Perşembe, Mayıs 30

İlginç Olaylar Serisi 1 (2'yi Görmez)



Ball moved

Bu olayın kilit noktasındaki isim McAllister değil Uri Geller denen bir şahsiyet. Kendisini Sigmund Freud'un akrabası olarak tanıtan bu şahıs bir ilizyonist. Eşyaları, cisimleri hareket ettirebileceğini söylüyor. Tabi ki insanlar bu tarz şeylere kolay kolay inanmıyor. Ama bir çok ilginç olay sayesinde kendini kanıtlama uğraşı içinde.

Euro 96'da oynanan İngiltere -İskoçya maçı esnasında helikopterle stadyumun üzerinde olduğunu söylüyor. İddiası, İskoçların kazandığı penaltıda topu hareket ettirmiş olduğu. İnandırıcı değil. Ama pozisyona tekrar tekrar bakınca topun hareket ettiğini görüyoruz.

Basit bir rüzgardan da olabilir. Eğimden de kaynaklanabilir. Çok basit açıklamaları olabilir. Ama insanlar (ben de dahil) bu tarz şeylere kolay kolay inanmasak da, olayların bu tip olağanüstü durumlardan kaynaklanmasını arzu ediyoruz. Keşke öyle olsa. Nedeni bu olmasa olmasa bile böyle bilinmesi çok daha iyi ve eğlenceli.

Çarşamba, Mayıs 29

Jagten




Çok fazla film tavsiye etmem. Ya sevdiğimi söylerim ya sevmediğimi. Ama bu filmi öneriyorum. İzleyin

Sokakta, mahallede hatta Twitter'da, gittikçe artan linç kültürünün hikayesini anlatıyor. İlginç olan Danimarka gibi sosyal refahın yüksek olduğu, insanların birbirini daha iyi anladığını sandığımız (buradan gözüken) bir ülkede geçiyor.

İnsan yine insan. Bu filmi izledikten sonra hissetiklerimin benzerini Ondskan adlı filmde de hissetmiştim. Konu biraz daha farklıydı ama rahatsız edicilik aynı. Fakat o da kuzey ülkesi filmiydi, İsveç.

Bu film hakkında uzun uzun yazabilirim ama 2012 filmi, daha yeni bir film, belki çoğunuz henüz izlemedi ve izlemek istersiniz. Hiç kafa bulandırmamak lazım. Ama başroldeki Mads Mikkelsen'in muhteşem bir iş çıkardığını da eklemek lazım. Film Türkçe'ye Onur Savaşı olarak çevrilmiş ama sanırım Jagten - Av anlamına geliyor. Filmin son sahnesiyle çok alakalı. Son sahne ile ilgili soru işaretleri de var. 

Bu da Türkiye'den yaşanmış bir hikaye...

Salı, Mayıs 28

Efsane Manşet



Letonya ile oynanan hazırlık maçı öncesinde Fanaik'in efsane manşetini hatırlamakta fayda var. Bu arada bu manşeti asıl efsane yapan, bir gün sonra, kuradan Letonya çıkınca, atılan "Çekti Vallahi" manşetidir.


Galatasaray 64-59 Karşıyaka




Sezonun sonuna yaklaştıkça içimdeki heyecan da azaldı. Tam tersi olması gerekiyordu. TBL çok uzun. TBL'nin futbol sezonundan sonraya sarkmaması gerekiyor. Haziranı bulmaması gerekiyor. Hala daha yarı finaldeyiz. Finale Efes ile beraber çıkarsak İstanbul'da oynayacağımız en az 4 maç daha var. 8'e kadar çıkabilir o sayı. Sıkıldım. Bu gerçi biraz da benim özel hayatımdan kaynaklanıyor. Oyuna, sahaya bakışım değişiyor, bunu fark ediyorum. Bundan pişmanlık veya eksiklik de duymuyorum. Ama alışkanlıkların devam etmesi yoruyor. Bazı fikirler ve eylemler aynı anda olmuyor. Üstelik maçlar o kadar çok yerde oynanıyor ki. Salondaki maç; forumlara, Twitter'a, her yere yansıyor. Maç hakkında iki gün sonra yazı yazınca "geç kalmış" oluyorum arkadaşlarımın gözünde. Oysa ben gittiğim maçı aylar sonra bile konuşmak istiyorum. Akşam maç oynanıyor, her yerde yazılıp çiziliyor, güneş doğuyor ve o maçın konuları kapanıyor. Yetişemiyorum. Yeni taraftarlık ortamı da beni yabancı hissettiriyor. Bakalım, sezon bitsin de...

