Cumartesi, Ekim 27

Kasımpaşa 1-3 Beşiktaş



Yücel kardeşimizin ani planıyla, bayramın ikinci gününde Kasımpaşa'ya gitmeye karar veriyoruz. Bu sezonun ilk futbol maçı. Evden çıkarkan mp 3 player'da çalan ilk şarkının Kaiser Chiefs-Oh My God olması büyük tesadüf. Deplase Keyifler'i özledik.

Bu maç Beşiktaş'tan öte bir Kasımpaşa maçı benim için. Kulübün son zamanlarını yakından takip etmiş biri olarak, Süper Lig'de bir büyük takımı konuk etmesi ilginç tecrübe olacaktı. Aslında normalde bu maçın biletlerinin çok pahalı olması gerekiyordu ama 20 liraya ağaçlı tribün bileti bulunca kaçırmadık. Ligin en iyi futbolcusu Fernandes'i izlemek için makul bir ücret.

Fakat Kasımpaşa çok değişmiş. Maça giderken, 17'ye maça gittiğime dair mesaj attım, ondan gelen mesaj anlamlıydı: "Süper Lig'deki Kasımpaşa'yı desteklemiyorum". Gerçi kendisi Bank Asya'daki takımı da çok desteklemiyordu ama ara sıra maça gitmişliğimiz vardır. Sonuç olarak günün sonunda haklı çıkan 17 oldu.

Öncelikle içeri girişimiz tam bir rezaletti. Buna benzer bir sıkıntıyı en son 3 Ocak 2009'da Ayhan Şahenk'te oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşamıştım. O maça girememiştik ama bu maça girebildik. Stadyumun çevresi ve tribündeki manzara, geçen seneye hiç benzemiyordu. Geçen sene semt halkının toplanıp geldiği, takımı desteklediği o hava kaybolmuş. Artık herkes burada. Erasmus Parti'den daha çok yabancıya Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nda karşılaşabilirsiniz. Maça gelen herhangi bir yabancı, İstanbul nüfüsunun yüzde 30'unun siyahilerden oluştuğunu sanabilir. Arada kendini belli etmemeye çalışsa da deplasman tribüne giremeyen Beşiktaşlılar ve bizim gibi tipler (hatta bizden bile aykırı, ıpad ile maçtan foto çeken vardı; Kasımpaşa'da). Kasımpaşalı olanın da derdi başka, onlar da daha maçın başında "bu maçı satanın..." diye bağırmaya başladılar. Onların kaygıları daha farklı.

Maçın çekişmeli geçeceğini bekliyorduk ama Beşiktaş hesabı erken kesti. Holosko'nun müthiş ortasına Almeida çok iyi yükseldi, ondan sonra güzel paslaşmalar ve 2-0. Bizim için kötüydü, maçtaki çekişme bir anda kayboldu. Özer'in karambol golü umutlandırsa da Sivok 3-1 yapınca son yarım saat formaliteye dönüştü. Tribün de tatsız olunca, makara olmayınca "bitse de gitsek" demeye başladık. 

Beşiktaş çok iyi oynamıyor ama oynaması gerektiği gibi oynuyor. Samet Aybaba bir şeyler deniyor, Toraman'dan ön libero yaratmaya çalışıyor, Olcay'a çok değişik sorumluluklar bindiriyor, Almeida'dan (bu maç olmasa da) sol  açık yaratmayı deniyor. Deniyor. Bir futbolcudan maksimum verim almaya uğraşıyor. Bu sezon yapması gereken en önemli şey bu. Ve aslında işe de yarıyor. Ama eksikleri olduğu gerçeğini de değiştirmez. Geçiş sezonunu sakatlık gibi bir sıkıntı olmazsa en iyi yerde noktalayacaklardır.

Şota ise çok sempatik olmasına rağmen gittiği yeri kurutuyor sanki. Kasımpaşa'nın Fenerbahçe maçı Fenerbahçe'nin özel durumundan dolayı ölçü sayılmaz belki ama Galatasaray'a karşı oynanan futbolla dünkü futbol arasında dağlar kadar fark var. Küme düşme korkusu yaşamayacakları bir sezonda belki de çok erken amaçsız kalacaklar. Belki o zaman Kasımpaşa maçı izlemek daha zevkli olabilir o da ayrı konu.

Maçın ve tribünün aslında en önemli çekişmesi; Paşa-Gümrük arasındaydı. Kasımpaşa tribünündeki bıçkın bir abinin maçın başında arkadaşlarına söylediği; "İnşallah Beşiktaş gol atar da bizim tribünden birileri sevinir" Kimse sevinmedi ama maç sonunda Beşiktaş taraftarının Kasımpaşa'yı inleten "Kara-Gümrük" sesleri bütün o bıçkın delikanlıları çıldırtmıştır. Batuhan'ın maç sonu üçlüsü bile o kadar koymamıştır.

Maç çıkışı semtin çıkışına doğru yönelirken bizi gören köşebaşı çocukları "çakma Paşalı istemiyoruz" diye bağırmaya başladılar. Haklıydılar. Zaten biz Paşalı da değildik, haliyle çakma da değildik. Ama Bank Asya'daki Kasımpaşa daha güzeldi.



Hiç yorum yok: