Pazartesi, Ağustos 8

3



Bugün yapmamam gereken birşeyi yaptım. Nerede ve nasıl olduğunu söylemeyeceğim. Zaten önemi yok. Yapmamam gereken bir şeyi yaptım, kendimi yerde buldum.



Son zamanlarda biraz havalanmıştım. Şımarmıştım. İyi oldu. Düşünce maalesef kendimi görebildim. Başarısız. Bu açıdan bakınca aslında; yapmamam gerelen şeyi yapmam gerekiyormuş.Bir nevi faydalı oldu ama yanlış-hatalı bir davranış olduğu için vicdanımı da rahatsız ediyor.



Yarın unuturum herhalde. Olayı unutmam da, bu hissiyat gider. Vicdanım sızlamaz, o unutur en azından. Genelde hep öyle oluyor zaten. Olayları hatırlarsın, olayların hissettirdiklerini unutursun.



Sonuç olarak; ne kadar boş veya buralara uygun olmayan biri olduğumu fark ettim. Yazının başlığı niye 3? O da bende kalsın. Sen ya Bülent Korkmaz olarak bil, ya da "Allah'ın hakkı 3'tür" den git. Sendromlu pazartesi günlerinde aklımıza bundan sonra hep bu 3 numara gelecek. Bizi bu dertten, sendromdan ise 10 numara çıkarır. Sen Hagi olarak bil.

Kurtarıcı Lig



Bu aralar değişik birşey yapıyorum, üçgende takılıyorum. Caddebostan-Taksim-Kadıköy arasında geçiriyorum yaz mevsimini. Uzun süredir böyle değildim. Stadlar, salonlar, transfer nöbetleri, sezon açılışları, Fanatikler, Fotomaçlar. Senenin 12 ayı bu tempoda geçiyordu.



Haziran ayından beri gazetelere mesafeli, televizyona uzaktım. Şike muhabbetlerine girişmek istedim ama internet her zaman el altında olunca çok uzak kalmak mümkün olmadı. Bütün uğraşlara rağmen, stresli ve rekabet dolu bir yazın içindeydik. Kendimi soyutlayaladım. Sonuçta aynı toplumdayız, aynı konuları konuşuyoruz.



Bizim lig ne zaman başlayacak belli değil. Bu hafta Bundesliga başladı. Özetlere baktım sadece. Bir de birkaç fotoğraf. İtalya, İspanya, İngiltere; hepsinin seveni var ama Almanya özlediğimiz, daha doğrusu ihtiyacımız olan atmosfer. Tribünler dolu insanlar eğleniyor. Rekabet var ama polemik az. Tam yaz ligi aslında. WNBA tadında. WNBA de Bundesliga da underrated zaten. Eylüle kadar Bundesliga idare eder bizi, sonrasında Bank Asya başlasa yeter.

İstanbullu


- 16 yaşındayken dizkapağımdan vuruldum. O nedenle ailem futbolu bırakmamı istedi.
- Bu olay önemli. Nasıl vuruldun, neden vuruldun, bu konuya girelim istersen.
- Tophane'de olur böyle şeyler.

Veysel Sarı

Çıkış Tüneli

Şike konusu son 1 ayın gündemine oturdu. Gerçi bu olaylar patlak vermese yine de ülkede konuşulan bir konuydu. Yıllardır "şike-teşvik-çantalar-şaibeler" eksenli muhabbetlere aşinayız. Biraz ağzı olan konuşuyor durumundaydı. Yurtdışında yaşananlar bile kulaktan dolma bilgilerle bu muhabbetin kenar süsü oluyordu.

Çarşamba günü Point Otel'de düzenlenecek Çıkış Tüneli: Global Şike Gerçekleri Konferansı, yurtdışında yaşanan olayları, ülkemizde son dönemde yaşananları, benzerlikleri, temiz futbolun nereye doğru gittiğini masaya yatıracak. En azından bu konuları uzmanların ağzından dinlemekte fayda var.

Konuşmacı olacak katılan isimler; şikenin en çok sarstığı Avrupa ülkelerinden biri olan İtalya'dan Andrea Di Caro ve Olivero Beha, Şike kitabının yazarı Declan Hill ve Liverpool Üniversitesi akademisyeni Rogan Taylor.

