Salı, Mart 31

Temizlik Yanılgısı


Bu günlerde dünyada spor, hatta sosyal hayat durmuşken sık sık Corona ile ilgili postlar atacağız. Mecburuz; çünkü elimizde başka malzeme yok. Gerçi bu günler benim için oldukça verimsiz geçiyor ve blog da bundan etkileniyor. Fakat fırsat bulduğumuzda, daha doğrusu elimizi klavyeye götürecek gücü bulduğumuzda gündemimiz Corona olacak.

Bu postu da çok daha önceden yazmayı düşünmüştüm ama fırsat olmadı. Daha Türkiye'de Covid19 vakası görülmediği günlerde yazmak kafamdan geçmişti. Nereden baksan en az iki hafta öncesi. Şimdilerde ise Türkiye, dünyada en çok Covid19 vakasının görüldüğü 15 ülkeden biri oldu. Yani gündem çok değişti. Yine de biz iki hafta öncesine dönelim; zira o günler de kendimizi kandırmayı çok seviyorduk ve bu konunun üzerine eğilmezsek ileride de kendimizi kandıracağız.

Ne diyorduk o günlerde tüm toplum olarak?

"Corona bize gelmedi, çünkü biz çok temiz bir toplumuz" veya "İtalya'da el yıkama oranları çok düşük ama Türkiye'de çok yüksek, o yüzden Corona bize uğramaz" gibi söylemler o günler çok revaçtaydı. Gerçekten öyle mi?

Türkiye ile Avrupa toplumunu kıyasladığımız zaman çok temel farklılıklar karşımıza çıkar. Bunu sosyal hayatın her noktasında, hatta yaşam tarzlarında görmek mümkündür. Zaten Türkiye toplumunda yaşanan sorunlar ve çatışmalar da bize bazı farkları gösterir. Türkiye toplumu; toplumsaldır. Beraber yaşar. Bu bazen dayanışma kültürünü ortaya çıkardığı için çok övülür ama o dayanışma kültürü de 40 yılda bir ortaya çıkar. Çoğu zaman ise yani gündelik yaşamda, o beraber yaşama hali evlere, ailelere ve hatta direkt bireylere hükmeden 'başkalarını' hayatlarımıza sokar. Bunlar çok derin konular olduğu için detaya girmeye gerek yok ama temizlik alışkanlıklarımız da bu noktadan çok uzakta değil.

Türkiye'de bazı temizlik alışkanlıkları Avrupa'da yoktur. Akla ilk gelen taharet oluyor ama ondan bahsetmiyorum. Mesela ayakkabıyla eve girilmez. Evler, dükkanlar devamlı temizlenir. Askerde en önemli konulardan biri mıntıkadır. Fakat aslında tüm bunlar toplum olarak beraber yaşamamızla alakalıdır. Hayatımızda, kişisel alanlarımızda çok fazla insan vardır ve onlara 'rezil' olmak istemeyiz. Temiz olmak zorundayızdır. Temizliği sevdiğimiz için değil, temiz olmazsak ayıplanacağımız için temizleniriz. Esas derdimiz temiz olmak değil, insanların bizi temiz olduğumuzu sanmasıdır. 

Mesela çok bahsedilen bu el yıkama mevzusu bile bir örnektir. Çok temiz tuttuğumuz evlerimizde aslında elimizi çok fazla yıkamayız. Bazen tembellik yaparız; çünkü kimse bizi görmez. Gittiğimiz lokantanın, barın tuvaletinde tanımadığımız biri varsa veya ortam boşsa tuvaletten çok rahat el yıkamadan çıkarız (bu arada kapıyı tutmamaya özen gösteren de çoktur) ama mesela iş yerinde, okulda veya arkadaşlarımızla girdiğimiz AVM tuvaletlerinde elimizi yıkamadan çıkmayız. Önemli olan ellerin temizliği değil, bizi tanıyan insanların elimizi temizlediğimizi görüp görmemesidir. Zaten el yıkama konusunda hassas bir toplum olsaydık, son iki haftada ana haber bültenlerinde bile "Eller nasıl yıkanır?" temalı videolar dönmez, profesörlere bu konu hakkında soru sormazdık. Yani daha bilinçli olurduk. Askere gidenler bilir, orada bile 20 yaşındaki gençlere ellerin nasıl yıkanacağını anlatan görseller vardır. Diş fırçlama konusuna girmiyorum bile. Yani el yıkamayı bilmediğimiz, Covid19 ülkeye girdikten sonra iyice ortaya çıkmış oldu.

Kalabalığın o baskısı önemlidir ama. Onu atlamamak lazım. O baskı sayesinde evlerimizi temiz tutarız. Mesela ertesi sabaha bulaşık kalmaz. Evin salonu devamlı topludur. Çünkü her an misafir gelebilir! Yani biz rahatsız olduğumuz için değil, baskın yeme korkusudur. Eve gündelikçi çağıran bile, bir gün öncesinde gündelikçiye rezil olmamak adına önden bir temizlik yapar. Diğer yandan toplumda daha pis oldukları düşünülen ve gerçekten de bu standartın altına düşen gruplar vardır. Mesela öğrenciler ve az arkadaşı olan bekarlar. Çünkü onların evine çok kimse gelmez. Gelen de kendileri gibi öğrenci veya bekardır. O nedenle gelen, halden anlar. O nedenle evi temiz tutmak gibi bir dert öncelik değildir.

Tabi burada verdiğimiz örnekler, biraz düzene giriyor. Yani hijyenden çok tertipli olma hali diyebiliriz. Ama zaten hijyen sınavı da sokakta verilir. Çünkü pislik sokaktadır. Evde ne kadar kirleneceksin de hijyen sıkıntısı yaşayacaksın? 

Zaten bu Corona çıktığında ortaya atılan temizlik efsanelerinin safsata olmasının nedeni de buydu. İnsanlar hijyene dikkat etmediği için hastalanıyorsa bunun sebebi ev temizliği değil sokaktır. Sokaktaki yaşam tarzıdır. Maalesef bizim en pis olduğumuz nokta da orasıdır.

Evet kimse eve ayakkabıyla girmiyor burada ama herkes sokakta çöpünü yere atıyor. Sokaklar izmarit dolu mesela. Ya da otobüste, metrobüste yenilmiş içilmiş paketler şişeler, gün boyunca İstanbul turu atıyor. Binlerce kişi o otobüse biniyor ve o pislikle temas ediyor.

Evet herkes taharet alıyor ama herkes sokağa tükürüyor. Sokaklar balgam dolu. Arkasını temizleyen, önden boşaltıyor! Hadi tükürüğü geçtim, sokağa sıçan bile görüyoruz.

Veya evet herkes dükkanını temizliyor, hatta sırf o temizlik için mesaisine bir saat erken başlıyor ama dükkanı temizlerken kullandığı suyu (artık pisleşmiş suyu) sokağın ortasına döküyor.

