci Zafer Öğer ve genç oyunculardan Tekin Aslıhan baygınlık geçirir. İlk günden yaşanan korkutucu durum, Stankovic’in planlarını da değiştirir. Sabah idmanları saat 07.00’ye alınırken, idman sayısı da ikiden üçe çıkartılır.

Sorunlar bununla da bitmez. Van’da saha bulunamaması teknik heyeti kızdırır ve Stankovic’in “Saha bulunmazsa geri dönerim” restini çekmesine neden olur. Başkan Seba da, İstanbul’dan teknik heyete destek verir. Bu ultimatomlar Van şehrini ikiye böler. Bir kesim Beşiktaş’ın tavrından rahatsız olurken, başkan Çohaz, Beşiktaş’ın taleplerine cevap vermek için uğraşır. Bu uğraşlar sorunların çözülmesini de sağlar ve kamp bir şekilde noktalanır.

Benim kampla ilgili bilgilerim bu kadar. Keşke Milliyet Arşiv açık olsa da biraz daha araştırsaydım. Fakat esas olarak dönemin tanıklarından o günleri dinlemeyi çok  isterdim. Büyük bir takım, Doğu'da şampiyonluğa hazırlanıyor. Yeterince ilginç ve renkli değil mi?

Tabi bölgede henüz güvenlik sorunun olmadığı yıllar. Bizim gibi 90'ları yaşayanlar için imkansız gibi gözüken bir olay. Oysa yine Yılmaz Erdoğan filmlerinde gördüğümüz gibi, bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu; aslında ülkenin diğerinden çok farklı olsa da, çok uzak olsa da gidip görülebilen bir yermiş. Şehre televizyon, solcu kütüphaneci, Ankara'dan yakışıklı bir şehirli genç veya bir futbol takımı gelebiliyor.

Kampın detaylarına hakim değiliz ama sonucunu biliyoruz. 1985 yazında Van'da kamp yapan Beşiktaş, sezonun ilk beş maçında gol yemiyor (üçü 0-0), Mart ayına kadar yenilmiyor ve Mayıs ayında namağlup Galatasaray'ın önünde averajla şampiyon oluyor.

Kısacası Van, Beşiktaş'a uğurlu gelmiş.

Öte yandan 1984 seçimlerinde Refah Partisi'nden seçilen başkan Çohaz, daha sonra ANAP'a geçer ama 1989 seçimlerini yine Refah Partisi adayı kazanır. Çohaz ve ANAP'a Beşiktaş pek yaramamış.

Çarşamba, Temmuz 20

Druk

 


Mads Mikelsen, Thomas Vinterberg ve Tobias Lindholm üçlüsünün bir araya geldiği Jagten, izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Fakat 2014 senesinde Oscar adayı olduğunda, çok daha fazla sevdiğim bir filme kapışmak zorunda kalmış (La Grande Bellezza) ve kaybetmişti.

2020 yılında bu üçlü Druk isimli bir film vizyona sunduğunda ve devamında Oscar kazandığında çok heyecanlandım. Fakat sanırım bol bol övgü alan bu filmin kazanmasının esas nedeni, pandemi senesinin getirdiği kıtlıktı. Zira ben filme pek ısınamadım.

Aslında çok Danimarka filmiydi. Ekip; Danimarka'ya has bir sorunu (gençlerin alkol tüketimi Avrupa ortalamasının iki katı üzerinde), sık alkol tüketimini gözler önüne seriyordu. Bunun için de orta yaşa gelen, gençliklerindeki beklentilerinin uzağında kaldığını fark eden dört lise öğretmenine, en çok da Mikelsen'in muhteşem oyunculuğundan güç alarak Martin'e odaklanıyordu.

Bir orta yaş krizi anlatması beni yakalamaştı aslında. Henüz orta yaşa girdiğimi kabul etmesem de ve bir kriz yaşamadığımı iddia etsem de; hayatın herhangi bir virajında varoluşsal sıkıntılar yaşayan ve bundan çıkmaya çalışan (hatta çıkmamak için direnen) karakterlerin hikayesini kendime yakın bulurum. Zira hepimiz bu yoldan geçtik veya geçeceğiz.

Fakat Drunk, baş role orta yaşı değil alkolü alıyor. Bu dört öğretmen, kendi aralarında yaptığı bir konuşmadan sonra, gün içinde kanda belli miktarda alkol tutmanın faydalı olacağını iddia ediyorlar. Birbirlerine gaz veriyorlar. Sonrasında alkole düşüyorlar. Okula içki içilmiş şekilde gelerek başlayan günlerin ardından, sarhoş girilen dersler başlıyor. Olayın 'suyu' çıkıyor. İlk başta kendilerine müthiş bir özgüven ve üretkenlik veren deney, zamanla yeni sorunlar doğurmaya başlıyor.

İki kısım da beni tatmin etmedi. İlk kısımdaki alkole övgü, beni yakalamadı. "Alkol abi ya, içmeden duramam" diyen biri olmadığım için, bir çıkış yolunu buraya bağlamak; hatta bunu bir güzelleme boyutuna getirmek çok "ergence" kaldı. Tabi ki karakterlerimizin gençlik günlerine duydukları özlem, bunu doğal kılabilirdi. Fakat film sanki bu kısmın üzerinde çok fazla durdu.

