Cumartesi, Haziran 30

Seksi Kulüp



Buraya gelip Ünal Aysal'ın işgüzarlığını savunacak değilim. 

Fakat "seksi kulüp" tanımının bu kadar aşağılanması da saçmalık. Seksiliği kadınsal bir özellik sanan kitle de en az Ünal Aysal kadar boş muhabbetlerin adamı. 

Fakat seksi kulüp denmişken, dünya futboluna bir selam çakmadan olmaz. Kulüp kısmı tartışılır ama herhalde, dünya tarihinin en seksi futbolunu Milan oynamıştır. Dünya tarihinin en seksi futbolunu oynayan da Gullit'tir. Sadece Rijkaard ve Van Basten'i eklemek yetiyor.

İzlendiği zaman istediği şeyi yapabilen, yaratıcılığın doruklarına çıkan, oynarken zevk alan, izlerken zevk veren bir takımın beyni. İnanılmaz bir fizik, inanılmaz bir teknik, inanılmaz bir hız. Ve bunun yanında inanılmaz bir rahatlık.

Milan, 90'larda seksi bir takımdı. Ve bu aslında onlar için bir övünç kaynağıydı.

Burası Kadıköy


Sahil'den Cadde'ye çıkarken. Hava güneşli, mevsim yaz, son şampiyon Galatasaray.

Perşembe, Haziran 28

Ne Diyor Lan Bu?

"Dileğinizi zihninizin içinde netleştirdiğinizde onu zaten istemiş olursunuz. Mutlak inanç görünmeyen inanmaktadır. İnanma yolundaki ilk adımı atın. Merdivenin tamamını görmemiz gerekmiyor. Sadece ilk adımı atın. Gününüzü o gün yaşamak istediklerinize dair önceden tasarlayın. Böylece hayatınızı da istekleriniz doğrultusunda tasarlamış olacaksınız."

Çok sevdiğim birinin sanırım kişisel gelişim kitaplarında görüp yolladığı bir mesaj. Acaba hangi kita, hangi yazar? Sanırım ev kirası ve fatura ödemiyor. Yoksa haftada 6 gün , güne işe giderek başlardı.

I'm Not There



Bod Dylan için film yapılacaksa böyle olmalıydı. Böyle bir film sadece Bob Dylan'a giderdi.

Üretme konusunda sıkıntı çekmediği gibi ürettiği şeylerin çağının, zamanın ötesinde olan bir adamdan bahsediyoruz. Ve bu adam hakkında yapılan yorumlarda genelde, "ya o ne biçim ses ya", veya "abi bu ne ya gıy gıy gıy" cümlelerine rastlanır. Basit ve yüzeysel bakan insanların ortak tepkileri.

Bu film de onun ürünü aslında. Biraz yorabilir. Bağ kurmak zorlanır. Hatta ciddi bir bilgi birikimi gerekebilir. Sonuçta Bob Dylan'ı sadece eserleriyle tanıyan biriyim ve filmde geçen olayların bir kısmını bilemiyorum. Hem 30 sene öncesi, hem okyanus ötesi.

Film o kadar acayip ki, Bob Dylan'ı oynayan 6 oyuncudan biri "en iyi kadın oyuncu" ödülünü alıyor. 

Onun dışında beklentileri karşılaması mümkün olmayabilir. Zor bir film, zor bir proje, zor bir karakter. Ama sırf şarkılar için bile 2 sata izlenebilir. Son zamanlar da o kadar çok kötü film izledim ki (Hasan'ın kutusundan) bu film standart üstü kaldı.

Filmin benim için yıldızları, at üstündeki Richard Gere ve siyah çocuk. 

"Kendi devrini yaşa" cümlesi de filmden kapacağımız ilk cümle olur.