Aslında son günlerde iyice kafamıza sokulan konuya değinmeye gerek yok ama yine yazalım. Hapşırırken, öksürürken elini kapatan yok. Özellikle kalabalık şehirlerde üstünüze hapşıran biri denk gelebilir. Hadi bu her zaman olmuyor belki ama mesela yüzünüze sigara üfleyen biri muhakkak denk geliyordur. Bu da kişisel alanların ne kadar dar olduğunun bir göstergesidir. Zaten hastalık bulaşması da, başka virüslerle, bakterilerle muhattap olmak da en çok bu noktalarda yaşanıyor.

Aslında toplum-birey çatışmasını temizlik olgusu üzerinden anlatan en iyi örnekler arabalardır. Biraz tozlanmış bir arabaya hemen mahalleden birileri "Beni yıka" yazar. Tozlu arabaya kimsenin tahammülü yoktur. Belki de arabasına bu not düşülmesin diye çoğunluk bu konuda çok titiz davranır. Fakat o temizlenmiş arabaların camlarından yollara çöpler atılır. Arabanın içinde bir çöp torbası bulundurmak kimsenin aklına gelmez. Arabada çöp birikmez; ne olur ne olmaz ansızın biri biner rezil olmamak gerek! O yüzden sal camdan aşağıya...

Tabi dünyayı esir altına alan Corona salgınını toplumsal farklara indirmek büyük yanlış olur. Fakat zamanında bu hataya düşüldü. Türkiye, virüsten etkilenmedikçe bunu tarihi ve toplumsal bir zafere dönüştürmek için türlü bahaneler ürettik. Belki biraz şanslıydık, belki de güçlü önlemler alındı. Fakat temizlik konusunda kendimizi biraz fazla kandırdık.

Avrupa konusunda çok hakim değilim ama bazı kişisel gözlemlerim var. Orada ev hayatının bizimki kadar temiz ve düzenli olmadığını dizilerden ve filmlerden görüyoruz. Çünkü 'yeterli' derece temizlik onlar için geçerli oluyor. Dışarıdan denetleyen, didikleyen, beğenilmediği zaman dedikodusunu yapanlar olmuyor.

Fakat sokakta durum daha farklı. O kısmı gözlemle imkanımız oldu. Tabi ki "Bal dök yala" konumundan bahsedemeyiz ama buradan daha farklı olduğunu da kabul etmek zorundayız. Biraz bireysel yaşamın getirdiği alışkanlıklar, biraz kurallar, biraz da kuralları denetleyebilen mekanizmalar sayesinde ortak alanlar çok daha temiz tutulabiliyor. Tabi bu temizlik seviyesi de onları Corona'dan koruyamadı ama herhalde başka hastalıklardan koruyabilmiştir. Sadece İtalya'da Covid19 yüzünden ölenlerin sayısına şaşırırken bir kez daha öğrendiğimiz yaş ortalaması bize bir şeyler anlatıyor olabilir...

Pazartesi, Mart 30

My Dinner with Hervé


Biraz yavaş temposu ve karanlık sahneleri nedeniyle uykulu bir halde izlendiğinde seyirciyi zorlayabilecek bir film. Fakat bu dertleri atlattığınızda oldukça kaliteli bir işi karşınızda buluyorsunuz.

Esasında izlemeden önce ben de çok keyif alacağımı düşünmüyordum. Çok beklentim yoktu. Herve Villechaize'in kim olduğunu bile bilmiyordum. Oysa Amerikan popüler kültüründe kendi has bir yere sahip olan meşhurlardan biriymiş. Filme izleyen kadar bilgim yoktu. Fakat ilginç bir hikayesi olduğunu görmüş oldum. O hikayeyi gün yüzüne çıkaran ise Sacha Gervasi. Kendisi filmin hem senaristi hem de yönetmeni. Fakat asıl önemlisi; Herve ile tanışan ve onun hayat öyküsüne inebilen biri. Gervasi, öyküyü sinemaya aktarırken kendisi yerine Danny Tate isimli bir karakter yaratıyor. O karakteri de Fifty Shades of Grey'de tanıdığımız Jamie Dornan'a teslim ediyor. 

Dornan, kariyerinin referans filmi nedeniyle çok sempatiyle baktığımız bir aktör değil ama bu filmde fena iş çıkarmıyor. Yine de My Dinner with Hervé bir tek kişilik şova sahip ve o şovun yıldızı da Peter Dinklage. Dinklage'i ilk olarak yıllar önce Nip Tuck'ta izlemiştim. Ondan sonra çeşitli yapımlarda yer aldı ve ünü arttıkça arttı. Fakat bende hiçbir zaman Marlowe Sawyer karakteri kadar heyecan uyandırmadı. İşte burada o günleri aratmadı. Belki de Dinklage, kendi kariyeri ve hayatı ile Herve arasında bir bağ kurdu, benzerlikler yakaladı. Bu da ortaya muhteşem bir işin ortaya çıkmasına neden oldu. Hatta sesiyle, tavırlarıyla Javier Bardem'i bile andırdığını söyleyebilirim.

Gervasi, elindeki biyografik öyküyü çok iyi bir kurguya dönüştürüyor. Ömründe geçirdiği bir geceden, koca bir hayatı ve kariyeri anlıyor, ardından da bunu bir filme döküyor. Ayrıca elindeki oyuncularından çok iyi faydalanıyor. Son sahnede Bittersweet Symphony ile de son noktayı koyuyor.

İzlenmeye değer bir film.

Cumartesi, Mart 14

Geri Dönünce Ne Olacak?


Dünya krizde. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştık. Daha doğrusu bizim kuşak yaşamadı; insanlık ise çok defa gördü. Herhalde bu kadar geniş bir coğrafyaya etki eden son kriz İkinci Dünya Savaşı'dır. Onu da yaşamış insanların sayısı zaten çok az. İronik bir şekilde, Corona'dan en çok etkilenen de onlar.

Fakat bizim için yeni ve görülmemiş bir durum. O yüzden ne yapacağımızı pek bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum. Bekleyip göreceğiz.

İşin futbol kısmına girelim ama yavaştan. Malum tüm ligler, turnuvalar durma noktasına geldi. Bu yaz bir de Euro 2020 ve olimpiyat senesiydi. Hayat normale döndüğünde bile her şey normal olmayacak.

Öncelikle yazdan başlayalım. Henüz Euro 2020 ertelenmedi ama büyük ihtimalle bu hafta içi ertelenme kararı alınacak. Peki ne zaman oynanacak? Zira ulusal ligler ve Avrupa kupaları henüz tamamlanmadı. UEFA delegeleri bu konuyu detaylı konuşuyordur ama en iyi kararı almak zorundalar. Oyuncuları, taraftarları ve ne yazık ki futboldaki paranın esas kaynağı olan sponsorları  da düşünmek zorundalar. Fakat herhangi bir unsuru daha öne koymak hata olur.

UEFA, büyük ihtimalle Euro 2020'ye çok fazla bel bağladığından, en çok güvendiği ve her sene dünya kadar para kazandıran turnuvası Şampiyonlar Ligi'nden vazgeçti. Sırf Euro 2020 ertelenmesin ve takvim sıkışmasın diye Şampiyonlar Ligi gibi bir organizasyonun taraftarsız oynanmasını göze aldılar. Bazı maçlar boş tribünlere oynandı. Ne yazık ki yanlış karardı. Hatta bazı maçlar seyircili oynandı ki bu daha da büyük bir hataydı. Mesela binlerce Atletico Madrid taraftarı, Corona'nın en yaygın olduğu ülkelerden birinden kalkıp İngiltere'ye gitti. Sadece stadyuma girmeleri veya yola çıkmaları mesele değildi. Aynı zamanda birçok barda bira içtiler, tuvaletlere girdiler ve sosyal hayata karıştılar. Muhakkak virüsün yayılmasında etkisi oldu.

