Pazartesi, Ekim 8

Subay Eşi


Alex'in basın toplantısı ile ilgili o kadar ayrıntı var ki, hepsini aynı yazıda toparlamak zor. Ayrı ayrı yazmak da çok gereksiz gibi. Ama sonuçta 120 dakikayı geçen bir basın toplantısından bahsediyoruz. Neredeyse 2000 UEFA Finali kadar süren bir toplantı. 8 seneyi, daha doğrusu son 4 seneyi anlatmak için az bir süre belki de.

O ayrıntılardan biri Daianne. Adı nasıl yazılıyor emin değilim, Dayen diyen yazsak kızmaz kimse herhalde. Alex, artık yavaş yavaş Türkiye'den giderken ondan bahsetmemek olmaz. "Futbolcu Eşleri" diye bir kavram varsa buna en uygun isimdir belki de Dayen. Sadece bu 120 dakika değil, o 8 sene içinde bile çok kritik zamanlarda sahneden rol çalmış bir isim. Arka planda gözükse de her zaman içinde. Tabi benim aklımda, her zaman locasından Galatasaray tribünlerine parmak sallayan kadın olarak kalacak. Oysa Fenerbahçe tarihinin Hürrem Sultan'ı bile olabilir. 

Alex, basın toplantısında her kritik cümleden önce-sonra ona baktı, sorulan sorularda bile ona danıştı. Ya da bana öyle geldi. Alex mi Hagi mi diye sorulan bir soru vardır ya, kazananın Comandante olacağı, en azından Alex cephesinde asıl Comandante'nin Dayen olduğunu gördük. Bunu biliyorduk, bugün bir kez daha ve belki de son kez daha anladık. Aziz Yıldırım'ın "elinde twit" dediği olayda bile atılan SMS ona mesela. Belki daha neler neler vardır da bilmiyoruz. Bu kadınla röportaj yapmak lazım, merak edilen birçok sorunun cevabı onda olabilir.


Subay Eşi tanımı = via Mustafa Özdemir

Krizi Başlatan Gol





"Sizler Fenerbahçe'yi yakından takip ediyorsunuz. Aragones zamanında son maçımızı kazansaydık, 7 Temmuz'da dönecektik. Biz de kazandık. Sonra Aragones görevinden ayrıldı ve Aykut Kocaman bana yeni bir dönüş tarihi verdi. Samet beni aradı ve yeni dönüş tarihimi söyledi ben ise her şeyi ayarladığımı ve dönemeyeceğimi söyledim. 7 Temmuz günü döndüğümde Daum'un odasına gittim ve kendisine özürlerimi ilettim. O da süreci anladığını söyledi ve beni Kocaman'ın yanına tanışmam için gönderdi. Kendisiyle tanıştım ve bana ilk söylediği şeylerden birisi ‘Sen kaptansın ve herkesten önce burada olman gerekir’ oldu. Ben de haklı olduğunu söyledim. Kendisine şunu ilave ettim. ‘Benim ailemle geçirebileceğim bir ayım var.’ Bu yüzden de durumun böyle olduğunu ve geç geldiğimi söyledim. Yönetici olarak bir sene içinde çok az kontağımız oldu. Teknik direktör olarak da problemlerimiz başladı"



Demek ki bu gol atılmasa ve maç 1-1 sona erse, Aragones o kötü sezondan sonra yine gider ve Daum yine gelirdi, hatta Akut Kocaman yine kulüpte görev alırdı ama Alex ile Kocaman arasındaki kriz belki de başlamayacaktı. Her şey ilk gün başlamış. O ilk günün sebebi de bu gol.

Bu gol bizi de etkilemişti. Sezona erken başlamış ve hatta iyi başlamış ama beklentiler büyüyünce ve erken form tutunca (sakatlıklar da var tabi) sezon kötü bitmişti. Belki, sezonu geç açan biz olsaydık, daha farklı yerde olabilirdik.

Yani, bu gol olmasaydı şu an Alex ve hatta Rijkaard çok farklı yerde olabilir. İki önemli ismin sonunu erken ve geç de olsa hazırlayan olayın, Guiza'nın attığı bir gol olması çok anlamlı, çok ironik.

İŞTE O GOL

Alex'in basın toplantısı hakkında da detaylı bir şeyler yazmak lazım.



Two for the Money



" Ana konu bahis olsun, bir iki bahis-kumar repliği atalım, ama içinde bahis dünyasıyla ilgili çok şey olmasına gerek yok, başrolü de ver Al Pacino, tutar belki"

Aklımda tek kalan Brandon'un işten evine bisikletle gitmesi oldu. Oralar ilgi çekiciydi.