Salı, Haziran 26

Stadyum Tartışması




Ali Sami Yen'i bırakıp Olimpiyat'a gittiğimiz günler çok taze. TT Arena ise kabullenmek istemediğim bir gerçek. Birçok kişi şu an Ali Sami Yen duygusallığı yaşasa da, Galatasaray taraftarının çoğunun (tribün demiyorum) bu duygusallığı abarttığını düşünüyorum. TT Arena'nın yapılışını PC başından bilmemkaç kamera ile izleyen güruhun bu tarz söylemleri bana biraz samimiyetsiz geliyor. Olabilir, herkes aynı stadı veya tek bir stadı sevmek zorunda değil. Ama yine de temelde bir boşluk varmış gibi hissediyorum.

Şimdi bir de Beşiktaş'ın TT Arena'da oynama ihtimali çıktı. Forumlarda ve diğer ortamlarda Galatasaray ve Beşiktaşlı taraftarlar bu konu üzerinden birbirlerine giydiriyor ve laf sokuyorlar. Dünyanın en aptalca muhabbeti. Deplasman yasağı çıkınca böyle oldu. Ergen bünyenin atarı gideri anca bu tarz suni konularda dışarıya boşalıyor.

Oysa iki grubun da muhattabı da birbirleri değil, birbirleri olmamalı. TT Arena'da Beşiktaş'ın oynaması umrumda değil. Gelir oynarsa benim Beşiktaş'a bakışımda sorun olmaz. Sahada yendiğim, sezonu 20 puan fark atarak önünde bitirdiğim takım, UEFA'dan ceza aldığı senede benim CL maçlarım arasında maç oynayacaksa buyursun oynasın. Ama böyle bir olayda ben yönetim kurulunu karşıma alırım. Olimpiyat Stadı'nı yaşamış biri olarak, bu acizliği ve yetersizliği hoş göremem. "Klas Başkan" Ünal Aysal'ın sayısız eksilerinden biri olur ve gün gelir de bize hesap sorma imkanı verilirse bunun hesabını ondan sorarım.

Beşiktaşlılar'ın hatası daha da büyük. TT Arena'ya gitmek için tutturmak, heveslenmek dünyanın en saçma işi. İnönü Stadı gibi bir stadyuma sahipken, bunun yıkılmasına göz yummak bir yana; bir de kendisine eğlence çıkarıp Galatasaray taraftarıyla TT Arena için didişiyor. İki maç günü metroya binsinler, Galatasaraylılar'ı kızdırmak için aldıkları kombineleri kıracaklardır.

Buna rağmen onlar da "hop başkan bey, sen ne yapıyorsun bizim semtin ortasındaki stada" demeleri gerekirken, muhattap olarak Galatasaray taraftarını alıyorlar. İş büyüyor, uzuyor, dallanıp budaklanıyor.

Tahminim, Beşiktaşlılar da tıpkı seneler boyunca "yeni stad" diye inleyen Galatasaray taraftarının son aylarda döktüğü "Ali Sami Yen gözyaşları"nın benzerini akıtacak. O güne kadar sanki deplasmana giden-gelen, stad-semt basan varmış gibi boş atışmalar izleyeceğiz.


Pazartesi, Haziran 25

Milli Takım


Bazı milli takımlar, göz önünde olmasa da halkın sevgisini kazanabilirler.

Tahrir


Mısır da olsa Akdeniz, her zaman Akdenizdir, ışıl ışıldır.

Kuzey Afrika da Akdeniz'dir, Akdeniz'in her yeri bizdendir.

Pazar, Haziran 24

Yaz Turnuvaları




Euro 2004'ten beri hiç bir turnuvadan beklediğim zevki alamıyorum. Oysa, futbola olan ilgim ve alaka aynı seviyede devam ediyor. Lig maçlarını izlerken 11 ay boyunca sıkılmayan bünye, haziran ayında keyif almamaya başladı. İlk etapta bunu, sene boyunca çok fazla maç izlemeye bağladım. Sıkılıyorduk artık her gün maç izlemekten. Maç izlemek, maçları takip etmek eskisi gibi de değil zaten. Avrupa'nın en iyi futbolcularını sahada birbirlerlerine rakip olarak görmek çok zor değil. O yüzden yaz turnuvalarının bir anlamı kalmadı.  Keyif alamama nedeni olarak bunları düşündüm. Ama aslında sorun bunlar değilmiş.

