Çarşamba, Mart 6

Karadeniz Fıkrası




Trabzonsporlular ile birlikte maç izliyoruz. İlk yarı, 44.dakikada 2-0 olmuş. 

Protokol Tribünü'ne çok yakınız. Protokol Tribünü ana baba günü. Süleyman Hurma, Samet Aybaba, Giray Bulak, Sadri Şener... Ortak özellikleri bir dönem Trabzonspor için görev yapmış olmaları. Haliyle istisnasız hepsi tepki çekiyor. Ortalık hararetleniyor. "Kulübü satanlar toplanmış" diyenler çoğunlukta.

Maç başlıyor. 50 ile 60 arası tam bir infial. Tepkiler havada uçuşuyor. Yaşça biraz daha büyük olan dayılardan biri bu konuda liderliği eline alıyor. Futbolculara tek tek sallıyor, sallamak için de somut bir neden aramıyor.

"Seni doğuran bok doğursaydı"

"Seni topçu yapanın..."

"Seni Trabzon'a getirenin"

Dayının cümlelerinden gaza gelip giderlenen de var, ona gülüp kahkaha atan da... Tribün kaotik bir hale giriyor. Kimin kime ne dediği belli değil. Tam o sırada, en arkadan bir ses...

"Hoca ananı s....  hoca."

Herkes susuyor. Bütün kafalar arkaya dönüyor. Sanki lisedeyiz, bir anlık sessizlik anında sadece bir kişinin sesi duyulur ve bütün ihale ona kalır ya, o hesap.

Sessizlik 5 saniye sürüyor. Adam mezuyu toparlıyor. Karadeniz şivesiye;

"Pardon ya, ağzımdan kaçtı" diyerek hatanın üstünü kapatıyor.

Bu açıklama ahaliyi rahatlatıyor. 10 saniye öncesine geri dönüyoruz.


"Seni doğuran bok doğursaydı"

"Seni topçu yapanın..."

"Seni Trabzon'a getirenin"

Maçın son yarım saati küfürsüz tamamlanıyor.


Kasımpaşa 2 - 0 Trabzonspor



Maçtan çok büyük beklentimiz yoktu zaten. Kasımpaşa, bana göre hala ligin en kötü 3 teknik adamından biri sahip. Trabzonspor ise oldukça kötü oynayan ve kriz yaşayan bir takımdı. İyi futbol vaadeden bir maç değildi. Ama futbolun çekici tarafı, sürprizlerin her daim ortaya çıkma ihtimalinden kaynaklanıyor.

Aslında yine de bu girişe rağmen, iyi bir maç izlemedik. Ama sahada o kadar kötü bir Trabzonspor vardı ki, bu kötü futbolun kendisi herhangi bir iyi futboldan daha çok ilgi çekiciydi. 

Kasımpaşa Stadı'nın en güzel özelliklerinden biri olarak 5 liraya köfte-ekmeğimizi alıp, NBA havası yaşayarak yerimize oturuyoruz. Hasan kardeşimin Erasmus kız sevdası nedeniyle santraya yakın bir yere doğru yöneldik. Şansımıza Erasmuslu kız yerine İstanbul'da yaşayan ve Kasımpaşa tribününe giren Trabzonlu taraftarlar düştü. Avni Aker'de maç izlemenin ufak bir kopyasını yaşadık. Bir level altı diyebiliriz.

Trabzonspor oldukça kötü top oynadı. Fakat 1.dakikadan itibaren tribünden yükselen tepki uğultusu üst düzeydeydi. Senelerdir anlatılan "Trabzon'da herkes teknik direktör, Trabzonspor'da top oynamak çok zordur" efsaneleri doğruymuş. Aslında doğru olduğunu zaten biliyorduk ama bu raddede olduğunu tahmin edemiyorduk. 2010-11 sezonunda o takımın 82 puan kazanması inanılmaz bir başarı, hatta mucize. Ersun Yanal'ın liderin 1 puan gerisindeyken gönderilmesi de anlam(!) kazanıyor bu sayede.