Benim için en ilgi çekici isim Rogan Taylor. Kendisini izleyenler şu programdan hatırlayabilir.

Tarih: 10 Ağustos 2011 - Çarşamba
Yer:Point Otel (Barbaros)
Saat: 11:00 - 15:00



Perşembe, Ağustos 4

Taçtan Gol


Taçtan gol yemek büyük bir zaafiyet değil aslında. Türk takımları bunu alışkanlık haline getirdi, doğrudur. 2 sene önce A.Madrid maçında biz yemiştik, 3 sene önce Moldova maçı vardı, yine öyle bir gol yemişti milli takım.

Sorun taçtan gol yemek değil aslında. Bu sayıyı biraz azaltmak mümkün olsa yeterli olur. Fakat sorun üretim kısmında. Taçtan gol yiyince çok şaşırıyoruz, kızıyoruz, çünkü taçtan gol atamıyoruz. Bütün dünya taçtan gol atarken biz atamıyoruz. Taç atışı gibi gereksiz bir olguyu avantaja çevirmek daha önemli olacaktır. Duran toptan da gol atamıyoruz mesela. Bunlar önemli şeyler gençler...

95 Şampiyonu

Hatırladığım en eski Şampiyonlar Ligi finalinin şampiyon kadrosu. Van Der Sar da bıraktı. Eskilerden kim kaldı?

How Soon Is Now?



Soru: Did you hear t.A.T.u's version of 'How Soon Is Now'?

Morrissey: Yes, it was magnificent. Absolutely. Again, I don't know much about them.

- They're the teenage Russian lesbians.

Morrissey: Well, aren't we all?


Büyüksün Steven Patrcik. Gerçi bu cover pek güzel olmamış, Morrisey nasıl beğenmiş anlamadım. Herhalde Marr hiç beğenmediği için olabilir.

Çarşamba, Ağustos 3

Jordi'ye Mehmet Güven Muamelesi


Bazı futbolcuların, hayatlarını, hayatlarının kader anlarını merak ederim. Başarılı olmalarına gerek yok, hatta nispeten başarısız bir kariyere sahiplerse daha ilgi çekici olabilir. Hayatın onları, bulundukları noktaya nasıl sürüklediklerini bilmek isterim. Bunun sadece sahada bizim gördüğümüz 90 dakika ile sınırlı olmadığına da inanırım. Ayrıntının diğer yaşananlarda gizli olduğunu düşünürüm.

Mesela bu adamlardan biridir Jordi Cruyff. Dünya futbolunun belki de gelmiş geçmiş 1 numaralı adamının oğlu olarak dünyaya geliyorsun. Futbolcu oluyorsun. Barcelona ve United'de oynuyorsun, tutunamıyorsun. Ama sonra ufak ve isimsiz bir takıma transfer olup orada kahramanlaşıyorsun ve kendi hikayeni yazıyorsun. Son 20 yılın en büyük sürprizine imza atıyorsun, son yılların en unutulmaz finallerinden birinde başrol oynuyorsun. Ve sonra yine kayboluyorsun. Gerçekten ilgi çekici bir hikaye.

Geçen ay Four Four Two okurken satır arasında Ryan Giggs'ın Jordi için "Antremanlarda dünya çapında bir oyuncuydu." dediğini okudum. O andan sonra Jordi'nin hikayesi benim içim sinir bozucu oldu.

Bu cümle Jordi'nin ne kadar yetenekli olduğunun, bir türlü gösteremediği potansiyelin aslında ne kadar güçlü olduğunun ilk ağızdan açıklanması olarak görülebilir. Yani Jordi için üzücü olsa da gurur verici bir tarafı olabilir.

Fakat bizim için değil. Biz bu lafı çok duyduk. Yıllarca (2006-2009 arası) patlama yapmasını beklediğimiz (üstelik bir futbol efsanesi akrabası yokken) Mehmet Güven için özellikle altyapıdan arkadaşları böyle derdi. Arda Turan, kendisinin en ışıltılı yıllarında dikkati Mehmet Güven'e çekmeye çalışır, "benden daha yetenekli" derdi. Olmadı. Mehmet'ten bir türlü olmadı. Bu tarz cümleler de bizim için Mehmet Güven ile anılır oldu. Hatta Aydın Yılmaz bile- ki kendisi patlamasını bekleme konusunda Mehmet'i çoktan sollamıştır- bir kaç ay önce Hasan Şaş tarafından buna benzer bir cümle içinde kullanıldı. Florya'nın idman sahalarının bereketini göstermek açısından ilgi çekici.

