Cuma, Eylül 18

Caddebostan'da Uefa Gecesi


Deplasman maçlarını izlemek çok zor. İçerideki maçlarda tribünden birşey yaptığınızı sanarak kendinizi kandırabilirsiniz ama ekran başında böyle bir şansınız yok. Hele bir de futbolla ilgisi GS-FB mağlubiyetlerini bekleyip, yenilen takımı tutan arkadaşlarına telefon açmaktan ibaret olanların mekanlarda bütün topçulara saydırdığı 90 dakikalar hiç çekilmiyor.

Neyse ki bizim çevremizde böyle birileri yok. Muhakkak arada birbirimize taşıyoruz. Mesela maç öncesi Panathinakos şarkıları söyleyen Beşiktaşlı Barış'a gollerden sonra kol kaldırdım. Ama bunlar kendi aramızda olacak. Zaten Barış dediğim adam da salı günü United maçında kapalıda yer alan biri. İyi kötü kendi takımının peşinde olan biri. O nedenle beni maç öncesinde Panathinakos şarkılarıyla kızdırmaya hakkı vardır.

Toplu bir iftar sonrası maç telaşına girdik. İftar - maç arası oldukça kısaydı. O nedenle ilk golü göremedik ama Caddebostan'dan çıkan uğultuyu duyduk. Hamburg maçında mağlubiyetimizi bekleyip, 70 dakika sindikten sonra maç bitiminde sokağa dökülen Fenerbahçeliler stadyumda olduğundan olsa gerek, meydan az biraz bize kalmış tı. Fenerbahçe'yi temsilen bizle aynı kafede yer alan Önder Turacı vardı. Maçın ilk yarısını izledi, sonra da tahminen stadyuma doğru yola çıktı.

Bu arada Doğan hanedanlığı artık şaşırmadığımız bir işe imza atmış. İnsanlar evlerinde maçı ararken biz park yeri arıyorduk. O esnanda mektepli - Beşiktaşlı Nejat, "biz gidene kadar gol atar mıyız" dedi. Ben "yok artık"dedim, ama oldu

Maça 1-0 önde başlıyor artık Galatasaray. Erken gol alışkanlık oldu. Eskiden yenik kaldığımız süreleri hesaplardım, artık berabere geçen süreleri hesaplayacağız demek ki. Fakat bizi erken gole bu kadar alıştırmaları iç saha maçları ıçın sıkıntı olabilir. Kitlenen maçlarda gelmeyen goller Sami Yen'de uğultulara neden olabilir.

Şimdi maçtan bahsedelim. Galatasaray, iki "kolay" gol attı, Panathinakos biri direkten dönen olmak üzere birçok pozisyondan yararlanamadı. Bunlara bakıp bu maçı tamamen şansa bağlamak yersiz olur. "Kaleye vurmadan gol olmaz"ı boşuna hayat felsefesi edinmedik. Kaleye vurulacak ki, birilerine çarpsın gol olsun. Kaleye gidemezsen gol atamazsın. Eğer şanstan bahsedilecekse, Atina gibi zor bir deplasmanda ilk yarı bitmeden zorunlu değişiklik yapmaktan ve devşirme stoperlerle maçı tamamlamaktan bahsedebiliriz.

Gerçi artık Emre Güngör'ün maçların ilk yarım saatinde sakatlanması şans faktörüyle açıklanamaz. Bu bir alışkanlık oldu. Oysa yine iyi başlamıştı maça. Başka bir adam olsa bu kadar sakatlanıyor diye gözden çıkarılabilir ama Güngör öyle de değil. Ama illa bir Emre'den bahsedilecekse bu Aşık olmalı. Takımın kaptanı, nerdeyse 20 yıla ulaşan bir geleneğe yeniden imza attı. Zor bir deplasmanda, zor bir zamanda yine takımın en iyilerinden oldu. Kolundaki pazuband bir yenilikti ama bu yenilik farkedilmiyor, sanki her zaman o kolda varolan bir şey o bant.

Elano, Keita ve Kewell durgundu. Elano kötü günlerinde ama gol atıyor. Hazır olduğunda bakalım neler olacak. Kewell ise artık çok başka boyutlarda. Sahada tel tel dökülse bile oyunda olması lazım. Onun varlığı güven veriyor çünkü. Ekranlara yüzü yansıyınca bir rahatlama hiisediyoruz.

Balta iyidi. İçtiği sigaralar feda olsun, böyle oynasın yeter. Uğur bu takımın en sevilen ismi aslında. Ama kadroya giremiyor. İşin ironik tarafı belki de en sevilmeyen isim olan Sabri'yi kesemiyor. Ve Sabri böyle devam ederse onu kesecek kimse olamaz. Sabri sezon başından beri olduğu gibi yine çok iyi. Onu sağda kesemeyen Uğur ise solda oynadı. Kesiciliği ve mücadelesi iyidi. Ama çok yerde oynuyor. Çok kayıyor toplara. Genelde de kesiyor ama savunmacı fazla kaymamalı diye düşünüyorum. Hele bu bir bekse. Sabri'den Dani Alves yaratmak üzere olan Rijkaard, Uğur'a da çare bulacaktır.

