Cumartesi, Şubat 21

O Eski Halimden Eser Yok


Bloga bu aralar yazamıyorum. Çok koşturmaca var diyeceğim ama sebebi tam olarak o da değil. Matah bir şey yaptığımız yok yani. Boş boş şeyler, acı veren gerçekler, bütün meselemiz o. Ara sıra bazı şeyleri ihmal ediyoruz. Bloga gelene kadar neler var ıskaladığımız. En azından bunu "madem az yazıyoruz, bir resim atalım" diyerek kotarmak mümkün. Dükkanın önüne sandalye koyalım en azından. Necati Ateş ile Hasan Kabze. O muhteşem günde biri penaltı kaçırmıştı, diğeri gol atmıştı. Aradan 9 sene geçmiş. 9 sene... Çok abi, vallahi çok. O yüzden çok acı. Keşke o günde kalsaydık. Bugünden daha mı iyi mi daha kötü mü ayrı konu ama en azından umut edecek şeyler vardı, en azından hayal kuruyorduk. Şimdi sadece hayatta kalmak için uğraşıyoruz. Elde avuçta kalan tek şey varlığımız ve hatıralarımız...

Cumartesi, Şubat 14

Cuma, Şubat 13

Tokatçı



Ergin Ataman'ın Göktürk'e attığı tokat soyunma odasında kalabilirdi. Kalsaydı hiçbirimizin haberi olmayacaktı. Fakat artık bilgimiz var. Üstelik bunu soyunma odasından çıkaran üçüncü bir şahıs değil. Tokatı yiyen kişi ve babası. Yani bizzat taraf olan bir yer çıkarıyor. Bunu soyunma odasından çıkarma hakkı vardır. Hakkını kullanmıştır. Bundan sonra yetkili kurumları ilgilendiriyor. Bu kurumlar arasında Galatasaray da bulunuyor Ne yazık ki Duygun Yarsuvat'tan bu konuda beklediğimiz açıklama gelmedi. Hatta bir eğitimci ve hukukçu olarak beklemediğimiz bir açılama yaptı. Ülkenin her yerine sirayet eden halının altına süpürme kültürü burada da kendini gösteriyor, şaşırmıyoruz. Ve tabi olay açığa çıktıktan sonra sporla ilgilenen herkes tavır alabilir.

Şaşırtıcı olan ,aslında artık bu toplum genelinde o da şaşırtıcı değil ama en azından hala anlam veremiyorum, bu olayda bile tarafların oluşması. Bir yanda Ataman'ı savunanlar var. Gerisi önemli değil. Şiddet olayında şiddete başvuranı savunmak yeteri kadar ilgi çekici. Üstelik bu tarafta yer alan kişilerin birçoğu, şiddete karşı bir duruş sergilediklerini her zaman söylüyorlar. Üzüntü verici...

Basketbol antrenörlerinin bu sertliği normal karşılanıyor Bunun benzerlerinin çok olduğu söyleniyor. Doğrudur. Fakat olayın kötü olduğunu gerçeğini de değiştirmiyor. Bunu normalleştirmek, olayın kendisinden daha kötü. Üstelik rahatsız olan biri varken başkalarının olayı değerlendirmesi olduça abes...

Peki ne olmalı? Ataman'ın sözleşmesi mi feshedilmeli? Ceza mı almalı? Ne yapılmalı? Onu bilmiyorum. Ama Galatasaray'ın Göktürk'ten yana tavır alması lazım. Misal Ataman, 19 yaşındaki genç oyuncuyu değil de Arroyo'yu tokatlasaydı ne olacaktı? Eşitlik ilkesini bu tip durumlarda kullanmamız gerekmiyor mu? Gerçi Ataman'ın da Arroyo'ya tokat atamayacağını en azından Rakocevic olayında anlamıştık. Mahmuti de bunlar çok yapardı. İçeride tokat olur muydu bilmiyoruz tabi ama izleyeni, takip edeni geren bir durumdan bahsediyoruz.