Şunu da eklemek lazım. Basketbol maçlarında olmak futbol maçlarında olmaktan daha güzel. Ama belki de bu serinin veya sezonun bir eksikliği vardır. Muazzam bir sezon beklentisi oldu fakat sanırım maçlar aynı tadı vermedi. Ve ne olursa olsun, Fenerbahçe-Efes hanedanlığını yıkabilme ihtimali bile çok büyük motivasyondu. Beşiktaş'ın geçen sezon şampiyon olması da bu sezonun heyecanını düşürmüş olabilir. En azından son iki sezonda oynadığımız iki yarı final serisinde yaşadığım heyecanı düşününce; bu sene bunun yanına bile yaklaşamadım.

Dün salona yine geç girdim. İlk periyot bitiyordu. Maçı doğru düzgün izlemeye başlamam ikinci yarıyı buldu. İkinci yarı hakem faktörünün lehimize olduğunu düşündüm. Hatta; Fenerbahçe yerine Karşıyaka'nın gelmesi; serinin hakem faktörünü 180 derece bize doğru çevirdi. Fakat maç sonu konuşunca ilk yarı bizim  doğrandığımızı öğrendim. Yarım yamalak maç izliyorum, salonda kendimi soyutluyorum. Haliyle buraya yazacak bir şey de bulamıyorum.

Ergin Ataman'ın kötü bir gününde olduğunu söyleyebilirim ama. Onu fark edebildim. Şimdi biz de çıkıp "Ergin Ataman'ın şampiyonluk konsantrasyonu bu kadar mı" desek. 12 sayıdan maçı zor duruma sokunca bunu söyleme fırsatı geçiyor. Ama yine taraftar-hoca çatışması çıkarmaya gerek yok. Atlayalım. Fakat Furkan'a biraz daha süre vermesini de temenni ediyorum açıkçası.

Jamont Goron, Hawkins gittikten sonra aldığı sorumluluk ve formunun artmaysı iyi irdelenmeli. Nedenini çözecek saha içi bilgim yok ama sezonun ilk yarısındaki gibi olmadığı da bir gerçek. Ve her şey bir yana; iyi ki Arroyo bizde. Yeteri kadar dilendiğimizi düşünmüyorum. Zaten bu takım yeteri kadar sevgi ve saygı görmüyor da; bu konuyu da geçelim.

Onu geçelim, bunu geçelim. Ne yazacağız? Onu çekme bunu çek. İmparator da dün maçtaydı. Başkan ile beraber. Bu da Galatasaray entrikaları içinde önemli bir hareketti, maçla pek alakası yoktu ama olsun. Önemli bir olay.

Üst üste 20 küsür maç kazanan takım, İzmir'de 1 maç daha kazansın. Serinin buraya taşınmasını istemiyorum. Olabildiğince az maç, olabildiğince çabuk gelen bir şampiyonluk. Bu arada son İzmir deplasmanından ve devamındaki 1 ayda karalar bağlayan vardı. Onları da unutmadık. Şu seri bir geçsin de....

