Perşembe, Haziran 19

Hayaller Rio Hayat Zincirlikuyu



Kafiye üreteleim istedik hiç olmadı. Belki Refet bulur buna göre bir şey...

Arjantin'e gitme hayali tam olarak ne zaman içime düştü emin değilim ama Brezilya, Dünya Kupası'na ev sahipliği yapma isteğini 2006'da duyurduğunda biz de bazı planları (plan demek de büyük haksızlık) daha fazla dillendirmeye başladık. Şuydu aklımızdan geçen;

2007'de mezun olacaktık, 2008'de askere gidip dönecektik, 2009-2012 arası çalışıp, para kazanıp Arjantin'e yerleşecektik. İki sene de Arjantin'de çalışıp, yaşayıp, eğlenip, para biriktirip, 2014 yazında (orada kış) araba kiralayıp Brezilya'ya gidecektik. 

Güney Amerika'ya dair hiçbir şey bilmiyorduk. Hatta İstanbul sınırları dışındaki yerlee dair bile hiçbir şey bilmiyorduk. 2012-2014 çok uzak bir tarihti, o zaman kadar kendimizi geliştirebilirdik. Motosiklet Günlüğü'nü yeni izlemiştik ve içimiz kıpır kıpırdı.

Plan ilk başta tıkır tıkır işledi. Mezuniyet, askerlik, iş bulma hepsi halloldu. Daha sonra ise sanırım büyüdük. Veya korkularımız çıktı ortaya. Hayaller kurduğumuz günlerde kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. O yüzden kaybetme korkusundan bihaberdik. Şimdi ise elimize ufak tefek şeyler geçince onları kaybetmekten korktuk.

Hayat da bize adil davranmadı tamam ama yalan yok biz de bir bok yapamadık. İspanyolca öğrenemedik, öğrenmek için çaba göstermedik, sadece her yerde "çok istiyorum ya..." diyebildik. Pasaport çıkarmak bile 2013'ü buldu. Tamam paramız olmadı, maaşımızı alamadık, İstanbul'da hayat pahalıydı ama biz de Galatasaray'ın deplasman maçlarına en az 50 lira atacağımıza kenara üç-beş birşeyler koyabilirdik.

Bugünlerde Dünya Kupası maçlarını izlerken, Dünya Kupası'nı Brezilya'da izlemek istiyor muyum, ondan da emin değilim. Ama mesele tam olarak bu değil. Volkan Ağır ile yeni tanıştık, 1 seneden biraz fazla oldu, çat diye Brezilya'ya gitti. O da geri dönecek belki ama müthiş saygı duyuyorum. Çünkü gitti.

İşin aslı 2012 için hayal kurarken bile aslında o hayalin gerçekleşmeyeceğini biliyorduk. Hayalin gerçekleşememsi çok koymuyor da, hedef olarak belirlediğimiz tarihin suratmıza çarpması müthiş sarsıyor.. Caddebostan'da 5e 5 minyatür kale maç yaptıktan hemen sonra Cappy vişne eşliğinde  "2014'te Brezilya'da olacağız ehehe" demek, Brezilya'da olmaktan daha güzeldi belki de. Sonra bir baktık 2014'teyiz. Aradan 7-8  sene geçmiş ve hala aynı yerdeyiz. Ekstradan, her gün Zincirlikuyu'daki iş yerine gidip, senelerdir devam eden bu hayatın biraz daha devam edebilmesi için para kazanmaya çalışıyoruz. 2018, 2022...

Bu kadar acı bir Dünya Kupası izlememiştim....


Çarşamba, Haziran 18

Anneler Çocuklar Hayatlar



"Annem kendi halinde bir ev hanımı ama çok güçlüdür. Babam yıllarca Libya'da kamyon şoförlüğü yaptığı için annem bizi tek başına büyüttü. Babamı iki üç yılda bir görüyorduk. Nevşehir'de başkalarının işlerinde ırgatlık yapıyorduk. Mesela komşunun bağına üzüm toplamaya gidersin, bir gün için sana iki kasa üzüm verirler. Biz de o şekilde geçiniyorduk. Zordu. Bir defasında babam bizi görmeye geldiğinde gitmesine izin vermedik. Sonra da babamın gitmesini istemedik, İstanbul'a yerleştik...