Yaz turnuvalarından beklentilerim çok daha farklı. Yaz turnuvalarının kendine has rituelleri var. Yaz turnuvaları aslında mahalle turnuvalarıdır. Birlik beraberlik maçlarıdır.

Okullar kapanır veya kapanmak üzeredir. Havalar ısınır, akşamları maç saatlerine doğru serin olur, tatlı tatlı eser. Köyde, mahallede, yazlıkta, her neredeysen, bütün gün maç sastini beklersin. Maçı herkes beraber izler. Herkesin iyi kötü böyle mekanları vardır.

Bakkalda izleyenler, kahvede izleyenler, çay bahçesinde izleyenler. Her bir turnuvanın sizin için tek bir mekanı vardır. Oraya gelen-giden bellidir. Herkes maçtan 15 dakika önce orada olur. Tahminler yapılır, bir önceki maç konuşulur, inceden Türkiye'deki transferlerden bahsedilir, bir de ufak ufak lokal dedikodular, mesela yaşınız 15-17 arasıysa inceden kız muhabbetleri... 

Bütün mahalle (veye artık neresiyse) maçı izler. Futbola ilgisiz kadınlar bile mekana gelir, televizyona bakmasa bile kendi aralarında konuşur. Galatasaraylı-Fenerli-Beşiktaşlı, yaşlı amcalar, küçük çocuklar. Gerginlik yok, heyecan var. Yaz turnuvalarının anlamı, önemi, özelliği buydu.

Şimdi nasıl? Belki çocuklar için aynı. Bizim için değil. Yaş 26. Maç zamanı telaşımız var. Kiminin işi var, kimi kız arkadaşıyla buluşacak. Zaten herkes ayrı ve uzak yerlerde oturuyor. Ortak bir mekan bulamıyoruz. Bugün Taksim'de şunla izleyelim, yarın ofisteyim, sonra bununla Bostancı'da, öbür gün izlemesem de olur...

Programlar  bu şekilde yapılıyor. Biraz görev icabı, biraz alışkanlık. Bu maçı izlemesem olmaz. Ya izlemediğim maç güzel olursa korkusu. Tat almak mümkün değil.  Eskiden böyle değildi. Adı üzerinde Yaz Turnuvası. Bütün gün boşsun, günde 2 maç izlesen birşey kaybetmezsin. Git otur izle. Maçtan sıkılsan bile, muhabbet var. Bildiğin bir yerde, bildiğin insanlarla, hep beraber, serin serin, önünde soğuk içecek. Plan yapmadan, kendini yormadan, koşturmadan...

O yüzden, 2004'ten beri, yani üniversite 1'den beri yaz turnuvalarından zevk alamıyorum. Sanırım, bundan sonra emekli olana kadar da böyle devam edecek. O süreçte de bizde küçüklere "nerede o eski turnuvalar, nerede o eski heyecanlar" diyeceğiz. Aslında sahadaki heyecan aynı ama biz değiştik. 

Cumartesi, Haziran 23

Belle de Jour



Fransızlar entresan. Nerede 90 sonrası yılışık aşk filmler, nerede 60-70'lerdeki filmleri.

Anlayana kadar canımız çıkıyor. İlginç bir film. Sanırım Tarantino'nun Pulp Fiction'da kült olan çanta sahnesi buraya gönderme: O kutuda ne var?




