Cuma, Temmuz 24

Burada Sizi Öldürmek İstiyorlar



Türkiye'de doğup büyüyünce insanların öldürülmesine alışıyorsun. Gerçek bu. Küçüklükten beri böyle bu... "Çok fazla sivrilme canın yanar'' sirayet etmiştir herkese. Bu can yanma da öyle sıradan bir can yanması değildir. Sınırı geçersen canından olursun. O nedenle bu katliamlar, bu patlamalar, bu acılar bu ülkenin olağan hâli gibi geliyor. Fakat artık daha sinir bozucu bir şey var. İnanılmaz bir nefret. İnsan, ne kadar tehlikeli olursa olsun bu ülkede sokağa çıkmaktan vazgeçmez belki ama artık yeni bir insan tanımak da istemiyor. 'Olayları kendi cephesinden yorumlamak' bile değil bu. Daha farklı bir durum. Haber altı yorumları, twitter paylaşımları, facebook iletileri, bire bir muhabbetler... Ölenin, öldürülenin ardından bu kadar nefret.

Şu insanların fotoğraflarına bakıyorsun. Hepsi sen ben... Bize benziyorlar, bizim gibiler. Bizim gibi olmasalar ne olur zaten, ne fark eder. Bu nefret o yüzden böyle sinir bozucu. Metrobüste yanında oturan kadın, maçta arkandan omuzuna tutunan adam, üniversite kantininde gördüğün kız, bakkalda ayak üstü muhabbet ettiğin çocuk...

Hayat seni farklı bir yola çizseydi belki bu insanları tanıyor olacaktın. Senden daha farklı değil. Senin giydiğin pantolonu giyiyor, senin yediğin yemeği yiyor. Aynı filmleri izleyip, aynı şarkıları dinliyorsun. Ama tanımıyorsun. Tanıyabilirdin ama hayatına girmemiş. Ve sırf bu yüzden öldürüldükten sonra çok rahat bir şekilde nefret etmeye başlıyorsun.

Biliyorum ki bu ülkede bombalar patlamaya devam edecek. Bundan kaçış yok. Bu ülkenin değişme ihtimali de yok. Fakat bu nefret, bu çılgınlık en sakin en huzurlu anı bile zehir ediyor.

Eskiden "seni öldürmek isteyenler"i hayal gücün ve bilinç altın; maskeli, gizlenmeye çalışan, yüzü gözükmeyen, takım elbiseli karanlık adamlar olarak tasvir ederdi. Artık öyle değil. En yakınındaki, en iyi tanıdığın, her gün yüzünü gördüğün insan bile seni öldürmek isteyebilir. Senden nefret ediyorlar. Bombalara alışabilirsin, alışıyorsun da ama bu paranoya ile bu topraklarda nefes almak daha da zor!

Salı, Temmuz 21

Pedal Gazdan Hızlıdır




''Çocuk napsın otobüs yavaş''

Sporcu Olmak



Sporcuların aldıkları paralar hep tartışılıyor. Çok da anlam veremiyorum. Bir sektörü büyüten onlar ve onların bu pastadan para kazanması oldukça normal. Üstelik yaşadıkları hayatları düşününce, onlara hak vermemek elde değil.

Neslihan Demir, voleybol gibi futbol ve basketbol kadar popüler olmayan bir sporda yer alsa da; bir sporcu.. . Hem de küçük yaştan beri. Yani aslında belki de çocuk işçi diyebilirdik. Socrates'in mayıs sayısında söyledikleri bir parça anlamlandırabilir olayı. 12-13 yaşından 35 yaşına kadar, hem fiziksel hem psikolojik olarak yoğu bir işte çalıştığınızı düşünün.... Bunun adı profesyonel sporculuk;

"Bana hobileriniz ne diye sorarsanız size en sevdiğim rengi söylerim! Maviyi severim ama nelerden hoşlandığımı bilmiyorum. Hoşlanacağım şeyleri yapacak zamanım hiç olmadı. Enstrüman çalabilir miyim bilmiyorum çünkü daha önce denemedim! Paintball oynamaktan hoşlanır mıyım? Hiç yapmadım ki. Hiçbir şey yapmadım. 