Pazartesi, Mayıs 27

Efsane Maçların Hepsi




Dünyanın bütün efsane maçlarını gözünüzün önüne getirin. Olağanüstü olayların yaşandığı, seneler geçse bile unutulmayan. Mesela uzun süre 10 kişi oynayan takımın rakibini yendiği bir maçı, veya geriden gelerek kazandığı bir maçı, son dakikada iki golün olduğu başka bir maçı (mesela 99 CL finali), kalecinin son dakikada gol attığı (Palop), penaltılara kalan bir final maçını... Hepsi ayrı ayrı bir destan nedeni.

Cruz Azul - Club America maçı, bunların hepsinin toplanmış hali. Bütün efsane filmlere gönderme yapan başka bir film gibi. Senaryosu yazılıp filmi olsa, "Yine abartmışlar" der, filmi kapatırız. Tamamen gerçek oysa.

Videodan izlenebilir ama kısaca özet geçelim. Meksika Kupası. Statüyü inanın hiç bilmiyorum. Ama bir önceki maçı (3 gün önce) Cruz Azul 1-0 kazanmış. İkinci maçın 14.dakikasında America 10 kişi kalıyor. Trabzonspor'dan hatırladığımız Teo-Gol 20.dakikada golü atıyor. Cruz Azul toplamda 2-0 önde, rakip 10 kişi, 70 dakika var. Bu andan sonra America toparlanıyor diyerek devam etmek isterdim ama 88'e kadar çıt yok.

Nasıl bir bekleyiş vardı acaba o stadyumda. Taraftarlar kendi arasında neler konuştu. Ne hikayeler dönüyordur şimdi Meksika'da. 87'de stadyumdan çıkan var mıdır? Gerçi Meksika'da futbol sevgisi çok başka boyutta, bizdeki gibi otobüse yetişmek için son dakikaları pas geçen sayısı daha azdır.

Maça dönelim. 89'da America'nın stoperi, 90'da kalecisi golü atıyor. Bir anda maç 2-1 oluyor. Ondan sonra uzatmalar. Penaltılara kalmaması mümkün değil böyle bir maçın. Kalıyor da. İlk iki penaltıyı Cruz Azıul kaçırıyor. İlkini, son dakikadaki golü atan kaleci Moises Munoz kurtarıyor, ikincisi Kadıköy'deki Beckham'a gönderme...

Böyle bir Hollywood tarzı maçı da America'nın kazanması gayet normal...

Kazanan tarafın hocasi Miguel Herrera'nın mimikleri, hareketleri muhteşem... 

Pazar, Mayıs 26

Üvey




Ergin Ataman takımın başına geçtiği andan beri, kendi tarzının dışında oldukça ılımlı ve olgun bir tavır sergiliyordu. Kulüp-şube-camia-taraftar-basın-oyuncular; tüm aktörler arasında çok iyi bir köprü oluşturmuştu.

Uzun bir süre boyunca ilk ve tek firesi Beşiktaş ile İpekçi'de oynanan maçtan önceydi. Maçın başlamasına yarım saat kala Lig Tv'ye verdiği röportajda, henüz dolmayan tribünleri işaret ederek hayal kırklığına uğradığını vurgulamıştı. Maç başlayana kadar ise o tribünler dolmuş ve maç sonu açıklamasında bu sefer maçın MVP ödülünü taraftara vermişti. Kendi başlattığı olası bir krizi çabuk bitirdi.

Karşıyaka ile normal sezonda oynanan maça ise çıkan olaylar damga vurmuştu. Taraftar; oyuncu ve antrenör gözüyle bakıldığında yapmaması gereken bir şey yapmıştı; fakat verilen-uygulanan karar da oldukça ağırdı Şubeyi yönetenlerin pasif kaldığı düşüncesi ciddiye alınabilirdi. Ataman, maç sonu kendince haklı sebeplerle eleştiriler getirirken kullandığı kelimeleri yanlış seçmiş ve "Böyle yapacaklarsa bir daha gelmesinler" demişti.