Loeb vs Giroud


Cuma, Haziran 22

Şubede 2000 Ruhu




Aslında Ergin Ataman ile Nevriye transferlerini aynı yazıda değerlendirmek mümkündü.  Ne de olsa aynı tarza uygun iki transferdi. Şampiyon takımın hocasını ve ezeli rakibin kaptanını almak, bir tutulabilecek şeyler. İtiraf etmek gerekirse, biraz Fenerbahçe işi. Ama artık Galatasaray işi. Ama biz ayrı ayrı girelim bu iki konuya ve böylece Ekrem Memnun'u da dahil edelim.

Yaz sezonu olduğu için yazı konusu bulmakta zorlanırken, Galatasaray basketbol şubesi gereken yardımı bize yaptı. Önce kadın takımından başlıyoruz.

En büyük değişiklik teknik adam konusunda yaşandı. Aslında bekleniyordu. Ceyhun Yıldızoğlu'nun gitme ihtimali yüzde 120'ydi. Fakat gelen isim en azından benim açımdan sürpriz oldu. Cem Akdağ'ı beklerken Ekrem Memnun geldi. Memnun, 2000'li yıllarda seri şampiyonluklar kazandıran, Avrupa'da final four oynayan takımın baş aktörü. Aradan uzun bir süre geçti. Erman Kunter'in yardımcılığını yaptı. Efes'te ise Oktay Mahmuti'nin yardımcısıydı. Basketbol gündeminde son zamanlarda yer alan haberlere ve bu haberlerdeki isimlere bakınca, basketbolun ne kadar ufak bir camia olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Zaten ufak olan camia da, kadın basketbolu daha da ufalıyor.

Nevriye Yılmaz, 2000'li yıllardaki takımın en önemli yıldızlarından biriydi, yeniden Galatasaray'da. Ekrem Memnun, Nevriye Yılmaz ve Derya Özyer yeniden buluştu. Murat Özyer de yeniden camianın bir yerine dahil oldu. Futbolda bir klasik haline gelen 2000 ruhunu arama hastalığı, kadın basketbola da sıçramış oldu.

Nevriye transferini sindirmek kolay olmayacak. Galatasaray taraftarının yıllardır küfür ettiği ve küfür yediği bir sporcu. Aslında bu konuda abartan taraf genelde Galatasaray cephesiydi. Futbolda bile benzerinin kolay bulunmayacağı bir figür olan Işıl Alben'e Fenerbahçe taraftarının tepkisi malum. Haklı veya haksız, Işıl gibi bir sporcu her daim tepki çeker ezeli rakipte. Galatasaray tribünü, buna bir karşı tez üretmek istedi. Rakip bir sporcu arandı. Bulmak da zor olmadı.

Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye transfer olmuş Nevriye bulunmaz hint kumaşıydı. Zaten Fenerbahçe kadrosu sürekli değişiyor. Devamlı kalan isimler belli, Birsel'e dünyanın en cani adamı dahi küfretmez, geriye iri yapısı, sert oyunu ve spor dünyasının en büyük günahlarından birine imza atmış olan (ezeli rakipler arası geçiş) Nevriye kalıyordu. Nevriye, hızla yükselen TKBL'de antipatik rakip sporcu oldu. Bunu aslında Işıl gibi tercih etmemişti, daha çok tanırların kurban aramasından kaynaklandı.

32 yaşındaki Nevriye'nin en önemli sorunu sırtındaki sakatlığı. Fakat daha da önemlisi taraftarın sindirebilmesi. Aslında benim de hoşuma giden bir transfer değil. Sonuçta bir şekilde iplerin geildiği, tartışmaların yaşandığı bir rakip sporcu.

Fakat tepki gösterme fırsatını Taurasi transferi karşısında geri teptik. O transferde, tepki gösterme bir yana normalleştirme yaşandı. Bu tip transferler, bir güç gösterisi olarak sunuldu. Eğer mesele güç gösterisiyse, rakip takımın kaptanını almak bunun en büyük ve en kuvvetli örneği olur.