Pazar, Ekim 7

Kafa Rahat


Kavga çıkarmak için bahaneye ihtiyaç duymayan milleti Sırplar, Djokoviç'i nasıl yetiştirmiş anlamıyorum. En gergin maçın en gergin anında espri yapabilen bir adam. Son olarak Çin Açık'ta böyle bir olaya imza atmış. Tamam, belki maç sonu falan ama ne biliyim, çok samimi, doğal ve içten geldi.

 Adam oynuyor, eğleniyor. Tenisini sevmiyorum ama kendisi her şeyin en iyisini hak ediyor. 

1 numaranın hakkını veren isimlerden.

Cuma, Ekim 5

Galatasaray 74 - 69 Fenerbahçe



Sezonu İzmir'de bir basketbol maçında açmak. Seneler önce aklıma bile gelmezdi. Niye gittik, ne için bu kadar yorulduk? Dışarıdan bakan adama açıklaması zor. O yüzden anlatmaya gerek yok.

Hangi maçın iyi olacağını, hangi maçın kötü geçeceğini maç öncesinden bilemiyorsun. Bazen öyle maçlar oluyor ki, insanın gidesi gelmez, izlemek istemez. Sadece adından kaybeder ama "efsane maçlar" sınıfına girer beklenmedik bir şekilde. Sami Yen'de çok yaşamıştık zamanında bu tip duyguları. Bu maç öyle bir maç değil tani ki. Ama yine de beklenenden güzeldi. Bir derbiden, Galatasaray-Fenerbahçe maçından, kötü bir şey beklemek belki de bizim hatamız. Ama yine de, amacına ulaşmış, kendini yormak istemeyen, en büyük korkusu sakatlık olan iki takımın sezon öncesi oynadıkları maçın  tatmin edeceğini tahmin edemezdik.

Sezon sonuna yakışan bir maç oldu. Derbiye yakıştı. Kazanan taraftar bakınca, olumlu şeyleri söylemek daha da mümkün. Alınan haz daha fazla. Domercant ve Gordon'un olmayışına rağmen, büyük oyuncu Hawkins'in varlığını görmek, sezon öncesinde rahatlık verici. Engin Atsür'ün kırılma anlarında alacağı rolü gördük. Cenk Akyol da skor anlamında çok verimli olmasa da, saha içinde duruşunu değiştirmiş daha olgun bir oyuncu olarak çıktı karşımıza. Bunlar güzel şeyler. Macvan ve Boniface'e değinmiyorum bile.

Ve genel olarak, son 2 seneden daha farklı bir takım var sahada. Amaç iki takımı, iki kadroyu, iki hocayı, iki oyun anlayışını kıyaslamak değil ama ortada alışılmışın dışında bir basketbol var. Daha hızlı ve daha tempolu oynuyoruz. Üstelik sezon başı olmasına rağmen. Domercant ve Gordon olmasa bile kilit anlarda sazı eline alacak, doğaçlama işler yapabilecek oyunculara sahibiz ki, geçen sene en büyük sıkıntıyı bu konuda yaşadığımızı düşünüyorum. Olin, Antalya tarzı takımlara yenilmemizin sebebi de buydu. Tabi bu tempoyu ortaya koyarsak, CSKA, Olympiakos gibi takımları da yenmek zor olacak. Ama bu sene onlarla da oynamayacağız.

Fenerbahçe açısında bakınca, yenilmelerine rağmen rahatsız bir durum olduğunu düşünmüyorum. Andersen'den az faydalandılar, Batiste'ten hiç faydalanmadılar. Sezon başında beri ilk defa bu kadar sert bir maç oynadılar. Son 5 dakikaya kadar da altından kalktılar. Yeni kurulan bir takım için, belki de en kötüsü bir derbi yenilgisiyle sezona başlamak olur. Mental olarak hafif bir yara almışlardır. Onun dışında sahada yaptıkları negatif işlerin sayısı az gibiydi.

