Cuma, Nisan 3

Once Upon a Time in Venice


Bu kadrodan (Bruce Willis, John Goodman, Famke Janssen) daha iyi bir film çıkabilirdi ama izlediğimiz de fena değildi. Herhalde bu beklentiden dolayı IMDB'de oy verenler puanı biraz kıt vermiş. Taken ve John Wick gibi filmleri alaya almış ama ben o filmleri izlemediğim için konuya hakim değilim. Birçok göndermeyi anlamamış olabilirim. Belki de o yüzden filmde 'zeka pırıltısı' göremedim. Komedi filmlerinde bu çok önemlidir ve benim puanımın düşmesine neden oldu. Yine de aksiyonu ve mizahı fena değil. Süreyi de çok uzatmaması, 'çıtır' bir film olmasını sağlıyor.

Çok fazla karakterin olması ise takibi zorlaştırıyor. Bu karakter sayısının ayarını iyi tutturmak gerekiyor. Bazı filmlerde o zenginlik filme renk katarken, bazen de konsantrasyonu yerle bir ediyor. 

Son sahnesiyle sanki devamı olacakmış gibi hissettim ama gelen kötü yorumlar herhalde varsa bile bu ihtimali ortadan kaldırmıştır. Yine de hiç izlenmeyecek bir film değil. Doğru zamanda, düşük beklentilerle koltuğa oturmak lazım.

Perşembe, Nisan 2

Başkalarının Hayatı


Başlık biraz kışkırtıcı olabilir. İçimizde bulunduğumuz günlerin hassasiyeti düşünülünce sanki evde kalma kampanyasına isyan ediyormuşuz gibi düşünülebilir. Öyle bir çabamız yok. Mecbur evdeyiz. Fakat bir itirazımız var. Evde kalma mecburiyetini, aslında hoş bir durummuş gibi gösterenlere, çocuk kandırır gibi konuşanlara, bunu romantize edenlere karşıyız.

Önce başa dönelim. Türkiye'de henüz karantina gündemde değilken, hatta ilk Covid19 vakası henüz görülmemişken İspanya ve İngiltere çoktan alarma geçmişti bile. İtalya ise zaten karantinayı yaşamaya başlamıştı. O dönemde birçok ünlü, popüler ve zengin isim halkı eve çağırıyordu. Bunları daha çok medyadan ve sosyal medyadan takip ediyordum. Açıkçası o toplumların nasıl tepki verdiğini gözlemlemedim. Fakat bir yandan da o paylaşımlara şaşırıyordum. Daha doğrusu düşünüyordum; benzeri bizde olursa ne kadar tepki çekerlerdi?

Beklediğim gibi oldu. Avrupa'da gördüğü hemen her akımı uyarlamaya çalışan Türkiye (misal tuvalet kağıdı ile top sektirme) yine benzer bir hamle yaptı. Devletin çağrısına kulak veren ünlüler, reklam kampanyası yapmak zorunda hisseden markalar, sosyal medyada geri kalmak istemeyen zenginler insanları evde oturmaya çağırdı. Bunu yaparken de muhteşem evlerinden manzaralara koydular. Ben servet düşmanı değilim. Dünyanın eşit bir yer olmadığını biliyorum. Bunu yıllar içinde kabullendim. O nedenle bahçeli evinden "Evde kal Türkiyem" diyene bir nefretim yok. Belki hafifçe iç geçiririm ama o da kısa sürer. Fakat daha fazla sert tepki gösterenler de beni şaşırtmıyor. Asıl ilginç olan ise doğduğundan beri Türkiye'de yaşayanların, bu tepkilerin geleceğini bilmeden böylesine özensiz paylaşımlar yapmaları çok enteresan geliyor. Neyse zaten bu sosyal medya ajanslarının ve onların müşterilerinin konusu; biz şimdilik teğet geçelim.

Zenginlerin çağrısı beni bağlamıyor. Fakat insanlara evde yapılacaklar listesi verenlerle sorunum var. Bunu kabullenemiyorum. Hatta son günlerde öfkemin arttığı bir kesim daha var. Mesela  insanların normal zamanda sokakta veya ev dışında yaptığı şeyleri küçümseyen, o meşgaleleri değersiz kılan bir kesim türedi. Bu kibiri, bu üstten bakmayı zengin tayfa bile yapmıyor. Onlar sahip oldukları imkanlara hemen hemen herkesin sahip olduğunu zannediyorlar. Biraz ortamdan kopuk olmakla alakalı. Yanılsama içindeler. Onlar kaymak tabaka. Fakat diğer kesim orta sınıfın tüm ikiyüzlülüğünü sergiliyor. Onlarınki yanılsama değil, küçümseme. Evrensel ve ulusal bir mücadeleye katkı verdiklerini zannederken, aslında başkalarını (maddi bakımdan olmasa da) kültürel, psikolojik ve başka alanlarda ezmek için fırsat kollamaya devam ediyorlar. Bu listeye dahil olanları çok fazla sayıda, biz hepsini aklımıza yazdık. Bugünler bitince, en azından listede yer alan tanıdıklarımızla hesaplaşırız.

Yine araya girelim. Bugünlerde evde kalmak zorundayız. Mecburuz. Dışarı çıkan insanları da artık 'hastalık' korkusuyla içeri sokamayacağımızı anladık. Onların işin sağlık kısmını önemsemediklerini görüyoruz. İşe gitmek zorunda olan, çalışmak zorunda kalan insanlara lafımız olmaz, olamaz. Fakat özellikle güneşli havalarda sahilleri dolduranların büyük bir kısmının çalışan kesimden değil. Onlara salgından bahsettiğimiz zaman büyük ihtimalle 'Bana bir şey olmaz' derler. Belki de gerçekten olmayacaktır. Güvendikleri bir bünyeleri vardır. Ya da sevdiklerini de düşünmüyor olabilirler. Ya da kimseyi çok fazla sevmiyor da olabilirler. Herkes, ailesini ve akrabasını bizim ailemizi sevdiğimiz kadar sevmek ve düşünmek zorunda değil. Başka insanları, kendi hayatlarımızın öncelikleriyle korkutamayız.

Fakat diğer yandan birçok insan eve girerek işlerinden oldu, oluyor, olacak. Geçen her süre birçok insanı salgın sonrası dönemde daha zor durumda bırakacak. O nedenle artık toplumsal bir refleks geliştirilmeli ve insanlar bunlara zorlanmalı. Bugün dışarıda olanlar, yarın hayat normale döndüğünde sosyal yaşamın nimetlerinden uzak tutulmalı belki de. Bu devlet zoruyla olmamalı ama herkes kendi çevresinde bu 'dışlama'yı sağlayabilir. "Sen dışarıda gezerken, ben evde işimi kaybettim. O yüzden şimdi benimle bu lokantaya giremezsin" diyebilmeli veya işler ters giderse diyeceğini belirterek tehdit etmeli!

Tabi bunlar ütopik düşünceler. Ne de olsa insan ne kadar beylik laflar ederse etsin, sınırın dışına bir tanıdığı çıktığı zaman "Ama o benim sevdiğim biri" diyerek sınırlarını esnetir. Twitter'da çok görürüz bunu. İnsanlar, deli gibi savundukları görüşleri sayesinde bir kimlik edinir, daha sonra bir arkadaşları o görüşlerin dışında bir tavır takındığı zaman "Ama o böyle demek istedi" diyerek korumaya geçer. O nedenle yukarıdaki düşüncemiz de toplumsal hayatın dinamiklerine çok uymayacak.

O nedenle biz asıl konuya dönelim. Evde kalmalıyız. Evdeyiz de zaten. Sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Gerçi günlerdir evden çıkmayan biri olarak beklediğimden daha iyi durumdayım. Senede sadece 4-5 günü evden hiç çıkmadan geçiren biri olarak tahminimden çok iyi dayandım. Daha da bir süre giderim. Ramazan'a kadar dayanırsam gerisi de gelir gibi düşünüyorum. Zaten evimde mutluyum. Güzel bir düzenimiz var. Zaten evde olmak sorun değil ama daha önce dışarıda yaptıklarımızı şimdi yapamamak can sıkıyor. Üstelik bunun ne kadar süreceğini de bilmiyoruz. "Sayılı gün çabuk geçer" sözü bir kez daha doğru çıkıyor. "Şu gün bitecek" dense ona göre hazırlar insan kendini. Fakat bilinmezlik, belirsizlik insanı daha da geriyor. Zaman zaman askerlikle kıyaslıyorum. Orada da sosyal hayatın nimetlerinden uzak kalıyordu insan. Hatta bir evin konforu, aile sıcaklığı da yoktu. Ama insan ne zaman biteceğini bilince kendini şartlara daha iyi hazırlıyordu. Bugünlerde böyle bir şansımız yok.

Bu belirsizlik hissinin yarattığı gerginlik giderek sertleşiyor. Asıl sıkıntı da burada. Tuzu kuru kesimin (kaymak tabakadan bahsetmiyorum) daha rahat olması ve sayesinde çevresine daha rahat akıl vermesi, öfkenin adresini şekillendiriyor.

Şimdilerde "Karantinada neler yapılır?" diyerek akıl verenleri de duyuyoruz. Liste veriyorlar. Kitap okuyun, klasikleri bitirin, film izleyin, Tarkovski filmleri için en güzel zaman, spor yapmayı ihmal etmeyin, işte evde yapabileceğiniz hareketler, yemek yapın, yemek yaparken deneysel takılın.....

İnanılmaz. Akıl almaz. Dışarıda dünya salgından kırılırken, insanlar ölürken, insanların sevdikleri kalabalık ortamlarda çalışmaya devam ederken, ekonomiler sarsılırken, iş yerleri kapanırken, insanlar işsiz kalırken, insanların geleceği ertelenirken onlara Tarkovski izlemelerini mi öneriyorsunuz? Üstelik bunu da öyle bir dille yapıyorsunuz ki, sanki bunu yapmayan kültürel anlamda eksik kalacakmış veya karantinayı boşa geçirmiş gibi...

Blogu takip eden bilir; bilmeyen de şöyle bir göz gezdirirse anlar. Film izlemeyi çok seviyorum. Haftada 4-5 film izlerim herhalde. Salgın başladığından beri ise 20 günde üç film izledim. Dergi, gazete, kitap okumayı çok severim. Son 20 günde toplam 20 sayfa okuyamadım. İş yoğunluğunda bile bloga yazı yazmak için uğraşır, "Keşke daha çok vakit ayırsam" derdim. O vakit geldi ama bu sefer de yazı yazmak zül geldi. Nedeni çok basit. Çünkü kafayı toparlamak kolay değil. Kitap okumak, film izlemek, yazı yazmak ne olursa olsun ciddi bir konsantrasyon ister. Bu günlerde, eve hapsolmuş birileri olarak bu konsantrasyonu bulmak kolay değil. Bu konsantrasyonu bularak bu işlere zaman ayırdıklarını söyleyenler varsa, kesinlikle kafaları ve gelecekleri çok rahattır. Maalesef bizim değil!

Bir de veba salgını zamanının üretimleri çıkıyor karşımıza. Shakespeare, Kral Lear'i veba günlerinde yazmış. Doğrudur. Yazabilir. Bu dönemde de bazı evlerde şu an çok iyi romanların ilk sayfaları yazılıyor olabilir. Fakat Shakespeare ile aramızda büyük fark var. Mesela veba salgını zamanı şöyle bir site yoktu muhtemelen. Televizyonu açtığında kırmızı bantla son dakika haberlerini görmüyordu. Whatsapp gruplarından yalan yanlış bilgiler akmıyordu. Felaket tellalı arkadaşları da kafasını rahatsız etmiyordu.

Peki ben ne yapıyorum? Askerden alışık olduğum gibi; işin sırrı zaman geçirmekte değil zamanı geçirmekte. Zaman en hızlı şekilde nasıl akacaksa öyle hareket ediyorum. Yaptığım faydalı işlerin üzerinden sadece bir saat geçecekse pek bir faydası yok.

Zamanı geçirmek de ancak basit işlerle oluyor. Mesela oyun oynuyorum. Hayatım boyunca oyun oynama konusunda istikrarlı olamadım. Şimdi Kelimelik'e sardım mesela. Bir oyun 45 dakika sürse tamam işte. Ara ara temizlik yapıyorum veya bulaşık yıkıyorum. Hem bu sebepten hem de kişisel hijyen nedeniyle ellerim 60 yaş eline dönse de zamanı akıtıyor. Tarkovski yerine Survivor izliyorum. Acun yine bizi kurtardı. En önemlisi ise uyumak. Zamanı öldürür. Gece 2'den önce uyumayan ben artık 12'de yatağa gidiyorum. Hatta herhalde son 1-2 senede ilk defa gündüz vakti uyudum. Twitter ve Watsapp'ta da çok fazla zaman geçirdiğimi kabulleniyorum. Biraz sinir bozsa da, zaman öldürmek için işe yaradığını söylemek gerek. Bu böyle gidecek.

Bir de liste tutuyoruz işte. 10 gün önce sokağa çıkıp muhabirlere röportaj veren ama sonra Bambi ile Evde Kal temalı reklam yapan Hülya Avşar bile beni çok rahatsız etmedi. Fakat kendi hayatının konforundan başkalarına pay vermeyen ama kendi hayatını model olarak sunarak diğer yaşamları küçümseyenler aklımıza kazındı. Şu günler bitsin de...

Çarşamba, Nisan 1

Stranded


Maalesef son dönemde izlediğim en kötü filmlerden biri. Ki son dönemde çok fazla kötü film izledim. Sanırım bu konuda kendimi frenlemem lazım. En azından zamanın ve hayatın ne kadar değerli olduğunu daha iyi anladığımız bir dönemden geçerken bazı alışkanlıklarımı değiştirmem iyi olacak..

Bir kere bu filmin ismi bile şaibeli. Stranded Dawn Patrol mu o bile belli değil. Hadi isim konusunu hallettik diyelim; kurgu-öykü rezalet. Daha ilk dakikalardan sonu tahmin ediliyor ki ben genelde bu konuda Ekşi Sözlük yazarları kadar başarılı değilimdir. Filmin gideceği yeri kolay kolay anlamam. Fakat burada her şey çok belli ilerliyor, çok fazla klişe barındırıyor.

Yönetmen zaten klip yönetmeni gibi, hızlı hızlı akıtıyor her şeyi gözümüzün önüne. Oyuncular yetersiz. Clint Eastwood'un oğlu başrolde ama Clint Eastwood'un oğlu olmanın üzerine çıkamamış. Yaratılan karakterlerle de bağ kuramıyoruz. Çocuklarıyla beraber esrar çeken ebeveynler ile ırkçı, kıskanç ve ergenlikten kurtulamamış gençler bize çok uzak.

Normalde böyle bir cümle kullanmam ama nasıl denk geldiysek, ömrümüzden 88 dakikanın gitmesine engel olamadık. Bu satırlara bile gerek yoktu ama en azından blog canlı gözüksün diye karalamış olduk bir şeyler...