Lisedeyken hep üniversite hayali kuruyordum. Dersaneye gitmeden, özel ders almadan iyi bir puan kazanmıştım. Okuduğum liseyi de birinci olarak bitirdim. Üniversiteyi bırakmak içimde bir ukdedir. Belki futbolu bıraktıktan sonra devam ederim. Annem de sevinmiş olur. Kayserispor'da futbol oynarken her gün arayıp, "Bırak orayı okuluna git! Öğretmen olursun ne güzel" diyordu..."


Köksal Yedek / 4-4-2 Mayıs sayısı


Midnight in Paris



Yanılmadım. Bu film hakkında yazacağım her şeyi daha önce burada yazdım. Daha farklı yazacağım hiçbir cümle yok. Belki zorlasam çıkarırım da gerek yok. Anafikir aynı kalacak.

Filmde benim ilgimi çeken tek kişi Corey Stoll oldu. Kendisi Ernst Hemingway'i canlandırdı. Adamı izlerken "Vay be yakışıklı adammış" dedim. Sonra saçlarımın seyreldiğini hatırladım. Keşke benimkiler de bu adamınki gibi olsaydı dedim. IMDB'de baktım adam benden daha kelmiş.

Böyle de ilginç bir olay işte... Bu filmin de başka olayı yok...

Salı, Haziran 17

Galatasaray 85 - 77 Fenerbahçe



Geçen sene 15 Haziran'da şampiyon olmuştu Galatasaray. Seri 4-1 sona ermişti. Rakip Banvit güçlüydü ama çok rahat geçmiştik seriyi.

Bu sefer 16 Haziran'da kapatıyoruz salonu. Sadece kadın ve çocuk taraftarlar var. Faul düdüğünden sonra oyuncunun öylesine attığı atışa bile sevinenler var. Kadın sesi baya sıkıntılı. Hele tribünde baya sıkıntı. Sanki vuvuzela dinliyoruz. Şahsen ben ilk kez yaşadım bu deneyimi. Maç başlamadan başıma ağrılar girdi.

Oysa maça rahat başladık. Her zamanki gibi... Seride içeride her maça rahat başladık ama sonra zora girdi her maç. Yine de yapılması gereken yapıldı. 3 maç 3 galibiyet. Arroyo'nun önce asistleri ve ardından sayıları gelince Galatasarat farkı açtı. Serinin en belirleyici adamıydı.

İkinci periyod yine yakalandık. rakip Fenerbahçe gibi güçlü bir takım olsa da öyle bir duruma düşmek beni üzüyor. En azından korkutuyor. Fenerbahçe seri boyunca bize yakın oldu. En azından bizim kazandığımız maçlarda öyleydi. Kendisinin kazandığı iki maçta da yanına bile yaklaştırmadı.

Arroyo müyhiş oynadı Zaten biz de onu bekliyorduk.Serinin başlarında durgundu. Bu sefer sazı eline aldı. Önce asistlerle takımı oynattı, moral kazandı. Ardından çat çat çat vurdu. Büyük saygı...Büyük topçu. Maçın sonunda rakibin kendisine faul yapamaması (biraz da hakem çalmadı) onun yeteneğini gösteren en net işaret.

İşin tekniğinden, saha içi siteminden anlamıyorum. Fenerbahçe ve Obradovic, böyle maçlarda geri dönmeyi nası başarıyor bilmiyorum. Umarım 7. maçta erkenden öne geçeriz ve geri gelme imkanlarına izin vermeyiz.

 Perşembe akşamı oraya gideceğiz. Şampiyonluk maçı. Daha önce böyle bir seri olmamıştı. Bütün ülke yöneticilerin seviyesiz açıklamalarına ve barkovizyon gösterilerine odaklanmışken aslında sahada inanılmaz bir mücadele vardı. Gerçi iki tane üst düzey koçun da deplasmanda maç kazanamaması ayrı bir soru işareti. Yine de kıran kırana bir seri izledik.

Düşünüyorum da 10 sene önce kendi halimizde oynarken, şimdi iki takım da finalde karşılaşıyor. Daha önce defalaca yazdık, konuştuk. O bakımdan 2011 finali çok anlamlıydı. Fakat 4-2 yenildik. Son maça kalan bir Galtasaray - Fenerbahçe serisi çok ilginç oldu. Bu  final ezeli rekabet tarihine de geçti belki de lig tarihine damga vuracak.