Tribünlere gelirsek; bokunu çıkarttılar. Pianigiani maçtan sonra, ilk defa karşılaştığı bu atmosfer için "tutkulu" demekle yetinse de Ataman, baya sinirliydi. Kendi taraftarları yüzünden maç öncesi ısınamadıklarını ve bu yüzden maça kötü başladıklarını söyledi ki, kesin haklıydı. Evet, ben de derbilerin atmosferinin farklı olduğunu düşünüyorum. Gerginliği severim. Ama bunun için bir neden olması lazım. Sezon başında oynanan amaçsız sayılabilecek bir maçta bu kadar torpil atılmasına gerek yoktu. Sahadaki oyunun durmasını gerektirecek bir durum yoktu. Sezonun ilk dakikasından buna başlamak; oyuna, takıma, sporculara ve maçı izlemeye gelenlere saygısızlık.

Tribün genelinde, Fenerbahçe daha az olmasına rağmen daha organizeydi. En azından maça öyle başladı. Fakat, ikinci yarıda üstünlüğü nedense Galatasaray'a bıraktılar. Oysa, öndelerdi ve takımları da iyi sayılırdı. Galatasaray koreografisi ve "Doğru mu Samet" pankartıyla tebessümü oluşturdu. İlkan da baya küfür yedi bu arada.

Ufak olarak İzmir'den bahsedersek; dünyanın en güzel şehri senelerce bizi yediler, insanlar orada mutlu yaşıyorlar dediler; koca şehirde bir kişinin suratı gülmez mi? Muhteşem havası, iç ısıtan güneşi ve deniz kokusu olmasa Ankara kadar karamsar bir şehir olacakmış. Belki gezmek değil de yaşamak lazım. O da olursa Bostanlı'da olur, gibi, sanki... "İzmir kızları" da şehir efsanesinden ibaretmiş... sbt


Perşembe, Ekim 4

Gerçek?


Lig lideri Karşıyaka....

Acaba ne zamandan beri kullanılmayan bir cümle. Bu sene Karşıyaka'yı çok yazacağız demek ki, Cihat Arslan güzel adamdır, başarılı olmasını isterim.

Çarşamba, Ekim 3

Kravatlılar Bandosu


TFF Başkanı Yıldırım Demirören ve diğer yönetim kurulu üyeleri, toplantılarını gerçekleştirmek için Eskişehir'e gidiyor. Amaç; TFF'yi İstanbul merkezli olmaktan çıkartmak. Düşünce güzel, fotoğraf bu.

Şehrin en büyük futbol kulübü Eskişehirspor'un başkanı, ki kendisi aynı zamanda Kulüpler Birliği Başkanı oluyor, Demirören'i böyle karşılıyor. Şimdi mantık olarak, Kulüpler Birliği'nin TFF'ye karşı bir duruş koyması beklenen, kulüpleri örgütleyen, beraber hareket etmeye sevk eden bir birlik olarak düşünüyoruz. Kağıt üstünde öyle olması gerekir. Ama fotoğrafta göründüğü gibi, öyle bir şey yok.

"Ne yani,herkes asık suratlı mı olsun, kimse kimseyi karşılamasın mı, hep mi atar gider olsun, düşmanlık olsun" diyenler de haklı olacaktır. Güzel kızların verdiği çiçeklerle havalimanında karşılamalar, sıcak gülümsemeler, bunlar güzel şeyler... O zaman biraz aşağıya inelim...




Havalimanından, Eskişehirspor Kulüp Binası'na geçiliyor. Halil Ünal'ın odası. Duvarda, Yıldırım Demirören'in fotoğrafı. Bu da mı jest? Tabi ki jest. Ama orası Halil Ünal'ın özel odası değil, kulüpteki odası. Kulüpler Birliği Başkanı sıfatı değil Eskişehirspor Başkanı sıfatı var.

Acaba Eskişehirspor'un kendine has tribünü, taraftarı, insanı ne düşünüyordur, tepki koyar mı diye düşünürken, bir de görüyoruz ki karşılama töreninde "Es Es Bandosu" da varmış. Sanki gelen "Baba", kendileri "Selamsız Bandosu". Çal dostum.

Tabi ki bunun mükafatı da geliyor. Türkiye-Romanya maçı için Demirören, bandoyu Kadıköy'e çağırmış. Bedava biletleri kulüpler vermemeli değil mi? Zaten sponsorlara gideceğine bandoya gitsin.

Salı, Ekim 2

SBT



Ofis tayfası,  tepkisini koydu.

Blog Gazı



Dün gazeteler, ortak bir karar aldı. Kendi haberlerinin başka paltformlarda kullanılmasına izin vermeyeceklerini bildirdiler. Ayrı bir konu, tartışılır. Konunun ilk yanısması ise Spor Servisi programında oldu.