Özgeçmişime ne yazabilirim ki? Voleybol bitti ve işe gireceğim, ne yazayım? İyi perde takarım mı? Bulaşıkları güzel yıkarım mı? Özgeçmişimde yazacak hiçbir şeyim yok."

Pazartesi, Temmuz 13

Uçmak Özgürlüktür



Havalimanında futbolcu karşılamaya küçümseyerek bakıyorlar. Buna ayar oluyorum. Dünyanın en kötü futbolcusu da gelse, orada oluşan çılgınlık haline dünyanın hiçbir noktasında ulaşamazsınız. Ben çok az gittim, keşke daha çok gitseydim. Maçlardan daha eğlenceli. Fakat nedense hayatında oraya gitmemiş insanlar, küçümsemeye bayılıyor. Hayır, zaten size "Gelin" diyen de yok ama bok atmaya da gerek yok.

Van Persie geldi. Damga vuran görüntü, uçan adamdı. Adam uçtu ulan. Ötesi yok. Bunu stadyumda yapamazsın. Herhangi bir uçma teşebbüsünü bırak, zıplamak bile zor artık. Ya güvenlik omuzundan dürtüp sakin ol diyecek, ya da çevredeki taraftarlar 'Göremiyoruz kardeşim" diyecek. Havalimanında bunlar yok. Kurallar asgari, yasaklar kısıtlı. Dilediğin kadar özgürsün. Adam uçtu işte. Woodstock'ta yaşansa belgeseli çekilir. Bir de bu görünen kısmı, kameralara yansımayan neler olmuştur daha... 

İnsanların bu kadar ahkam kesmesi, bu kadar ahkam kesen insanın olması... Çok bunaltıyor artık.  Keşke havalimanları şehrin uzak bölgesinde olmasaydı. Daha çok gidilirdi.

Pazar, Temmuz 12

Harikasınız! Biz Değiliz



Bize bir bak. Harikayız. Yani; motosiklet kullanan, hızlı arabalara binen, garip kıyafetler giyen, söyleyecek şeyi olan ve kendini dürüstçe ifade eden insanlardan bahsediyorum. Genç insanlardan. Bu bana çok romantik geliyor. Bu çağda yaşadığım için çok mutluyum. Bu muhteşem bir şey. Gelecekteki insanlar dönüp bize baktıklarında, onlara çok güzel görüneceğiz.

 Jim Morrison

Oysa;

Biz berbatız. Kendi çevresine hapsolmuş, yeni bir şey denemeyen, ona sunulanla yetinen, söyleyecek 140 karakterli cümlesinden daha fazlası olmayan ve sahte ifadeleri olan insanlarız. Genci, yaşlısı... Bu bana iğrenç geliyor. Bu çağda yaşadığım için kendimi şanssız hissediyorum. Gelecekteki insanlar dönüp baktıklarında bizi görmeyecek.

Cuma, Temmuz 10

Kaledeki Yalnızlık


Bu işin matematiği yok...!

Ben Hikmet Hocam yerinde olsam bütün sosyal hesaplarda bu fotoğrafı PP yapardım.

Pazartesi, Temmuz 6

''İdmanda Hepiniz Pele'siniz"



Four Four Two'daki Mehmet Güven röportajı şahane. 'Okuyun' diyeceğim ama mayıs sayısında kaldı. Ben de yeni okudum. Yine de bulursanız göz gezdirin. Röportajı tabi ki yine Hilal Gülyurt gerçekleştirmiş. Mehmet Güven özellikle Galatasaray günlerine ve neden başarılı olamadığına dair açıklamalar yapmış. Benim röportajda takıldığım yerse başka oldu. Futboldaki en büyük ilgi alanım; papazlık konusuna dair satır arasında kalmış bir anı:

"Hakan Şükür sinirliydi ama belli etmezdi. Bir gün antrenmanda ona üst üste çalım attım, Nonda da güldü. Hakan abi sinirlenip ''İdmanda hepiniz Pele'siniz, maçta kimse yok'' diye bağırdı."