Yani maçların ertelenmesi gecikti. Euro 2020 için alındığını düşündüğüm bu karar ne Euro 2020'yi kurtaracak ne de hasta dünyaya bir katkı sağladı. Peki şimdi ne olacak? Euro 2020'nin 2021'de oynanması gündemde. Bu birçok sponsorun zarar etmesi demek. Zira Euro 2020 temalı, logolu birçok ürün piyasaya sürülmeyi bekliyor. Turnuvanın Euro 2021 olarak adlandırılması bile büyük bir zarar demek. Üstelik üretimin durma noktasına geldiği bir dönemde bunu telafi edecek bir çalışmanın oluşması da ayrı bir sıkıntı.

Tabi bunu en iyi senaryo için söylüyoruz. Yaygın beklenti olan havaların ısınması ve evresel karantina sayesinde virüsün bulaşma hızı yavaşladığında, böylece 1-2 ay içinde normal hayata dönmemiz halindeki durumdan bahsediyoruz.

Şu günlerde sıkça konuşulan; "Şampiyonlar, liglerin güncel durumuna göre tescil edilsin" veya "2019-20 sezonları oynanmış sayılsın" düşünceleri ise orta vadede zararlı. Eğer sezonun ilk kısmında olsaydık bu görüşlere katılabilirdim. Fakat dörtte üçü bitmiş bir sezona böyle bir değerlendirme yapmak hem emek veren futbolculara hem de futbolu takip eden futbolseverlere haksızlık olur.

Mesela şu an Barcelona medyası bu konuyu çok fazla dillendiriyor. Fakat bu karar bile bir haksızlık barındırıyor. İspanya'da maçlar bir hafta erken durdurulsaydı Real Madrid şampiyon sayılacaktı, bir hafta geç ertelendi diye Real Betis'e yenilen Real yerine Barcelona'nın şampiyon sayılması haksızlık. Hani İngiltere'de Liverpool'un şampiyonluğuna kimsenin lafı olmaz da diğer liglerde durum öyle değil. Üstelik küme düşme hatları, lige çıkanlar gibi konular adalet konusunda çok daha sarsıcı yaralar açar. 

Diğer yanda taraftarlar var. Futbol artık tutkuların esiri olmuş insanlar tarafından takip edilen romantik ve duygusal bir oyun olmaktan çıktı. Yine çok seviliyor, yine izleniyor ama artık futbol bir eğlence aracı ve o noktada da birçok rakibi var. İnsanlar zamanlarını futbola ayırıyorsa, başka şeylerden vazgeçiyorlar demektir. 25 hafta, boyunca, dokuz ay boyunca bir organizasyonu sıkı sıkı takip eden, maçlarını izleyen, haberlerini okuyan, tribünlere giden, zaman harcayan, futbol için sosyal hayatından vazgeçen veya kısıtlayan insanlara "Bu sene iptal" demek çok da sağlıklı bir durum değil. Neredeyse şike ve doping gibi bir konunun yaratacağı 'güvensizlik' duygusuna yakın bir tahribat yaratabilir.

"Böyle bir sorun varken insanlar bunu mü düşünecek?" diye bir soru gelebilir. Fakat zaten bu hissiyat dışarıya yansımayacaktır. Yani insanlar bundan rahatsızlık duyup sokağa dökülmeyecek, isyan etmeyecek. Fakat ertesi sezon başladığında, bir sonraki sezonlar başladığında, sosyal hayatındaki birçok seçenek arasında kararsız kaldığında "Futbol sezonunun ne olacağı belli değil, boşver" demesi muhtemel hale gelecektir. Muhakkak insanlar sevdikleri takımların, taraftarı oldukları kulüplerin peşinden gitmeye devam edecektir ama daha fazlasını gözden çıkaracaktır.

Bana kalırsa en mantıklı senaryo şu olur. Avrupa'da yaklaşık  1.5 ay futbola ara verilir. Bir ayın ardından futbolcular idmanlara başlar. Kısa bir devre arası tatili gibi olur. Ligler kaldığı yerden devam eder. Şampiyonlar Ligi finali temmuza, Euro 2020 de Ağustos'a sarkar. Turnuvanın hemen ardından da yeni sezon başlar. 2020-21 sezonunu yetiştirmek için de bazı yerel kupalardan bir seneliğine feragat edilebilir.

Fakat eğer yerel ligler mi yok sayılsın yoksa Euro 2020 mi ertelensin ikileminde kalınıyorsa, Euro 2021 iyi bir alternatif olur. 

Bloga sık sık yazı yazmıyoruz. Bu ara futbol da durunca çok fazla üretmemiz mümkün olmayacak. Haliyle bu tip konuları tartışacağız, yazacağız. Tabi ki bu salgının en kısa sürede durması ve normal hayata dönmemiz, insanların sağlığına kavuşması en öncelikli hedefimiz ve beklentimiz. Fakat döndükten sonra da çok büyük bir görev insanlığı bekliyor. Sistemler sarsıldı, birçok sektör çöktü. Eğlence sektörü bu tip konulardan en önce nasibini alan mecra. Futbol da eğlence sektörünün bir parçası. Birçok insan futbol sayesinde para kazanıyor. Büyük ihtimalle kısa sürede işten çıkarmalar, iflaslar da başlayacak. Bu da virüs kadar olmasa da insanlığı tehdit edecek. UEFA gibi kurumların kısa vadeli, günü kurtarmalı çözümlerden sakınması gerekiyor.

Evlerimize kapandığımız bugünler, geleceğimiz için belirleyici olacak. Yine de her şeyin başı sağlık tabi...

Cuma, Mart 13

American Graffiti


Liseden mezun olan ve gelecek kaygısı taşıyan (ya da belki de taşımayan) gençler California sokaklarında arabalarıyla turluyor. Bu kadar basit bir konuyu, herhangi bir sürükleyici olay olmadan filme çekmek ve o filmden bir dönem analizi, bir gençlik tasviri, bir kültür aktarımı yapmak çok klas iş...

Bunu yapan adam George Lucas. Star Wars'tan hemen önce, çok basit bir sinema diliyle Amerikan gençliğini beyaz perdeye taşıyor. Herhangi bir olağanüstü/fantastik öğe yok. Hatta sinema izleyicisini koltuklara mıhlayacak herhangi bir olay da yok. Tabi ki ara sıra yarışan, birbirine meydan okuyan, kavga eden, polisten kaçan, birbirleriyle flört eden gençleri görüyoruz. Fakat bunlar bir heyecan duygusu yaratmak, seyirciyi koltuklara mıhlamak için kurgulanmıyor. Zaten 60'ların sokaklarında her gece yaşanabilecek olaylar, diyaloglar bunlar. Uzun bir gecede yaşanan, birkaç gencin başından geçen olayları, birkaç saati anlatan bir film. Benim için gerçek bir sinema deneyimi. En sevdiğim filmlerden biri olmadı ama izlerken çok keyif aldım.