O gün yazmıştık, kısa geçersek; bütün sezon takımı boş tribünlere oynatan taraftarın, İzmir'deki maçta hazırlanan bana göre makul bir pankarttan tahrik olara ve birkaç tane gereksiz adamın yönelendirdiği Twitter hesabından gaza gelerek, kulübün lokomotifi olan futbol maçına geç kalmak pahasına basketbol maçına yönelmesini, şov ve gösteriş olarak değerlendirmiştim. Ama tribünün kemik tayfasının olaylarda başrolü oynadığını ve o kemik tayfanın hemen hemen her maça az veya çok geldiğini, yani o kemik tayfa olmasa Erdemir maçındaki 500 kişinin bile olmayacağını vurgulamıştım. Ataman'ın "Bunlar bir daha gelmesin" dediği adamlar, Ataman'dan önce de sonra da, takım küme düşme tehlikesindeyken de, Euroleague oynarken de, İpekçi'de de Ayhan Şahenk'te de maçlara geliyordu.

Ataman haklı. Oktay Mahmuti'ye gösterilen ilginin onda biri onun takımına gösterilmedi. Çeşitli sebepler muhakkak vardır. Mesela buradan her zaman söylediğimiz; her iç saha maçının cumartesi 16-17 gibi abuk saatlere (son Tofaş maçı 13.00) konulması etkiledi. Takımın Euro Cup'tan elenmesi de kısa bir küskünlük yaratmış olabilir. Hakli bir sebep olarak görmesem de, senelerdir Türkiye'de maç izleyen biri olduğum için yadırgamadım. Futbol takımının başarısı da önemli bir ayrıntı. Oktay Mahmuti sezonlarında doluluktan öte yaşanan coşkunun nedenlerinden biri, futbol takımının yaşadığı kötü gidiş sonrası tutunacak bir dal arayan taraftarın erkek basketbol takımına yönelmesiydi. Bunların hepsi toplum psikolojisinde normal şeyler...

Ama kısaca ve oldukça net bir şekilde söylemek lazım; Galatasaray taraftarının çoğunluğu, Galatasaray basketbol takımına bu sezon sırt çevirdi. 2 sene önce yazılanlar, çizilenler, goygoylar, paylaşımlar, 10 ay önce yaşanan bir değişiklik sonrası bıçak gibi kesildi. Aslında büyük takımlarda basketbolun net potansiyeli bu kadar. Artı katkı sağlanmışsa, muhakkak olağanüstü bir şey yaşanmıştır. Ataman bunu göremedi. Geçen sene Beşiktaş'ın başında İpekçi'ye gelip yarı finalde kritik bir kazanmıştı. O maçta tribün dünkü Karşıyaka maçından bile daha az doluluğa sahipti. Ataman o boşluk sayesinde saha avantajını eline geçirdi. Öte yandan Beşiktaş taraftarının Galatasaray'ın iki sene önce yaşadığı duruma benzer olarak, kötü giden futbol takımına alternatif olarak müthiş bir baketbol takımı bulması ve bunun üzerine salonlara akın etmesi Ataman'ın hesaplarında yer almamış olabilir.

Sadede gelelim. Ataman haklı. Galatasaray basketbol takımının taraftar için hevesi sona erdi. Galatasaray basketbol takımı artık, kemik bir kitleye oynamak durumunda. Maç saatleri, maç atmosferleri bu sayıyı etkileyecektir. Ama olay budur. Ortalama 6000-7000 seyirci. Eğer Fenerbahçe Karşıyaka'yı eleseydi 12.000 kişi gelecekti. Finalde Efes maçları hafta içi olursa sınırlı sayıda kalır, şampiyonluk maçı full çeker. Bu iş böyle. Ataman çok haklı. Kendisine ve takımına taraftar desteği verilmedi. En azından son 2 sezonda verilen destek verilmedi. Bu durumdan dolayı hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama...