Maçın sevindirici yönlerinden birini Berker söyledi. Takım Arda'sız da oynayabildiğini gösterdi. Bosna Hersek ve Estonya maçları olmasaydı BJK ve Pana maçları nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum.

Leo Franco için olumsuz görüş bildirenlerdendim. Yanılmışım. Yabancı kaleci istemememle alaklıydı bu. Fakat Leo, her geçen gün ne kadar yanlış düşündüğümü gösteriyor. Yalnız böyle kalsın, üzerine çıkmasın. Yoksa çok sevdiğim Mondragon'u unutacağız.

Son söz Baros'a. Muhteşem bir santrfor. Diyecek laf yok. Artık kendisini yere de atmıyor. Attığı golde, araya kaçışı, kaleciye çalımı çok şıktı. Kaçırdığı gollerde bile öyle bir çabası var ki, insan kızamıyor. Galatasaray'a geldiğinde "skorer" değil deniliyordu, geçen sene gol kralı oldu, bu sene golleri sıralamaya devam ediyor. Son 1 haftada 7 gol attı.

Güzel gidiyordu, son anlarda biraz sıkıntı yaşadık. Pana golünü attı. O esnada çalan şarkıyı duyunca herkes anılarını tazeledi. Fenerbahçe'nin 4 gollü mağlubiyet aldığı gün çalan şarkı , aradan geçen 7 seneye rağmen hala çalıyor stadyumda. Rivayete göre, Yunanlılar İzmir'e girince çalan şarkıymış, bize daha çok o maçı hatırlatıyor.

Yunan tribünleri beklediğimizden kötüydü. Ama sadece "beklediğimizden". Yoksa iyidi. Maç öncesi bir acı yaşamışlar onun durgunluğu vardı herhalde. İlk defa seslerini 15.dakikada duyduk. Sonra da susmadılar. Bir şehir efsanesi olarak duyduğumuz "Yunan tribünleri aralarına kız sokmyormuş"u teyit ettirmek için, sürekli tribünlere dikiz attık. Kız gören, "aha yalanmış, bak burada kız var" dedi. 2-3 tana hatun gördük evet. Yunan yönetmen de sapkın olmadığı için, devre arasında falan öyle Yunan kızlarına dikiz atan kameraman yoktu. Biz de kalabalıklardan seçtik anca.

Maç bitiminde mekan değiştirdik. Niye böyle bir şey yaptık bilmiyorum ama Fenerbahçeliler ve Galatasaraylılar olarak bir bölünme yaşadık aslında. Twente maçını başka bir yerde izledik. Bu sefer Fenerbahçeliler'in ağırlıkta olması beni biraz sıkıntıya soktu. Bu yazıyı yazmamı sağlayan da onlar aslında. Erk'in "eve gidip bu akşamı mı yazacaksın" sorusu aslında bu yazının ilk kıvılcımıdır. Fenerbahçeliler'in çokluğu nedeniyle ilk yarı bitince kaçtım oradan. Evin sokağına girdiğimde Fener gol attı. Eve çıkıp, yatağa uzanınca Berker'den mesaj geldi. Nkufo yazıyordu sadece. Twente ilk yarıda çok etkili değildi, 2 gol atması şaşırtıcı aslında. Maç öncesi konuştuğum Twente taraftarları bile umutsuz konuşuyordu.

Fenerbahçe maçı kaybedince huzur içinde uyuyabildim. Bu arada kimse Fenerbahçe'nin yenilmesini istediğim için saçma sapan şeyler demesin. Bir Fenerbahçeli'nin de Galatasaray'ın yenilmesini istemesini gayet normal karşılıyorum. O beni kızdırmıyor, bu da sizi kızdırmasın. Fenerbahçe yenilince de kimseyi arayıp "nasıl yendiler sizi lan" demiyorum. Bu sadece hissiyatla alakalı. Allah'ın bildiğini kuldan saklamaya gerek yok ve karşımızdaki insanı da kırmaya gerek yok.

Ve bir söz de "Twente zor takım" dediğim zaman "Twente zor diyorsan sen futboldan anlamıyorsun, bir daha senle futbol konuşmuyorum" diyen Hollanda Ligi uzmanlarına. Bana bir özür borçlusunuz herhalde. Onlar kendilerini biliyor.

Bu arada Recep Tayyip Erdoğan. Ne ayak varmış. Hamburg maçına geldi, 2-0dan maçı verdik, Kadıköy'e geldi, 1-0dan maçı verdi Fenerbahçe. Söylecek laf yok.

Ne zannediyor acaba?

Daum'un 2006 yılında Fenerbahçe ile yolları ayrıldığında takımda Nobre ve Anelka gibi iki tane iyi forvet vardı. Ondan önce Pierre Van Hooijdonk vardı ve tek tabancaydı. Son maç olan Denizli maçı 11'inde, o haftayı doğru düzgün idman yapmadan geçrmiş Nobre tek forvetken, zaman zaman 3'lü forvetin sağında denenen Anelka yedekti. Anelka yedekken, yada Nobre ve Anelka'dan ikisi birden sağlamken Semih'in neden oynamadığını fazla sorgulamazdık. Çünkü kendisini ispat etmiş iki tane forvet oyuncusu vardı Fenerbahçe'nin, bir tarafta da yetenekli olduğunu bildiğimiz tabir-i caizse öz evladımız vardı. Hani demek istediğim o şartlar altında Semih'in yedek bırakılabilmesi hususunda kimse Daum'u eleştiremezdi. Ama aradan geçen Daum'suz 3 yılda Semih çok şey kattı kendisine, yedek kalmayı haketmediği halde huysuz bir Sırp'ın kaprisleri yüzünden çoğu maçı yedek geçirdiği ve 11'de başlamasını ise yine aynı huysuzun sakatlığına baorçlu olduğu sezonu gol kralı olarak bitirdi. Euro 2008'de 3 kritik gol attı, milli takımda da kendisini gösterdi.
***
Dün bir arkadaşla da konuştuk aynı şeyi. Semih'in kabiliyetlerinden ve onsuz geçirdiği 3 seneden haberi yoksa ayıp, var ve oynatmıyorsa daha büyük ayıp, ayrıca madem güvenmiyor, ya da Semih'i beğenmiyor Guiza'dan sonra kim Fenerbahçe'nin forveti o zaman? Ben Fenerbahçe'nin kendi sahasında oynadığı derbiler hariç her maçta, çift forvet oynamasını istiyorum. Çünkü artık Alex'in arkasında kuracağı 3'lü gayet sağlam. Göbekte Christian, sol içte Emre, sağ içte Mehmet Topuz. Biz bu 11'in hayallerini kuralım, ilk 11'deki 3-4 oyuncunun birden bu kadar döküldüğü bir maçta Özer gibi bir yetenek kadroda bile olmasın. Mehmet Topzu gibi bir alternatif varken de Kazım'ın denyoluklarına sabredelim. Maçtan sonra da Kazım'ı kazanalım taraftar sahip çıksın diyor Daum efendi. Fenerbahçe taraftarı Sabri'ye sahip çıkar, Kazım'a çıkmaz. Yetenekli ama... kalıbının bokunu çıkardığı sürece ne Fenerbahçe 11'inde, ne de tribünlerde bir yeri olmamalı...

Baston ve gözlük

Bir kağıda dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 11'ini yazsak ve bu 11'in 4'lü savunma oynadığını varsayarsak Roberto Carlos düşünmeden sol beke yazılacak isimdir bana göre. Tuttuğum takımda oynadığı için demiyorum, 90'lı yıllarda Cafu ile birlikte bek tanımını değiştiren adamdı. Şu görüntüsünde, bir futbol efsanesinin bu hale gelmesinde, 36 yaşındaki Roberto Carlos ile sözleşme yenileyen yönetimin payı var, onu bu halde oynatan Daum'un da payı var, ama bence kendisinin de payı var. E adam dünyanın parasını alıyor, kabul etmesin mi sözleşmeyi demesin kimse. Colin Kazım Richards değil ya bu, Roberto Carlos. Mike Tyson gibi para düşkünü ve 350 milyon doları hiç etmiş bir adam bile Kevin McBride'a yenildiği zaman "bu seviyedeki boksörlere yenilerek bu sporun onurunu lekelemek isemiyorum" demişti. Çünkü o herhangi bir adam değildi, Mike Tyson'dı. Roberto Carlos da böyle düşünmeliydi ya da ben çok duygusalım. Geriye yetişememesi normal, vücut gitmiyordur artık, bugün nispeten derli toplu görünmesinin sebebi rakibin genellikle Gökhan'ın olduğu kanadı tercih etmesiydi. Ama Twente'li forvet Ruis'e verdiği bir pozisyon var ki, içler acısı resmen. Artık arkasına kimin geçtiğinden de haberi yok Carlos'un. Bir frikik oluyor, topa vuruyor ve hemen eşi görüntüye geliyor. Magazin malzemesi Roberto Carlos, performans olarak Fenerbahçe'ye hiçbir şey vermiyor, yazık. Hem Roberto Carlos bu duruma düştüğü için yazık hem de Fenerbahçe kendisini Katar'daki bir futbol takımı seviyesine çektiği için...