Çok sayıda şarkıdan oluşan ve bir radyo programına dönüşen soundtrackler, komik replikler, dış mekan tercihleri filme şık bir hava katıyor. 1973 yapımı filmde, sonrasında Hollywood'a damga vuracak genç isimler rol alıyor. Hatta filmde yıldız isim olmaması nedeniyle yapım şirketi filmden baya umutsuzmuş. Zaten Lucas da filmi sadece 750 bin dolara çekmiş. Hatta birçok set çalışanı ilk etapta ödeme alamamış. Bu da filme olan saygımızı arttırıyor ama keşke bu film gişede başarılı olmasaydı! Zira 140 milyon dolarılık bir hasılat gelince Lucas, kafasındaki Star Wars projesini stüdyolara daha rahat kabul ettirebilmiş. Sinema tarihinin en büyük kırılması belki de. Ve buna sebep olan da ne yazık ki American Graffiti. Film, sanki kendi ayağına sıkmış gibi. Bugünlerde Star Wars'la yola çıkıp Marvel ile yetişen kitleye American Graffiti'yi izletmemiz mümkün değil.

Biraz After Hours, biraz Geleceğe Dönüş, biraz Asi Gençlik, çok az Rumble Fish... Sevdiğimiz tüm filmlerden bir parça var. Kıyıda köşede Copolla var. Sonuyla da alışılmışın dışında bir mesaj verdiğini söylemek mümkün. Ara sıra oturup dönüp bakmalı...


Cuma, Mart 6

Golo #23


Haftanın birincisi seçerken iki Paços De Ferreira golü arasında kalacağımızı tahmin etmezdim.

Bu haftanın öncesinde ligin en az gol atan takımı olan Paços (22 maç 14 gol), Aves deplasmanında üç puanı üç golle aldı. Bu sezon ilk kez bir maçta üç gol birden attılar. Geçen sezon zaten 2.Lig'deydiler. Ondan önceki sezon küme düşmüşlerdi ve o sezonun da büyük bir kısmını gol atma konusundaki başarısızlıklarını sergileyerek geçirdiler. Yani gol konusunda uzun zamandır sorun yaşarken, bir de güzel gol görmeleri pek kolay değil. Hem de aynı maçta iki güzel gol atmaları mucize ile eş değer!

Bu hafta Portekiz Ligi'nde çok fazla gol atılmayınca, son sıradaki Aves ile karşılaşan Paços'a gün doğdu. Maçın 27. dakikasında Pedrinho muhteşem bir gol attı. İzlediğim anda "Haftanın golü budur" dedim. Fakat 49. dakikada Helder Ferreira da harika bir gol attı. İki gol arasında kararsız kaldım.

Aslında Helder Ferreira'nın golü daha zor ve daha güzel gibi duruyor. Fakat ufak bir kuşkumuz var. Acaba bilerek mi attı, yoksa ortayı düşündü de tesadüfen mi gol oldu? Oyuncunun kafasının yönünden, bakışlarından ve şutun hızından bilerek atıldığını düşünüyoruz ama yine de emin olamıyoruz. Üstelik bir de kaleci hatasından bahsedebiliriz. Bu da golün değerini bir derece düşürebilir.

Jeneriklik iki gol yiyen Fransız kaleci Quentin Beunardeau, belki ikinci golde hata yaptı ama ilk golde yapabileceği pek bir şey yoktu. Pedrinho, 11. haftada oynanan Tondela maçında da harika bir gol atmıştı. O haftada da çok kararsız kalmıştık ama son anda ödülü Telles'e vermiştik. Bu sefer kılpayı kazanan Pedrinho oldu.

Uzak mesafe, tek vuruş, güzel bir falso...  Bir de golden sonra tribünden çıkan ses var ki; herhalde golün ne kadar şahane olduğunu en iyi anlatan odur...



GOLO 20   GOLO 19


GOLO 15      GOLO 14

Native Son


Yine yanlış filmi izledik...

Richard Wright; 1940'larda bir roman yazar. Yaşamını güç bela sürdüren ve artık 'yırtmak' isteyen genç bir Afro-Amerikalının hikayesini kitabına taşır. Kitap ilgi çeker. Hollywood yapımcıları konuyu sinemaya aktarmak ister. Fakat dönem biraz tehlikelidir. Irkçılık, ABD'nin 'kanayan yarası' olmanın daha da ötesindedir. Kitabın nasıl uyarlanacağı konusunda kuşkusu olan Wright, eserinin haklarını ABD'deki şirketlere satmaz. Daha sonra bir Fransız; Pierre Chenal gelir ve Wright'ı ikna eder.  Kitap, filme dönüşür. Üstelik filmin başrolünde de yazarın kendisi oynar.

1951 yapımı filmin bugünkü IMDB puanı; 94 kişinin verdiği oylarla sadece 5.7'dir. İlginçtir; 2019'da bir kere daha çekilir. Yine 5.7'dir. Benim izlediğim de ikincisidir. Bana kalırsa puan olarak daha fazlasını hak eder.

Yeni versiyonunu; ne bir yeniden yapım ne de bir roman uyarlaması olduğunu bilmeden izledim. Bilseydim kesinlikle önce 1951 yapımını izlemeye çalışırdım. Yine de pişman değilim. Yeni yapımın başrolünde Moonlight'tan bildiğimiz Ashton Sanders var.

Native Son için çok fazla iyi cümlem yok. Fakat bu kadar kıyıda köşede kalmasına şaşırdım. Zira ilginç bir hikayesi var. Anlatımı da dikkat çekici. İzlerken sıkılmadım, merakla sonunu bekledim. Film bittikten sonra ufak bir sorgulama bile yaptım. Esas karakter Bigger Thomas'ın salaklıklarına kızdım, kendini harcamasına daha da kızdım. 

Sinema açısından bize belki yeni bir şey sunmuyor ama kendini izlettiriyor. Bu da romanın gücünden kaynaklı olsa gerek. Hatta belki de romanın, sinemaya aktarımında kaybolan şeyler de vardır. 

O yüzden film fena değil ama aklımız romanda kaldı.

Perşembe, Mart 5

300


Isco, Real Madrid'in en iyi oyuncusu mu? Kesinlikle değil.

Vazgeçilmezi mi? Önemli bir oyuncu olduğu kesin ama ilk 11'in değişilmezi değil. 

Mesela geçen sezon ligde sadece 11 maça ilk 11'de çıkabilmişti.  Bu sezon tüm resmi maçlarda 16 maça ilk 11'de başlayabildi. Daha çok bir rotasyon oyuncusu. Belki de en iyi 12. adam!

Fakat bu adam, formanın banko sahibi olmamasına rağmen Malaga'dan transfer edildiği 2013 yılından bu yana 300 maça çıkmış. Barcelona derbisi onun için bu anlamda değerliydi. Yaklaşık 6.5 sezonda 300 maç... Modric, Benzema veya Ramos bu rakama ulaşsa (bu arada Benzema da 500. maçına çıktı) şaşırmayız ama Isco olunca rakam gözümüzde büyüyor.