Spor Servisi'ni severiz. Bundan 3-4 sene önce, oturup beklerdik "acaba hangi blogdan hangi fotoğrafı koyacaklar" diye. Sonra onların ilgisi azaldı, blogların da ilgisi azaldı. Ve dün yeniden blogların olduğunu hatırladılar. Biraz da sitemliydiler bloglara.

İlginç ifadeler vardı. Gazetleri bundan sonra bu kadar kolay kullanamayacaklarını düşündükleri için midir bilmiyorum, bir anda blog içeriklerine övgülere başladılar. Gerçi Mehmet Demirkol'un duruşu ve fikri daha farklıydı. Haberlerini kullandırtmayacak gazetelerin nereden beslendiklerine dikkat çekmek istedi.

Ama mesela Fuat Akdağ; "biz Yenilsen de Yensen de'yi tasarlarken, taraftarın sesini duyurmak istedik ve bloglara baktık" dedi. Taraftarın sesini duyurmak için bloglara bakmak? Neden tribünlere bakmıyorlar ki; taraftarın yeri orası değil mi? Bu kadar mı korkuyorsunuz tribünden?

Ve ondan sonra da bir ekleme geldi, "o gün programa aldığımız çocuklar şimdi medyada iş buldular" Belki ben art niyetliyim ama bana biraz "Oturun blog yazın, biz de kullanalım, hem bu sayede bak medyada iş de bulursunuz" mesajı verilmiyormuş gibi geldi, ben öyle hissettim.

Konuyu uzatmak istemiyorum. Blog yazmak güzel bir şey. Blog okumak da öyle. Bu sayede birçok kişiyle tartıştık, tanıştık, arkadaşlık kurduk, muhabbet ettik, eğlendik. "İş bulmak"tan daha büyük kazanç bunlar. O nedenle hala daha yazmaya devam ediyorum iyi kötü. Kimseye de "medyada iş bulma amacıyla blog yazmayın" demiyorum, yazan tadını çıkarsın, keyfini alsın ama amacı onu ilgilendirir. 

Fakat dışarıdan da "yazarsanız böyle oluyor, hadi bakalım, gazeteler de yasaklıyor zaten, tribünün sesleri sizlersiniz" mesajı çok da hoşuma gitmedi. Üstelik son zamanlarda blogların ürettiği içerik sayısının azaldığını kabul etsem de, hala daha yazan çizenler var. Son dönemde oraya bakmadınız ve şimdi yeniden aklınıza geldi.

Bu kadar yani, olay bu. Kafama takıldı, yazasım geldi.

Cumartesi, Eylül 29

Duvar


Duvar yazıları, gerçektir. Duvar yıkılır, yazı kalır...

Cuma, Eylül 28

Çürümenin Kitabı



Hiç kimse havailiğe hemen ulaşamaz. O bir ayrıcalık ve bir  sanattır, her tür kesinliğin imkansız olduğunun farkına varan ve kesinliklerden tiksinen kimselerdeki yüzeysellik arayışıdır, doğal bir şekilde dipsiz oldukları için hiçbir yere götürülmeyecek uçurumlardan uzağa kaçıştır.

Simge Fıstıkoğlu







Twitter üzerinden Ümit Özat - Simge Fıstıkoğlu olayına biraz fazla dahil oldum. Ümit Özat'ı eleştirenlere cevap verdim, Kaptan'ın yanında oldum. Şimdi söz hakkı Simge Fıstıkoğlu'nda... Röportaj, Ağustos 2011'den, Galatasaray Dergisi'nden

- Televizyonculuğa nasıl adım attınız?

- 2006 yılında başladım televizyonculuğa. Bir fırsat çıktı, iş görüşmesine gittim ve bana "spordan başlamak ister misin?" dediler. Ben de kabul ettim. Spora başlamak benim için önemliydi. Daha garantiliydi spor benim için.


- Neden daha garanti olarak gördünüz?

- Bir kere sporun çerçevesi belliydi. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, başlanhgıç için beklentilerime uygun olan da spordu...

- Erkekler üç aşağı beş yukarı bu sporu yapmış. Yani en azından ayak içi vurulunca top nereye gider biliyor. Deneysel olarak futbolu ne kadar biliyorsunuz?

- Ben futbol yazıları yazdığım dönemde işin tekniğine girmiyordum. "Bu oyuncu şu bölgede oynar", "o sistem yanlıştır, bu sistem doğrudur" diye bir iddiam olmuyordu. İşin ruhu neyse ondan bahsettim. Neden zevk aldığımı, neyi sevmediğimi yazdım. 