Hoşgeldin Daum

İlk yarı boyunca Fenerbahçe top rakipteyken yapması gerekenleri fena yapmadı aslında. Alex'in olduğu bir takımda önde fena basmadı ki Emre'nin varlığının bunda büyük etkisi var, rakibin kontraya çıkmasına da savunmayı öne çektiğinden Bilica ve Lugano'nun dikkatli oyunlarıyla izin vermedi. Ama koca bir ilk yarıda Kazım'ın sol ayağıyla karambolda vurduğu top ve Guiza'nin omuz-kafa karışımı yaptığı kafa vuruşu haricinde tek bir pozisyonu yok Fenerbahçe'nin. Twente kötü bir takım değil, gücü nispetinde oynayan bir takım, ama Fenerbahçe'nin top kendisindeyken yaptığı bu kadar top kaybının, başına buyruk ve laubali oynamanın da Twente'nin disipliniyle bir alakası yok.
***
Milli maç arası öncesinde Andre Santos ve Kazım'ın, sezon başında Fenerbahçe'nin formda isimlerinden ikisinin oyun içinde düşüşü belliydi. Fenerbahçe'nin tek kanat bindirmesi yapamayan, beklerine yardım etmeyen, verimlilik adına ortaya tek şey koyamayan iki tane kanat oyuncusu vardı bugün. Andre Santos, geldiği günden beri benim görüşüme göre topla arası iyi, derinlemesine iyi oynayan, topa iyi vuran, gol bölgelerine iyi sızan ama özellikle ikinci yarılarda temposu düşen ve Fenerbahçeliler'in Uğur Boral'dan sonra hayal ettiği sol kanat oyuncusundan daha farklı bir görüntü çizdi. Ama hem Bursa maçının ikinci yarısında, hem de bu maçta oynadığı silik oyun akıl alır gibi değil. Bugün beni en çok hayal kırıklığına uğratan oyuncuydu. Kazım'ı biliyoruz. Bu maçta onunla ilgili birşey dikkatimi çekti, çünkü 7-8 defa aynısını yaptı. Top alıyor, ya ortadan ya da gerisindeki Gökhan'dan, topu ayağından çıkarması zaten iyi ihtimalle en az 4-5 saniye. İçeri girmeye çalışıyor, yanındaki Twente'li oyuncuyu geçemeyeceğini anlayınca geriye dönüyor. Aslında sahada olan bir pozisyonu bu kadar değerlendirmek çok yanlış, çünkü oyuncu çok başka düşünüyor ve yaşıyor. Ama bu görüntüyü bu kadar çok görünce "Kazım illa birilerini çalımlamak zorunda mı?" diye de düşünüyor insan. Bir oyuncu takımına ancak bu kadar zarar verebilir ve takımını ancak bu kadar yavaşlatabilir.
***
Guiza sahada öyle bir görüntü çiziyor ki sanki 10 maçtır gol atamıyor. Ligde 5 maçta üç gol attı, gol atamadığı maçlarda asist de yapabiliyor. Bu "ben bir bok beceremiyorum" şeklindeki yüz ifadesinden nefret ediyorum Guiza'nın. Fenerbahçe taraftarı kimseye göstermediği sabrı Guiza'ya gösteriyor. Böyle savruk, saçma sapan ve gönülsüz oynamaya hakkı yok. Benim en çok kabullenemediğim şey ise Daum'un sahadaki bu durumu değiştirmek için hiçbir çaba sarfetmemesi. Maç 2-1'e gelmiş, bitime 10 dakika gibi ciddi bir süre var. Guiza ve Kazım çıkıyor, onların boşalttığı yere Deivid ve Semih giriyor... Eee ne anladık bu değişiklikten?
***
Eğer Şampiyonlar Ligi maçı olsaydı bu, Daum'un bahaneleri hazırdı. Yabancı sınırlamasından başlar, Volkan'la devam eder, hakemle bitirir, lige dönerdi. Ama karşısındaki rakip 10 tane yabancı oynatan Schalke değil, çapını bilen ama çapı Fenerbahçe'nin çok çok altında olan Twente. Bu sinir bozucu mağlubiyetin bahanesi yok. Fakat basın toplantısında Twente'nin de iyi bir takım olduğunu söyledi. Bana göre Fenerbahçe bu sonuçla grupta çok büyük bir avantajı yitirdi. Steaua maçı 0-0 bitmiş. Grubun kağıt üzerindeki favorisi, kağıt üzerindeki en zayıf takımıyla kendi sahasında golsüz berabere kalıyor. Steaua'nın kazanamamış olması güzel, çünkü bu durum kaybedilmiş avantajı küçültüyor. Ama Sheriff deplasmanının da ne kadar sert geçeceğini söylemeye lüzum yok sanırım. En azından havalar fazla soğumadan bu deplasmanı atlatacağız. Artık kendi sahasındaki iki maçı kazanıp deplasmandan da en az 4 puan almak zorunda Fenerbahçe. Bu 4 puandan 3'ü Moldova'da gibi duruyor şimdilik.

Perşembe, Eylül 17

Bir Gece Ansızın


1974 yılında Türkler'in Rumlar'a telsizlerden dinlettikleri türkü. Yine Yunanistan'da çalınsa kimse bir şey demez. Zico bir gece ansızın Pire yolunu tuttu. Orada işler öyle gelişiyor. Burada da farklı değil gerçi. Ama Olympiakos bu konuda sınırları zorluyor.