Fakat asıl mesele Isco'nun başarısı değil. Olmazdı tabi ama mesela Isco 2013 yazında Real Madrid'e değil de Süper Lig'e transfer olsaydı ne olurdu?

Mesela Galatasaray'a transfer olsaydı ve tüm resmi maçlarda forma giyseydi; yani hiç sakatlanmasaydı, hiç kart cezalısı olmasaydı, hiç kesik yemesiydi, Türkiye Kupası'nın formalite maçlardan dahi genç oyuncularla beraber sahada olsaydı toplam 337 maça çıkacaktı. Fenerbahçe'de bu rakam son Trabzonspor maçıyla beraber 329 olacaktı. Beşiktaş'ta 325'te kalacaktı.

Tüm resmi maçlardan bahsediyorum. Sıfır izin günü! Yoklamada devamsızlık yapmayacak...

Bu arada resmi milli maçları sayarsak Isco, bizim takımlarımızı yakalıyor. Yani o kadar fark bile kalmıyor!

Peki bu post ne anlatmak istiyor? Real Madrid'in banko olmayan bir oyuncusu 300 maça çıkarken, bizim en güçlü takımlarımız aynı sürede 300 maçı güç bela geçiyorsa... 

Az maç yapıyoruz... Olay bu... Ve yorgunluktan, fikstürden şikayet ediyoruz. 

Ničija Zemlja


İngilizce ismi No Man's Land ile daha çok tanınan Nicija Zemlja, izlediğimiz en iyi Yugoslavya filmlerinden değil. Fakat o coğrafyadan çıkarak Oscar kazanan tek film. 2001 yapımı bu filme kadar birçok muhteşem Yugoslav yapımı izlemiştik. Onların hiçbiri ödülü kazanamadığı gibi, mesela Underground gibiler aday dahi olamadı.

Canları sağolsun. Biz Yugoslav filmlerini Oscar alsın diye sevmedik. Fakat Ničija Zemlja'nın kazanmış olması şaşırttı. Kesinlikle kötü bir film değil. Zaten Yugoslavya'dan çıkmış kötü bir film de henüz izlemedim. Belki birçok kişi için bu "iç savaş" filmleri sıkmaya başlamıştır. Arada dost sohbetlerinde öyle yorumlar da duyuyorum. Fakat bana kalırsa; hemen her filmin çok ilginç bir konusu oluyor. Hatta birçoğu öyle konular işliyor ki, mermilerin uçtuğu,çatışmaların yaşandığı 'savaş filmi' sınıflarına girmesi mümkün olmuyor. Yani mesela 2.Dünya Savaşı ve Vietnam filmleri birbirlerine çok benzerken burada her filmin ayrı bir konusu oluyor.

Ničija Zemlja, birbirine düşman üç askeri (2 Boşnak vs 1 Sırp) merkeze almasına ve cephede geçmesine rağmen yine ilginç bir konuya sahip. Savaşın tarafsız bölgesinde tesadüfen birbirleriyle karşılaşan ve o bölgede adeta mahsur kalan askerler önce birbirleriyle çatışıyor ve sonrasında adeta dünyayı ayağa kaldırıyor.

Dikkat çekici bir konuya sahip olmasına rağmen konunun çok güçlü işlendiğini söyleyemem. Fakat diğer yandan vurucu repliklere ve sahnelere sahip. Bazen klişelere kaçmış olsa da bunu komik bir şekilde geçiştirmiş. Zaten filmin çok kaliteli bir mizahı var. Böylesine hassas bir konuda, mizah dozunu iyi ayarlamak da önemli bir başarı.

Fakat sıralayabileceğim tüm eksilerine rağmen (ki bunlar Oscar seviyesi için eksi sayılır; yoksa film çok başarılı) asıl etkileyici olan yönetmen Danis Tanovic'in ilk uzun metrajlı filmi olması. Müthiş bir başarı hikayesi. 32 yaşında, Bosna gibi küçük ve savaştan çıkmış bir ülkeden çıkarak ilk filminizi çekiyorsunuz ve Oscar kazanıyorsunuz. Tanovic ilerleyen 20 senede çok fazla film çekmemiş. Kendisini biraz geç tanımış oldum. Oscar kazanmasını sağlayan filmin ismini çok önceden duymuştum ama izlemek 2019'a nasip oldu. Yönetmenin ismini duymak da hemen sonrasına... Yakın zamanda diğer filmlerini izlemek için çok hevesliyim.


Pazar, Mart 1

Hem Atan Hem Tutan


Kaleci gollerini severiz. Ama öyle penaltıda topun başına gelenleri değil. Frikik vuranlara da saygımız var ama o başka bir alan, başka bir yetenek. Asıl mesele, son dakikada kalesinden çıkıp gol atabilmekte. O tip gollerde yetenek çok önemli değildir. Cesaret, tutku, risk gibi futbolun esas kavramları devreye girer. Bizi heyecanlandıran da bunlar...

CONCACAF Şampiyonlar Ligi'nde de böyle bir gole şahitlik ettik. Kıtanın en başarılı ülkesi Meksika'nın en güçlü takımlarından Tigres, nispeten zayıf bir futbol ülkesi El Salvador'un mütevazı takımı Alianza ile son 16 turunda eşleşmişti. İlk maçı El Salvador temsilcisi 1-0 geriden gelerek 2-1 kazandı. Hafta içindeki rövanşta da geriden gelerek turu kapacak skoru yakaladı. İlk 25 dakikada Gignac iki gol ve bir asistlik performansla skoru 3-0'a taşıdı ama devamında gelen iki golle fark bire indi. 3-2'lik skor Alianza'ya çeyrek final kapısını açacaktı.

CONCACAF'ın Şampiyonlar Ligi formatı 2008 yılında değişti. Ondan önceki dönem klasik eleme sistemiydi. 2008'den sonra grup aşaması devreye girdi ve Avrupa'daki muadiline benzer bir yapıya büründü. Gerçi son iki sezonda yine bir değişikliğe gidildi ama sonuç olarak 2008'den sonrası turnuvanın 'modern' zamanına işaret ediyor. İşte bu yenilik El Salvador takımlarına pek yaramadı. 2008'den bu yana sadece bir kez, 2012'de çeyrek final görebildiler (Isidrio Metapan) ama yarı finale hiç çıkamadılar. 

Tigres - Alianza maçının son dakikalarına girilirken tarih yazılmak üzereydi. Salvador takımları yeniden çeyrek final görebilecekti. Fakat Tigres kalecisi Nahuel Guzman kendi kişisel kariyerinin en özel anını yaşayarak bir nevi rol çaldı. 34 yaşındaki Arjantinli, birçok hücum oyuncusuna taş çıkartacak bir kafa vuruşuyla topu ağlara yolladı. 4-2'lik skor Tigres'i yarı finale taşıdı.