Aslında rahatsız edici değildi ama kötü bir gençlik filminde sıkışmış gibi hissettim. Bu arada karakterlerimizin alkolün dibine düşmesine neden olan problemlerine (iş, özel hayat vs) saygım sonsuz olsa da tam bu esnada (Şubat 2022) biz pandemiden çıkamaya çalışan, ekonomik krizle sarsılan, devamlı dolar kuruna bakan, işsizliğin arttığı ve hemen kuzeyinde ve güneyinde iki savaşın arasında kalmış bir ülkede yaşıyorduk. Adamların sadece tükettikleri içkilerin fiyatlarını hesaplamaya başlasak kıskançlık geçirecekken, onların varoluşsal problemlerine eşlik etmekte çok zorlandık.

Daha sonrasında bu sefer yönetmen ve senaristimiz; alkolün fazla da kaçmaması gerektiğini ima eden bir finale soktu bizi. Ana fikirde bir sıkıntımız yok ama bu mesaj kaygısı da fazla yapay geldi.

Film boyunca düştüğümüz konum, Martin'in eşinin "Bu ülkede zaten her şey içiyor" repliğiyle benzerdi. Zaten film de yukarıda bahsettiğimiz gibi, çok Danimarka işiydi. Biz biraz yabancı kaldık. Aslında Jagten ile Druk arasında bir ortak nokta yakalarsak; ikisi de toplumdaki bir problemi çok net bir şekilde anlatmış. Jagten bizim topluma çok uyan bir derdi önümüzde getirdiği için bizi yakaladı. Druk ise biraz geride kaldı. Ekibin kendi toplumuna bu kadar duyarlı olması da oldukça değerli tabi.

Zaten tam anlamıyla kötü bir filmden bahsedemeyiz. Oscar almış bir Avrupa filmine burun kıvırmak mümkün değil. Kıt bir senede karşımıza bir ürün çıkardıkları için teşekkür de ederiz. Üstelik çok iyi müzikler ve harika bir sonla duygularımızı kabartmayı ve olumsuz düşüncelerimizi köreltmeyi de başardılar. Fakat yine de izlerken beklentileri çok fazla yükseltmemek lazım.

Ayrıca atlamamamız gereken ve bizi iyi hissettiren detaylar mevcut. Öğretmenlerin, alkol aldıktan sonra öğrencileriyle kurduğu ilişkiler ve o ilişkileri anlattıkları sahneler güzeldi. Üç adaylı seçim metaforu veya futbol oynamaya çalışan gözlüklü çocuk gibi hikayeler filme anlam katan ve puan yükselten etkenlerdi.

Diğer yandan filmdeki en acı tarafı da en sonda öğrendik. Filmin çekimlerine başlamadan önce, yönetmenin kızı Ida'nın bir trafik kazansında öldüğünü ve filmin ona ithaf edildiğini öğrendik. Diyecek laf yok. Böyle bir acıdan sonra filmin çekimlerine başlanması, devam edilmesi ve ortaya böyle bir iş çıkarılması inanılmaz. Belki de bu sayede film sadece "alkol" anlatan bir öyküde kalmamış, "hayata dahil olma" kısmını da eklemiş olabilir.

Kaderin cilvesi; 2014'te (Jagten'den bir sene sonra) aynı ödülü (Yabancı dilde en iyi film) kazanan filmin adı da Ida'ydı.

Pazartesi, Temmuz 18

Hampstead

 


İngilizler de kentsel dönüşümden şikayetçiymiş. 

Londra'nın en pahalı ve lüks semtlerinden biri olan Hampstead'de çekilen ve semtten ismini alan filmimiz, bizim çok aşina olduğumuz bir hikayeyi aşk ve mahkeme sosuyla süslüyor.

Maalesef yaşlı aşıklar Emiliy ve huysuz Donald''ın kurları çok fazla yer kaplıyor. Bu da bizim canımızı sıkıyor. Aslında Diane Keaton ve Brendan Gleeson sevdiğim oyuncular; üstelik uyumlular da ama benim için fazla romantik kaldılar.

Keaton; filmin başında göründüğünde filmin de ABD ürünü olduğunu sanmıştım. "Bu mahalle, bu mimarı ABD'nin neresinde olabilir" diye düşünürken, olayın Londra'da geçtiğini anladım. Tam da o sırada Karl Marx'ın mezarına bir ziyaret yapıldı filmde. Yani Marx'ın mezarı da Hampstead'deymiş. Ayrıca biraz araştırma yaptım; zamanında Freud ve John Keats de burada yaşamış. Herhalde Engels de uğramıştır.

Bu bilgileri öğrenmek güzel oldu. Fakat filmin geri kalanı çok da sarmadı. Mahkeme kısmı fena değildi. Oralarda filme dönmeyi başardık. Fakat daha fazlası çıkmıyor. Keşke detaylı detaylı bir film yazısı çıkarabilseydim. Sevgilim bu tarz film yazılarımı hiç sevmiyor. Fakat gerçekten çok fazla söylenecek cümle yok. Benzerlerini sıkça izlediğimiz bir film için benzer cümleler kurmanın gereği yok...

Pazar, Temmuz 17

Kader


Tells me that today, you're on your way
And you'll be coming home, home to me