Biz Johan'ın evladına dönersek; Jordi Cruyff gibi bir karakter bu cümle ile anılınca ona karşı duyduğum "başarısız insan sempatisi" kayboldu. Bana Mehmet Güven'i anımsatmamalıydı. Biz onu "babasını geçmeye çalışan inatçı genç" tadında severken o bize Mehmet Güven'i hatırlattı. Bu hiç iyi olmadı.

Not: İlginçtir bu ikilin saçları da erken yaşta döküldü.

Deniz Görmüşler


"Trabzon örf ve adet olarak bize çok yakın bir yöre. Diyarbakır'da Trabzonlular için "bizim deniz görmüşümüz" derler. Trabzonspor'a da her zaman ayrı bir sempatim oldu."

Barış Ataş / Tam Saha Dergisi Haziran 2011

Diyarbakır ile Trabzon şehirleri arasındaki ilişki gerçekten çok ilginç. Diyarbakırlı futbolcu Barış Ataş da bunu diyor, kafamız iyice karıştı. Yangın Var'ı merakla bekliyorum.

Perşembe, Temmuz 28

Şen Başkan Ali

2006'da Aziz Yıldırım inanılmaz yanlış bir kararla istifa edip takımı başıboş bırakınca, Ali Şen her kaos döneminde camiayı toparlayan (!) rolüne yine bürünüp makaslar almış, "Fenerbahçe taraftarı Ali Şen'i çok sevdi, ama Aziz Yıldırım'ı belki yüz kat daha sevdi" diyerek Aziz Yıldırım'a destek olmuştu. Halbuki Aziz Yıldırım için o anda yapılacak şey istifadan sonra zorlamadan koltuğu daha o zaman bile ismi geçen M.Ali Aydınlar'a bırakması yönünde desteklenmesiydi.
***
Bugün belki en çok arkasında durulması gereken an. Herşeyden önce, hala biz Fenerbahçelilerle oynuyor olamaz, öyle umuyoruz, çıkıp da hiç bir hukuksuzluğun içinde olmadım demez en azından ne bileyim. Şike varsa da yapmadım demez bu kadar. Böyle bir durumda, herkes ellerini ovuşturup beklerken Ali Şen çıktı, yine babalığını gösterdi, camiayı sahipsiz bırakmayız dedi, 5 yıl sonra "taraftarın bu kadar inandığı peşinde koştuğu bir başkan yoktur" dedi kendi için.
***
Herşeyi geçtim. Kulüp inanılmaz bir zan altında, kulüp yöneticileri tutuklu yargılanıyor, takımın küme düşürülüp düşürülemeyeceği belli değil, 25 gündür yediğimizden içtiğimizden haberimiz yok. Bir de bu heriflerin tiyatrosunu seyrediyoruz. Gerçi başkanın cezaevinde olduğu bir ortamda Aziz Yılmaz bile Abdurrahman Çelebi olmuş, Ali Şen çıkmış konuşmuş çok mu...

Bu daha başlangıç

Futbol takımıyla ilgili muhakkak bir sürü olumsuz gelilme var ama yaşanan gelişmelerden sonra takımdan kopan ilk isim Emenike oldu. Emenike alıcıs olduğunu öğrenince gitmek istemiştir bence. Son röportajında "There is nothing to do, let me go" diyen adamın çok da üzülerek ayrıldığını zannetmiyorum, ancak Arjantin maçında Fenerbahçe bilekliği ile oynayan Emenike'nin planı da elbette bu değildir. Evdeki hesap çarşıya uymadı, su alan gemiden batar diye kaçan ilk adam oldu. Aykut Kocaman'ın da saha içindeki planları bozulmaya başladı bu arada. Bence sırada Lugano var. Peki olası küme düşürülme durumunda seneye kim kalır yabancılardan? Bunu şimdiden söylemek çok güç. Kalmasını istediğim adamlar Alex ve Guiza. Stoch, Dia, Niang, A.Santos banko giderler. Cristian da gider diye düşünüyorum, oynayabileceği tek lig Brezilya Ligi. Geriye kalıyor Bilica, kalmasını istemem ancak 3 yabancı kontenjanından mecburen kalır. Gideceğini düşünsem de gönül adamı Guiza'nın kalmasını istiyorum. Varsın gol kaçırmaya devam etsin.
***
Bu arada Emenike, 2003-2004 sezonu ilk hafta maçında Balili'den yediği iki hatalı gol neticesinde gelen baskılardan dolayı gitmek zorunda kalan, saygıyla andığımız Robert Enke'nin de rekorunu, özel-resmi hiçbir maçta forma giyemeyerek kırdı.