Muazzam bir sahne. Gözümün önüne getiriyorum. Genç Mehmet Güven, çalımlar atmış,biraz gururlu ama kesin çokça mahçuptur. "Hata mı yaptım acaba" diye geçirmiştir içinden. Diğer tarafta gülen bir yabancı oyuncu, Nonda.. Takımın en büyük papazının karizma yerlerde. Tam o anda öyle bir cümle kurması gerekiyor ki; hem ortamı değiştirecek, hem karizmasını konuşturacak, hem gençlere gaz verecek, hem takımı sahiplendiğini gösterecek. "İdmanda hepiniz Pele'siniz, maçta kimse yok" cümlesinden daha iyisi aklıma gelmiyor.

Hakan Şükür, çok zeki bir adam. Çok ayrı bir karakter. Futbol oynarken mesafeliydim ama hem kendi özel hayatımda ilerledikçe hem de o bıraktıktan sonra geride kalan futbolcuları gördükçe, her geçen gün saygım daha çok artıyor.

Pazar, Temmuz 5

Turnike



Yaşadığım yeri seviyorum, insanlarını da severim ama bazen anlam veremiyorum. Caddebostan plajının paralı olması insanları çıldırttı. İBB ve AKP nefreti yeniden ortaya çıktı. Olayı en saf haliyle yorumlayınca ben de aynı fikirdeyim. Plajlar, hele halk plajları paralı olmaz. İnsanlar gelip denizine girmeli. Bana kalsa şezlong ücreti bile olmamalı ya neyse... 

Fakat bu turnikeler de boşuna konulmadı. Muhakkak belediyenin rant sevdası da vardır işin içinde ama isyan eden seküler, ulusalcı, modern, çağdaş ahali biraz da kendine bakacak. Sonuçta bu plajı, orta üst sınıfın çokça yer aldığı Kadıköy halkı kullanmıyordu. Onlar şu günlerde yavaş yavaş bavullarını toplamaya başladılar ve Marmara'dan Ege'nin güneyine kadar dizilen sahil şeridinde yer alan yazlıklarına gitme planlarını şekillendiriyorlar. Yani zaten bu plaj onların değildi. Onlar için "pis"ti. Daha kötüsü buraya gelen vatandaşa da çok sempatiyle bakılmıyordu. Maltepe'den, Fikirtepe'den, İçerenköy'den gelenler bu plajı daha çok kullanıyordu. İlk zamanlarda "donla geliyor bunlar, aman uzak dursun" denilen çocuklar. Çimlerde mangal yapanlar, 'kıllı sırtlarıyla yolda yürüyenler'...

Tam bu rahatsızlığın tavan yaptığı dönemde ortaya çıkan bir fikirdi. "Efendim burayı paralı yapacaksın, öyle herkes gelemeyecek. Bu ne canım böyle" serzenişleri çok da eski değildir. Belediye bu sese ne kadar kulak verdi, ya da bu sesten yola çıkıp "Aha yeni rant kapısı" dedi emin değilim. Fakat ortaya çok büyük bir ikiyüzlülük olduğu da gerçek. Ortadan kaldırılması gereken ilk engel bu. Para kısmı, turnike kısmı işin sonucu, son noktası. İki kesim arasında oluşmuş turnikeler ortadan kalkmadıkça, iktidarlar çok rahat davranışlarda bulunabilir.

Yine de dün Kadıköy Kent Dayanışması'nın yaptığı eylemi destekliyorum. O ayrı bu ayrı. Doğru düşünce belli. Fakat koşulları ve sürecin nasıl ilerlediğini düşünmek lazım. Böylece daha sağlıklı bir toplumsal yaşam kurulabilir. Belediyeler de kafasına göre at koşturamaz.

Pazartesi, Haziran 29

At Abinin Kıllı Göğsüne


Bobby Moore, Copacabana'da...

Dünyanın tadını 70'lerde çıkarmışlar. Futbolcular, hippiler, şarkıcılar... Bize de onlara bakmak kaldı.

Pazar, Haziran 28

Aşk Kazanmış Gönlüm Yine Hoş Değil



Twitter'a çok fazla bakmıyorum artık. Twitter'ı çok kullandığım zamanlarda da durumun farkındaydım ama şimdi daha net görüyorum. Gündemler çok başka. Hem insanın kişisel gündemi, hem sokağın gündemi; Twitter'dan çok başka.