Tabi bir El Salvador takımının elenmesi, zayıfa biraz daha yakınlık duyan bizler için üzücü oldu. Fakat Gignac sayesinde ismi Avrupa'da sık sık duyulan Tigres de o kadar 'güçlü' bir takım değil. Daha doğrusu güçlü ama bir o kadar da kaybeden. Zira kendilerinin henüz Şampiyonlar Ligi zaferi yok. Son dört sezonun üçünde de finalde, hep bir başka Meksika takımına (America, Pachuca, Monterrey) yenilerek ikincilikte kaldılar. Çeyrek finalde MLS takımlarından FC Dallas ile eşleştiler. Kalecilerin bile gol atabildiği turnuvada her an her şey olabilir.

Cumartesi, Şubat 29

Wheeler


Böyle filmleri yakalamayı çok seviyorum. Tam bir scout'un oyuncu keşfetmesi gibi bir haz duyuyorum.

Bu film hakkında internette çok fazla bilgi bulamazsınız. Özellikle Türkçe sitelerde sıfıra yakın. Ben hiç bulamadım zaten ama illa kıyıda köşede vardır diye iddialı konuşmuyorum. Öte yandan ABD'de de çok fazla izlenmiş bir film değil. IMDB puanı 5.8. Bu puana bakarak filmi izlemeye karar vermek kolay değil. Diğer yandan bu filmi sadece 375 kişi oylamış. Bu istatistik de ne kadar kıyıda köşede kaldığını gösteriyor.

Beklenti bu kadar düşük kalınca, alınan zevk de yüksek oluyor. Kesinlikle 'harika' bir film değil. Orası bir gerçek. Fakat hikayenin işlenişi ve sonuyla insanı etkiliyor.

Wheeler, Teksas'ın taşrasında yaşayan, zar zor geçinen ama amatör olarak müzikle (country) ilgilenen biridir. Fazla konuşmayan biri olmasına çevresinde sevilir. Çevresindekiler ayrıca onun müziğini de sever. Fakat 300 milyon insanın yaşadığı ABD'de müzik piyasasına girmesine pek kolay değildir. Fakat bir anda şansı yaver gider. Birkaç günlüğüne Country müziğinin merkezi olarak kabul edilen Nashville'e gider. Orada bir yerlerde sahneye çıkar, birileri onu duyar, birileri onu birileriyle tanışır. 

Böyle bakınca klasik bir 'Amerikan rüyası' öyküsü izliyormuşuz gibi gelir. Fakat aslında tam öyle değildir. Detayları filmi izleyince görülür. Diğer yandan filmin genel özellikleri de bazı farklar barındırır. Kurgusal bir ilerleyiş söz konusuyken, bir yandan da belgesel ögeleri mevcut. Zaten filmde profesyonel oyuncu sayısı sadece bir. Wheeler karakterini canlandıran Stephen Dorff hem başrolde hem de senaryoda. Ayrıca kendisi fena halde Robert Pires'e benziyor. Geri kalanlar ise Wheeler'ın hayatına girmiş gerçek kişiler. Bu noktada filmin yaşanmış bir hikayeyi anlattığını da belirtmiş oluyoruz. Etkilenmemizin bir diğer nedeni de bu. Görüntü yönetmenliği ve kamera kullanımı da geçer not alıyor benden.

Tabi filmin eksileri de var. Mesela 100 dakika biraz fazla uzun. Genel sinema standartında çok uzun değil ama hikaye daha az süreye sığabilirdi. Gerçi film boyunca Wheeler'ın şarkılarını da dinliyoruz. Bu da hatırı sayılır bir süre tutuyor tabi. Şarkıları dinlerken filmin akışından kopmak mümkün. Fakat diğer yandan şarkılar da güzel. Özellikle o tarzı (Country) sevenler için keyifli olacaktır. Zaten genel olarak film memnun edecektir. Gerçi biraz üzecektir de...

Hikayesi benzer olmasa da son dönemde izlediğim The Rider ile benzerlikleri var. The Rider daha kaliteliydi ama iki film de farklı duruş ve anlatımlarıyla beni etkiledi. İyi ki yakalamışız...

Cuma, Şubat 28

Golo #22


Portekiz'de haftanın golü genelde, haftanın son maçlarında geliyordu. Bu hafta bir değişiklik olması adına ümitlendik. Zira haftanın açılış maçında V.Guimaraes oyuncusu DavidsonAves kalesine çok şık bir gol attı. Biraz kaleci hatası barındırsa da, diğer maçlarda onun golüne yaklaşabilen biri çıkmadı.

Fakat Pazar gününün son maçının son anlarında işler değişti. Bu maç haftanın son maçı değildi; sondan bir önceki maçıydı ama o gece şampiyonluk yarışı açısından heyecan doruktaydı. Porto kendi sahasında Portimonense ile karşılaşıyordu. Ertesi gün ise Benfica, zorlu Gil Vicente deplasmanına çıkacaktı.

Küme düşme hattında yer alan Portimonense, rakibine beklemediği kadar sıkıntı yarattı. Jackson Martinez ilk yarıda bir penaltı kaçırdı, hatta topu adeta uzaya yolladı. Eğer atsaydı maç nereye giderdi meçhul. Fakat kaçan penaltıya rağmen Porto galibiyeti bir türlü yakalayamadı. Ta ki 87. dakikaya kadar....

Duran topların usta ismi Alex Telles, bu sefer akan oyunda sahneye çıktı. Porto'nun muazzam baskı kurduğu dakikalardı ama Portimonense de pek açık vermiyordu. Haliyle o savunmayı ancak yetenekli bir ayak uzaktan şutla delebilirdi. Topu önünde bulan Telles, yaklaşık 35 metreden öyle bir şut çıkardı ki...

Zaten daha önce bu serimizde solaklara ayrıcalık tanıyacağımızı söylemiştik. Fakat bu golün de ekstra bir ayrımcılığa ihtiyacı yok. Davidson'un kendisi bile Telles'in golünü daha çok beğenmiştir! 

Porto bu golle maçı kazandı ve bir günlüğüne liderlik koltuğuna oturdu. Ertesi gün Benfica, deplasmandan aynı skorla dönünce yarış iki takım adına kayıpsız devam etmiş oldu. Bu açıdan bakınca Telles'in golünün ayrıca sezonun en önemli golü olma ihtimali de var. Golün önemi; bizim kriterlerimizden biri değil ama sezon sonunda sosyal medyada veya Porto'nun olası şampiyonluk kliplerinde bu sanat eserini çok sık görebiliriz.

Öte yandan Telles, 11. haftadan sonra 22. haftada da ödülümüzün sahibi oluyor. Sezonun şu anki bölümüne kadar 10 kere bu seriye devam edebildik ve o 10 haftada 'duble' yapabilen başka bir oyuncu çıkmadı. Bir sol bek için çok özel bir beceri...


GOLO 20   GOLO 19


GOLO 15      GOLO 14

7 Beonbangui Seonmul


Bazen izlediğim filmleri bloga yazmayı erteliyorum. Bu da erkenden söylenmesi gerekenleri geciktirmeme neden oluyor. 

7 Beonbangui Seonmul adlı Kore filmin geçen yaz izlemiştim. Çok da sevdim. Kusursuz değil ama oldukça doyurucu. Hem komedi hem de dram türüne girebilen bir film olması nedeniyle sıkıntı yaşaması çok muhtemeldi. Ne olacaktı yani; gülecek miyiz, ağlayacak mıyız? Arada kalabilirdi ama ikisi de kararında veriliyor. Gerçi gülerken bir anda ağlama moduna geçirmek pek kolay değil. O noktalarda ara sıra duygu sömürüsü yapıldığı gözden kaçmıyor. Olsun; hikayenin kendisi çok kuvvetli.