Salı, Mart 31

Temizlik Yanılgısı


Bu günlerde dünyada spor, hatta sosyal hayat durmuşken sık sık Corona ile ilgili postlar atacağız. Mecburuz; çünkü elimizde başka malzeme yok. Gerçi bu günler benim için oldukça verimsiz geçiyor ve blog da bundan etkileniyor. Fakat fırsat bulduğumuzda, daha doğrusu elimizi klavyeye götürecek gücü bulduğumuzda gündemimiz Corona olacak.

Bu postu da çok daha önceden yazmayı düşünmüştüm ama fırsat olmadı. Daha Türkiye'de Covid19 vakası görülmediği günlerde yazmak kafamdan geçmişti. Nereden baksan en az iki hafta öncesi. Şimdilerde ise Türkiye, dünyada en çok Covid19 vakasının görüldüğü 15 ülkeden biri oldu. Yani gündem çok değişti. Yine de biz iki hafta öncesine dönelim; zira o günler de kendimizi kandırmayı çok seviyorduk ve bu konunun üzerine eğilmezsek ileride de kendimizi kandıracağız.

Ne diyorduk o günlerde tüm toplum olarak?

"Corona bize gelmedi, çünkü biz çok temiz bir toplumuz" veya "İtalya'da el yıkama oranları çok düşük ama Türkiye'de çok yüksek, o yüzden Corona bize uğramaz" gibi söylemler o günler çok revaçtaydı. Gerçekten öyle mi?

Türkiye ile Avrupa toplumunu kıyasladığımız zaman çok temel farklılıklar karşımıza çıkar. Bunu sosyal hayatın her noktasında, hatta yaşam tarzlarında görmek mümkündür. Zaten Türkiye toplumunda yaşanan sorunlar ve çatışmalar da bize bazı farkları gösterir. Türkiye toplumu; toplumsaldır. Beraber yaşar. Bu bazen dayanışma kültürünü ortaya çıkardığı için çok övülür ama o dayanışma kültürü de 40 yılda bir ortaya çıkar. Çoğu zaman ise yani gündelik yaşamda, o beraber yaşama hali evlere, ailelere ve hatta direkt bireylere hükmeden 'başkalarını' hayatlarımıza sokar. Bunlar çok derin konular olduğu için detaya girmeye gerek yok ama temizlik alışkanlıklarımız da bu noktadan çok uzakta değil.

Türkiye'de bazı temizlik alışkanlıkları Avrupa'da yoktur. Akla ilk gelen taharet oluyor ama ondan bahsetmiyorum. Mesela ayakkabıyla eve girilmez. Evler, dükkanlar devamlı temizlenir. Askerde en önemli konulardan biri mıntıkadır. Fakat aslında tüm bunlar toplum olarak beraber yaşamamızla alakalıdır. Hayatımızda, kişisel alanlarımızda çok fazla insan vardır ve onlara 'rezil' olmak istemeyiz. Temiz olmak zorundayızdır. Temizliği sevdiğimiz için değil, temiz olmazsak ayıplanacağımız için temizleniriz. Esas derdimiz temiz olmak değil, insanların bizi temiz olduğumuzu sanmasıdır. 

Mesela çok bahsedilen bu el yıkama mevzusu bile bir örnektir. Çok temiz tuttuğumuz evlerimizde aslında elimizi çok fazla yıkamayız. Bazen tembellik yaparız; çünkü kimse bizi görmez. Gittiğimiz lokantanın, barın tuvaletinde tanımadığımız biri varsa veya ortam boşsa tuvaletten çok rahat el yıkamadan çıkarız (bu arada kapıyı tutmamaya özen gösteren de çoktur) ama mesela iş yerinde, okulda veya arkadaşlarımızla girdiğimiz AVM tuvaletlerinde elimizi yıkamadan çıkmayız. Önemli olan ellerin temizliği değil, bizi tanıyan insanların elimizi temizlediğimizi görüp görmemesidir. Zaten el yıkama konusunda hassas bir toplum olsaydık, son iki haftada ana haber bültenlerinde bile "Eller nasıl yıkanır?" temalı videolar dönmez, profesörlere bu konu hakkında soru sormazdık. Yani daha bilinçli olurduk. Askere gidenler bilir, orada bile 20 yaşındaki gençlere ellerin nasıl yıkanacağını anlatan görseller vardır. Diş fırçlama konusuna girmiyorum bile. Yani el yıkamayı bilmediğimiz, Covid19 ülkeye girdikten sonra iyice ortaya çıkmış oldu.

Kalabalığın o baskısı önemlidir ama. Onu atlamamak lazım. O baskı sayesinde evlerimizi temiz tutarız. Mesela ertesi sabaha bulaşık kalmaz. Evin salonu devamlı topludur. Çünkü her an misafir gelebilir! Yani biz rahatsız olduğumuz için değil, baskın yeme korkusudur. Eve gündelikçi çağıran bile, bir gün öncesinde gündelikçiye rezil olmamak adına önden bir temizlik yapar. Diğer yandan toplumda daha pis oldukları düşünülen ve gerçekten de bu standartın altına düşen gruplar vardır. Mesela öğrenciler ve az arkadaşı olan bekarlar. Çünkü onların evine çok kimse gelmez. Gelen de kendileri gibi öğrenci veya bekardır. O nedenle gelen, halden anlar. O nedenle evi temiz tutmak gibi bir dert öncelik değildir.

Tabi burada verdiğimiz örnekler, biraz düzene giriyor. Yani hijyenden çok tertipli olma hali diyebiliriz. Ama zaten hijyen sınavı da sokakta verilir. Çünkü pislik sokaktadır. Evde ne kadar kirleneceksin de hijyen sıkıntısı yaşayacaksın? 

Zaten bu Corona çıktığında ortaya atılan temizlik efsanelerinin safsata olmasının nedeni de buydu. İnsanlar hijyene dikkat etmediği için hastalanıyorsa bunun sebebi ev temizliği değil sokaktır. Sokaktaki yaşam tarzıdır. Maalesef bizim en pis olduğumuz nokta da orasıdır.

Evet kimse eve ayakkabıyla girmiyor burada ama herkes sokakta çöpünü yere atıyor. Sokaklar izmarit dolu mesela. Ya da otobüste, metrobüste yenilmiş içilmiş paketler şişeler, gün boyunca İstanbul turu atıyor. Binlerce kişi o otobüse biniyor ve o pislikle temas ediyor.

Evet herkes taharet alıyor ama herkes sokağa tükürüyor. Sokaklar balgam dolu. Arkasını temizleyen, önden boşaltıyor! Hadi tükürüğü geçtim, sokağa sıçan bile görüyoruz.

Veya evet herkes dükkanını temizliyor, hatta sırf o temizlik için mesaisine bir saat erken başlıyor ama dükkanı temizlerken kullandığı suyu (artık pisleşmiş suyu) sokağın ortasına döküyor.

Aslında son günlerde iyice kafamıza sokulan konuya değinmeye gerek yok ama yine yazalım. Hapşırırken, öksürürken elini kapatan yok. Özellikle kalabalık şehirlerde üstünüze hapşıran biri denk gelebilir. Hadi bu her zaman olmuyor belki ama mesela yüzünüze sigara üfleyen biri muhakkak denk geliyordur. Bu da kişisel alanların ne kadar dar olduğunun bir göstergesidir. Zaten hastalık bulaşması da, başka virüslerle, bakterilerle muhattap olmak da en çok bu noktalarda yaşanıyor.