Bu kadar uzatmaya da gerek yok. Olay belli. Hocasını döven bir koç var. Bu olay onun koçluk meziyetlerine zarar vermez. Fakat yaptığının şık veya halının altına süpürülecek bir olay olmadığı da açık. İşin aslı Ataman'a tepkim, tribünün küfürlü tezahüratlarına "Böyle yapacaklarsa gelmesinler" dediği gün başladı. Gider yapan tavrını o gün de görmüştük. Küfür edenlerden biri değildim, hatta maçta bile değildim ama Galatasaray tribününe tavır koymasına sinirlenmiştim. O gün "düzgün tavır"ı överek tribünü karşısına alan adamın oyuncusuna karşı düzgün hareket edememesi de çelişkilerin büyüğü olarak karşımızda...

Perşembe, Şubat 12

The Sting



1973 yapımı filmin Türkiye için ufak bir önemi var. Yapıldığı yıl ABD'de Oscarları topluyor.Last Tango in Paris'in yarıştığı sene. Hatta Serpico aday bile olamıyor. Doğru tercih The Sting mi emin değilim ama ABD'de yarattığı yankıdan yola çıkarak Türkiye'ye de geliyor. 1973 yapımı film, 1977'de Türk versiyonuyla sinema seyircisinin karşısına çıkıyor; Üçkağıtçılar

Defalarca televizyondan izlediğimiz filmlerde. Cüneyt Arkın ve Robert Widmark var. Robert Widmark zaten bu tarz filmlerin adamı, Robert Redford benzerliği de ortada. Filmin orjinali ise Türk sinema salonlarına, yapım yılından 10 sene sonra, 1983'te geliyor. Yani hem dönemin sinemaseverleri hem de bizim gibi televizyon kuşağı, The Sting'i ''Biz bu filmi görmüştük'' diyerek izliyor. Haliyle gözümüzde filmin değeri biraz düşüyor.

Yine de iyi film... Her türlü izleniyor. Robert Redford'un Widmark dışında aslında Brad Pitt'e ne kadar çok benzediğini bir kez daha görüyoruz. Üstelik sadece tipiyle değil yeteneğiyle de var olduğunu görüyoruz. Paul Newman da çok iyidir. Tam bir pazar gündüz filmidir. Pazar gündüz filmleri güzeldir ama Oscar için yeterli olabilir mi emin değilim... Üstelik o sene sadece en iyi film dışında 6 Oscar daha götürüyor.

Çarşamba, Şubat 11

Derbi Dediğin Kavgalı Olur


Bu maçı yeni görüyorum. Zaten niye zamanında görmüş olayım. Sene 2000, Uruguay'da Penarol-Nacional derbisi... Haberim olmazdı o dönem normal olarak. Gerçi haber bültenlerinde bile verilmeliydi. Olay şu; Uruguay'ın iki takımı Nacional ve Penarol karşılaşıyor, maç 1-1 bitiyor. Maç sonu iki takım oyuncuları birbirine giriyor. Gözaltına alınan futbolcu bile oluyor. Sanırım sahadaki 22 futbolcudan 18'i ceza alıyor. Muhteşem bir olay. Kavganın yapısı da çok şık. Çete kavgası gibi. İki takım oyuncuları da hat gibi dizilmiş, birbirlerine vuruyorlar. Güney Amerika işte, kavgası bile klas...

Kaptanın Yemeği



"Brezilya'da kendi aramızda futbol oynarken bazı samimi kelimeler kullanırız. Alex bana "Sakın öyle şeyler söyleme" dedi. Bir de kaptanların Türkiye'de çok önemli olduğunu, onlara saygı göstermem gerektiğini söyledi. 'Kaptan yemeğe başlamadan yemeğe başlama, kalkmadan kalkma...' Bazen unutup yemekten kalkıyorumi kaptan bana bakıyorsa tatlı alıp geriye dönüyorum."

Gaziantepspor'un  bu sezon Coritiba'dan transfer ettiği Chico, 4-4-2 dergisinde bunları demiş. Son yıllarını papazlık kurumunu incelemeye vermiş benim için şaşırtıcı değil ama keyif verici.. Bunlar bilmediğimiz şeyler değil fakat Brezilya'dan gelen bir futbolcunun buna dikkat etmesi ve hatta korkudan gidip tatlı aldığını itiraf etmesi baya komik.. Bunu sadece askerlik yapan anlar.