Saha dışıyla ilgili anı bir kenara kalsın. Saha içine dönelim. Trabzonspor'da vasat diyebileceğimiz sadece Serkan ve Giray'dı herhalde. Geriye kalan; oyuna girenler dahil herkes tel tel döküldü. Hatta, gollerde bariz hatası olmayan Onur bile kale önünde korkak, tedirgin ve çekingen bir görüntü çizdi. "Muslera'yı iyi paraya satalım, 7.5'a Onur'u alalım" planı bu maçtan sonra soru işareti oldu benim için. 

Colman, bizim o sevdiğimiz hayran olduğumuz Colman değil. Kötü oynadığı yetmiyormuş gibi bir de rakibe tekme sallamayı huy edinmiş. Belki de kırmızı kart görüp takımdan uzaklaşmak istedi. Tolunay Hoca ona 90 dakika nasıl dayandı diyeceğim ama kimi çıkarmasa aynısını yazardım. Henrique ve boş kaleye kaçırdığı gol ayrı bir hikaye. Halil; ve aslında Hamit, Türkiye'de bambaşka bir profil çiziyorlar. İkizler, bu kadar kötü değillerdi hiç bir zaman. 

Agresif yapısıyla tanıdığımız, gelir gelmez "ateş-barut" ilişkisi kuran Tolunay Kafkas bile bu maçta sinirlenemedi. Sanırım boş kaleye kaçan pozisyondan sonra beresini fırlattı. Onun dışında, şaşkınlığından ve herhalde işinin zorluğunu farkettiğinden olsa gerek kendinde sinirlenecek takat bile bulamadı.

Bu kadar Trabzonspor yeter. Kasımpaşa'ya geçelim. Fakat o tarafta çok anlatacak bir şey yok Yalçın, Djalma, Özer gibi banko 11'de oynayan isimler olmamasına rağmen rahat bir galibiyet elde ettiler. Adem Büyük belki de kariyerinin en iyi, iyi abartı değişik diyelim, futbolunu oynadı. Daha önce forvet hattında bitiriciliğiyle dikkat çeken Adem, bu sefer tam bir 10 numaraydı. Çalım atamadığı Trabzonsporlu yoktu. Kaleden biraz uzak kalınca şut sayısı azaldı, bir de topu ayağından çıkartmakta zorluk yaşadı. Olsun. Bana göre maçın adamıydı.

Kasımpaşa ve Kasımpaşa maçları alışkanlık yaptı. Yavaş yavaş önümüzdeki sezonun planlarını yapmaya başlamak lazım. Mesela bilet fiyatları ne kadar olur, kombine alsak mı?



Pazartesi, Mart 4

Denizden Gelen




Teknolojinin gelişmesi sadece bir konuda hoşuma gidiyor. Otobüsle şehirler arası yolculuk yaparken gece film izleme imkanı oluyor. Genelde kötü dublajlı yabancı filmler olsa da bazen, daha önce duymadığım ve izlemediğim Türk filmlerini yakalamak mümkün oluyor.

Fazla beğenilecek bir film olduğunu sanmıyorum Denizden Gelen'i. Türk insanını kasar. Göçmen, mülteci, kaçaklık.. Bunlar çoğu insanın problemi değil. Yaşayan daha iyi biliyor. Bu kadar dramatik olmasa da buna benzer hikayeleri olan insanların hayatlarında yer aldım. O yüzden de ilgi çekiyor ister istemez.

Filmin anlatmak istediği bir şey var. İyi anlatıyor mu, başarılı mı, sıkıyor mu hepsi tartışılır. Ama şu bir gerçek ki, bu kadar acı ve dramatik olan bir konuyu sulugözlülüğe dönüştürmeden anlatıyor. Takdir edilmesi gereken ilk özellik bu. Bir de bu kadar isimsiz bir filmin bu kadar iyi oyunculardan kurulmuş olması da diğer başarı. Sümer Tilmaç ve Ahu Türkpençe gibi popüler iki isim bir filmde rol alıyor ama o filmin adını pek duyamıyoruz. İlgin. Onur Saylak'ın ismini Sonbahar ile duydum, Sonbahar'ı da izlemedim ama oradaki başarısını çok methettiler. Kuşçu abimiz

Nesli Çölgeçen, Türk sinemasında en iyi 10 film arasında sayılabilecek Züğürt Ağa'da da aynı tarzı sergilemeişti. Yavaş giden, az müzikli, dramatik ama karamsar olmayan bir film. 90 öncesi nesil bu filmi sevebilir ama 90 sonrasına çok durgun gelebilir.