Aslında toplum-birey çatışmasını temizlik olgusu üzerinden anlatan en iyi örnekler arabalardır. Biraz tozlanmış bir arabaya hemen mahalleden birileri "Beni yıka" yazar. Tozlu arabaya kimsenin tahammülü yoktur. Belki de arabasına bu not düşülmesin diye çoğunluk bu konuda çok titiz davranır. Fakat o temizlenmiş arabaların camlarından yollara çöpler atılır. Arabanın içinde bir çöp torbası bulundurmak kimsenin aklına gelmez. Arabada çöp birikmez; ne olur ne olmaz ansızın biri biner rezil olmamak gerek! O yüzden sal camdan aşağıya...

Tabi dünyayı esir altına alan Corona salgınını toplumsal farklara indirmek büyük yanlış olur. Fakat zamanında bu hataya düşüldü. Türkiye, virüsten etkilenmedikçe bunu tarihi ve toplumsal bir zafere dönüştürmek için türlü bahaneler ürettik. Belki biraz şanslıydık, belki de güçlü önlemler alındı. Fakat temizlik konusunda kendimizi biraz fazla kandırdık.

Avrupa konusunda çok hakim değilim ama bazı kişisel gözlemlerim var. Orada ev hayatının bizimki kadar temiz ve düzenli olmadığını dizilerden ve filmlerden görüyoruz. Çünkü 'yeterli' derece temizlik onlar için geçerli oluyor. Dışarıdan denetleyen, didikleyen, beğenilmediği zaman dedikodusunu yapanlar olmuyor.

Fakat sokakta durum daha farklı. O kısmı gözlemle imkanımız oldu. Tabi ki "Bal dök yala" konumundan bahsedemeyiz ama buradan daha farklı olduğunu da kabul etmek zorundayız. Biraz bireysel yaşamın getirdiği alışkanlıklar, biraz kurallar, biraz da kuralları denetleyebilen mekanizmalar sayesinde ortak alanlar çok daha temiz tutulabiliyor. Tabi bu temizlik seviyesi de onları Corona'dan koruyamadı ama herhalde başka hastalıklardan koruyabilmiştir. Sadece İtalya'da Covid19 yüzünden ölenlerin sayısına şaşırırken bir kez daha öğrendiğimiz yaş ortalaması bize bir şeyler anlatıyor olabilir...

Pazartesi, Mart 30

My Dinner with Hervé


Biraz yavaş temposu ve karanlık sahneleri nedeniyle uykulu bir halde izlendiğinde seyirciyi zorlayabilecek bir film. Fakat bu dertleri atlattığınızda oldukça kaliteli bir işi karşınızda buluyorsunuz.

Esasında izlemeden önce ben de çok keyif alacağımı düşünmüyordum. Çok beklentim yoktu. Herve Villechaize'in kim olduğunu bile bilmiyordum. Oysa Amerikan popüler kültüründe kendi has bir yere sahip olan meşhurlardan biriymiş. Filme izleyen kadar bilgim yoktu. Fakat ilginç bir hikayesi olduğunu görmüş oldum. O hikayeyi gün yüzüne çıkaran ise Sacha Gervasi. Kendisi filmin hem senaristi hem de yönetmeni. Fakat asıl önemlisi; Herve ile tanışan ve onun hayat öyküsüne inebilen biri. Gervasi, öyküyü sinemaya aktarırken kendisi yerine Danny Tate isimli bir karakter yaratıyor. O karakteri de Fifty Shades of Grey'de tanıdığımız Jamie Dornan'a teslim ediyor. 

Dornan, kariyerinin referans filmi nedeniyle çok sempatiyle baktığımız bir aktör değil ama bu filmde fena iş çıkarmıyor. Yine de My Dinner with Hervé bir tek kişilik şova sahip ve o şovun yıldızı da Peter Dinklage. Dinklage'i ilk olarak yıllar önce Nip Tuck'ta izlemiştim. Ondan sonra çeşitli yapımlarda yer aldı ve ünü arttıkça arttı. Fakat bende hiçbir zaman Marlowe Sawyer karakteri kadar heyecan uyandırmadı. İşte burada o günleri aratmadı. Belki de Dinklage, kendi kariyeri ve hayatı ile Herve arasında bir bağ kurdu, benzerlikler yakaladı. Bu da ortaya muhteşem bir işin ortaya çıkmasına neden oldu. Hatta sesiyle, tavırlarıyla Javier Bardem'i bile andırdığını söyleyebilirim.

Gervasi, elindeki biyografik öyküyü çok iyi bir kurguya dönüştürüyor. Ömründe geçirdiği bir geceden, koca bir hayatı ve kariyeri anlıyor, ardından da bunu bir filme döküyor. Ayrıca elindeki oyuncularından çok iyi faydalanıyor. Son sahnede Bittersweet Symphony ile de son noktayı koyuyor.

İzlenmeye değer bir film.

Cumartesi, Mart 14

Geri Dönünce Ne Olacak?


Dünya krizde. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştık. Daha doğrusu bizim kuşak yaşamadı; insanlık ise çok defa gördü. Herhalde bu kadar geniş bir coğrafyaya etki eden son kriz İkinci Dünya Savaşı'dır. Onu da yaşamış insanların sayısı zaten çok az. İronik bir şekilde, Corona'dan en çok etkilenen de onlar.

Fakat bizim için yeni ve görülmemiş bir durum. O yüzden ne yapacağımızı pek bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum. Bekleyip göreceğiz.

İşin futbol kısmına girelim ama yavaştan. Malum tüm ligler, turnuvalar durma noktasına geldi. Bu yaz bir de Euro 2020 ve olimpiyat senesiydi. Hayat normale döndüğünde bile her şey normal olmayacak.

Öncelikle yazdan başlayalım. Henüz Euro 2020 ertelenmedi ama büyük ihtimalle bu hafta içi ertelenme kararı alınacak. Peki ne zaman oynanacak? Zira ulusal ligler ve Avrupa kupaları henüz tamamlanmadı. UEFA delegeleri bu konuyu detaylı konuşuyordur ama en iyi kararı almak zorundalar. Oyuncuları, taraftarları ve ne yazık ki futboldaki paranın esas kaynağı olan sponsorları  da düşünmek zorundalar. Fakat herhangi bir unsuru daha öne koymak hata olur.

UEFA, büyük ihtimalle Euro 2020'ye çok fazla bel bağladığından, en çok güvendiği ve her sene dünya kadar para kazandıran turnuvası Şampiyonlar Ligi'nden vazgeçti. Sırf Euro 2020 ertelenmesin ve takvim sıkışmasın diye Şampiyonlar Ligi gibi bir organizasyonun taraftarsız oynanmasını göze aldılar. Bazı maçlar boş tribünlere oynandı. Ne yazık ki yanlış karardı. Hatta bazı maçlar seyircili oynandı ki bu daha da büyük bir hataydı. Mesela binlerce Atletico Madrid taraftarı, Corona'nın en yaygın olduğu ülkelerden birinden kalkıp İngiltere'ye gitti. Sadece stadyuma girmeleri veya yola çıkmaları mesele değildi. Aynı zamanda birçok barda bira içtiler, tuvaletlere girdiler ve sosyal hayata karıştılar. Muhakkak virüsün yayılmasında etkisi oldu.