Böyle bir öneme sahip bir şampiyonluğun son maçını nasıl bir atmosferde oynayacağız? İşimiz hiç kolay değil. Ama bu oyuncuların, iyi konstrane olduklarında neler yapabileceğini biliyorum. Bilmesem de güveniyorum. Yüzde 49 şampiyon oluruz sanki. Son maçta şampiyonluğu kaybetmek nasıl oluyor bilmiyorum. Alışkın değiliz. Karşı tarafın bu konuda tecrübesi daha fazla...

Ercek 37, Arroyo 35, Sinan 32 dakika oynamış. Fenerbahçe'de Emir 32 dakika sahada kalmış. Bjelica 19, Kleiza 20 dakika oynamış. Çok az süre almış onların kilit adamları. Perşembe günü daha dinç olacaklar.Taraftar baskısı da birleşecek. İşimiz zor... Ama bugün 60-58 gerideyken bir anda 71-62 yapan takıma (hatta buna izin veren rakibe) güvenebilirim.

Bitse de kurtulsak. Haziran 17 olmuş, yaz başlamış, Dünya Kupası başlamış biz hala ezeli rekabet batağına saplanıp kalmışız....


Pazartesi, Haziran 16

Yalnız Gerrard


Şu duruşa dikkat? En önde neredeyse tek başına. Yanındaki Rooney de olmasa "eskilerden" kimse yok. Tamam İngiltere hep başarısızdı ama hiçbir zaman da bu kadar sönük bir kadroyla gelmemişti.

Stoperde Rio-Sol'un olduğu, ortada Beckham-Gerrard-Lampard-Joe Cole'un olduğu, Scholes'un kenarda kaldığı, Fowler'in Owen'in oynadığı milli takım yok artık. Yedekteki Lampard'ı saymazsak, sadece Gerrard var eski kuşaktan.

Dün maça çıkarken Gerrard'ın suratına baktım. İsteksiz, keyifsiz geldi yüzüme...

Bir işyerinde veya okulda uzun süre bulunursunuz.

Zaman geçer. Bir bakarsınız çevrenizdekiler değişmiş. Eskilerden kimse kalmış. Yeni çocuklar var. Hepsi iyi çocuklardır belki ama bir kan uyuşmazlığı olur. Belki yaş sıkıntısı, ufak çaplı bir kuşak çatışması. Kendinizi yalnız hissederseniz. Bıkkınlık gelir, ortamdan soğursun.

İtalya maçına çıkan Gerrard'ın suratında gördüğüm oydu.. "Biz  eskiden Beckham'la Joe Cole'la ne eğlenirdik, şimdi duruma bak" diyen üniversite öğrencisi.. Okulu uzattı, kampüste kaldı. Aynı sınavı bir kez daha veriyor, bildiği konular ama mental olarak çok zorlanıyor.



Pazar, Haziran 15

İbadet Ayı



Şu heykelin kadrajda olduğu herhangi bir kötü fotoğraf yok.

Brezilya'da Dünya Kupası oynanınca daha çok fotoğraf görür olduk. Maçlardan önce böyle fotoğraflar düşüyor ajanslara, devre arasında da TRT "Bismillah ilahisi" giriyor. Kupa devam ederken de Ramazan başlayacak... Dünyevi zevklerin en hası (futbol) ile ruhani işler birbirine karışıyor.  Ay da futbol topu gibi çıkmış maşallah...

Biz bunları yazarken IŞİD, Ortadoğu'daki ilerleyişine devam etti. Konu dışı oldu galiba. FB tişörtlü ve Galatasaray formalı militanlar acaba Dünya Kupası'nı izliyor mudur???

Bizi Zafere Taşıyacak Ruh


Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu şu turnuvada yapılması gerekendi...

Cumartesi, Haziran 14

El laberinto del fauno


Daha önce adını defalarca duyduğum bir filmi neden izlemedim? Fragmanından, afişinden ve o tarz şeylerden edindiğim önyargı, benim ilgimi çekmeyecek bir filmle karşı karşıya olduğumu gösteriyordu.