Demba Ba transfer oldu mu olmadı mı diye Twitter'a bakayım demiştim, Lovewins etiketini gördüm. Önce ne olduğunu anlamadım, hatta çok da ilgilenmedim. Sonradan fark ettim. ABD'de eşcinsel evlilikleri yasallık kazanmış. İnsanlarda bir bayram havası. Sonuçta önemli bir olay. Yıllar sonra belgeseli yapılacak, tarihte önemli bir yeri olacak. Bunların hepsi doğru. Eğer konu tam olarak buysa, yani eşcinsellerin yasal haklar elde etmesi ise; rahatsız olduğum bir durum yok ortada, olumlu gelişmeler. Fakat bu olay ABD'de... Bana uzak, benden uzak, başka dünya...

Zaten tam bu anda dertleniyorum. İnsanın kendi gündemi var işte. Ortadoğunun kapısında yer alan bir ülkede eşcinsel evliliğine sevinmek, ya da ümitlenmek diyelim, bana biraz abes geliyor. Savaşların, fakirliğin üst seviyede olduğu, her gün kafalar kesildiği bir yerdeyiz. Ülkenin kendi sınırları içindeki hali bile içler acısı, bir sürü problem hala kapıda duruyor. Hem ekonomik hem sosyal anlamda, hiçbir hak ve özgürlük tam olarak elde edilmemişken sıra kolay kolay eşcinsellere gelemez. Zaten o yüzden Türkiye'de daha çok zorlanıyorlar. Ama ABD'ye bakınca da kafayı yiyorsun işte. Adamlar hemen her şeyi bitirmiş, artık eşcinsel evliliği tartışıyor. Bahsettiğin ülke; 300 sene öncesinin ülkesi.

Yıllar önce bir programda, Okan Bayülgen, Melih Gökçek'e "Ne zaman eşcinsel bir belediye başkanı göreceğiz" diye sormuştu. Belki iyi bir trollüktür, belki ezber bozmaktır. Ne de olsa Gökçek de ''İnşallah bizim ülkemizde eşcinsel olmayacak'' demişti. Komik duruma düşmüştü ama farkında değildi.

Fakat işte zaten bu ülkenin en büyük sorunu eşcinsel belediye başkanı olmaması değil ki. Bu meseleler biraz adım adım ilerliyor. ABD gibi bir ülke bile bu konuya 2000'lerden sonra gelebilmiş. Kadınların ve çocukların, ezilenlerin, azınlıkların, yoksulların bir sürü sorunu varken, kim eşcinsel haklarından bahsedebilir ki? Zaten bu "gay" kelimesi neşeli olmaktan, gamsızlıktan geliyor. Yani biraz bütün meseleleri, kaygıları halletmek gerekiyor ki neşeye bakalım, gamsız olalım. Cinsellik de zaten biraz zevk işi zaten. Piramide göre konuşursak; özgürce nefes alamayan, doğru dürüst beslenemeyen, it gibi çalıştığı için günde 5 saat uyuyan insanların cinselliği düşünmesine biraz zaman var.

İşin aslı; biraz kıskançlık benimkisi... Sokaklarda 2 milyon aç Suriyeli varken, sınır kapısında cellatlar beklerken, krizin eli kulağındayken, kentsel dönüşüm ağzımıza sıçarken, çalıştığımız her yerde paramızı bırakırken, yaşam alanları bir bir tahrip edilirken, Gezi'nin yaraları hala açıkken, biraz ötede insanların rahatça başka meseleler üzerine tartışıyor olabilmesi sinir bozucu. Aşk kazanmış ama bizim burada daha maça bile çıkmadı!

Cumartesi, Haziran 27

Yürü!



Tavuklar kanatları olduğu hâlde uçamazlar, uçmayı unutmuşlar! Biz insanlara da aynısı olacak, çünkü her gün bacaklarımız yerine tekerlekleri kullanıyoruz.

Eduardo Galeano

Çarşamba, Haziran 24

Ronaldinho - Dunga




Çalımı atan Antalyaspor yolunda

Çalımı yiyen Copa America'da

Salı, Haziran 16

Sağlam Sorgulama

Uzun süredir blog yazmıyorum ya, bu bilgi başlarken şurada dursun önce...