Yani maçların ertelenmesi gecikti. Euro 2020 için alındığını düşündüğüm bu karar ne Euro 2020'yi kurtaracak ne de hasta dünyaya bir katkı sağladı. Peki şimdi ne olacak? Euro 2020'nin 2021'de oynanması gündemde. Bu birçok sponsorun zarar etmesi demek. Zira Euro 2020 temalı, logolu birçok ürün piyasaya sürülmeyi bekliyor. Turnuvanın Euro 2021 olarak adlandırılması bile büyük bir zarar demek. Üstelik üretimin durma noktasına geldiği bir dönemde bunu telafi edecek bir çalışmanın oluşması da ayrı bir sıkıntı.

Tabi bunu en iyi senaryo için söylüyoruz. Yaygın beklenti olan havaların ısınması ve evresel karantina sayesinde virüsün bulaşma hızı yavaşladığında, böylece 1-2 ay içinde normal hayata dönmemiz halindeki durumdan bahsediyoruz.

Şu günlerde sıkça konuşulan; "Şampiyonlar, liglerin güncel durumuna göre tescil edilsin" veya "2019-20 sezonları oynanmış sayılsın" düşünceleri ise orta vadede zararlı. Eğer sezonun ilk kısmında olsaydık bu görüşlere katılabilirdim. Fakat dörtte üçü bitmiş bir sezona böyle bir değerlendirme yapmak hem emek veren futbolculara hem de futbolu takip eden futbolseverlere haksızlık olur.

Mesela şu an Barcelona medyası bu konuyu çok fazla dillendiriyor. Fakat bu karar bile bir haksızlık barındırıyor. İspanya'da maçlar bir hafta erken durdurulsaydı Real Madrid şampiyon sayılacaktı, bir hafta geç ertelendi diye Real Betis'e yenilen Real yerine Barcelona'nın şampiyon sayılması haksızlık. Hani İngiltere'de Liverpool'un şampiyonluğuna kimsenin lafı olmaz da diğer liglerde durum öyle değil. Üstelik küme düşme hatları, lige çıkanlar gibi konular adalet konusunda çok daha sarsıcı yaralar açar. 

Diğer yanda taraftarlar var. Futbol artık tutkuların esiri olmuş insanlar tarafından takip edilen romantik ve duygusal bir oyun olmaktan çıktı. Yine çok seviliyor, yine izleniyor ama artık futbol bir eğlence aracı ve o noktada da birçok rakibi var. İnsanlar zamanlarını futbola ayırıyorsa, başka şeylerden vazgeçiyorlar demektir. 25 hafta, boyunca, dokuz ay boyunca bir organizasyonu sıkı sıkı takip eden, maçlarını izleyen, haberlerini okuyan, tribünlere giden, zaman harcayan, futbol için sosyal hayatından vazgeçen veya kısıtlayan insanlara "Bu sene iptal" demek çok da sağlıklı bir durum değil. Neredeyse şike ve doping gibi bir konunun yaratacağı 'güvensizlik' duygusuna yakın bir tahribat yaratabilir.

"Böyle bir sorun varken insanlar bunu mü düşünecek?" diye bir soru gelebilir. Fakat zaten bu hissiyat dışarıya yansımayacaktır. Yani insanlar bundan rahatsızlık duyup sokağa dökülmeyecek, isyan etmeyecek. Fakat ertesi sezon başladığında, bir sonraki sezonlar başladığında, sosyal hayatındaki birçok seçenek arasında kararsız kaldığında "Futbol sezonunun ne olacağı belli değil, boşver" demesi muhtemel hale gelecektir. Muhakkak insanlar sevdikleri takımların, taraftarı oldukları kulüplerin peşinden gitmeye devam edecektir ama daha fazlasını gözden çıkaracaktır.

Bana kalırsa en mantıklı senaryo şu olur. Avrupa'da yaklaşık  1.5 ay futbola ara verilir. Bir ayın ardından futbolcular idmanlara başlar. Kısa bir devre arası tatili gibi olur. Ligler kaldığı yerden devam eder. Şampiyonlar Ligi finali temmuza, Euro 2020 de Ağustos'a sarkar. Turnuvanın hemen ardından da yeni sezon başlar. 2020-21 sezonunu yetiştirmek için de bazı yerel kupalardan bir seneliğine feragat edilebilir.

Fakat eğer yerel ligler mi yok sayılsın yoksa Euro 2020 mi ertelensin ikileminde kalınıyorsa, Euro 2021 iyi bir alternatif olur. 

Bloga sık sık yazı yazmıyoruz. Bu ara futbol da durunca çok fazla üretmemiz mümkün olmayacak. Haliyle bu tip konuları tartışacağız, yazacağız. Tabi ki bu salgının en kısa sürede durması ve normal hayata dönmemiz, insanların sağlığına kavuşması en öncelikli hedefimiz ve beklentimiz. Fakat döndükten sonra da çok büyük bir görev insanlığı bekliyor. Sistemler sarsıldı, birçok sektör çöktü. Eğlence sektörü bu tip konulardan en önce nasibini alan mecra. Futbol da eğlence sektörünün bir parçası. Birçok insan futbol sayesinde para kazanıyor. Büyük ihtimalle kısa sürede işten çıkarmalar, iflaslar da başlayacak. Bu da virüs kadar olmasa da insanlığı tehdit edecek. UEFA gibi kurumların kısa vadeli, günü kurtarmalı çözümlerden sakınması gerekiyor.

Evlerimize kapandığımız bugünler, geleceğimiz için belirleyici olacak. Yine de her şeyin başı sağlık tabi...

Cuma, Mart 13

American Graffiti


Liseden mezun olan ve gelecek kaygısı taşıyan (ya da belki de taşımayan) gençler California sokaklarında arabalarıyla turluyor. Bu kadar basit bir konuyu, herhangi bir sürükleyici olay olmadan filme çekmek ve o filmden bir dönem analizi, bir gençlik tasviri, bir kültür aktarımı yapmak çok klas iş...

Bunu yapan adam George Lucas. Star Wars'tan hemen önce, çok basit bir sinema diliyle Amerikan gençliğini beyaz perdeye taşıyor. Herhangi bir olağanüstü/fantastik öğe yok. Hatta sinema izleyicisini koltuklara mıhlayacak herhangi bir olay da yok. Tabi ki ara sıra yarışan, birbirine meydan okuyan, kavga eden, polisten kaçan, birbirleriyle flört eden gençleri görüyoruz. Fakat bunlar bir heyecan duygusu yaratmak, seyirciyi koltuklara mıhlamak için kurgulanmıyor. Zaten 60'ların sokaklarında her gece yaşanabilecek olaylar, diyaloglar bunlar. Uzun bir gecede yaşanan, birkaç gencin başından geçen olayları, birkaç saati anlatan bir film. Benim için gerçek bir sinema deneyimi. En sevdiğim filmlerden biri olmadı ama izlerken çok keyif aldım.

Çok sayıda şarkıdan oluşan ve bir radyo programına dönüşen soundtrackler, komik replikler, dış mekan tercihleri filme şık bir hava katıyor. 1973 yapımı filmde, sonrasında Hollywood'a damga vuracak genç isimler rol alıyor. Hatta filmde yıldız isim olmaması nedeniyle yapım şirketi filmden baya umutsuzmuş. Zaten Lucas da filmi sadece 750 bin dolara çekmiş. Hatta birçok set çalışanı ilk etapta ödeme alamamış. Bu da filme olan saygımızı arttırıyor ama keşke bu film gişede başarılı olmasaydı! Zira 140 milyon dolarılık bir hasılat gelince Lucas, kafasındaki Star Wars projesini stüdyolara daha rahat kabul ettirebilmiş. Sinema tarihinin en büyük kırılması belki de. Ve buna sebep olan da ne yazık ki American Graffiti. Film, sanki kendi ayağına sıkmış gibi. Bugünlerde Star Wars'la yola çıkıp Marvel ile yetişen kitleye American Graffiti'yi izletmemiz mümkün değil.