- Kadınlar spor haberi sunuyorlar ama maç anlatımı yapmıyorlar. Siz bir kadının anlatımını yaptığı karşılaşmayı izlemek ister misiniz?

- Bir kadının maç anlatımı yapmasını istemem. Birkaç deneme dinledim ve hoşuma gitmedi. Çünkü kadın ses tonu maç anlatmaya müsait değil. 

- Kadınlar Dünya Futbol Şampiyonası'nı izlediniz mi?

- Evet takip ettim. Çok da keyif aldım. Final maçı sonrası Twitter'dan forma çıkarma konusunda yapılan yorumlar çok da hoşuma gitti.


Özet geçelim. Simge Fıstıkoğlu bir tesadüf üzerine bu işe başlarken Ümit Özat, kaptanlığını yaptığı Fenerbahçe ile 3.şampiyonluğunu ve milli takım ile 2.kez dünya kupasına katılma fırsatını kıl payı kaçırıyordu. 

Ayrımcı olarak adlandırılan Ümit Özat gibi, kadınların maç anlatımını yapmasını istemeyen bir müdür. Yani ona göre de kadınlar her işi yapamıyormuş 

Cinsiyetçi olarak adledilen Ümit Özat olsa da, forma çıkaran kadın sporcu üzerine yapılan espriler onun çok hoşuna gitmiş. 


Çarşamba, Eylül 26

Travma


3 Temmuz, en büyük tramvayı Trabzonspor tarafına yaşattı. Üstelik 1 sene boyunca akıl tutulması yaşamış  Fenerbahçeliler'i düşünce bile... İnanılmaz bir boyuta geçtiler. Bir yandan "normal" diyorum, şampiyonluğunun çalındığını düşünen bir camia bunları yaşayabilir ama bir yandan da "1 sene geçti be abi"...

Önce inkar ettiler. "Fenerbahçe şampiyon değil, şampiyon biziz" dediler. Olmadı.

Sonra öfkelendiler. TFF'ye yürüdüler, içerideki Fenerbahçe maçlarında olaylar çıktı. Olmadı.

Sonra pazarlık yaptılar. TFF ile görüştüler, UEFA'ya gittiler, mail attılar, mektup yazdılar. Olmadı.

Şimdi depresyona girdiler. Resmi siteden şampiyonluğu duyurdular, yerel basın bugün poster dağıttı. Sanırım yine olmayacak.

Bir sonraki aşama kabullenme. Bakalım ne zaman girecekler?

Bu arada posteri alsak ben bile odaya asarım. Bizim takımın posteri resmen. 2012-13 sezonu yaz üzerine, geç.

Bir Günlüğüne Gülümseyen Şehirler


Niğde... Stadından belli. Stadın arkasından belli. Çölün ortasında terk edilmiş bir kasaba gibi. Oliver Stone filmlerinden fırlamış sanki (tam olarak U-Turn). Selamsız Kasabası gibi bir hafta geçiren Niğde, Selamsız Bandosu gibi bir hafta yaşayan Niğdespor. 

Sonu öyle olmadı. Şehre büyük takım geldi. Niğde'nin takım kaptanı yayıncı kuruluşa röportaj verdi, hocası Batuhan'a önlem aldı, parası olan taraftar Beşiktaş'a atılan golde 1-2 sıra aşağı düştü, parası olmayan çatıda tutundu.

Güzel olmadığını kim söyleyebilir? 


Aynı saatlerde Galatasaraylı basketbolcular Van'daydı. Van, deprem şehri. Başka sıkıntıları da var. Niğde gibi unutulmuş değil ama yalnız bırakılmış. Depremden hemen sonra görmüştük bunu. Neyse ki infial ortamı kısa sürdü.

Herkes mücadele ediyor. Bir şekilde tutunmaya çalışıyor. Tutunurken de kahramanlar arıyor. Somut kahramanlar. Bazen bir sporcu oluyor bu. Vanlı kız çocuklarının ilk kahramanı Nur Tatar'dır belki. Ama Işıl'a gösterilen sevgiden de anlıyoruz ki, kahramanlıkta o da Nur'dan aşağı değilmiş. 

Bir günlük mutluluk, değişiklik. O "tutunma" işine artık bu moralle devam edecekler. Hayal kuracaklar. 

Güzel olmadığını kim söyleyebilir?

Şehre bir takım geldi, iklim değişti, gülümsediler. 

Tıks