Filmin kahramanı küçük bir çocuk. Çocukların böyle bir özelliği var. Hiç bir şey yapmadan, sadece varlıklarıyla seni hayata döndürüp kendini tanımanı, çevrendeki insanlarla ilişkilierini düzeltmeni sağlıyorlar. Bunu sadece varlıklarıyla gerçekleştiriyorlar. Daha fazla ayrıntıya girmek isterdim ama film izlemenizi tavsiye ederim.

Filmin Muğla'da (48) geçiyor olması da apayrı bir güzellik. Her ne kadar Muğla merkeze gitmeyeli 15 sene falan olsa da...




Pazar, Mart 3

Kortun da Kralı


Rahat Uyu


Galatasaray 84-61 Erdemir





Yine cumartesi 16.00. Eskişehirspor maçını düşünüp salona gelmeye üşenene saygım sonsuz ama Real-Barcelona derbisi için basket maçını es geçen inşallah play-off'ta biletsiz kalır.

Maça geldik de maçı izledim desem yalan olur. İlk peryota geç kaldım. İkinci periyotun tamamını izledim. Son iki periyot ise muhabbetle geçti. Zaten olayın esas amacı bu. Bir insan Erdemir maçına neden gelir ki? Muhabbet olsun, arkadaşlarını görsün... Neden futbol maçlarına gitmiyoruz? Çünkü Seyrantepe'de bu özgürlük artık pek yok.

Takımda aksayan bir durum da yok. Çocuklar oynuyor. Can, Sertaç takıma giriyor. Nisan ayında çok daha iyi olmuş olacağız. Oturacak takım. Buna inanıyorum. Ama hocanın da biraz fazla asabi olduğunu gördük, korktuk. 15 sayı fark varken oyunculara bu kadar sert bağırmak değişik bir bakış açısı. Oyuncular, özellikle genç olanlar, en fazla da Furkan maçın geri kalanında toparlayamıyor.

3 hafta üst üste deplasman.Dönüşte Karşıyaka maçı. Bakalım nasıl bir tabloyla karşılaşacağız o maç öncesi ve sonrası. 

Bu da en kısa maç yazılarından biri oldu. Ceyhun sağolsun. Ama en keyifli maçlardan biri de oldu. Yine Ceyhun sağolsun.

Cumartesi, Mart 2

Tatile Yollayan Hoca


Teknik direktör eleştirmek kolay iş. "Bunu niye oynatmadın, bu sistemle niye çıktın..." 

Teknik direktörülüğü sadece saha dizilişleri ve oyuncu değişiklikleri ile değerlendirmek çok büyük eğlence ama bir o kadar da bu oyunun en büyük yanılgısı. Aslında iyi bir teknik adamın en önemli özelliği; futbol bilmek (nasıl oluyorsa) değil, insan ruhundan anlamasıdır. Mourinho ile çalışan Sneijder anlatıyor:

"Mourinho bana bir keresinde, yorgun göründüğümü ve bir kaç gün ailemle beraber dinlenmek üzere güneşlenmye gitmemi söylemişti. Kariyerim boyunca çalıştığım diğer bütün hocalar bana antrenmandan bahsettiler o ise beni kumsala yolladı. 3 gün İbiza'ya gittim. Geri döndüğümde onun için ölmeye hazırdım"

Sneijder'i forvet arkasında oynatmak değil mesele, asıl önemli olan Sneijder'e "onun için ölmeye hazırdım" dedirtmek. Mourinho sevilen bir figür olmayabilir ama şu da bir gerçek ki; onun hakkında kötü konuşan bir futbolcusunu  görmedik. Bu, FM oynayarak elde edilebilen bir yetenek değil. Tak aksine sokağa çıkıp insanlarla ilişki kurarak gelişen bir meziyet.


Mart Çılgınlığı




4 Mart Fenerbahçe - Karşıyaka
11 Mart Beşiktaş - Banvit
17 Mart Banvit - Karşıyaka
24 Mart Beşiktaş - Galatasaray
30 Mart Galatasaray - Karşıyaka
31 Mart Banvit - Fenerbahçe

TBL'de bu sezon inanılmaz bir sezon yaşanıyor. Futboldaki gibi olsa, play-off uygulması şampiyonu belirlemese şu an kalpler durmuştu. İlk 5 sıra resmen ateş hattı.