Biraz After Hours, biraz Geleceğe Dönüş, biraz Asi Gençlik, çok az Rumble Fish... Sevdiğimiz tüm filmlerden bir parça var. Kıyıda köşede Copolla var. Sonuyla da alışılmışın dışında bir mesaj verdiğini söylemek mümkün. Ara sıra oturup dönüp bakmalı...


Cuma, Mart 6

Golo #23


Haftanın birincisi seçerken iki Paços De Ferreira golü arasında kalacağımızı tahmin etmezdim.

Bu haftanın öncesinde ligin en az gol atan takımı olan Paços (22 maç 14 gol), Aves deplasmanında üç puanı üç golle aldı. Bu sezon ilk kez bir maçta üç gol birden attılar. Geçen sezon zaten 2.Lig'deydiler. Ondan önceki sezon küme düşmüşlerdi ve o sezonun da büyük bir kısmını gol atma konusundaki başarısızlıklarını sergileyerek geçirdiler. Yani gol konusunda uzun zamandır sorun yaşarken, bir de güzel gol görmeleri pek kolay değil. Hem de aynı maçta iki güzel gol atmaları mucize ile eş değer!

Bu hafta Portekiz Ligi'nde çok fazla gol atılmayınca, son sıradaki Aves ile karşılaşan Paços'a gün doğdu. Maçın 27. dakikasında Pedrinho muhteşem bir gol attı. İzlediğim anda "Haftanın golü budur" dedim. Fakat 49. dakikada Helder Ferreira da harika bir gol attı. İki gol arasında kararsız kaldım.

Aslında Helder Ferreira'nın golü daha zor ve daha güzel gibi duruyor. Fakat ufak bir kuşkumuz var. Acaba bilerek mi attı, yoksa ortayı düşündü de tesadüfen mi gol oldu? Oyuncunun kafasının yönünden, bakışlarından ve şutun hızından bilerek atıldığını düşünüyoruz ama yine de emin olamıyoruz. Üstelik bir de kaleci hatasından bahsedebiliriz. Bu da golün değerini bir derece düşürebilir.

Jeneriklik iki gol yiyen Fransız kaleci Quentin Beunardeau, belki ikinci golde hata yaptı ama ilk golde yapabileceği pek bir şey yoktu. Pedrinho, 11. haftada oynanan Tondela maçında da harika bir gol atmıştı. O haftada da çok kararsız kalmıştık ama son anda ödülü Telles'e vermiştik. Bu sefer kılpayı kazanan Pedrinho oldu.

Uzak mesafe, tek vuruş, güzel bir falso...  Bir de golden sonra tribünden çıkan ses var ki; herhalde golün ne kadar şahane olduğunu en iyi anlatan odur...



GOLO 20   GOLO 19


GOLO 15      GOLO 14

Native Son


Yine yanlış filmi izledik...

Richard Wright; 1940'larda bir roman yazar. Yaşamını güç bela sürdüren ve artık 'yırtmak' isteyen genç bir Afro-Amerikalının hikayesini kitabına taşır. Kitap ilgi çeker. Hollywood yapımcıları konuyu sinemaya aktarmak ister. Fakat dönem biraz tehlikelidir. Irkçılık, ABD'nin 'kanayan yarası' olmanın daha da ötesindedir. Kitabın nasıl uyarlanacağı konusunda kuşkusu olan Wright, eserinin haklarını ABD'deki şirketlere satmaz. Daha sonra bir Fransız; Pierre Chenal gelir ve Wright'ı ikna eder.  Kitap, filme dönüşür. Üstelik filmin başrolünde de yazarın kendisi oynar.

1951 yapımı filmin bugünkü IMDB puanı; 94 kişinin verdiği oylarla sadece 5.7'dir. İlginçtir; 2019'da bir kere daha çekilir. Yine 5.7'dir. Benim izlediğim de ikincisidir. Bana kalırsa puan olarak daha fazlasını hak eder.

Yeni versiyonunu; ne bir yeniden yapım ne de bir roman uyarlaması olduğunu bilmeden izledim. Bilseydim kesinlikle önce 1951 yapımını izlemeye çalışırdım. Yine de pişman değilim. Yeni yapımın başrolünde Moonlight'tan bildiğimiz Ashton Sanders var.

Native Son için çok fazla iyi cümlem yok. Fakat bu kadar kıyıda köşede kalmasına şaşırdım. Zira ilginç bir hikayesi var. Anlatımı da dikkat çekici. İzlerken sıkılmadım, merakla sonunu bekledim. Film bittikten sonra ufak bir sorgulama bile yaptım. Esas karakter Bigger Thomas'ın salaklıklarına kızdım, kendini harcamasına daha da kızdım. 

Sinema açısından bize belki yeni bir şey sunmuyor ama kendini izlettiriyor. Bu da romanın gücünden kaynaklı olsa gerek. Hatta belki de romanın, sinemaya aktarımında kaybolan şeyler de vardır. 

O yüzden film fena değil ama aklımız romanda kaldı.

Perşembe, Mart 5

300


Isco, Real Madrid'in en iyi oyuncusu mu? Kesinlikle değil.

Vazgeçilmezi mi? Önemli bir oyuncu olduğu kesin ama ilk 11'in değişilmezi değil. 

Mesela geçen sezon ligde sadece 11 maça ilk 11'de çıkabilmişti.  Bu sezon tüm resmi maçlarda 16 maça ilk 11'de başlayabildi. Daha çok bir rotasyon oyuncusu. Belki de en iyi 12. adam!

Fakat bu adam, formanın banko sahibi olmamasına rağmen Malaga'dan transfer edildiği 2013 yılından bu yana 300 maça çıkmış. Barcelona derbisi onun için bu anlamda değerliydi. Yaklaşık 6.5 sezonda 300 maç... Modric, Benzema veya Ramos bu rakama ulaşsa (bu arada Benzema da 500. maçına çıktı) şaşırmayız ama Isco olunca rakam gözümüzde büyüyor.

Fakat asıl mesele Isco'nun başarısı değil. Olmazdı tabi ama mesela Isco 2013 yazında Real Madrid'e değil de Süper Lig'e transfer olsaydı ne olurdu?

Mesela Galatasaray'a transfer olsaydı ve tüm resmi maçlarda forma giyseydi; yani hiç sakatlanmasaydı, hiç kart cezalısı olmasaydı, hiç kesik yemesiydi, Türkiye Kupası'nın formalite maçlardan dahi genç oyuncularla beraber sahada olsaydı toplam 337 maça çıkacaktı. Fenerbahçe'de bu rakam son Trabzonspor maçıyla beraber 329 olacaktı. Beşiktaş'ta 325'te kalacaktı.

Tüm resmi maçlardan bahsediyorum. Sıfır izin günü! Yoklamada devamsızlık yapmayacak...

Bu arada resmi milli maçları sayarsak Isco, bizim takımlarımızı yakalıyor. Yani o kadar fark bile kalmıyor!

Peki bu post ne anlatmak istiyor? Real Madrid'in banko olmayan bir oyuncusu 300 maça çıkarken, bizim en güçlü takımlarımız aynı sürede 300 maçı güç bela geçiyorsa... 

Az maç yapıyoruz... Olay bu... Ve yorgunluktan, fikstürden şikayet ediyoruz. 