Bu işin aması var. Bazı şeyler daha uygun dille anlatılabilir. Daha başka cümleler kullanabilir. Hatta daha politik bir strateji belirlenebilir. Bazı şeyler kulüp içinde kalabilir. Lig Tv'den ve 5 dakika sonra GS Tv'den söylenecek cümleler değil bunlar. Galatasaray'ın resmi kanalından Karşıyaka tribünün övülmesi hoşuma giden bir durum değil. Anne-babanın sınıftaki başka bir çocuğun başarısından bahsetmesi gibi üzer ve sinirlendirir. İçeride oynayacağımız maç sayısı en fazla 6. O 6 maçın 3 tanesi zaten full dolacaktır. Geri kalan 3 maçta da 6000'in altına düşmeyecektir. Bence Türkiye'deki basketbol için iyi rakamlar bunlar. 20 küsür senelik şampiyonluk özlemi için yetersiz görülebilir ama Galatasaray taraftarı 2 senedir şampiyonluk kutluyor zaten. Büyük kulüp olmanın sıkıntıları bunlar, fazla şube varsa bazılar üvey evlat olarak kalabilir. En ince ayrıntısına kadar düşünen Ataman'ın bunları da hesaplayıp ihtiyacı olan desteği daha ılımlı cümlelerle ifade etmesini isterdim.

Son cümle olarak; Pazartesi günü İpekçi'deyiz.

Cumartesi, Mayıs 25

Karşılıklı Gol Var


Erman Toroğlu vs Metin Kurt

Bu Hayatta Ziya Doğan Gibi Olmak




Ziya Doğan futbolculuğu döneminde çalışkanlığıyla ve kritik zamanlarda sorumluluk alışıyla ün kazanmış ve bu özellikleri sayesinde sadece Beşiktaşlıların değil bütün futbolseverlerin sevgisini kazanmış. Biz izlemedik, bilmiyoruz, ama büyükler öyle diyor. Hatta sırf o yüzden (şampiyonluk maçında 2 gol atması da var) çocuklarına Ziya adını verenler olmuş. Gerçi ben çevremde pek rastlamadım.

Ziya Doğan sonra teknik direktör oldu. Umut veren bir kariyer başlangıcına imza attı. Parlak yıldızlardı o zaman. Trabzonspor döneminde zirveye çıktı. Ta ki Beşiktaş'tan teklif gelene kadar. Del Bosque'yi yollamak isteyen Beşiktaş, evladı Ziya'yı göreve çağırıyordu. Ziya Doğan'ın Trabzonspor'u da o esnada İstanbul takımlarını yenmiş, iyi bir hava yakalamış, bir önceki sezon ligi 2.sırada bitirmiş iddialı bir takımdı. Ziya Doğan'ın belki de hayallerindeki teklifti Beşiktaş'tan gelen. Belki de 10 senedir, bu günü bekliyordu. Ama o an hazır değildi. Hem de Trabzonspor'da yaptığı bir iş vardı. Yarım bırakmak istemedi. Böyle bir teklifin ona bu hayatta sadece bir kere gelebileceğinin farkındaydı herhalde. Yine de gitmedi. Trabzonspor'da kaldı. Del Bosque'nin yerine gelen, teklifi kabul eden Rıza Çalımbay oldu.

Ziya Doğan'ın Trabzonspor günleri de o günden sonra tepetaklak oldu. İstenmeyen adam ilan edildi. Oynattığı futbol beğenilmedi. Ve ondan sonra Anadolu turu yapan hocalar kervanına katıldı. Beşiktaş'ın hocası olacakken Süper Lig hocası sıfatını bile alamadı. Hayat böyle garip işte.

O yüzden bazen birileri bana bir teklif getirdiği zaman ve bunu çeşitli nedenlerden ötürü kabul etmediğimde aklıma hep bu örnek geliyor. Ya bu verdiğim karardan sonra Ziya Doğan gibi olursam...?

