Salı, Aralık 27

All About Eve



1940-1970 arası Amerikan sineması için muazzam bir dönem. Son iki senede keşfettim. Boş yok gibi. All About Eve; belki de aralarında benden en az notu alan olur. Ama bu da az buz not olmaz. Hemen her dalda Oscar'a aday olmuş bir filmden bahsediyoruz. O senenin bir diğer adayı da Sunset Boulevard. Onu da akranlarıyla kıyaslayınca çok beğenmemiştim. 

İkisinin aynı yıla denk gelmesi; 1950'ye ilginç... Keza İki filmin hikayeleri de baş karakterleri de birbirine benziyor. Aynı yıla denk gelmesi inanılmaz bir tesadüf veya o dönem ABD sinemasında tartışılan bir konu var. All About Eve; bu açıdan daha eleştirel cümlelere sahip ve rakibinin bir adım daha önde

Filmde çok kısa bir rolde Marilyn Monroe yer alıyor. Henüz ilk zamanları. İlginçtir; sinema tarihinin en önemli figürlerinden biri; henüz çok genç, geleceği belirsiz ama yer aldığı film belki de onu en iyi anlatan şey olacak.

San Siro Akşamı


Pazartesi, Aralık 26

3 Idiots




Sinemaya ilgisi olup da 3 Idiots'u izlemeyen insan pek kalmamıştır. Ancak benim gibi; süresinin uzunluğundan dolayı devamlı erteleyenler vardır. Filmin hakkını verebilmek için önce; üç saatlik bir boşluğunuz olacak. Fakat onun dışındaki durumlar sizi korkutmasın. Filmi izlerken bir kere bile 'Kaç dakika kaldı' demiyorsunuz. Akış muazzam. Hatta bitmesine üzüldüm. Bir saat daha olsa giderdi. IMDB'nin Top 250 listesinde yer alması boşuna değil. Ben Hint nüfusunun oylamaya akın ettiğini, o nedenle haddinden fazla bir şekilde yukarıya tırmandığını düşünmüştüm. Fakat gerçekçi bir yer elde etmiş diyebilirim.

Zaten sinemaya ilgisi olmayan insanlar bile, Facebook gibi platformlarda en azından bir sahnesine rastlamıştır. O kadar popüler, o kadar geniş kesime hitap eden bir film. Zaten ülkesinde gişe rekorları kırmış. Şaşırtıcı değil.

Eğitim sistemine eleştiriler sunan bir film. Benzer filmler var ama bu diğerlerinden biraz daha eğlenceli ve komik bir film. Filmin başındaki intihar sahnesi dışında üzen ve sinirlendiren bir durum yok.

Konuyla ilgili de benim bazı görüşlerim var ama buraya sıkıştırmayacağım. Belki ayrı bir yazıya yediririm. Ama beni şaşırtan; Hindistan ile Türkiye'nin, iki farklı ülkenin, iki farklı yaşam tarzının, iki farklı geçmişin aynı sıkıntıları yaşıyor olmasıydı. Bu film Türkiye'de çekilseydi kimse şaşırmaz abartılardan veya eksiklerden bahsetmezdi. Bu kadar benzerlik beni çok şaşırttı. Belki de pozitif bilimlerde; sistem hemen her yerde aynı işliyordur. Umarım öyle değildir!

Eğer Tarsem Singh'in The Fall başyapıtını saymazsak (ki zaten Hollywood filmi), sanırım çocukluk yıllarımın ardından izlediğim ilk Hint filmiydi. Hint sinemasının en önemli özelliği olan müzikleri beni soğuturdu. Bu filmde ise müzikler de (Shantanu Moitra) çok iyiydi. Renk kullanımı da benim takdirimi aldı. Her şeyiyle çok iyi işi çıkarmışlar. Belki de benim düşük beklentimin de hoş zaman geçirmem de etkisi vardır.

Alışkanlık





Telefonda temizlik yaparken bu fotoğrafları buldum. Bana ait değil; kim çekmiş, kim yollamış hatırlamıyorum. Hakkını helal etsin. Telefonda durup 'silinme' tehlikesi ile karşı karşıya kalacağına burada kalsın.

Artık o eski 'özledik be abi' yazılarına girmek istemiyorum. Zaten artık değil stadyumun kendisi, onun arkasından dökülen ağıtlar bile 'eski' sıfatını alır oldu. Bu postu 11 Ocak'ta koyup akıntıya kapılmak da istemedim. Tam zamanında denk geldi.

Olan oldu. Hayat devam ediyor. 'Alışırsınız' dediler, alışmadık. Yerine bir şey de koyulmadı. Ama belki daha iyi olmuştur. Yerini dolduracağız diye dün soğukta Alanyaspor maçına gitmektense; dün soğukta kendim top oynadım. Daha önceki haftalarda olduğu gibi...