Zaten sadece seyircinin duygularıyla oynayan bir film değil. Aynı zamanda Kore toplumuna ve siyasetine ışık tutan, ara ara eleştirisini sunan bir film. Kore ile benzerliklerimiz çok fazla. Haliyle Amerikalı birinin Kore filmlerinde anlamayacağı detayları biz yakalayabiliriz. Bu filmde de iki ülke ve toplum arasında ortak noktaları görmek zor değil.

Çok fazla karaktere sahip olduğundan, güldürüp güldürüp sonda vurduğundan, müziklerin kullanım tarzından dolayı "tam bir Yılmaz Erdoğan filmi olurmuş" dedim. Devamında Erdoğan'dan çıktım ve daha genele yaydım. Türk sinemalarında gösterilse çok fazla izlenir ve beğenilirdi. Fakat ülkemizde altyazılı filmler zaten az izlenirken bir de Korece gibi kulağa uzak gelenlerin hiç şansı yok. 

Derken kötü haber geldi. Film Türkiye'ye uyarlandı. Geçtiğimiz sonbaharda 7. Koğuştaki Mucize adlı ismiyle vizyona girdi. Tabi ki izlemedim. Fakat filmin yoğun ilgi gördüğünü okuduk. İlk üç günde 615 bin seyirciye ulaşarak, tüm zamanların en iyi dram filmi açılışı rekorunu kırdı. Fakat fragmandan gördüğümüz kadarıyla iki film arasında dağlar kadar fark var gibi duruyor.

Yine de izlemeden, önyargıyla yorum yapmayalım. Türk versiyonu bir ay boyunca Netflix'te olacakmış. Büyük ihtimalle (yüzde 99.9) izlemem ama her iki filmi de izleyenlerin yorumlarını merak ediyorum. Yine de orijinal versiyonun saygım sonsuz. IMDB puanı 8.2'yi hak ediyor.

Perşembe, Şubat 27

Tarih


Blogun ilk açıldığı yıllar, bana sanki çok eski çağlarmış gibi geliyor. Sadece 11-12 sene öncesi ama artık bambaşka bir hayatım, bambaşka önceliklerim var. O günlerde Galatasaray için çok derin duygular besliyordum ve o duyguların ömrüm boyunca kaybolmayacağını hissediyordum. Şimdilerde o noktanın çok altındayım. Herhangi bir Galatasaray maçı beni heyecanlandırmıyor. Yenilgiler üzmüyor, galibiyetler sevindirmiyor. Bunun çeşitli nedenleri var ama onlar bu yazının konusu değil.

Her ne kadar Pazar günkü derbiyi evde usul usul izlesem de, çıkan sonucun ardından ne hayatım ne de duygularım değişse de, benim için sıradan bir maç gibi olsa da yine de bloga bir not düşmek gerektiğini düşündüm. Sonuçta o eski yılların bir hatırası vardır. Kadıköy'deki bir derbiye gidemediğim için işimden istifa ettiğim günler o kadar da uzak olmamalı. Gidemediğim her Kadıköy deplasmanında "Umarım benim gidemediğim maça denk gelmez" dememe neden olan bencil duyguların bir kalıntısı kalmış olmalı. Gerçi şimdilerde zaman zaman televizyondan dahi izlemediğim derbiler oluyor. Totem değil; yapacak daha iyi işlerim olduğuna inandığımdan... Yine de bu derbinin diğerlerinden farklı olduğu aşikar.

Zaten Pazar günü evimde maçı izledim. Güzel bir pazar gününün son saatlerinde sıcak evde oturup maç izlemek güzel oluyor. Fenerbahçe - Galatasaray derbisi de denk gelince başka alternatifleri kurcalamaya çok gerek kalmıyor. Üstelik son dönemdeki derbileri düşününce, kötü bir maça denk gelme korkum da çok yüksekti.

Maç öncesi beraberliği çok daha olası görüyordum. Hatta aklımdan geçen skor 1-1'di. Son yılların zevksiz derbilerine benzemeyeceğini ama yine de iki takımın çok fazla asılmayacağını düşünüyordum. Galatasaray, Kadıköy'den bir puanla dönerse üzülmez. Ersun Yanal da beraberlik çıkarırsa kovulmaz. O zaman kimse birbirini üzmez! Düşüncem bu yöndeydi.

Öngörüleri ilk yıkan Galatasaray oldu. Maça çok iyi başladı. Fakat son 20 senedeki maçların en az yarısına iyi başlamıştır. O ilk gol gelmediği takdirde de Galatasaray'ın işi zorlaşırdı. Hatta bazen ilk golü atması bile yetmezdi. Nitekim, (başta Onyekuru) o pozisyonlardan gol çıkaramadığı gibi, bir de durduk yere kalesinde gol gördü. Penaltıyı ben olsam vermezdim ama verilmesi de bir hata değil. Marcao'nun o anda öyle girmesi bile hakemin düdüğünü ağzına götürmeye yetmiştir. Biraz penaltıya davetiye gibi oldu.

Fenerbahçe eskiden 1-0 öne geçtiğinde üçe dörde giderdi. Fakat artık öyle bir oyuncu grubu yok. Sadece yetenek olarak değil. Derbileri yaşayan, derbilere bir başka hazırlanan o oyuncu grubu artık bulunmuyor. Tuncay, Lugano, Luciano, Appiah, Gökhan Gönül, Caner, Tümer, hatta gol atamasa bile Volkan Demirel gibi oyuncular sahada yok. 1-0'ı, 4-0'a taşıyacak bir açlık ve saldırganlık uzun süredir Kadıköy'den uzakta. Bundan 10 sene önce, yani yenilmezlik serisinin aslında galibiyet serisi olduğu dönemde, ilk golden kısa bir süre sonra farkı açardı Fenerbahçe. Bu hafta ise geriye yaslanmayı tercih etti. Üstelik onu da beceremedi. Galatasaray çok kısa sürede golü buldu. Ryan Donk, idmanda vuramayacağı rahatlıkta bir kafayla beraberliği getirdi. 

İkinci yarı görece daha durgundu. Galatasaray biraz daha kontrollü ve bekleyen gibi dursa da aslında topu aldığında çok daha etkiliydi. Fenerbahçe ise adeta plansızdı. Ersun Yanal, sanki elindeki kadrodan 11 oyuncuyu sahaya çıkarmış ve "Bu maçı zaten tribün kazandırır" demiş gibiydi. Bu görüntü ikinci yarıda çok daha belirginleşti. Fakat Fenerbahçe kadrosu gibi, tribünü de eski tribün değil. Derbilerin o eski atmosferi 5-6 senedir yok. Belki de seriyi kaybetme korkusu stadın üzerine kara bulut gibi çöküyordur. Gidenlere sormak lazım. Yine de ne olursa olsun, Fenerbahçe'nin rakip kalede en azından 1-2 pozisyon yaratmasını beklerdik.