Ničija Zemlja


İngilizce ismi No Man's Land ile daha çok tanınan Nicija Zemlja, izlediğimiz en iyi Yugoslavya filmlerinden değil. Fakat o coğrafyadan çıkarak Oscar kazanan tek film. 2001 yapımı bu filme kadar birçok muhteşem Yugoslav yapımı izlemiştik. Onların hiçbiri ödülü kazanamadığı gibi, mesela Underground gibiler aday dahi olamadı.

Canları sağolsun. Biz Yugoslav filmlerini Oscar alsın diye sevmedik. Fakat Ničija Zemlja'nın kazanmış olması şaşırttı. Kesinlikle kötü bir film değil. Zaten Yugoslavya'dan çıkmış kötü bir film de henüz izlemedim. Belki birçok kişi için bu "iç savaş" filmleri sıkmaya başlamıştır. Arada dost sohbetlerinde öyle yorumlar da duyuyorum. Fakat bana kalırsa; hemen her filmin çok ilginç bir konusu oluyor. Hatta birçoğu öyle konular işliyor ki, mermilerin uçtuğu,çatışmaların yaşandığı 'savaş filmi' sınıflarına girmesi mümkün olmuyor. Yani mesela 2.Dünya Savaşı ve Vietnam filmleri birbirlerine çok benzerken burada her filmin ayrı bir konusu oluyor.

Ničija Zemlja, birbirine düşman üç askeri (2 Boşnak vs 1 Sırp) merkeze almasına ve cephede geçmesine rağmen yine ilginç bir konuya sahip. Savaşın tarafsız bölgesinde tesadüfen birbirleriyle karşılaşan ve o bölgede adeta mahsur kalan askerler önce birbirleriyle çatışıyor ve sonrasında adeta dünyayı ayağa kaldırıyor.

Dikkat çekici bir konuya sahip olmasına rağmen konunun çok güçlü işlendiğini söyleyemem. Fakat diğer yandan vurucu repliklere ve sahnelere sahip. Bazen klişelere kaçmış olsa da bunu komik bir şekilde geçiştirmiş. Zaten filmin çok kaliteli bir mizahı var. Böylesine hassas bir konuda, mizah dozunu iyi ayarlamak da önemli bir başarı.

Fakat sıralayabileceğim tüm eksilerine rağmen (ki bunlar Oscar seviyesi için eksi sayılır; yoksa film çok başarılı) asıl etkileyici olan yönetmen Danis Tanovic'in ilk uzun metrajlı filmi olması. Müthiş bir başarı hikayesi. 32 yaşında, Bosna gibi küçük ve savaştan çıkmış bir ülkeden çıkarak ilk filminizi çekiyorsunuz ve Oscar kazanıyorsunuz. Tanovic ilerleyen 20 senede çok fazla film çekmemiş. Kendisini biraz geç tanımış oldum. Oscar kazanmasını sağlayan filmin ismini çok önceden duymuştum ama izlemek 2019'a nasip oldu. Yönetmenin ismini duymak da hemen sonrasına... Yakın zamanda diğer filmlerini izlemek için çok hevesliyim.


Pazar, Mart 1

Hem Atan Hem Tutan


Kaleci gollerini severiz. Ama öyle penaltıda topun başına gelenleri değil. Frikik vuranlara da saygımız var ama o başka bir alan, başka bir yetenek. Asıl mesele, son dakikada kalesinden çıkıp gol atabilmekte. O tip gollerde yetenek çok önemli değildir. Cesaret, tutku, risk gibi futbolun esas kavramları devreye girer. Bizi heyecanlandıran da bunlar...

CONCACAF Şampiyonlar Ligi'nde de böyle bir gole şahitlik ettik. Kıtanın en başarılı ülkesi Meksika'nın en güçlü takımlarından Tigres, nispeten zayıf bir futbol ülkesi El Salvador'un mütevazı takımı Alianza ile son 16 turunda eşleşmişti. İlk maçı El Salvador temsilcisi 1-0 geriden gelerek 2-1 kazandı. Hafta içindeki rövanşta da geriden gelerek turu kapacak skoru yakaladı. İlk 25 dakikada Gignac iki gol ve bir asistlik performansla skoru 3-0'a taşıdı ama devamında gelen iki golle fark bire indi. 3-2'lik skor Alianza'ya çeyrek final kapısını açacaktı.

CONCACAF'ın Şampiyonlar Ligi formatı 2008 yılında değişti. Ondan önceki dönem klasik eleme sistemiydi. 2008'den sonra grup aşaması devreye girdi ve Avrupa'daki muadiline benzer bir yapıya büründü. Gerçi son iki sezonda yine bir değişikliğe gidildi ama sonuç olarak 2008'den sonrası turnuvanın 'modern' zamanına işaret ediyor. İşte bu yenilik El Salvador takımlarına pek yaramadı. 2008'den bu yana sadece bir kez, 2012'de çeyrek final görebildiler (Isidrio Metapan) ama yarı finale hiç çıkamadılar. 

Tigres - Alianza maçının son dakikalarına girilirken tarih yazılmak üzereydi. Salvador takımları yeniden çeyrek final görebilecekti. Fakat Tigres kalecisi Nahuel Guzman kendi kişisel kariyerinin en özel anını yaşayarak bir nevi rol çaldı. 34 yaşındaki Arjantinli, birçok hücum oyuncusuna taş çıkartacak bir kafa vuruşuyla topu ağlara yolladı. 4-2'lik skor Tigres'i yarı finale taşıdı.

Tabi bir El Salvador takımının elenmesi, zayıfa biraz daha yakınlık duyan bizler için üzücü oldu. Fakat Gignac sayesinde ismi Avrupa'da sık sık duyulan Tigres de o kadar 'güçlü' bir takım değil. Daha doğrusu güçlü ama bir o kadar da kaybeden. Zira kendilerinin henüz Şampiyonlar Ligi zaferi yok. Son dört sezonun üçünde de finalde, hep bir başka Meksika takımına (America, Pachuca, Monterrey) yenilerek ikincilikte kaldılar. Çeyrek finalde MLS takımlarından FC Dallas ile eşleştiler. Kalecilerin bile gol atabildiği turnuvada her an her şey olabilir.

Cumartesi, Şubat 29

Wheeler


Böyle filmleri yakalamayı çok seviyorum. Tam bir scout'un oyuncu keşfetmesi gibi bir haz duyuyorum.

Bu film hakkında internette çok fazla bilgi bulamazsınız. Özellikle Türkçe sitelerde sıfıra yakın. Ben hiç bulamadım zaten ama illa kıyıda köşede vardır diye iddialı konuşmuyorum. Öte yandan ABD'de de çok fazla izlenmiş bir film değil. IMDB puanı 5.8. Bu puana bakarak filmi izlemeye karar vermek kolay değil. Diğer yandan bu filmi sadece 375 kişi oylamış. Bu istatistik de ne kadar kıyıda köşede kaldığını gösteriyor.

Beklenti bu kadar düşük kalınca, alınan zevk de yüksek oluyor. Kesinlikle 'harika' bir film değil. Orası bir gerçek. Fakat hikayenin işlenişi ve sonuyla insanı etkiliyor.

Wheeler, Teksas'ın taşrasında yaşayan, zar zor geçinen ama amatör olarak müzikle (country) ilgilenen biridir. Fazla konuşmayan biri olmasına çevresinde sevilir. Çevresindekiler ayrıca onun müziğini de sever. Fakat 300 milyon insanın yaşadığı ABD'de müzik piyasasına girmesine pek kolay değildir. Fakat bir anda şansı yaver gider. Birkaç günlüğüne Country müziğinin merkezi olarak kabul edilen Nashville'e gider. Orada bir yerlerde sahneye çıkar, birileri onu duyar, birileri onu birileriyle tanışır. 