Chico'nun bu tavsiyeyi Alex'ten alması da olayı daha çok süslüyor. Fenerbahçe'nin bir dönemimde ağır papazlık yapmış biri.. Fakat o da gökten zembille papaz olarak inmedi. Uzun yıllar burada kalmanın tecrübesiyle o seviyeye yükseldi... Chico'nun bu tavsiyeye dikkat etmesinden daha önemli bir ayrıntı; Alex'in Türkiye'ye gidecek bir futbolcuya bunu söylemesi.. Hakemlere dikkat et, hocaların saygılı ol, başkanlarla muhabbet et, basına iyi davran vs.. değil; "Kaptan yemeğe başlamadan başlama"... Çizgilerle çevrili bir sahada topla oynanan bir oyunda, gereksiz bir ayrıntı gibi duruyor. Ama sanıldığından daha büyük bir detay. Alex zaten zeki adam, doğru tavsiyeyi vermiş.

Bu arada Gaziantepspor'un kaptanı kim tam bilmiyorum. Şenol Can falan olabilir. Bir an kendimi Gaziantepspor'a yeni gelen yabancı futbolcu olarak düşündüm. Platoon filmi kadar sürükleyici bir hikaye çıkar...

Ayaktaki Güç



30 yaşına geldim ama hala futbol oynamak benim için çok önemli. Aslında bunda sıkıntı yok, futbol güzel bir oyun.. Asıl sıkıntı benim bu oyunda kendimi kabul ettirme hevesim. Belki de egomun bende tavan yaptığı - ki burada bile o kadar yüksek değil - tek durum olabilir.

Hikayeyi biraz başa alayım. Caddebostan sahilde sahalar vardır. O sahalarda 17-18 yaşından beri top oynuyorum. Daha önce, çocukluk ve ergenlikte sokak arasında top oynayıp mahalle maçı yapardık. O dönem 16-17 yaşlarına gelmeden sona erdi. Mahalledeki çocuklar büyüdü... Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız... Futbol oynamak isteyenler de azaldı. Mahallede iki kişi eksik olsa maç yapmak imkansız hale gelebilirdi. Ben de rotamı hemen hemen her gün daha geniş katılımın olduğu Caddebostan sahile çevirdim. Mahallelerinden çıkıp ilçenin her yerinden gelen gençlerin oynadığı saha... Anadolu kulübünden İstanbul'a transfer olmak gibi. Kendini kabul ettirmek zor, rekabet fazla. Tek bir saha, minyatür kale, 10 tane futbolcu. Mahallede oynamak kolaydı, burada ise sahada kalmak için en iyi 10 kişinin arasına girmek gerekiyor. 

Neyse ki o dönemler fırtına gibiydik. 17-18-19-20-21... O yaşlarda her türlü mücadeleyi veriyordum. Sonra hayat bizi o sahadan uzaklaştırdı. Rekabetten uzak kaldım. 2013 yılında belediye sahayı halı sahaya çevirince tekrar gaza geldim. Hemen bir ayakkabı aldım ve yeniden kendimi kanıtlamak için sahaya çıktım...Fakat bir türlü eskisi gibi olmadı. Benim oynamadığım dönemde, geri kalan herkes maçları aksatmadan topunu oynamıştı. Onlar yükselirken ben geriledim ve ortaya büyük bir fark çıktı. O farkı kapatmam zordu. Önce göbeği erittim, ardından kondüsyon gelişti. Önce eksik olunca maça çağrıldım, sonrasında da "milli takımın geniş kadrosu"na dahil oldum. Fakat sahada bana verilen rol oldukça kısıtlı kaldı. Savunmada dur, adam geçirme... 21 yaşında sahanın lideri olabilen benim için acımasız bir durum. Fakat hakları da vardı. Belki sahadaki herkes kadar çok koşuyor ve yorulmak bilmiyorum ama ne isabetli pas atabiliyordum ne de minyatür kalenin ufak kalesine topu sokabiliyorum. Bu arada savunmada oynamak da hoşuma gitti ama ayağımdaki ayakkabı sert futbolumu kaldıramadı herhalde. Rakibi yıldırıyordum ama sakatlamıyordum. Ayağımdaki ayakkabı ise beni yıldırıp kendi sakatladı. Ufak ufak yırtılmaya başladı. Dayanamadı. Ne olursa olsun iyi kötü sahadaydım ama ayakkabı beni yarı yolda bıraktı.