Zico'yu takip etmekte de zorlanıyoruz. Stajyer diye geldi buraya, iki senede gezmediği yer kalmadı. Bakalım bu ilişkiden fayda sağlanacak mı?

Tavuklu Maç


Tarihe tavuklu maç diye geçmiş bir maç var Anadolu'da. 1982-83 sezonunun son haftası. Son maçlar öncesi ligden düşmesi kesinleşen tek takım Altay. Samsunspor, Mersin İdman Yurdu ve Antalyaspor ise düşmemek için çırpınıyorlar. Son hafta maçları, bu 4 takımı karşılaştırıyor. Antalyaspor, Altay ile karşılaşıyor kendi sahasında. Mersin'de ise İdman Yurdu, Samsunspor ile karşılaşıyor.

Antalyaspor ve İdman Yurdu galip gelirse averaja bakılacak. Önde olan İdman Yurdu. Antalyaspor'un en az 3 farklı kazanması gerek öyle bir durumda.

Antalyaspor taraftarları maçtan önce sahaya tavuk atıyor. Evet, tavuk. Canlı canlı. Uçanından kaçanından. 1978 Dünya Kupası oynanalı 5 sene olmuş ama konfeti daha ülkemize gelmemiş herhalde. Gelse ne olur ki. Konfetiyi atarsın, 3 dakika içinde toplanır. Ama tavuk öyle mi? Yakalayamazsın onu. Yeşil saha üzerinde Messi kadar kıvrak olur gerekirse. Haliyle çok büyük bir yaratıcılığın ürünü olarak saha çiftlik yerine dönüyor.

Antalya'da maç 20 dakika geç başlıyor. Mersin İdman Yurdu rakibini 1-0 yeniyor. Bu haber Antalya'ya ulaştığında skor 4-2. Bir gol daha bulması gerekiyor Antalyaspor'un. Onu da son dakikalarda buluyor. Mersinliler maçın şaibeli olduğunu iddia ederler. Şaibenin dayanak noktası da, Altaylı Büyük Mustafa'nın, Mustafa Denizli'nin, söylediği iddia edilen "bu maç temiz değil" cümlesi. O nedenle Mersinliler ne Antalyaspor'u ne de Altay'ı iyi anarlar. Sonuç olarak Mersin ve Antalya aynı puanda ve aynı averajda ligi noktalar. Atılan gol fazlasıyla Antalya ligde kalır.

Anadolu'da futbol hikayeleri bitmiyor. Bu hikayenin kahramanları da tavuklar. Ve bu hafta Altay ile İdman Yurdu İzmir'de karşılaşıyor.

Ankaraspor Değil Lig Düştü


Ankaraspor küme düşürüldü. Bu kararın alınmasında kıvılcımı yakan Ankaraspor'dan Ankaragücü'ne geçen oyunculardı. Şimdi geri kalan futbolcular da Ankaragücü'ne geçebilecek.

Ankaraspor'un küme düşmesi Gökçek ailesine pek koymayacak, Ankaragücü'nün bir zararı da olmadı. Kime ne oldu? Olan diğer takımlara ve biz izleyenlere oldu. Ligin kalitesi düştü.

Galatasaray, Ankaraspor'u yenmek için bir pazartesi günü Anadolu'nun en boktan yerinde maç yapmaya gitti. Dirençli bir takım buldu karşısında güç bela da olsa yendi. Neyse ki sakatlık vermedi. Rakip Fenerbahçe ise böyle bir maç oynamayacak, 3-0 kazanacak ve Avrupa-Lig arası bir hafta sonunu boş geçirecek. Aynı şey küme düşme hattındaki takımlar için de geçerli. 4 hafta sonunda Ankaraspor ile maç yapan takımların puanları nasıl olacak o da tartışma konusu.

Beşiktaş, Ankaraspor ile karşılaşan takımlarla bir sonraki hafta oynuyordu. Şimdi o takımlar bay geçecek, 2 hafta Beşiktaş maçına hazırlanacaklar. Karşılarına sağlam-diri takım çıkacak siyah-beyazlıların.

GS-FB-BJK isim sadece. Ligin kalitesini düşürmüştür bu hareket. Bu karar nedeniyle avantajlı olanlar var dejavantajlı olanlar var. Ama dejavantajlı olanların hiç biri Ankaraspor veya Ankaragücü değil.

Ankaraspor'u küme düşürmek de eyyamdan başka bir şey değildir. Burada sorumlu olan varsa o da Ankaragücü'dür. Kısa bir süre içinde başkanını değiştirdi. Şöyle diyelim. Aziz Yıldırım Fenerbahçe başkanlığını bırakıp Beşiktaş başkanı olsa mesela, bunda da bir yanlış varsa, yanlışı yapan FB mi olur, BJK mi?