Salı, Temmuz 26

Dehşet Adası


Herkes olayı Nazi ve 2.Dünya Savaşı'yla kıyaslıyor. O yıllarla ilgili göndermeler yapılıyor. Ortada çok ciddi bir olay var doğru ama biz bu olayların benzerlerini Hollywood'da gördük.

Cani adaya gelir, önce en güzel kızı öldürür,sonra devam eder. Kaçan olur kurtulamayan olur, en sonunda film biter. Filmin adı Türkçe'ye büyük ihtimalle Dehşet Adası olarak çevrilir ve büyük olasılıkla Show TV'de yayınlanır. Yani aslında bu Nazi benzeri bir olay değil, Hollywood'da sıkça karşımıza çıkan bir karakterın gerçek hali.

Demek ki Avrupa'da Nazi korkusu hala çok derinlerde. Her türlü şiddet olayını ona benzetiyorlar. Şiddetin karşılığı nazi olmuş, belki de kavramlar birbirine karışmış. Oysa bu olay tam bir 21.yüzyıl şiddeti.

Toplum içinde unutulmuş birey, biraz da kendini unutturur, sonrasında dikkat toplamak için "baskın" yapar. Bu seferki Ada baskını oldu ve çok can aldı. Bazen Kadıköy'de sokak basarsın, bazen Trabzon'da kahvehane basarsın. Nazi şiddeti toplama kampıdır.Toplar, bekletir. Zamana yayar, belki de egosunu gücünü göstermek için uzun süre sıkıntı çektirir. Ve aslında kimin Nazi olduğu bellidir. Burada eylemi yapanı eylemden önce kendinden ayıramazsın. O da senin gibi giyinir, o da senin gibi konuşur. O da sokaktaki her sıradan insan kadar sıradandır. Korkutucu olan da budur. Metroda, sokakta, barda beklemedik anda böyle bir olaya dahil olmayacağının kesinliği yoktur. Biz hiçbir şekilde Norveç'te, o adada olmazdık, ama bizim bulunduğumuz adaya böyle birinin girmeyeceğinin garantisi yok.

21.yüzyıl şidedeti ani oluyor. Bir anda olmak zorunda. Gücün kısıtlı. Sadece boş bir zamanın var. Ünlü olacağın 15 dakika.Bu 15 dakikada yapacağını yapacaksın. Şehrin, toplumun her yerinde olan kolluk kuvvetleri seni ıskalamış ama kısa sürede seni yakalayacaklar. O ana kadar ne yapabiliyorsan.. Sıradan bireyin kendini gösterme anı.

Sonuç olarak, belki de ilk defa böyle bir olay yaşanıyor ama şaşırmıyoruz. Çünkü bunu çok defa izledik. İşin, adamın siyasi tavrı ise çok ayrı. Bu adam ölü ele geçseydi belki seveni, hayranı bile olacaktı. Şimdi aciz bir şekilde tutuklu olunca kimsenin ilgisini çekmeyecek. Gerçi Atatürk, hayran olduğu liderlerden biriymiş, belki Yılmaz Özdil baştacı edebilir.

Kaotik Kale


"Böyle kaotik bir ortamdan çekinmiyorum. Aslında futbol her zaman kaotik bir ortamda oynanır."