Tam o kriz anında Puma'nın evoPOWER'ları geldi. Sağlam bir ayakkabının bu kadar etki edeceğini tahmin etmiyordum. Ayakkabıyı giydiğim ilk maça yine savunmada başladım. Daha doğrusu savunmada kalmam söylendi. Fena da değildim. Takım da iyi oynuyordu. 15 golü atan maçı kazanacaktı. 11-8 öne geçtik. O anda oyundan çıkanlar oldu ve bir kadro değişikliği gerekti, Sahadan çıkmak zorunda olanlar vardı. Bu da dengeleri bozacaktı. Dengeli bir maça devam etmek için maç içinde rakip takıma yollandım. Moral bozucu. Yeni takıma geçince oyunu ilerde oynamaya başladım. Daha fazla topla buluştum. Daha fazla sorumluluk aldım. Kendimi bile şaşırtan bir şekilde oyuna ağırlığımı koymaya başladım. Çalım atarken top ayağımda kalıyor, pasların şiddeti tam değerini buluyordu. Doping almış gibiydim. Oysa o gün tek değişiklik ayağımdaki ayakkabılardı. Eski ayakkabılar yoktu. Yenileri ise beni baya rahatladı. Maçı 15-13 kazandık. Maç sonu yapılan övgüleri duymak için herhalde iki sene çabalamıştım. Eski günlere geri döndüğümü hissettim. Bu maçtan sonraki tek sıkıntım İstanbul'u etkisi altına alan kötü havaydı. Şu an maçlara ara verildi. Oysa Puma'ları çekip sahaya gitmek can atıyorum resmen. Artık o sahaya hükmedeceğim. Efsane geri dönmüş olabilir.

Pazar, Şubat 8

Pazarlık



Seçime doğru girerken biraz sesli düşünebiliriz. Ben komplo teorilerini seviyorum. Bizim elimizin gözümüzün radarına ulaşamayan bilgilerin var olduğuna inanıyorum ve o bilgilere yapboz oluşturarak ulaşabilme ihtimalimi seviyorum. Bu seferki konumuz HDP... 

Şimdi HDP benim için olumlu bir parti. Bir gözümüz onda, bakıyoruz. Bir akımın, bir hareketin değişimini, daha doğrusunu gelişimini simgeliyorlar. Alevli ve dar tarafı bıraktığını düşünüyoruz, öyle düşündürüyorlar. Köklerine sırt çevirmiyor ama alışkanlıklarının peşinden gitmiyor. Umarım bu üstü kapalı cümlelerim doğru anlaşılabilir.

Sonuç olarak hem kendi içinde, hem kendisinden olmayan çevrelerde bir ezber bozuyor. İnsanın normali, ezberi bozulunca veya ekmeğine taş konulunca rahatsız olur. Her şey süt liman olmaz. Köprü filmi gibi. Okut, büyüt, yetiştir, Ankara'ya yolla, ondan sonra gelsin köye köprü yapsın. E sen şimdi nasıl nehirden geçirdiğin sallardan para kazanacaksın?

Sadede geliyorum... Selahattin Demirtaş son meclis grup konuşmasında şunları söyledi: 

Herkes emin olsun HDP ucuz pazarlık yapacak parti değildir. İsteyen geçmişimize baksın. Mazlum Doğan, İbrahim Kaypakkaya pazarlık yapmış mı? Mahir Çayan, Deniz Gezmiş pazarlık yapmış mı? Pazarlık yapsalardı yaşıyor olurlardı (video). O nedenle bugüne kadar bu halklara hiçbir şey kazandıramadınız.Ya iktidara geiip tıkayıcı oldunuz, ya muhalefette solun önünü tıkadınız.