Ne kadar çok gol kaçırsa da bana göre maçın yıldızı olan Onyekuru, Jailson'un arkasına sarktığı bilmem kaçıncı pozisyonda penaltıyı aldırdı. Bence bu penaltı da ağırdı ama ilkini verenin bunu da vermesi gerekirdi. O nedenle Meler'in tutarlı olduğunu düşünüyorum. Asıl tutarsız olan Fenerbahçe kadro planlaması. İki senede 10'a yakın stoper transfer eden, limitten şikayet eden, hafta içinde Rami'yi gönderen Fenerbahçe derbiye stoper olmayan Jailson ile çıktı. Ve o Jailson, sezon içinde yaptırdığı penaltılarına bir yenisini daha ekledi.

Serilerin bozulduğu veya farklı skorların alındığı maçlar tarihe geçer ve o karşılaşmaların kadroları seneler sonra bile masaya dökülür. Fenerbahçeliler 21 senelik serinin bozulduğu maçın stoperinin Jailson olduğunu hatırladıkça, mağlubiyetin acısı daha da keskinleşecektir. 

2-1'den sonra işler artık tam da Galatasaray'ın, hatta en çok Onyekuru'nun istediği şekle büründü. Üçüncü golün geleceği barizdi. Fenerbahçe'nin de gol atamayacağı aşikardı. Fakat Mehmet Ekici her an şapkadan tavşan çıkarabilirdi. Girer girmez, o soğuk haliyle çıkardığı şut inanılmazdı. Herhalde Muslera'dan başkası da kurtaramazdı. Devamında bir tane daha denedi ama yine olmadı. O ikisi olmadıktan sonra daha fazlasını denemeye de gerek kalmadı. Belki Deniz sahada kalsaydı o da tehdit yaratabilirdi ama sahada kaldığı süre bir referans olacaksa o kısım da biraz karamsar kalır.

Kupalar ve şampiyonluklar kazanan kadrolar özeldir ve kaliteli olduklarını her zaman gösterirler. O kupaları kazanmalarına neden olan maçlar esnasında devamlı kalitelerini ispat ederler, devamlı bir sınava girerler. O sınavları geçtikleri için adları tarihe yazılır. Mesela Galatasaray'ın 2000 kadrosu, tarihin en iyi kadrosudur. İyi bir oyuncu grubu bir araya gelir, rakiplerini seneler boyunca yener, şampiyon olur, kupalar kazanır ve isimlerini tarihe yavaş yavaş yazdırır. Fakat tek bir maçlık zaferler için en iyilere sahip olmanız şart değildir. O gün iyi olan kazanır ve tek maçla tarihe geçer. Bazen standart düzeyin altında bir oyuncu bile o kadroda kendine yer bulabilir. Zaten Galatasaray, 21 senede daha iyi derbiler oynadı. Daha kaliteli oyuncularla Kadıköy'e geldi. Onlara nasip olmadı, daha standart bir kadroya nasip oldu. Böyle zaferler için seneler değil, sadece bir 90 dakika yeterlidir.

Belki kulüp tarihinde çok kısa ve ufak yerleri olacak Saracchi, Marcao, Seri, Falcao gibi oyuncular bu tarihi maçın parçası oldular. Şans işte! Hatta Marcao hemen dövmesini bile yaptırdı. Fakat bu galibiyetin Fernando Muslera'ya denk gelmesi şık oldu. En çok ona yakıştı. Galatasaray'da kazanmadığı başarı, kırmadığı rekor neredeyse kalmadı. Bu da halkanın yeni parçasıydı.

Yazılacak çok şey var aslında. Bu maç o açıdan bereketliydi. Mesela Aziz Yıldırım'ın zamanında büyü yaptırdığı söylentileri yeniden akla gelmedi değil. Sanki Yıldırım, giderayak büyüyü de bozdurdu. O gittikten sonra seri de sona erdi. Büyüye inanmıyordum ama bu bile benim kafamı karıştırdı. Güney Amerika gibi yerlerde böyle bir hikaye yaratılsa, seneler içinde iyice abartılarak bir efsaneye dönüşürdü. Belki bizde de olur. Fakat büyünün veya mistik olayların dışında bir gerçek var. Kadıköy'de derbi yenilgisi görmeyen Volkan Demirel'in futbolu bırakmasının ardından oynanan ilk derbide Fenerbahçe yenildi. Bu tesadüf olamaz.

Bir de Fatih Terim gerçeği var tabi. Taktiğine, günceline girmeden; hocanın çok iyi bir Kadıköy istatistiği olduğunu fark ettim. Yani 21 senedir kazanamayan bir takımın en uzun çalışan teknik direktörünün sayıca çok fazla yenilgisi olmasını beklersiniz. Fakat son 12 Kadıköy deplasmanında sadece 3 kere yenilmiş. Bunlardan birinin 6-0 olması talihsizlik. Onun diyeti bir şekilde ödenmiş oldu belki de.

Benim açımdan ise değişen bir şey yok. Lig yarışı devam ediyor. Süper Lig'i seviyorum. beIN Sports'a yüklü bir miktar para ödüyorum. O yüzden oynanan tüm maçlarını tadını çıkarmaya çalışıyorum. Bu da o maçlardan biriydi. Fakat diğerlerinden biraz daha güzeldi...

Chosun Masoolsa


Her zaman övdüğümüz Kore filmleri sadece etkileyici ürünlerden oluşmuyor tabi. Onların da iyileri, kötüleri, vasatları var. Bazıları tamamen sinemanın kendisine katkı sunmak için üretiliyor, bazıları gişe kaygılı.

Chosun Masoolsa ikinci kısma giriyor. Bunu nereden anlıyoruz? Hikayenin işleyişinden. Tipik bir Kore filmi değil. Öyle başlıyor aslında. Zaten yerel efsanelerden beslenen nostaljik bir öykü. Bir şeylerden kaçan ve bunun için köy köy gezen, hatta suratını bile saklayan başarılı bir sihirbazın hikayesi anlatılıyor. Yaklaşık 1000 yıl öncesinin Asya'sında geçen film etkileyici bir girişe de sahip. The Prestige'i, Jack Sparrow'u, Hayyam'ı, Hacivat'ı anımsatır bir şekilde ilerlerken bir anda standart bir Hollywood filmine dönüşüyor.

Derin bir öykü beklerken, kavuşamayan aşıkların hikayesini izlemeye başlıyoruz. Aşıklardan biri prenses. Onun da hikayesi ilk başlarda filme heyecan katmıştı. Kendisi hükümdarla zorla evlendiriliyor ve sarayına gitmek için uzun bir yola çıkıyor. Tabi yanında dev bir ordu var. O yolculuk esnasında prenses ve sihirbaz karşılaşıyor. Bundan sonra da bayıyor... Bu anlarda ordunun komutanı devreye giriyor ve duruşu, sadakati, ilkeleri sayesinde bizi filme bağlıyor. Ama onun katkısı filmi kurtarmaya yetmiyor...

Filmin IMDB puanı da çok yüksek değil. Yine de 6'ya yaklaşmış ve bu beklediğimden yüksek. Hayal kırıklığına uğradık ama buna rağmen Kore sinemasından vazgeçmeyeceğiz.


Çarşamba, Şubat 26