Pazar, Temmuz 24

Başlıksız yazı

Çok uzun zamandır bloga yazı yazmıyorum, arasıra Kutay da sitem ediyor, belli bir nedeni yok aslında, yazmıyordum işte.. En son bu sene Kadıköy'de 0-0 biten Galatasaray maçından sonra birşeyler yazdım diye hatırlıyorum. Gönül isterdi ki, az önce biten Sakaryaspor maçı hakkında takım hazır mı değil mi diye bir iki kelam edelim, Sakarya deplasmanı demişken fotoğraftaki ulu şahsiyeti (futbolculuğunu beğenmesem de 2004-2005 sezonunda Sakarya deplasmanında uzatmalarda attığı gol, Malatya deplasmanında oyundan çıktıktan sonra takım elbisesiyle yağmur altında maçı takip etmesi, Galatasaray maçları vs vs) analım, değil Bank Asya, mahalle maçında bile bence sarı lacivert formayı giymemesi gereken Bilica ve ne oynadığı belli olmayan kifayetsiz yatarak müdahaleleriyle beni benden alan Caner için hayıflanalım, Şampiyonlar Ligi için Cristian yetmez diyelim, bence aman aman bir stoper olmayan Yobo gelmese de olur, sağ bek oynadığı zaman saçma sapan eleştirilere maruz kalan öz stoper Bekir var deyip yüreklere su serpelim, Issiar Dia yerine atletizm takımından her hangi bir kısa mesafe atleti oynasa sağ kanatta ne fark ederdi diye düşündürelim, bir hafta sonra oynanacak Süper Kupa finali için tahminlerde bulunalım... Ama bunları düşünmenin 3 haftadır hiçbir manası yok, hatta süper kupa maçını düşünmeye gerek de yok...
***
Tam 3 hafta oldu. 3 haftadır bu ülkede futbolun kendisini konuşmak mümkün değil, Perşembe günü gördük ki oynamak da mümkün değil, öyle bir ortam oluştu. Tam 4 yıldır hayalini kurduğum kombine bileti bu sezon 21 Mayıs tarihinde, yani şampiyonluğun geldiği Sivas deplasmanından bir gün önce aldım. Almak bu seneye kısmet oldu çünkü daha önce paraydı, askerlikti, vardiyalı işti derken bu sene haftasonlarımın boş olduğu bir işte çalışmamdan mütevellit kombinemizi alabildik. Belki de Fenerbahçe tarihinin en önemli senelerinden birine denk gelecek. Belki (sanmıyorum ama) Şampiyonlar Ligi'nde 2008'deki gibi bir başarı yakalanacak, belki Bank Asya'da bile olsa kim çubukluyu seviyormuş gönülden deyip deftere isim yazacağız ya da bazı isimlerin üstünü çizeceğiz... Bilemiyorum, ancak her anlamda önemli ve çok çok zorlu bir sene geçireceğimiz kesin gibi, hatta gibisi fazla, kesin.
***
Hayatımda ikinci defa numaralı, bugünkü ismiyle Fenerium tribününde maç seyrettim. İlki, 1994-1995 sezonuydu ki hayatımda staddan izlediğim ilk maçtır, Holger Osieck'li takım sezona Pingel transferiyle başlamış, sezon açılışı maçında Çanakkale Dardanelspor'u Pingel ve Mecnur Çolak'ın golleriyle 2-0 yenmişti. Pingel daha sonra sakatlanıp bir daha eski formuna ulaşamamıştı, devre arasında kısa zaman önce kaybettiğimiz Tomislav Ivic takımın başına getirilmiş, sezon sonunda Daum'lu Beşiktaş şampiyon olurken, Ali Şen de 1 yıl önce Dünya Kupası'nı kaldıran Parreira'ı takımın başına getirmişti. Numaralıya ikinci girişimdi seyirci olarak. Çok farklı duygular yaşıyoruz, ulan takım ne olacak diye biz kendi işimize konsantre olamazken kendi işleri bizzat bu takımda futbolcu olmak olan "insanlar" nasıl konsantre olabilirler ki diye düşünüyorum...
***
Maç öncesinde yoğun destek var takıma... Basın tribünü sert biçimde protesto ediliyor, özellikle HaberTürk gazetesi. Maçtan sonra vay efendim Fenerbahçe taraftarı çok barbar diye yorumlar görmek herhalde bizim bu dünyadaki sınavımız. Fenerbahçe=Aziz Yıldırım demiyoruz ancak 13 yıl boyunca bu kulübe herşeyini vermiş, futbola sempatisi olan iş adamlarının kulüp başkanlığına soyunduğu dönemden olmayan, sevabıyla günahıyla Fenerbahçe'yi bizim kadar düşünüp önemsediğini bildiğimiz adamın eşgal belirleme fotoğraflarını yayınlayıp, elini kolunu sallaya basın tribününde maç izleyeceğini düşünenler çok incinmiş olacak ki, ertesi gün "5 maç saha kapama" diye başlık attılar. Üstelik Aziz Yıldırım için, "onun için başarıya giden her yol mübahtır" derler bunlar. Reyting uğruna yalan haber yapıp, gizli kalması gereken o fotoğrafı yayınlamak ise gazetecilik başarısı oluyor, hani etik değerleri hatırlatıyorlar ya Aziz Yıldırım'a, o bakımdan... Emmenike'nin olmayan kamera görüntüleri, Sezer Öztürk'ün neden gözaltına alındığını hala anlayamayışım, emniyetin 19 maç demesi ama "ya arkadaş hangi 19 maç bu" sorusunun, Aziz Yıldırım'ın fotoğrafının yayınlandığı ortamda bile her ne hikmetse gizli kalabilmesi, Zekeriya Öz, Emre Belözoğlu ve Aziz Yıldırım'ın fotoğrafında, başkanın kolunun altındaki minik siyah çanta için çok şey anlatan fotoğraf denip, 100 metreden çekilmiş, kimin kim olduğu anlaşılmayan fotoğraflar için işte şikenin belgesi denmesi, bu bilgi kirliliğinde ve artık kasıtlı olduğunu düşündüğüm bu dezenformasyonda ilk aklıma gelenler. Aklıma gelip de üstümüze kabus gibi şöken Korcan Çelikay'ın, İbrahim Akın'ın tutuklu olması, başkanın örgüt kurmakla suçlanması ise daha büyük bir sınav bizler için. Israrla hiç bir hukuksuzluğun içinde olmadım diyen Aziz Yıldırım da vicdanımızı sızlatmaya devam ediyor bu süreçte. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe için gerekirse hukuksuzluğun içinde de olur, buna adım gibi eminim, ama ısrarla olmadım diyorsa da ona inanmaya "şimdilik" devam edeceğim ben.
***
Fenerbahçe taraftarı birilerine "Allah cezanızı versin be" dedi perşembe günü. Saçma sapan bir refleks gösterdi, kitleden normal insan tepkisi beklenmez ancak, o tepki normal kitle tepkisi de değildi. O tepki kime o da belli değil. Savcıya mı, hükümete mi, yargıya mı, basına mı, kime olduğu belli değil. Karar gününü bekleyip el ovuşturanlar var, biliyoruz. Ama bunların sadece rakip takım taraftarları olmadıklarını bilmek, en azından bunun böyle olduğuna inanmak, işin can sıkıcı boyutu. Seçimin beklenmesi, suç varsa suçüstü yapılmaması, ortada lafı geçip duran helikopter ihaleleri aklımızı bulandırıyor. Bu işlere aklımız ermez bizim, komplo teorilerine meraklıyızdır ancak içimiz de rahat değil işte...
***
Ligin ikinci yarısı boyunca hatalı taç kararında bile isyan eden Trabzonspor yönetiminin, sessiz kalıp taraftarlarına yürümeyin ricasında bulunması ve ardından 18de 17 yapılması manidardır gibi sığ bir açıklama ile hayata geri dönmesi bence daha manidar. Benim Trabzonsporlu arkadaşlarımın 3 Temmuz'dan sonra 10da 1i kadar tepki vermediler nedense. Amacım kimseyi kırmak değil ancak tavırları sanki biraz "feneri küme düşürün, şampiyonluğu bize verin ama bu işleri de fazla kurcalamayalım" gibi. Yanılıyor da olabilirim. Ama benim bildiğim Trabzon şehri şu anda yürüttüğü sessizlik politikası gibi makul tepkiler vermez, parlar ve söner insanı gibi, takımı gibi.
***
Söylenecek çok şey var, ama konudan konuya atlamadan hepsini toparlamam mümkün değil. Bence Kadıköy'de lig maç oynanması çok zor. Bu takımın deplasmanlarda da işi zor. Yargı, basın federasyon el ele vermiş, bu işin içine nasıl sıçarız diye her gün kendilerini aşıyorlar. 26 dosya intikal etmiş, dosyaları da gördük, en ilginci bu. Mavi kaplı dosyalar, bayağı el arabasında taşınıyordu polisler tarafından. 26 dosya işi kolaylaştırır, Federasyon etik kurulunun incelemesinin ardından kararı vereceğiz diyor ancak ertesi gün tek başına bir takımı küme düşürme kararının alınmasının imkansız olduğu gazetelerde yer alıyor. Ne doğru, ne yanlış bilmiyoruz. Futbol oynanması için bu sisin aralanması lazım. Ve eğer küme düşülecekse de Fenerbahçe, taraftarının ikna edilmesi lazım. Ben demiyorum ki M.Ali Aydınlar gelsin saçımızı okşasın bir daha yapmayın çocuklar desin... Federasyon çıksın, "bak arkadaş sen şu maçlarda teşvik pirimi verdin, işte ispatı bu, şu maçlarda da şike yaptın, işte ispatı şu" desin, demeli, demek zorunda. İşte ancak o zaman, "Bizi küme düşürmeye götünüz yemez hehehe" diyen adam da ikna edilir. Bunun belgesi nasıl olacak onu bilmiyorum tabi. 26 klasörde dişe dokunur bişey vardır heralde bu kadar kıyamet koptuğuna göre...
***
Ama şimdiye kadar gördüğüm, kimisi çürüyen, kimisi akla mantığa sığmayan bu iddialarla Fenerbahçe'yi küme düşürmek zor bir karar olacak. Aziz Yıldırım tarımla uğraşıyormuş haberimiz yok, "tarlalar yeşillendi mi" diyor.. Ama aynı zamanda telefon görüşmesinde maçtan da bahsediyor. Benim bildiğim Aziz Yıldırım "ulan o kadar para verdik bu Eskişehir neden böyle oynuyor" der, eğer gerçekse bu olaylar. Buğdaylar bilmem ne oldu mu demez, akla mantığa sığmayan bu işte...
***
Tabi bu süreçte belli hesapları olanlar da ortaya çıkıyor. Rıdvan Dilmen gibi... Bu sessizlik de hayra alamet değil, ve eğer bizim yüreğimiz yanarken o konuşmuyorsa bir hesabı var diye düşünüyorum. Yüreği yanan konuşur çünkü... Bize bu kulübü hesapsız seven adamlar lazım, caddede Kutay'la birlikte görüp de yanına gitmediğim, olağan genel kurulda göz yaşlarını görüp pişman olduğum Ogün Altıparmak gibi...