Bu hayatta edilgen olmama zorlanmama dayanamıyorum. Kabul etmiyorum. Sahnenin en önünde olmak istemem ama ortaya çıkan ürünün ve değerin bir parçası olmak isterim. O ürün çok kaliteli veya çok rağbet gören bir şey olmasa da... 

Yıllardır yaşadığımız ve bizim 'romantik' damgası yememize neden olan çarpıntının ana fikri bu. Sami Yen'de veya onun gibi yerlerde olayın aktörü olduğunuzu hissediyordunuz. Size ait bir şeylerin olduğu ve yaşanan ana dahil olduğunuz alanlardan bahsediyorum. Sadece stadyum değil; yürüdüğünüz sokaktan gittiğiniz birahaneye kadar... Hatta belki de yaşadığınız ülke bile...

Yenilerde ise artık edilgen bir roldesiniz. Kabul edin veya etmeyin; gerçek bu. O nedenle her şeye rağmen, olayın/anın içinde olmaya çalışmaya devam ediyorum. Bunun için alternatifler üretmeye çalışıyorum, yeni alanlar açıyorum ama kesinlikle bana verilen rolü kabul etmiyorum. Zorlandığımızı kabul ediyorum. Tam anlamıyla da hakkını veremiyorum. Belki bu nedenle kendimi yiyip bitiriyorum, hatta birçok kişiye kendimi ifade etmekte güçlük çekiyorum ama günün sonunda daha huzurlu olduğumun farkında oluyorum. 

Maç saatinde kendi maçımı oynamak daha iyi geliyor bana. Kimse izlemiyor, Türkiye nefesini tutmuyor, puan hesapları yapılmıyor ama terliyorum, insanlarla iletişime geçiyorum ve en önemlisi sahadayım. Yok edilen eskiye takılmadık ama dayatılan yeniye de kapılmadık...

Pazar, Aralık 25

Half Light



Gerilim ve korku filmleri arasında bir fark var. Sanıldığından daha ciddi... Korku filmleri; gerilim filmlerinin yanında çok komik kalıyor. Çünkü gerilim filmlerde gerçeklik payı çok yüksek. Ya bir seri katil, ya bir ruhsal bozukluk... Bunların hepsi gerçek hayatın içinde; hemen yanımızda olabilecek problemler. Korku filmleri ise uzun sessizliklerin ardından verilen yüksek sesli sahneleri saymazsak; garip canavarlar veya saçma hikayelerle geçiştirilen bir tür.

Half Light ikisinin arasında kalmış filmlerinden. Çok ayırt edici özelliği yok. Ama mesele izleyiciyi germekse; bunu başarıyor. En azından bende uzun süre başarılı gitti. Sonuna doğru ise biraz saçmalama emareleri çıkmıyor değil; ki bu da benim nezdimde korku filmi sınıfında değerlendirilmesine yol açabilir. Fakat İskoçya'da geçen film; eksiklerini de görsel yönden avantajlarıyla tamamlıyor. 

Demi Moore denince akla 'güzellik' geliyor ama kadın aynı zamanda fena olmayan bir oyuncu. Fakat yer aldığı filmleri çoğu zaman vasatın altında kaldı. Bu da onlardan biri. En azından vasat. Ama izlenmeyecek bir film değil. Gece yarısı biraz gerebilir ama akşam yemek sonrası bir atımlık gider...

Sergen FM



90'ların en iyi radyosu...

Cumartesi, Aralık 24

Heist


Devamlı kazanın değiştiği, devamlı bir aksiliğin çıktığı ve devamlı birilerinin oyun oynadığı soygun filmlerinden. Daha iyileri muhakkak vardır ama bunun bir parça farkı var. Soygun yapmaya çalışanların büyük bir kısmı devamlı sakarlıklar yapıyor. Sakarlık; komedi unsuru olarak kullanılmıyor. Ama öyle diğer soygun filmlerinde olduğu gibi kusursuz karakterler, muazzam planlar burada yok. Çoğunun zaafları var. Haliyle biraz daha gerçekçi veya izleyen biraz daha yakın durabilir. Gene Hackman'ın oynadığı son filmlerden. Danny de Vito ve  Sam Rockwell de büyük katkı veriyorlar. Tam bir kış günü pazar günü kahvaltı sonrası filmi...

Dikkat



Bu sezon Emre Çolak etkisiyle daha sık Deportivo la Coruna maçı izliyoruz. Emre Çolak da iyi oynuyor ve hemen her ay kulübünden ödül alıyor. Fakat benim özellikle dikkatimi çeken, Rumen forvet Florin Andone oldu.

Son 6 maçta 6 golü var. Asist de yapıyor. Ama istatistikleri pek önemli değil. Zaten sezonun ilk günlerinde rakamları bu kadar iyi değildi. Fakat oynadığı futbol üst düzeyde. Böyle hücumcuları seviyorum. Deparlı, dağıtıcı, güçlü... Üstüne bir de gol atıyor.