Fena yanıltmışlar, fena yanılmışım. Muhteşem bir film. Hayıflanıyorum, keşke daha önceden izleseydim. Ve aslında biliyorum ki, bilgi birikimim metaforların ve göndermelerin çoğunu kıskıvrak kavramama yetmedi. Bu filmi 20 sene sonra falan, "tam" olduğum zamanda bir daha izlemek gerek. 

Sadece "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" okuyarak kotarılacak bir film değil. O nedenle yorum da yapamıyorum. Çap yetmez. Ama şahane işte yani, o belli...

Cuma, Haziran 13

Tövbeler Olsun




Dünya Kupası'na dair hiç motivasyonum yoktu. İzlemek istemiyordum. Zaten ofiste mesai oldukça izleyeceğim, yine nereden baksan yarısını takip etmek zorunda kalacağım. Fakat boş zamanımı Dünya Kupası'nı izleyerek geçirmeyi istemiyordum.

Nedenleri çok. Birincisi; Dünya Kupası overrated oldu. 2002'de Türkiye'nin olmasını bir kenara bırakırsak,  futbol olarak tatmin edebilen sadece 1998 oldu. Onun da değerini sonradan anladım. İzlerken çok keyifli gelmemişti. Gerçi, bu kupanın Brezilya'da oynanacak olması beni heyecanlandırıyordu ama o da bir yerden sonra kayboldu, yetersiz gelmeye başladı.

Bir diğer neden de sezon içinde çok fazla maç izliyor olmamız. Zaten 10 ay boyunca kafayı yiyoruz, bari iki ay dinlenelim.

Sağda solda bu görüşlerimi dile getirdim. Tabi ki çok dışlandım.

Perşembe günü... İzin günüm. Normalde İzi ile buluşacaktık ama vazgeçince kaldı. Sahilde biraz bisiklet, biraz top derken akşam eve döndüm. Yapacak bir şey yok. Çay demleyip maç izleyebilirim. O kadar da tavırlı değilim. Televizyonu açtım. Bozuk...

Olacak şey değil... Sabah çatır çatır çalışan alet bir anda bozuldu. Dünya Kupası'nın başlamasına 90 dakika kala... Resmen pişman oldum. Futbola şirk koştum ve kandil günü cezalandırıldım. Pişmandım. Tövbeler ettim. Televizyonu kapattım, tekrar açtım. Fişi çektim. Beyhude çabalar olduğunu biliyordum ama öyle elim kolum bağlı da oturamazdım. Türk işi yöntemlerle aklıma gelen her şeyi yaptım.

Derken bir mucize oldu... Bir anda, nedensiz bir şekilde televizyon düzeldi. Canavar gibi oldu. Maçı da izledik. Yoldan çıkıyorduk ama geri döndük. Değerini anladık.

Gerçi yine her maçı izlemem ama olsun... Bundan sonra sözlerime dikkat edeceğim...



Süper Başlangıç



Premier Lig'in temposuna, İtalya'nın taktiğine, La Liga'nın pas oyununa saygım sonsuz Ama ben bir Süper Lig dilencisiyim. Damarlarımda gezinen kaos futtbolu sevdasını yok edemezsiniz.

Futbolun zirvesinde de, en gelişmiş futbol organizasyonunda, Dünya Kupası'nda, taktik savaşlarının tam ortasında, ekollerin ve sistemlerin çarpışmasında benim gözüm yine Süper Lig'i arıyor.

Nedir Süper Lig? Kabaca bir özet, daha doğrusu bir örnek... 

Şampiyonluğa oynayan bir takım ile başaltılardan biri, favorinin stadyumunda karşılaşır. Favori maça tutuk başlar. Anadolu takımı rakibi erkenden ısırır. Şok bir golle de öne geçer. Böyle maçlarda erken atılan gol, golü atan zayıf takım için sıkıntı olur aslında. Çünkü rakip uykudan uyanır. Baskıyı kurar. Sağlı sollu gelmeye başlar. Bazen çok bilinçli olsa da, genelde her geçen dakikada kaosa doğru evrilir. Skor bozulmazsa son dakikalar doldur boşalta döner. Ondan öncesinde de yetenekli ayaların sürprizine ihtiyacı vardır.