Net olarak haklı. Hiçbir itirazım yok. Fakat şu da var Abdullah Öcalan yaşıyor. İdam kararı alan bir örgüt lideri halen yaşıyor. O zaman buradan şu sonuç çıkabilir mi; Öcalan pazarlık yapıyor. Peki daha ileri gidelim, acaba bu HDP içinde, daha doğrusu Kürt siyasetinde yaşanan bir ikiliğe yapılan gönderme mi? Demirtaş akıllı adamdır, her cümlesini tartıp öyle söylediğine inanıyorum. Bunu da düşünüp kurmuştur. Devrimci ekolden gelmesine rağmen Atatürkçü düşünceden beslenmekten geri kalmayan Deniz Gezmiş'i HDP'nin sahiplenmiş olması ayrı bir konu ve güzel bir adım..(Teorik olarak Kaypakkaya ile Gezmiş arasında fark var ama beraber anılmaları, hem de meclis çatısı altında; güzel). Peki acaba bu cümleden, "Pazarlık yapanlar onlar, yaşayanlar" anlamı çıkabilir mi? Başka yerlere mesaj olabilir mi? 

Yoksa sadece tesadüf mü? Ve tesadüfse eğer; bu cümlede haklılık payı varsa; seçime giriş konusunda olması şart değil, bir pazarlık yapılma ihtimalini güçlendirmez mi? Umarım derdimi anlatabilmişimdir, iyi forumlar...: 

Cumartesi, Şubat 7

Singin'in the Rain



Çok dikkatli bir şekilde izledim ve insanların neden bu filme çok tutulduğunu, bir kült haline getirdiğini anlayamadım. Donald O'Connor izlenebilecek yegane karakterdi,o bile Gene Kelly'nin önüne geçememiş.. Amerikan kültürü o kadar yüzeysel ki, neyi abartacağını bile şaşırıyor..

Türk Futbolu


Ben bu fotoğrafı ilk defa görüyorum. Keşke daha iyi halini bulsaydım, çünkü efsane bir fotoğraf. Üzerine kitap yazılır. Veya Türk futbolu hakkında yazılmış bir kitabın arka sayfasındaki son fotoğraf olur. Ayna gibi. Bazen analiz yapan insanlar derler ya "Ben bir fotoğraf çektim" diye, işte o fotoğraf bu aslında. Sahaya inen başkan, ona bakan teknik direktör.

Şimdi denilecek ki, spor yapan başkanın nesi kötü... Zaten kötü bir durum da yok. Ama efsane işte. Şu bakışlar, vücut dilleri, olayın kendisi... Her şeyiyle muazzam...

Perşembe, Şubat 5

Witness for the Prosecution



2005'teki Beşiktaş -  Fenerbahçe maçı gibi film... Son dakika golü oluyor, hem de bir çok defa. Zaten filmin sonu açık edilmesin diye, yapım aşamasında çok detaylı önlemler alınmış. Oyuncular bile senaryonun sonu, film çekimleri esnasında öğrenebilmiş. Filmin sonunda da izleyiciye "Bu filmin yapımcıları henüz izlememiş dostlarınızın da zevk alabilmeleri için filmin sonundaki sırrı kimeye açıklamamanızı önerir" notu çıkar.

"Mahkeme filmi" diye bir olgu varsa -ki varmış-  bu film, o türün en iyilerinden.  Zaten birçok listede adı üst sıralarda anılıyor. Kurgu çok iyi, oyuncular harika. Charles Laughton muhteşem... Agatha Christie romanından uyarlanma, referans sağlam. Yönetmen koltuğunda yine Billy Wilder. Muazzam bir sinema adamı ve ben onu bu sene farkettim.

1957 yapımı film. Aynı sene 12 Angry Man de çekiliyor. Büyük ve anlamlı bir tesadüf. İkisinin arasında ufak (hatta büyük) bir bağ kurulabilir ama özellikle bu filmi izlemeyenler için herhangi bir cümle kuramıyorum. Tabi o bağı sadece iki film arasında değil, adalet ve hukuk arasında kurmak da mümkün, hatta daha faydalı olabilir.