İlk paragrafta bahsettiğim gibi, aslında Ziya Doğan olmak kötü bir şey de değil. Herkesin sevdiği, emeğine saygı duyduğu, çocuğuna isim babası yapan biri oluyorsun.Ama belki de insanların sevgisinin karşılığını, hayat daha somut şeylerle sunmalı... Sunmuyor. Kimse sunmuyor. Veya herkese eşit miktarda sunuyor, sen alabildiğin kadarını alıyorsun. Biz az alıyoruz.

Şimdi Ziya Doğan nerede? Belki de çok mutludur. Ama biz oturduğumuz yerden insanları izlerken, eğer onları görmüyorsak, iyi yerde olmadıklarını düşünüyoruz. O da başka bir konu.

Adam savunma futbolu oynatıyormuş... Elinde Hasan Üçüncü, Hüseyin Cimşir varsa öyle oynatır. Elindeki şartlar neyse onu uygular. Buradan bile yola çıkıp bir bağ kuruyorum adamla.

Hadi futbolcuları anladık da teknik direktörlerle de bağ kuracak, metafor üretecek hale gelince sağlıklı bir kafa yapımız olmadığı ortaya çıkıyor. Hem Ziya Doğan ne abi? Aslında Cihat Arslan tam özdeşlebilecek biri. Herkesin sevdiği ama başarısız olan... Tam ben. Ya da olmak istediğim. Hani başarıdan geçtik bari herkes sevsin, iyiliğimizi istesin. Başarılı olmasak da olur.

Zamanında Rijkaard ile ilgili metaforlar kullanıyorduk. O yeniydi, başkaydı. Biz de onun varlığı sayesinde hayatta yenilik yapmaktan korkmayacaktık. O başarılı olunca biz geleneklere bağlı yapımızı kıracaktık. Olmadı. Biz de kıramadık. Saçlarına ak düşen "Kıvırcık"  yapamadı. Cihat Arslan da kıvırcık belki o yapar. Veya Hamza Hamzaoğlu da güzel adam, iyi örnek.

Gerçi bizim saçlar dökülüyor, giderek Ziya Doğan olmaya doğru yol alıyoruz... Korkmamak mümkün değil.


Cuma, Mayıs 24

Karpatlar'ın Brezilyası



Ben Brezilyalı değilim ama Brezilyalılar'dan daha iyiyim. Ben de Köstence'deki plajlarda oynadım. Taffarel neden böyle söylediğimi çok iyi biliyor. Taffarel, Galatasaray'a geldiğinde karşılıklı bir maç yaptık. O karşı takımdaydı. Galatasaray ile Metro Stars maçı. Taffarel antrenman maçı olduğu için kaleden çıkmıştı, ortalarda geziyordu. Bir çektim topu orta sahadan gol attım. Golden sonra ona "Ben oynarken kalede bekle" dedim.

Ondan sonra her zaman ona takıldım:

"Bak Tafa, Köstence'de de Breziyalılar var"

Güzel Oyun Belgeseli (Galatasaray-Metro Stars maçında niye rakipler onu anlamadım)

Çarşamba, Mayıs 22

Triple Dog



Şu filmi niye izlediğimi hiç bilmiyorum. Gençlik dizisi/filmi; 3-5 tane de kız görünce sorgulamıyorum.

Salı, Mayıs 21

Adam Olacak Çocuk


Dikkatinizi çekerim, öncelikli hedefi 3 büyük takımdan birinde oynamak değil, 3 büyük takımda oynamak.

Bismillah


İmam cenazeyi kaldıracak mı?