Ertuğrul Sağlam bugün Bursa'ya geri döndü. Seneler önce ilk imzasını attığı gün benim hayatımda da önemli bir gündü. O günden sonra hayatım bambaşka bir yöne evrildi. İstediğim yöne, istediğim şekilde. Fakat bir yerde kontrolden çıkmış olsa gerek ki, Sağlam'ın ikinci imzasını attığı gün mutlu olmadığımı (mutsuzum da diyemem) fark ettim. Bunu daha önce de çok fark etmiştim ama bu sefer omuzlarımda bir ağırlık da hissettim. Galiba yorgunluk değil de, içeriden bir şeyin, sesin "pes et" çağrısıydı. Enteresan bir sorgulama günüydü ama bu yazı da bir şikayet yazısı veya karamsarlık deryası değil. 

Şikayet etmemem gerektiğini anlayalı çok oldu. Hayat bir şekilde devam ediyor. İnsanın da tutunması gerekiyor. Fakat bu sert sorgulama günlerinde çok yorulduğunu anlıyor insan. Pes etmek geliyor. Ne için çabaladığını düşünüyor. Ödediği bedeller aklına geliyor. Günün sonunda "değdi mi" diye soruyor. "Bir ara değmişti ama artık çok uzatmanın da anlamı yok sanki" diyor. Ama biliyorum ki sabah olunca, uyanınca hepsi yok olacak. Yine yerdeki çorabını ayağına geçirip, evden çıkıyorsun. Değişen bir şey olmayacak. Hayatını bir kez daha farklı bir yola sokma gücün kalmadıysa, aynı yola devam ediyorsun. Belki bu kadar yürüdükten sonra denize ulaşırsın.

Sağlam'ın iki imzası arasında 6.5 sene var. O günden kısa bir süre önce (3 hafta kadar) çok garip bir an yaşamıştım; Sami Yen'in avlusunda. O gün resmen gaza gelmiştim. Bir mağazada tezgahtarlık yapıyordum, afilli adıyla satış temsilcisiydim, evim yoktu, umudum yoktu. O gün radikal bir karar almıştım. Heveslerim vardı ve deneyecektim. Avludaydım, duvarın diğer tarafına daha rahat geçmek istiyordum. 6.5 sene sonra geri dönüp bakınca; o heveslerin tamamen yok olduğunu hissediyorum. Zaten duvar da kalmadı ortada. Geriye hiçbir şey kalmadı. Şeytana ruhunu satarken dolandırıldık. Şu an esaret altındayız, labirent gibi sağa sola sallanıyoruz sadece.

Yapacak bir şey yok. Devam edilecek. Fakat insan; o kadar şeyi geçirdikten sonra hemen hemen aynı yerde olduğunu görünce üzülüyor. Baktığın zaman Ertuğrul Sağlam da aynı yerde. Fakat en azından o süreçte Anadolu'dan şampiyon çıkardı. Adamın hayali daha zordu, imkansıza yakındı, başardı. Bizimki daha kolaydı, beceremedik. Böyle düşününce "hadi pes" demesi daha kolay geliyor, ama şeytanla yapılan anlaşma var. Sağlam'ın ilk imza attığı gün, ben de hayali bir kağıda imza atmışım. Artık geri dönüşü yok. 

İlk cümleye geri dönünce; uzun süredir blog yazmıyorum. Heveslerin tükendiğinin en basit göstergesi. Evet bu aralar çok çalışıyorum ve fazla zamanım da yok fakat itiraf etmek gerekir ki bunun konuyla alakası yok. İstesem yine yazardım ama istemiyorum. Belki de bundan sonra yazı konularını değiştirmek lazımdır. Sorgulama günlerinin sonunda burayı daha çok açarım belki. Ama bu iç muhasebelerin de böyle açıktan yazılmasını saçma buluyorum. Kime ne... 

Bir ara günlük tutardım. Uzun süre, düzenli bir şekilde yazdım. Sonra, yıllar geçince o da seyrekleşti. Ayda bir defa falan, son satıra, "artık daha çok yazarım, daha farklı yazarım" diye not düşerdim. Şimdi bütün o günlükleri yakmak istiyorum. Eski anılar neyine yetmiyor ki; zaten yenilerini de biriktiremiyorsun...