Öte yandan 1957 yılı, yani bundan nerdeyse 60 sene öncesi, muhteşem bir sene olmuş sinema için. Yazıda adı geçen iki filmin de Oscar alamadığını, Oscar'ı da hakedenlerden biririnin, The Bridge of River Kwai'nin kazandığını görüyoruz. Kazanamayan adayların her biri, herhangi bir sene çekilseydi yüzde 90'ında Oscar kazanırdı. 

1957 diyoruz, 60 sene öncesinden. Geçen gün tam bu muhabbetleri yaparken, bu filmlerden bahsederken Cihat dedi "Adamlar sinemayı 50 sene önce bitirmiş".. Aynen öyle, şu an başka bir şey izliyoruz. Seveni, sevmeyeni anlaşılır ama başka bir şey...

Kaldırıma Çıksanız Çatıda Destekleriz



Eyüpspor cezalı olduğu maçta, Çine Madranspor'u yeniyor. Maç sonunda ortaya çıkan görüntü bu...

Bu arada Sümüklı Kız bestesi, Türk tribünlerinin medar-ı iftiharıdır...

Çarşamba, Şubat 4

To Kill a Mockingbird



Muhteşem bir film daha... Son zamanlarda; daha önceden adını dahi duymadığım ama birçok film listesine girmiş, ödül kazanmış eski filmleri izliyorum. Kıyıda köşede kalmışlar desem değil, kült olmuş desem değil.

Roman Pulitzer kazanmış, film en iyi uyarlama senaryo oscarı kazanmış. Ödülleri almış. Ama yine de o sene (1962) Oscar'da Lawrence of Arabia'nın gölgesinde kalmış. Yani onu da izledik, biliyoruz. Ama neyse...

Gregory Peck, döktürüyor filmde. Gözlüklü haliyle Robert De Niro'yu andırıyor sanki, üstelik De Niro pek gözlük takmaz. Performansı ise onu aratmıyor. Oscar'ı da alıyor. Senaryo muhteşem. Çocuk oyuncular harika ötesi. Özellikle 10 yaşındaki Mary Badham. O yaşta Oscar'a aday oluyor ve o dönem Oscar'a "En iyi yardımcı kadın oyuncu" dalında aday olan en genç insan oluyor. Bu unvanı ise 11 sene sonra Tatum O'Neal'a kaptırıyor Ömrü boyunca da bu filmden sonra sadece 1 film dahada rol alıyor. Bu arada kitabın yazarı Harper Lee de ömrü boyunca başka kitap yazmıyor, resmen zirvede bırakıyor. Bütün bu bilgiler bir kenara, film harika. Ama sanırım kitap daha güzelmiş. Keşke küçükken bize okutsalardı.

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Fakat, o dönemin (1930-40 arası) ABD'sini anlatan filmlere büyük bir ilgim var. Fight Club'da da geçtiği gibi, iki savaşın arası ve 29 krizinin hemen sonrası.. O zamanın insanları büyük bir depresyona giriyor. Bir yandan ekonomik sıkıntılar, fakirlik, diğer yandan ırkçılık ve bütün bunların gölgesinde ufak ufak serpilmeye başlayan Amerikan Rüyası...

Zaten ABD bu açıdan çok ilgi çekici bir coğrafya. 300 yıllık tarihi çok kısa.. Resmen insanlığın gözü önünde kurulan, gelişen ve yaşayan bir ülke. Birçok ülkenin asırlar içinde yaşadıkları, fast-food kültürüne uygun bir şekilde hızlı hızlı yaşadı. Sömürdü, kuruldu, kendiyle savaştı, büyüdü, krize girdi, okyanus ötesine savaşa gitti, şehirler kurdu, eyaletler kurdu, gökdelenler yaptı, değişik ırklardan insanlara kapı açtı, sonra onları dışladı... Hepsi gözler önünde ve bir anda oldu. Durum böyle olunca özellikle 1930-1940 arasını anlatan filmler ve romanlar ilgi çekiyor.