Cuma, Temmuz 22

Geniş Zaman

Dün bir şeyler yazacaktım. Tam yazacak ruh halindeydim. Ama imkanım yoktu. Sabah yazarım dedim olmadı. Öğlen aynı duyguyu hemen hemen yakaladım. Ama fırsat olmadı. Akşam ise artık kafa dağıldı. Birazdan da Bodrum'a hareket, yazı yazmak imkansızlaşacak.

Kafayı açmak lazımdı, artık gidince açarız, dönünce açarız, dağıtırız, boşaltırız. Veya yine doldururuz. Biliyorum, kafa açıklığı çok sürmez bizde. İlla bir şeyler çıkacak. Gard almak alışkanlık artık bizim için.

Sürekli karşımıza yeni bir şeyler çıkacak. Alıştık artık.

O kadar farklı şeyle karşılaşabilme imkanına rağmen, 22 senedir aynı rotayı izlemek. İstanbul'dan Bodrum'a gitmek her yaz. 26 senedir yaşayan bir adam için çok fazla. Bu da garip.

Sonuç; kafaya takılanlar bir süre sonra uçuyor, yenileri geliyor. Söyleyeceğin cümleler değişiyor. Söylemen gereken anda en iyi söyleyeceğin cümleleri söyleyemezsen senaryo değişiyor. ondan sonra, çok farklı zamanda, çok farklı cümleler kullanıyorsun.

Cümleleri zamanında kurmak, hemen söylemek gerekiyor. Veya gerekmiyor, senaryonun nasıl değiştiğini bilemiyorsun.