Tabir-i caizse maçası yemedi federasyonun, Ankaragücü'ne bir yaptırım uygulayamadı. Uyguladığı yaptırım da bir şeye benzemedi. Zevksiz, sıkıcı, hoş olmayan bir lig izleyeceğiz bu sene. Geçmiş olsun.

NOT: Fenerbahçeliler hemen "5te 5 yaptık lig kalitesiz oldu" demesinler, benim tuttuğum takım da 5te 5 yaptı sonuçta.

Portakal


Bizim basından böyle bir manşet beklerdim bulamadım. Bari biz koyalım, adet yerini bulsun. Bugün Türk takımları portakallara yani Hollandalılar'a karşı. Fenerbahçe, Twente'yi konuk ediyor. Galatasaray'ın rakibi Panathinakos'un başında da bir Hollandalı var.

Gerçi biz de bir Hollandalı'ya sahibiz. O zaman Henk Den Cate dışında bütün Hollandalılar'a başarılar dilmeli.

Şaka bir yana Twente dikkat edilmesi gereken bir takım. Panathinakos da zor deplasman. İki maç da çekişmeli geçecek. Galatasaray maçı güzel maç olur, Fenerbahçe maçı iyi maç olur. Biz de keyifle izleriz.

Çarşamba, Eylül 16

Abdul Kader'in Ağabeyi


Abdul Kader'in abisi varmış. Bu şaşırtıcı değil. Ne de olsa Ertem Şener bize hiçbir şey öğretmediyse, futbolcuların kardeşleri olduğunu öğretmiştir.
Abdul Kader'in abisi futbolcuymuş. Bu da şaşırtıcı değil. Ne de olsa Afrikalı çocuklar futbolcu olmaya heveslenir. Hemen hemen tek çıkış yoludur ve her aileden iyi kötü birçok futbolcu çıkar.
Ama şaşırtıcı olan Abdul Kader'in abisi, Abdul Kader'den yıllar önce Türkiye'de top oynamış. Ç.Rizespor'da. Efsane sezon 2000-2001'de. 20 Lig maçında 1 Kupa maçında oynamış. 1 gol atmış. Kocaelispor'a, İzmit İsmetpaşa Stadı'nda.
Amadou Fadel Keita ismini birçok kişi hatırlamıyordur. Birçok kişi hiç duymamıştır bile.Bazıları şimdi hatırlamıştır. Ama onlar da Abdul Kader'in abisi olduğunu bilmiyordu büyük ihtimalle.
Amadou Fadel Keita Galatasaray'a karşı iki maç yapmış. Sami Yen'de 80 dakika, Rize'de 7 dakika oynamış. Fenerbahçe'ye karşı daha az. Kadıköy'de 20 dakika, Rize'de 6 dakika. Rize'deki iki maç da unutulmazdı. Fenerbahçe karşısında Rizespor 2 dakikada 2 gol bulup 2-0 yenmişti rakibini. Aylardan marttı. Galatasaray'ın o sezonun en iyi olduğu zamanları. Nisan ayında Galatasaray'ın Rize'ye gittiği haftasonu, Fenerbahçe Gaziantep'i 4-3 yenmişti. Galatasaray'ın tarifesi Rize'de 4-2 olmuştu.
Unutulmaz sezonun unutulan aktörü, hatta belki de figüranı Fadel Keita'ya selam olsun.

Karakter


Inzaghi artık karakter oldu. Ne demek bu? Yani Inzaghi ismini duyunca aklınıza önce" Milan'da oynayan santrfor" cümlesi gelmiyor. Bambaşka bir çağırışım yapıyor. Her futbolcuya nasip olmaz bu. İyi futbolcu olmak da yetmez. Mesela, Platini, Zico karakter değildi. Maradona karakterdi. Veya Giggs, Raul değildi ama Beckham ve Moriantes böyleydi.

Çok net anlatamadım belki. Olsun. Inzaghi gol attığı zaman kimse Milan maçı kaç kaç bitti diye merak etmiyor kimse. İnzaghi kaç tane attıı soruluyor önce. Sırasıyla "Yine mi attı", "nasıl attı", "nasıl sevindi", "ölmedi hala bu herif," "doğuştan ofsayt," "gıcık herif", "maç kaç kaç bitti" şeklinde kuruluyor cümleler.

Evet karakter oyuncusunun tanımını buldum. Oynadığı takımın önüne geçen isim. Mesela Sabri de böyledir ama Kewell değildir. Bu arada, "ölmedi hala bu doğuştan ofsayt gıcık herif".

Bugün Yenilmeliyiz


Bir birikim oldu takımda. Bir stres bindi. Gözler bu adamlar ne zaman yenilecek gibi bakıyor. Namağlup şampiyonluk çok zor. Bir tokat lazım çeyrek final öncesi. Bu maç yenilmeliyiz ki çeyrek final öncesi fay hattı rahatlasın. Tamamen psikolojik.