Devre bitmeden 1-1 olursa çok iyi olur ev sahibi için. Soyunma odasına yenik girmemek önemli. Fakat ikinci yarının başında gol gelmezse sıkıntı artar. Dakikalar geçtikçe önce tribün sabırsızlanır, ardından oyuncular gerilir. Fakat inceden de golün geleceği bilinir. En azından sahip olunan kazanma alışkanlığı o duyguyu verir. Zaten rakip de o ilk dakikalardaki baskısını kuramaz. Yavaş yavaş geriye yaslanır. Beraberlik iyidir onlar için.

65'ten sonra inanılmaz bir baskı başlayacaktır. Sonuç getirir mi belli olmaz, ama bazen de hakem devreye girebilir. Tecrübeli oyuncular faulleri aldırabilir, tecrübesiz hakemler ani kararlar verebilir. Penaltı gol olursa maç bir daha dönmez. Ev sahibi ekip de son dakikalarda geriye yaslanır, skoru koruma beceresini göstermeye çalışır. O arada bir gol daha atıp iyiyce rahatlar. Bu tam bir Süper Lig maçıdır..

Dünya Kupası tam da böyle bir maçla başladı. Tamam belki "tam" değil. Ama olsun. Bu kadar zevk alacağımı tahmin etmiyordum. Çok keyifli oldu. Umarım turnuva böyle devam eder. Böyle maçlar olsun.


Salı, Haziran 10

Nasihat



"26 yaşındaydım, kadın takımı antrenörü olmuştum....

Aydan Siyavuş'u aradım. "Seni ehlileştirmelerine izin verme" dedi. 

Gelmiş geçmiş en büyük yerli koçun nasihatıydı bana. Ben bunu gördüm, tecrübe ettim. Antrenmanlara başladım, en önemli antrenörlerden  biri olan Cavit Altunay geldi seyretemeye. Problemlerden bahsetmeye başladım. Dinledi. 

"Sen bu işi bırak" dedi. 

"Niye ağabey" dedim. 

"Antrenörün işi problemi görüp çözmek, ağlamak değil" dedi. 

Hayatımda hep bu iki sözün yolunda gittim."

Pazartesi, Haziran 9

Tavır



Aradan 30 sene geçtikten sonra hala birilerini ikna etmeye çalışmak veya o tarafın ezberci ve devletçi refleksine şaşırmak çok saçma geliyor...

"Ama Gezi'de öyle değillerdi, birşeyler değişiyordu"... Değişmiyordu canım kardeşim. Üzgünüm ama kafanı Efes'ten veya kestiğin kızdan kaldırsaydın farkedebilirdin.

Farketmediğin için bir de seçim döneminde onların peşinden gittin. Canın sağolsun.  Yine de senin vicdanına saygım var.

Türkiye'deki milliyetçiliği ikiye ayırırsak; ülkücü damardan beslenenleri de anlıyorum. Gezi zamanında da "Beyler polise molotof atılmaz" diyorlardı. Ezberleri her zaman aynı. Fakat kendisine olan saldırıyı ulvileştirip, ülkenin diğer tarafında vahşileşenlere ne diyecek cümlemiz ne de onları dinleyecek gücümüz var.

Belki fırsatçılık olarak algılayan çıkacaktır ama olsun içimde kalmasın... Çok şükür; "Sırrı Süreyya nerede" yazarak, "Bas Geç" diyerek akıl verenlerin peşinden gitmemişiz...


İtirazım Var


 
Onur Ünlü'nün eserleriyle kurduğum ilişki çok başka. Bir kız arkadaşımın bana "Resulullahla benim aramdaki farklar" şiirini okutmasıyla başladı herşey. Ah Muhsin Ünlü kim ki? Afili Filintalar ile devam etti. Orayı çok kişi önceden sezmişti. Çok yazarı vardı. Okuyuculardan bir kesim vardı, bazı yazarları daha çok seviyordu. Onur Ünlü o kesim için daha dışarıdaydı. Polis de o yüzden tutmadı. Onur Ünlü gibi sevdiğim birkaç kişi daha vardı. Mesela Murat Menteş. O da sevildi, okundu ama biraz da hor görüldü. Ben kendimi onlara yakın hissettim. Yeteneklerinin yanında, verdikleri bir duygu vardı. Arada kalmış olmanın güzelliği...