İki hafta önceki Real Madrid maçının öne çıkan ismi Joselu'ydu. Ama maçı canlı izleyen herkes için Deportivo adına Andone bir adım öndedir. Mücadelesi, presi, takımını ileriye taşıması, doğru tercihleri, lider karakteri... Üstüne bu hafta da Osasuna maçında golünü attı.

Böyle futbolcu tanıtımlarını sevmiyorum ama bu çocuk hoşumuza gidiyor. 23 yaşında, geçen sezon Cordoba ile 2.Lig'deydi, yazın Euro 2016'da forma giydi. Önü açık, geleceği var, takipteyiz.

Cuma, Aralık 23

Hello I Must Be Going



Çerezlik bir film izleyip arkada güzel müzikler çalmasını tercih ediyorsanız ve güzel diyaloglar yakalamak peşindeyseniz tam böyle bir film.

Çok büyük beklentiye gerek yok. Ama sıkıcı bir film de değil. Two and Half Man'den bildiğimiz Melanie Lynskey'i izlemek isteyenler varsa (çok fazla hayranı olduğunu biliyorum) istediklerini bulurlar.

Derbi Ateşi


Everton - Liverpool maçının son dakikasında konuk takım gol atar. Ondan sonra çılgınca bir sevinç ve sahaya düşen bir meşale...

Sık sık rastlanan  bir durum ama İngiltere'de olunca biraz daha hoşumuza gidiyor. Sisteme her unsuruyla uyan, sınırların dışına çıkmayan bir ülkede en ufak bir 'taşkınlık' ilerisi için umut veriyor. Bizim için güzel kareler ama tabi ki orada kuralların uygulanması daha disiplinli. Bu şu demek; biz burada fotoğraflara bakarak iç geçirirken orada birileri ağır bir ceza almıştır.






Tam da bu günlerde Danimarka'da Brondby taraftarları daha az ısı yayan ve etrafa zarar verme ihtimali olmayan meşale geliştirmek için çalışmalara başlamış. Dünya alev alev yanarken, futbol adına güzel şeyler oluyor.

Perşembe, Aralık 22

Legend



Mafya filmleri iyidir. En kötüsü bile izlenir sıkmaz. Ama bunun için, verdiğiniz vaadi daha geniş tutmanız lazım. Mafyatik konuları daha fazla öne çıkarmalı; aşkı sevgiyi ötelemezsiniz. Bu illa çatışmalar olsun, küfürler edilsin, intikamlar alınsın demek değil. Beyaz perdede Godfather, televizyonda Soprano bunu çok iyi becermişti.

Herkes bu ikisinin seviyesine çıkamaz. Ama iyi bir konuyu da çok basit işleyip baştan savmak ihanet gibi bir şey. Legend, 2015 yılının filmlerinden. Hakkında çok fazla yorum okumamıştım. Sanırım bu yüzden. Tom Hardy canavar gibi iki ikiz kardeşi oynuyor. Filmin en etkileyici tarafı da bu. Senaryo dar, yan karakterler zayıf. Tek kişilik Tom Hardy şovu olarak değerlendireceksek 10 numara film. Ama bir mafya filmi için oldukça düşük puan verilir. Eksi notlar senarist ve yönetmen Brian Helgeland'a verilir.

Her şeye rağmen izlenmeyecek bir film değil. Keyifli bir zaman geçirir. Komedi filmi olarak değerlendirmek bile mümkün, o zaman puanı daha da yükselir. Gerçek bir hikaye olması da Kray kardeşler hakkında merakımızın yükselmesine sebep oldu; bu da bir filmde ihtiyaç duyduğumuz bir durum.

Ne Garip



Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken 
Oturup yıldızlar içinde kendi buruk kanımı içtim 
Ne garip duygu şu ölmek? 
Bir açıklaması vardır elbet giderken

Pazartesi, Aralık 19

Krigen



Son Oscar ödüllerinde; yabancı dilde film dalında Türkiye'yi heyecanlandıran bir aday vardı. Mustang; Türk ekibi ve kurgusu ile dikkat çekmiş ve burada da tartışılmıştı. Ben hâlâ izleyemedim ve aslında da pek iyi yorumlar duymadığım için heveslenmedim.

Ödülü kazanan Son of Saul dışında, en çok hakkında iyi yorumlar duyduğum film Danimarka'dan Krigen oldu. Savaş, bireysel ahlak, sosyal devlet gibi kavramlar ortaya dökülüyor. Fena film değil ama aday olmasına şaşırdım. İşin Türkiye kısmını ise filmin sonunda fark ettim. Yapımda emeği geçen birçok Türk vardı ve Konya'daki devlet kurumlarına teşekkür ediliyordu. Meğer filimin Afganistan'da geçen sahneleri Konya'da çekilmiş..