İnönü'de Yine Bir Bahar Akşamı


Gereksiz bilgiler vermek istiyorum. Dün yıllar sonra ilk defa bir Şampiyonlar Ligi maçına gittim. Son gittiğim maçta yine bir İngiliz vardı. 2006 yılının aralık ayında Galatasaray - Liverpool maçı. Ondan önce gittiğim Şampiyonlar Ligi maçlarının çoğu hep o aynı rezil stadyumda oynandı.

Adam gibi, şehrin ortasında, müthiş bir ambiyansla izlediğim son Şampiyonlar Ligi maçı 7 Mart 2001 Galatasaray - Milan maçıydı. Yani 8 seneye yakın bir süre olmuş.

Manchester United'i ilk defa dünya gözüyle görmüş olduk. Canlı canlı Paul Scholes golü görmüş olduk. Manchester United'ın Türkiye'den 12 sene sonra sonra galibiyet aldığını görmüş olduk.

İnönü bana göre Türkiye'nin en iyi stadı. Ali Sami Yen'i dünyadaki hiçbir stadyuma değişmem; İnönü hariç. Bu muhteşem stadyuma bir maç için ikinci gidişim. İlki efsane "Hasan Kabzeli maç"

Ara ara, maçın durduğu veya maçtan sıkıldığım zamanlarda, ya Hasan Kabze gününü anarak eski açık'a veya eski açık tarafındaki kaleye, ya da boğaz manzarasına baktım. Böyle muhteşem bir stadyum. Canın sıkılırsa seni şair yapabilecek bir manzaraya sahip.

Hayatımda belki de ilk defa 3 gün arayla iki BJK maçı izledim. İki maçta da bir Beşiktaş golü görememiş olamam ilginç. Normalde hangi takımda oynasalar bir Holosko, Nobre ve Yusuf golü görüyorduk. Bu sene olmadı.

Bu Maç Evde İzlenir diyen(!) arkadaşlarla ve subay takviyeli bir kadroyla beraber ilk defa bir maça gittik. Devamı da gelir umarım. Güzeldi, güzel...

Beşiktaş 0-1 Manchester United


Tarafsız gözle maç izlemek çok kafa rahatlatıcı bir şey. Bu duygularla gittim maça. Ama yine olmadı. Galatasaray'ın olduğu her yerde nasıl umut varsa Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin olduğu her yerde de Galatasaray var. Bu nedenle duygulara engel olmak zor. Maçtan önce Çarşı'da yapılan tezahüratlar nedeniyle suçlayamam kimseyi ama benim de hiç sevmediğim Man.Utd'a gönül koymam da yadırganmamalı.

İşin tribün kısmını yazmak istemiyorum. Sonra yazınca yanlış anlaşılıyoruz. Üstelik kendi takımımın tribünü de değil. Haklı olarak "Sana ne ulan" da denilebilir. Ama ilerleyen saatlerde kafama eserse de belki yazarım. Yalnız şunu söylemekte fayda var. Yıllardır, Sami Yen'de aynı tezahüratları dakikalarca bıkkınlık verene kadar söylediğimizde içimden kızıyordum. İşte o zamanlar için özür diliyorum kendimden ve Galatasaray tribününden. Bizden daha beterleri varmış. 2006-2007 sezonununda kafa yoran( argo da kullanabiliriz burada) Sami Yen gibiydi dün akşam İnönü.

Maça geçelim. Ali Sami Yen'de 2-0 yenik duruma düşünce mücadeleyi bıraktığı için eleştirilen bir takım Beşiktaş. Galatasaray maçını kazanamamış olması, dünkü maçı kazanamamış olmasından da daha çok etkiliyor bazı kesimleri. İki maç arasında çok fark yok oysa. Birinde deplasman takımı Beşiktaş, diğerinde ev sahibi. Birinde top ayağına değmeden gol yiyor. Diğerinde 70 dakika oyunu kitlemeyi becerebiliyor. Cumartesi günkü Beşiktaş ofansta daha iyidi , daha saldırgandı ama genel olarak dün akşamın Beşiktaşı çok daha akıllı oynadı.

Bunda Man.Utd'ın deplasman takımı olarak oynama isteği de var. Herhalde 2 sene evvel Dolmabahçe'de Liverpool'un başına gelenlerden korkup oyunu orta sahada kabul etmiş olabilir. Suçlayamayız. Ama bir Premier League temposunda oynamadı Manu. Sonuçta yedek kulübesinde Owen ve Berbatov olunca ikinci yarının ortasına kadar oyunu kitleme lüksünüz olabiliyor.

Evet iki takım da oyunu kitledi. İki takım da iyi mücadele etti. Güzel değil ama iyi bir maç oldu. Fakat işte maçı kazandıracak hamlelerde işin kalite farkı ortaya çıktı. Man.U Owen ve Berbatov'u sokabilirken Beşiktaş'ın yedek santrforu Nihat Kahveci idi. Bobo ise kadroda yok. Bu da alıştığımız bir Mustafa Denizli hamlesiydi.