Anlatması zor durum. Aslında zor da değil, cesaret gerektiriyor sadece. Çünkü anlaşılması zor. Karşı taraf(lar) her daim ellerinde sopayla bekliyor. Ülkedeki çoğunluğun, hiçbir fikrinden kıl aldırmadığı, kendisi gibi olmayana linci hazırda beklettiği düşünülünce şaşılacak bir durum yok. Aranızda şaşıran varsa, çok güzel bir yerde yaşıyor demektir.

Onur Ünlü gibileri, cesur adamlar benim için. TRT'de dizi yapmaları veya Yeni Şafak'ta yazmaları sorun olmadı hiçbir zaman. Hatta hoşlarına gidecek iki cümle yakalayınca onlar sayesinde ukalalık yapanların ezberlerini hemen ardından bozdukları için de memnundum. Hala daha memnum. Ama İtirazım Var'a itirazım var...

Belki de benim hatam. Bir yerde ben de aynı yanılgıya düşmüş olabilirim. Filme bakınca sıkıntılı bir durum yok. Yine de bir Polis değil benim için ama olsun. Hikaye, senaryo, karakterler, daha teknik konular kotarılmış. Ama biz bu adamların eserlerinde alt metin arıyoruz. Hatta alt metinin de altını... Bir kitabın tamamı değil, iki satırı bile yetiyor. İşte bu filmin "iki satırları" sanki biraz tek taraflıydı.

Anlatması zor. Ülkede yaşananlar ortada. Onur Ünlü'nün kayıtsız kalmaması sevindirici ve normal. Sırrı Abe'yi de seviyorum. İkisi bir arada, güzel. Ama ikisi birleşince ortaya İhsan Eliaçık çıkmış sanki. Benim baktığım pencere o tarafta değildi. Eliaçık da eskiden benim hoşuma giderdi gerçi. O da her tarafı rahatsız ederdi. "İslam" kelimesini duyunca rahatsız olan bir kitle vardı zaten. Hem onların hem de diğer tarafın ezberlerini bozuyordu. Güzeldi. Sonradan kendini ilk gruba ait hissetmeye başladı. Onlara bir şeyler vermek yerine, onların hoşuna gidecek şeyler söylemeyi tercih etti son bir yılda. İşte sanki bu filmde de Onur Ünlü benzer bir duruma düştü.

Eleştirmek istemiyorum. Ona haddim de yok. Film de çok güzel. Hem her insanın kendi hayatıyla ve çevresiyle yaşadığı çatışmalar var, bunlar ürettiklerine yansıyabilir. TRT'den kovulan, yaptığı işleri engellenen, hatta bu filmde bile sansüre uğrayan bir adamın kılıcını tek yönlü çekmesini nasıl eleştirebilirsin. Ama endişeleniyorum işte. İçinde olduğumuz o görünmez birliktelik kaybolacakmış gibi hissediyorum.

İki taraftan birine dahil olma zorunluluğu olunca seçeceğimiz taraf belli. Fakat o zaman da algılarımız kapanıyor. İlişkiler kısıtlanıyor. Bizi de ezberci reflekslere yönlendiriyor. Herkes gibi olma korkusu... Alışkanlık işte, sürekli çizgilerin dışında kalmayı tercih etmek, dışlanmış olmayı sevmek, ve bunun övgüsünü yapan adamları görmek, o adamları bulmak çok güzeldi. Hem başka bir yöntem de bilmiyorduk. Sanki alıştığımızın dışında bir şeyler yapmak zorundaymışız gibi hissediyorum.

Neyse işte, film çok güzel. Serkan Keskin harika. Hazal Kaya ilk defa sempatik. Umut Kurt ve Serdar Orçin şaşırtmadı. İzlemediğimiz ama fragmanıyla hasta olduğumuz tiyatro oyunu Aut'un Zehir'i Erkan Kolçak Köstendil en az Serkan Keskin kadar başarılı ama gölgede kalmış...

Herşey güzel, herkes başarılı. Ama bir eksik var sanki... Bu sanki biraz Leyla ve Mecnun filmiydi...

O yüzden ben bitmesine rağmen göden kaçırdığınız Şubat'ı izlemeye devam edeceğim