Pazartesi, Mayıs 20

Internetin Tozlu Sayfası



Youtube'da oradan oraya zıplarken karşıma çıkan bir şarkı. Sadece 3.57 dakika. Hatta ilk 2.40 dakikası sadece. Çok mu güzel? Değil. Ama beni etkiledi. Çok tanıdık geliyor. Sanki eskiden, çocukken çok dinlemişim gibi. Oysa ne grubun adını biliyorum, ne şarkının (Sonradan araştırdım biraz). MeksikalıArjantinli mi belli değil. Kim oldukları, ne dedikleri her şey benim için muamma. Bir anda denk geldi, bilinçaltındaki bazı hisleri uyandırdı. Sanki 30 sene boyunca o anı bekleyen; görevi, ortaya çıkınca insana geçmişini hatırlatmak olan bir aile yadigarı gibi.

Bazı duyguları, anıları hatırlattı. Zaten müzikten, şarkılardan, melodilerden genel olarak beklediğim bu. Kalite umurumda değil, anlamam da... Sonunda o güzel duygular çıksın ortaya yeter.  Adamların ne dediğini bile bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bu şarkıya kendi kafamda bir klip çektim, söz de yazdım. Çok güzel oldu. Çok güzel şeyleri hatırladım. Eski güzel günleri. Bir daha göremeyeceğim güzel günleri. Belki ancak öldükten sonra göreceğim günleri...

Bir albümün kapanış şarkısıymış ve 1990'da yazılmış. Bundan daha güzel bir benzerlik kurulamazdı..

Ne Gerek Var



Aradan 20 gün geçti ve Arda dedikoduları yine çıktı. Bu fotoğraf çekildikten birkaç saat sonra... Ardalı Atletico, Kral Kupası'nı kazandıktan 1 gün sonra...

Arda Turan hayatımızda 2006 yılında girdi. Manisaspor'da kiralık oynarken. Aradan 7 sene geçti. O dönemde doğan çocuklar okula başlayacak ve çoğunun adı Arda. Ben o zamanlar 21-22 yaşında bir üniversite öğrencisiydim. Arda'dan sadece 2 yaş büyüğüm. O da, ben de değiştik 7 senede. Hem de defalarca. Olaylara bakışımız da, hayata bakışımız da...

Buradan gittiği zaman neredeyse ondan nefret edecek noktaya gelmiştim. Belki de sırf bu yüzden tam zamanında gitti. O gitti Galatasaray iki kere şampiyon oldu. Mutlu olduk. Ben de, o da... Öte yandan Galatasaray'ın başarılarına eskisi kadar önem vermediğimi fark ettim. Futbolcuların emeklerine daha çok saygı duymaya başladım. Ben değiştim.

Arda da İspanya'da bambaşka bir adam oldu. Psikolojik olarak rahatladı. Mutlu. Yüzü gülüyor. Topunu oynuyor. Atletico Madrid gibi bir kulübün tarihine adını yazdırıyor. Herkes onu çok seviyor, hocası -dünya futbolunun unutulmazlarından- ona tapıyor. Onun başarılarıyla gururlanmak istiyorum ama tribünde yaptığım tezahüratlar nedeniyle de o gururun parçası olmaya utanıyorum. Ama yine de seviniyorum. Her geçen gün ona daha çok ısınıyorum. O da tıpkı 2006'daki sempatik Arda gibi oluyor. Galatasaray A takımıyla beraber katıldığı ilk kampta saçı kesildiğinde ne kadar mutluysa, Real'i yendikten sonra saçı kesildiğinde de benzer mutluluğu yaşıyor.

Derken Ünal Aysal çıkıyor, Arda dönmek istiyor diyor. Gerçekten istiyor mu? Eğer istiyorsa, benim için  hayal kırıklığı olur (Çok da önemli ya benim isteklerim). La Liga'nın yıldızı, İspanyolların sevgilisi, Falcao'nun kankası, Avrupa'nın gözdesi, gerçekten de Türkiye'ye dönmek mi istiyor? 

Oynamadığı her maçtan, sakatlandığı her andan, verdiği röportajdan, gol sevincindeki mesajdan, suratının asıklığından, antrenmandaki isteksizliğinden, kız arkadaşıyla gezmesinden, rakip takımdaki arkadaşıyla sohbetinden, burada yaptığı her şeyden, sayfalarca haber ve yorum üretebilecek bir ülkeye dönmek mi istiyor?.