Sonuç olarak bu film de tıpkı Mustang gibi ödül alamadı. Danimarka son dönemde sık sık oraya bir aday film yolluyor. Krigen kazanamadı. Muhteşem bir film olmasına rağmen, muhteşemden de öte bir film olan La Grande Bellezza'ya geçilen Jagten da 2013'te birinciliği alamamıştı. İlginç olan ise 2010'da Biutiful ve Incendies gibi filmleri geride bırakan Hævnen'ın Danimarka'ya Oscar getirmiş olması. O da iyi filmdir ama  bana kalırsa burada adı geçen ve izlediğim filmler arasında en zayıf olanı oydu.

Pazar, Aralık 18

Spor ve Toplum



"Bugünkü sosyal sıkıntıların giderilmesi için sporun ve sanatın yeniden gözden geçirilmesi lazım. İnsanımızın spora ve sanata yönelmesi gerekiyor ancak tam tersi yapılıyor. Bu illa sporcu olsun diye de olmamalı. Düşünün; evden çıktığınızda spor yapmak için nereye gidiyorsunuz? Yürüyüş yapmak istiyorsunuz, var mı yürüyüş yapabileceğiniz bir yer? Bulamıyorsunuz. Paranız varsa salona gidersiniz ama o da çok sağlıklı değil. Toplumsal olarak bir parkta yürüyebiliyor musunuz? Sahilde belki arabaların arasında yürüyebilirsiniz.

Bu bir sosyalleşmedir aynı zamanda. Spor yapmalı, sosyalleşmeli eğer yetenekliyse sporcu olmalı. Biz tesadüfen sporcu olduk. Doğrusu da oydu... Deniz kenarında denize giriyordum, kumda oynuyordum, mahalle sokak arasında araba yoktu, oynuyordum. Biz aslında şanslıyız çünkü bu alanlar artık yok. O zaman planlayacağız. Bu devlet için de ülke çok önemli. 

Zengin, fakir fark etmez, herkes yürüyüş yapabilir. Sabah herkes birbirine "günaydın, merhaba" diyebilir. Bu sosyalleşmedir. Sanat için de böyle olmalı. Dejenerasyon yapan sporcuyu, sanatçıyı dışlayalım ama onlarla kavga etmeyelim! Devletiyle savaşan sanatçı - sporcu olmaz ama devlet de sanatçı ve sporcusuyla kavga etmez. Öyle bir şey yok! Hükümetler ya da partilerle tartışabilirsiniz, kavga edebilirsiniz, fikirlerinizi söyleyebilirsiniz. Ama bu sanatı ve sporu yok etmesin. Ne iş yaparsanız yapın, sporla sanatla bunu düzeltebilirsiniz. Çünkü sanat ve spor özgürlük alanlarıdır, düşüncelerin söylendiği alanlardır."

Şenol Güneş / Stadyum Dergisi

Cumartesi, Aralık 17

Manny



Manny Pacquiao'yu geçen sene 'asrın maçı' olarak adlandırılan ama sonunda fare doğuran müsabaka ile tanımıştım. Filipinler'den çıkan, nispeten daha çelimsiz gözüken, sıfırdan gelip her kulvarda şampiyonluk kazanan sempatik adamı, Floyd Mayweather gibi sektörün beslediği soğuk siyahi boksör imajına tercih etmiştim. Tabi herhangi bir bilgiden dolayı değil, sadece dış görünüşleri ve temsil ettikleri imajları buna sebep olmuştu.

Manny yenilince de biraz üzüldüm.  Ardından Manny'nin çok da sempatik olmadığımı öğrendim. Maçtan sonraki aylarda eşcinsellik ile ilgili yaptığı açıklama dünya çapındaki sempatisini düşürmüştü. Sonrasında 2014 yılında çekilen (tüm bunların öncesinde) belgeselini izlemeye karar verdim. Genelde böyle belgeseller (sporcunun kendisinin, ailesinin de konuştuğu) tek taraflıdır. O nedenle sporcu büyük bir kahraman gibi yansıtılır. Artık belgesel ekibinin çabasından mı yoksa bizim satır aralarından okumamızdan mıdır anlamadım ama belgeseli izledikten sonra Manny'e biraz daha ayar olmaya başladım.

Siyaseti kullanması, dini sık sık öne çıkarması, menajerlerine ipleri vermesi; bunlar kötü şeyler. Günümüzde sporcuların çoğu buna benzer sorunlar idare edemiyor. Ama en azından madem öyleler; 'kötü adam' imajlarını tercih ederim. Sahici olmaları iyidir. O nedenle belgeselde de o yönüyle, şeffaflığı ve dobra olmasıyla dikkat çeken Floyd Mayweather benim nazarımda bir adım öne geçti.