Böyle bakınca klasik bir 'Amerikan rüyası' öyküsü izliyormuşuz gibi gelir. Fakat aslında tam öyle değildir. Detayları filmi izleyince görülür. Diğer yandan filmin genel özellikleri de bazı farklar barındırır. Kurgusal bir ilerleyiş söz konusuyken, bir yandan da belgesel ögeleri mevcut. Zaten filmde profesyonel oyuncu sayısı sadece bir. Wheeler karakterini canlandıran Stephen Dorff hem başrolde hem de senaryoda. Ayrıca kendisi fena halde Robert Pires'e benziyor. Geri kalanlar ise Wheeler'ın hayatına girmiş gerçek kişiler. Bu noktada filmin yaşanmış bir hikayeyi anlattığını da belirtmiş oluyoruz. Etkilenmemizin bir diğer nedeni de bu. Görüntü yönetmenliği ve kamera kullanımı da geçer not alıyor benden.

Tabi filmin eksileri de var. Mesela 100 dakika biraz fazla uzun. Genel sinema standartında çok uzun değil ama hikaye daha az süreye sığabilirdi. Gerçi film boyunca Wheeler'ın şarkılarını da dinliyoruz. Bu da hatırı sayılır bir süre tutuyor tabi. Şarkıları dinlerken filmin akışından kopmak mümkün. Fakat diğer yandan şarkılar da güzel. Özellikle o tarzı (Country) sevenler için keyifli olacaktır. Zaten genel olarak film memnun edecektir. Gerçi biraz üzecektir de...

Hikayesi benzer olmasa da son dönemde izlediğim The Rider ile benzerlikleri var. The Rider daha kaliteliydi ama iki film de farklı duruş ve anlatımlarıyla beni etkiledi. İyi ki yakalamışız...

Cuma, Şubat 28

Golo #22


Portekiz'de haftanın golü genelde, haftanın son maçlarında geliyordu. Bu hafta bir değişiklik olması adına ümitlendik. Zira haftanın açılış maçında V.Guimaraes oyuncusu DavidsonAves kalesine çok şık bir gol attı. Biraz kaleci hatası barındırsa da, diğer maçlarda onun golüne yaklaşabilen biri çıkmadı.

Fakat Pazar gününün son maçının son anlarında işler değişti. Bu maç haftanın son maçı değildi; sondan bir önceki maçıydı ama o gece şampiyonluk yarışı açısından heyecan doruktaydı. Porto kendi sahasında Portimonense ile karşılaşıyordu. Ertesi gün ise Benfica, zorlu Gil Vicente deplasmanına çıkacaktı.

Küme düşme hattında yer alan Portimonense, rakibine beklemediği kadar sıkıntı yarattı. Jackson Martinez ilk yarıda bir penaltı kaçırdı, hatta topu adeta uzaya yolladı. Eğer atsaydı maç nereye giderdi meçhul. Fakat kaçan penaltıya rağmen Porto galibiyeti bir türlü yakalayamadı. Ta ki 87. dakikaya kadar....

Duran topların usta ismi Alex Telles, bu sefer akan oyunda sahneye çıktı. Porto'nun muazzam baskı kurduğu dakikalardı ama Portimonense de pek açık vermiyordu. Haliyle o savunmayı ancak yetenekli bir ayak uzaktan şutla delebilirdi. Topu önünde bulan Telles, yaklaşık 35 metreden öyle bir şut çıkardı ki...

Zaten daha önce bu serimizde solaklara ayrıcalık tanıyacağımızı söylemiştik. Fakat bu golün de ekstra bir ayrımcılığa ihtiyacı yok. Davidson'un kendisi bile Telles'in golünü daha çok beğenmiştir! 

Porto bu golle maçı kazandı ve bir günlüğüne liderlik koltuğuna oturdu. Ertesi gün Benfica, deplasmandan aynı skorla dönünce yarış iki takım adına kayıpsız devam etmiş oldu. Bu açıdan bakınca Telles'in golünün ayrıca sezonun en önemli golü olma ihtimali de var. Golün önemi; bizim kriterlerimizden biri değil ama sezon sonunda sosyal medyada veya Porto'nun olası şampiyonluk kliplerinde bu sanat eserini çok sık görebiliriz.

Öte yandan Telles, 11. haftadan sonra 22. haftada da ödülümüzün sahibi oluyor. Sezonun şu anki bölümüne kadar 10 kere bu seriye devam edebildik ve o 10 haftada 'duble' yapabilen başka bir oyuncu çıkmadı. Bir sol bek için çok özel bir beceri...


GOLO 20   GOLO 19


GOLO 15      GOLO 14

7 Beonbangui Seonmul


Bazen izlediğim filmleri bloga yazmayı erteliyorum. Bu da erkenden söylenmesi gerekenleri geciktirmeme neden oluyor. 

7 Beonbangui Seonmul adlı Kore filmin geçen yaz izlemiştim. Çok da sevdim. Kusursuz değil ama oldukça doyurucu. Hem komedi hem de dram türüne girebilen bir film olması nedeniyle sıkıntı yaşaması çok muhtemeldi. Ne olacaktı yani; gülecek miyiz, ağlayacak mıyız? Arada kalabilirdi ama ikisi de kararında veriliyor. Gerçi gülerken bir anda ağlama moduna geçirmek pek kolay değil. O noktalarda ara sıra duygu sömürüsü yapıldığı gözden kaçmıyor. Olsun; hikayenin kendisi çok kuvvetli.

Zaten sadece seyircinin duygularıyla oynayan bir film değil. Aynı zamanda Kore toplumuna ve siyasetine ışık tutan, ara ara eleştirisini sunan bir film. Kore ile benzerliklerimiz çok fazla. Haliyle Amerikalı birinin Kore filmlerinde anlamayacağı detayları biz yakalayabiliriz. Bu filmde de iki ülke ve toplum arasında ortak noktaları görmek zor değil.

Çok fazla karaktere sahip olduğundan, güldürüp güldürüp sonda vurduğundan, müziklerin kullanım tarzından dolayı "tam bir Yılmaz Erdoğan filmi olurmuş" dedim. Devamında Erdoğan'dan çıktım ve daha genele yaydım. Türk sinemalarında gösterilse çok fazla izlenir ve beğenilirdi. Fakat ülkemizde altyazılı filmler zaten az izlenirken bir de Korece gibi kulağa uzak gelenlerin hiç şansı yok. 

Derken kötü haber geldi. Film Türkiye'ye uyarlandı. Geçtiğimiz sonbaharda 7. Koğuştaki Mucize adlı ismiyle vizyona girdi. Tabi ki izlemedim. Fakat filmin yoğun ilgi gördüğünü okuduk. İlk üç günde 615 bin seyirciye ulaşarak, tüm zamanların en iyi dram filmi açılışı rekorunu kırdı. Fakat fragmandan gördüğümüz kadarıyla iki film arasında dağlar kadar fark var gibi duruyor.

Yine de izlemeden, önyargıyla yorum yapmayalım. Türk versiyonu bir ay boyunca Netflix'te olacakmış. Büyük ihtimalle (yüzde 99.9) izlemem ama her iki filmi de izleyenlerin yorumlarını merak ediyorum. Yine de orijinal versiyonun saygım sonsuz. IMDB puanı 8.2'yi hak ediyor.