Aklım almıyor, gönlüm el vermiyor. Arda, farkında değil ama o geri dönerse Türk futbolcusuna da ihanet eder (İhanet ağır kelime belki ama karşılığını bulamadım). Nasıl ki Drogba Marsilya'da oynarken Porto'yu çalıştıran Mourinho'yu mest ediyor ve Mourinho ona şaka yollu da olsa "Ülkende senin gibi başka futbolcu var mı" sorusunu soruyor, Arda'nın attığı her gol, her galibiyet buradaki futbolcuların CV'lerine bakan bir göz daha olarak geri dönecek.

Biz evimizdeki, sokağımızdaki futbol ortamından bile kurtulmaya çalışırken, bu iğrençlikten,sahanın içini göremeyecek kadar puslanan atmosferden kaçmayı düşünürken, Arda neden buraya dönmek ister....

Arda gelirse eğer, Sergen'den sonra yeteneklerine ihanet eden ikinci Türk olacak. Gelmesin, Sergen olmasın Tugay olsun. Arda olsun. El Turco olsun. Başka bir şey olsun. Ama yeter ki buralarda olmasın. Buralarda çürümesin. Kendini bulmuşken kendini yeniden kaybetmesin.


Pazar, Mayıs 19

Değişen Yok




Bir hafta boyunca bir şeyler yazmamak istemedim. Konuşasım bile yoktu. Pişmanlık dediğin böyle bir şey herhalde. Oysa herkes olan biteni yılların sosyologu edasıyla didiklemiş ve gördüğüm kadarıyla kimse kendisini birazcık suçlu hissetmememişti. Ulan ben niye o zaman böyle şeylere yapıyorum)

Bir hafta boyunca kimse kendinden bahsetmedi, her kesim başkasını suçladı, kendi sorumluluğunu görmezden geldi. Ama gözyaşları dökmeye devam etti. O gözyaşlarının aslında timsah gözyaşı olduğu ortaya çıktı. Ölen ve öldürenden çok; kendisinin ölen ve öldüren olmadığı için bir huzur kapladı herkesi. Ondan sonra sahte lanetler... Ve aynı oyun yine başladı.

Nasıl bu kadar kesin bir şekilde karamsar konuşuyorsun? İnsanların duygularını ön yargıyla değerlendiriyorsun?

Sezonun en gergin olmayan en rahat haftasında; sadece 4 maçın oynandığı bir günde; bir futbolcu kanırtmaktan bahsetti, 

Bir tribün, taziye ve ırkçılık karşıtı pankartlarının tam karşısına samimiyetten yoksun bir pankart hazırladı.

Yayıncı kuruluş spikeri ırkçılığın üzerini kapadı, yarışmaktan bahsetti. Müdürü "Türkiye'de ırkçılık yok" dedi, tribünlerdeki şiddetin tek sorumlusu olarak taraftarı gösterdi.

Bir futbolcu 2 sene önceki şampiyonluk konusunda kafası karışık şekilde konuşmaya devam etti.

Bir futbol takımı, taraftarının istemediği şekilde rakip takımla beraber tribünü alkışladı. Hocası ve başkanı konuyla ilgili ayrı düştü.

Bir başkan ırkçılığın üzerini kapatmak gerekir dedi, döndü bu sefer ezeli rakibini suçladı.

Kimse geçen süreçten, son 5 günden ders çıkarmadığı gibi, herkes yaşanan bütün olayları kendisini üstün çıkarmak için kullandı. "Bir insanın canı şampiyonluklardan daha önemli" dediniz, aradan 5 gün geçtikten sonra  iki sene önceki şampiyonluğun kavgasını yapmaya devam ettiniz.

Burak Yıldırım'ın 40'ından vazgeçtim, bari 7'si geçseydi...