Taurasi'yi alan bir şube Nevriye'yi alabilir. "Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz" büyük bir kandırmadır. Bir kere delindi mi devamı da gelir ve suyu çıkar. Taktiksel olarak, Türk rotasyonunda iş yapacak Nevriye, Taurasi transferinden daha faydalı olacaktır. Tabi önemli olan takıma faydaysa... Eğer takıma faydadan daha önemli şeyler varsa, daha önemli değerler varsa; o zaman o konular Taurasi transferi esnasında konuşulmalıydı. Taurasi'yi sindirebilen, Nevriye'ye ses çıkarmamalı.

Bir de ilginç olan, Fenerbahçe'nin Nevriye'nin alternatifi olarak Beşiktaş'tan Yasemin'i alması. Eğer şampiyon takım, ve en yüksek bütçeli iki takımdan biri, kaybettiği kaptanı yerine Yasemin'i alıyorsa, Yasemin, o bölgedeki en iyi 2.Türk olarak nitelenebilir. Eğer öyleyse biz bu Yasemin'i niye yolladık? İlk başta dediğimiz gibi, basketbol camiası oldukça ufak. Yollar sürekli kesişir ve aynı yere çıkar.

Çarşamba, Haziran 20

Baba Reklam


Geçen gün yazdığım yazıdan devam. 

Babamın baba olduğu yaşta, bir babalar gününde, kız kardeşim ilk kez evimde gelip misafir olarak kaldı. Kardeşinin veya babanın evinde misafir olarak bulunması çok ilginç. 

Sıkılmasın diye inanılmaz bir çaba. Ben onunla birlikte ne yapsam sıkılmam ama o bir kere sıkılsa, sıkıldığını belli etse, suratını assa fena olurum. Televizyon izlemek gibi boş bir durum bile onun mutluluğu söz konuysa dünyanın en güzel aktivitesi oluyor. 

İşte tam o anda bu reklam çıkıyor. Baba değilim. Kız evlat da değiliz. Hani bu reklamın içine tam olarak nasıl gireceğiz. Giriyoruz işte. Hisler, duygular aynı. Hatta tam olarak kendimi kötü hissetmeme nedenim gözümün önünde. Onun büyüdüğünü görememek ve onun yanında olamayıp koruyamadığını görmek.

Babama benzediğimi anladığım gün olarak tarihe geçecek, 17 Haziran 2012. Bir de inceden bir mesaj var; bu reklamlarla kendini avutamazsın. 

Baktığın zaman bir buçuk dakikalık bir reklam. Reklam yahu. Müzik de güzel. Orjinal şarkıdan araklamışlar ama bu versiyon daha güzel olmuş.  

Salı, Haziran 19

Selçuk İnan'ın Antrenörü




Ersun Yanal onu 10 numaradan ön liberoya çekti. Şenol Güneş sorumluluk verdi. Fatih Terim liderlik. 2012 yılında ligin en iyi futbolcusu oldu. Herkes onu konuşuyor. Milli takımın starlarından biri. Bu noktaya gelmesinde onunla çalışan her teknik direktörün payı var. Yaklaşık 3-4 senedir futbol yazılarında, konuşmalarında geçiyor; "Selçuk tipi orta saha". Box to box, merkez orta saha.. Yaz, çiz, ok çıkar, yorumla. Önünde Selçuk var, izle. Xelçuk yazıp Xavi'ye gönderme yap.

Ama burası Türkiye. Bu işler öyle olmuyor aslında. Four Four Two'da Selçuk İnan'ın kariyer adımlarını okudum. Benzer hikayeler çoktur ama gelinen nokta itibariyle en anlamlısıdır belki de. Hakan Şükür'ü babası çok itelemiştir futbolcu olsun diye. Sergen, Arda, Emre şanslı, çünkü İstanbul'un çocukları onlar, 3 büyükler yanlarında, Fatih Tekke hemen hemen herkesin futbolcu olduğu topraklarda yetişmiştir. Burak Yılmaz, babadan futbolcu...

Selçuk İnan'ın hikayesi, Ya Ya Ya Şa Şa Şa'daki İlyas'a çok benziyor. Bu hikayedeki İhsan Yüce ise İskenderun'daki Karağaçspor'un antrenörlerinden Recep Altun

Altun aileye, özelikle babaya çok direnmiş. (İlginçtir Selçuk İnan'ın babasının adı da Münir). Baba "bu işte gelecek yok" diyor, tek erkek çocuğunun futbol oynamasını istemiyor. Baba esnaf, bakkal. Çocuğunun bakkal dükkanının başına geçmesini istiyor. Selçuk, bakkal dükkanında çalışıyor, işten sonra top oynamaya gidiyor. Babası onu engellemeye çalışıyor. Recep Hoca, inat ediyor eve gidip "Selçuk bende kalsın" diyor, "Onu futbolcu yapayım". Anne terliğini yiyor mu bilinmez ama aile çıldırıyor. Kolay değil aileden evladı ayırmak. 

Selçuk, Karağaçspor Kulübü'nün her şeyiyle ilgileniyor o yaşta. Tıpkı İnönü'ye top toplamaya giden İlyas gibi. Onu evinden koparmayan Recep Hoca, bu sefer ona yol açıyor ve ülkenin diğer ucuna gitmesine teşvik ediyor. İnat hikayesi işte burada. Kim uğraşır? Aile istemiyor. Niye başına bela alırsın? 14 yaşındaki bir çocuğu İskenderun'dan Çanakkale'ye gönderiyorsun. Ya başaramazsa? Yeteneğini görüyorsun, belki çok yetenekli ama en ufak şanssızlıkta (sakatlıkta) bütün bir aile sana düşman olacak. Zaten ailenin yanına gidince , "oğlunu alıyorum yarın götürüyorum" dediğinde kıyamet kopuyor. Recep Altun, olaya belediye başkanını bile dahil ediyor. Sırf bir cevheri gördü diye. 

Sene 2000, 2001 falan herhalde. Büyük ihtimal siz o sıralar CM oynuyorsunuz evinizde. Leyton Orient'i 3.ligden alıp şampiyonlar ligi yapıyorsunuz. Futbola dair kurduğunuz cümleler şekil değiştiryor, çocukluktaki gibi değil. "Futbolun gerçekleri" kavramı zamanla size çok daha başka şeyler ifade etmeye başlıyor. Sonra oyunun yeni sürümlerinden birinde Manisaspor'da oynayan bir genç görüyorsunuz. Adı Selçuk. Onu Galatasaray'a çok ucuza transfer edip 20 milyon Euro'ya Real Zaragoza'ya satıyorsun. Dost sohbetlerindeki yeni futbol cümlelerini onun üzerinden kuruyorsun. Sonra o Selçuk geliyor, Süper Lig'de oynuyor. 

Onu ilk sen keşfetmiştin değil mi? Bu gurur senin. Doya doya yorumla Selçuk'un yeni pozisyonunu, ama oyunu save etmeyi unutma.

Akbil Basan Yıldızlar



Gazetecilerle futbolcuların yakın olması kötü mü? Eskiden daha yakınlardı. Şimdi aynı yakınlık devam ediyor belki ama gözden uzakta, kapalı kapılar ardında.

Bir de kulüplerin futbolculara röportaj yasağı koyması var.

Futbol dünyası değişiyor, hatta değişti bile. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama birşeyler eksik. Şu tarz fotoğraflar yok artık. İlhan Söyler, 16 yaşındaki Emre'yi almış,tutmuş kolundan. Kazlıçeşme İstasyonu... Sene ya 96 ya 97. Arkadan tren de geliyor. Türk futbolunun o yıllardaki genç yıldızı Zeytinburnu'ndan çıkıyor, Florya'ya gidiyor.

Bir ara genç futbolcular, ilk parladıkları dönemlerde tren-minibüs-belediye otobüsü temalı fotoğraflar çektirirdi. Şimdi metrobüs geldi o da yok oldu.