3-0 yenikken oyuna galibiyet için Uche'yi sokan, 17lik Bülent Korkmaz'ı Monaco'da, Viyana'da oynatan, Ali Güneş'i Barcelona karşısında santrfora süren bir futbol adamı Denizli. Bu kararına şaşırmak yersiz. Hocayı da " futbolu bilmiyor" diyerek eleştirecek kadar da büyümedik daha. Vardır bir bildiği deyip geçmeliyiz.

Benim bildiğim yegane şey, ne olursa olsun, kadro dışı kalan bir oyuncu bir tepki olarak stadı terketmemeliydi. Taraftar o stadı hiçbir zaman terketmiyorsa, futbolcu da terkedemez.

2 sene evvel oynanan Porto maçına benzedi. Gol son dakikada gelmedi sadece. Beşiktaş, United'a karşı oynaması gerektiği gibi Porto'ya oynamıştı. O maçını oyunu değildi. Bu maçın oyunuydu. Onu oynadı Beşiktaş. Ama Antep'ten 8'e alınan Tabata bekleneni veremedi. Onun yerine Basel'den 5 Milyon'a alınan bir oyuncu olsaydı daha farklı olabilirdi. Beşiktaş'ın oynadığı her maç Delagado özlemini arttıracak galiba.

Salı, Eylül 15

Beşiktaş - Man Utd

Beşiktaş - Manchester United maçı ezici çoğunluğunun Beşiktaş'ın kaybedeceğini düşündüğü bir maç. Ben de o çoğunluğun bir üyesiyim açıkçası. Özellikle ilk dakikalarda bir gol yenirse, Galatasaray maçında 2-0 olduktan sonra hiç savaşmadıkları için eleştirilen Beşiktaşlı oyuncuların havlu atmasına neden olur ki bu da bir İngiliz takımı karşısında felakete yol açacak sonuçlar doğurabilir.
***
Herkes Galatasaray maçından sonra Mustafa Denizli'yi ve Rüştü'yü çok eleştirdi. Eeleştiriler de yerden göğe kadar haklıydı bana kalırsa. Fakat futbolun dibe vurmuş adamların yardımına özellikle kritik ve büyük gecelerde yetiştiği çok olmuştur. Lige üst üste iki yıl kötü başlayan Zico'nun yardımına kaybedilmesine rağmen Newcastle ve iyi oynayarak kazanılan Inter maçları yetişmişti hatırlatalım. Tabii bugün ki rakip bunlara benzemiyor, onu da ekleyelim. Bugün sahaya cumartesi günü oynayan ve helva kıvamında olan orta saha ile çıkmayacaktır Mustafa Denizli. Mesela hücuma katkısı sınırlı olsa da Michael Fink, Ernst'in kafasını rahatlatan ve onun ofansı düşünmesini de sağlayan bir isim. Sol kanatta Tello'nun varlığı ve en azından bu bölgede Yusuf fantezisinden vazgeçilmesi bir kere duran toplarda etkinlik kazandıracaktır. Beşiktaş'ın organize olamadığı ve geriden topu şişirdiği dakikalar mutlaka olacaktır. Boru değil Manchester ile oynuyorsunuz. Şişirilen topların 2-3 saniye içerisinde geri dönmemesi için ileride Nobre gibi kazma da olsa ortalığı karıştıran, topu ayağında tutabilen ve kolay faul alabilen bir adamın olması gerekiyor diye düşünüyorum. Nihat hazır değil, kötü oynuyor ve bugün skor Beşiktaş'ın aleyhine gelişir de Nihat her maç olduğu gibi oyundan alınırsa tribünlerden uğultu yükselebilir. Ama oynatmadığınız zaman da uğultuyu çıkaranların "Nihat bugünler için transfer edilmedi mi" sorusunu sorma hakkı da her zaman saklıdır. Nihat ya da Holosko farketmez, 4-2-3-1 şeklinde hayal ettiğim Beşiktaş'ın dizlişinin 3'ünde en sağdaki eleman olacaktır.
***
Sağ bek tercihini de merak ediyorum hocanın. Ekrem Dağ hücum yönü iyi ama aynı şekilde savunma zaafları olan bir oyuncu. Diğer genç isimlere de bu maçta şans verir mi yoksa, bu bölgede adam kıtlığından çokça forma giymiş İbrahim Toraman oynar mı bilemiyoruz. Ama kale Rüştü'nün olmalı. Beşiktaş'ın muhtemel forma giyebilecek iki kalecisinin de İngilizlerle arası iyi değil. Rooney ve Rüştü ikilisinin bir önceki randevusu beni yıpratmıştı. Ama bugün Rüştü'nün beklenenin aksine iyi bir oyun ortaya koyacağını düşünüyorum. Beşiktaşlı oyuncular kafadan mağlup çıkmazlar ve ilk yarım saatte gol yemezlerse bu maçta herşey olabilir.

Selametle...

PFDK Ankaraspor'un ligden düşürülmesine karar verdi...