Play-off da sezona ayrı bir heyecan katıyor. Play-off öncesi iyi bir yer kapmak önemli. Herhalde bu konuda en rahat takım Beşiktaş. Yeri garanti olan tek takım gibi gözüküyor. Sezonu yüzde 80 ihtimalle 6.sırada bitirecekler ve 3.sıradaki takımla eşleşecek. İlk 5'in gerisinde kalmaları yanıltıcı olmasın, play-off'ta çıkışa geçebilirler. Haliyle ilk iki sırada yer almak nispeten zayıf takımlarla eşleşmek için önemli.

Şu an sezon bitse ve play-off başlasa; ilk turda Karşıyaka ile Beşiktaş ; Efes ile Galatasaray eşleşecek. Fakat sezon bitmiyor ve aslında mart ayı çok şeye gebe olacak. Yukarıda yazdığımız gibi 6 kritik maç var bu ay. Bunun yanı sıra her an diğer maçlarda sürpriz sonuçlar çıkabilir. En rahat fikstür Efes'te gözüküyor ama onlar da yoğun bir Avrupa fikstürüne sahipler. Her an sürpriz sonuçla karşılaşabilirler. Mesela dün Atina'da maç yaptılar, bugün ülkeye geldiler, yarın lig maçına çıkacaklar.

Nisan ayına girdiğimizde aşağıdaki tablo çok değişmiş olabilir.


Şu andaki puan durumu

1-) Fenerbahçe Ülker  17 galibiyet
2-) Banvit                    17 galibiyet
3-) Pınar Karşıyaka     16 galibiyet
4-) Galatasaray            16 galibiyet
5-) Anadolu Efes         15 galibiyet
6-) Beşiktaş                 12 galibiyet



Cuma, Mart 1

Çekler Ödenir




Eskiden buraya "doğaçlamalar" etiketli yazılarda çok karamasar şeyler yazıyordum sanırım. Okuyan eş dost "Halolur, boşver" diyerek teselli etmeye çalışıyordu. Mustafa -17- o zaman da farklıydı; "Şov yapma amk" diyordu. Teselli vereceğine gaza getiriyordu. Haklıydı.

Sonuçta tamamen Mustafa'dan kaynaklı olmasa da artık çok karamsar yazmıyorum. Üstelik ağustostan beri yaşanan süreçte çok ciddi sıkıntılar yaşamama rağmen, son 2 aydır bu tarz yazılar yazmadım. Gerçi, Mustafa kardeşim bize hayat dersi verirken başına gelenler de ayrı yazı konusu ama olsun. O da yaşayarak öğreniyor.

Son 1 haftada bazı sorunlar tavan, daha doğrusu dip yaptı. Bu dönemde yardımcı olan çok arkadaş oldu ama Mustafa'nın yaptığı küçük jestin anlamı çok daha büyük. Resmen gözler yaşardı, duygulandım. Yaptığı hamlenin kendisi değil, yapış şekli çok kraldı. Beni resmen yukarıdaki fotoğraftaki halet-i ruhiyeye soktu. 

Tekrar sağol ulan 17



Voksne Mennesker




Bu İskandinavlara özgü bir olay mı yoksa Dagur Kari özelinde mi gerçekleşiyor anlamıyorum. Soğuk ülkelerden sıcak filmler çıkıyor. Çok sempatik konuları olmasa da izlerken için ısınıyor. Buzdan Hayaller de böyleydi.

Fakat her ne kadar güzel bir olsa da bu "Tutunamayanlar", "Buzdan Hayaller" kadar cezbetmedi. Sorumluluk almaktan çekinen, toplumun dışında kalmayı tercih eden gençleri sosyal hayatımda hayranlıkla izlesem de onların hikayelerini sinemada izlemek çok etkilemiyor.

Ben de hemen hemen aynı toplumun üyesi olsam da (21.yüzyılın toplumu) onlar kaar sorumsuz olmadım hiç bir zaman. Sürekli tırmalak zorunda kaldığımız için, hayata daha farklı yerlerden bakıyoruz. Bu yüzden bu filmde tasvir edilen gençleri (grafiti çizen, gazete okumayan, çizdiği grafitiler dışında 7 dolardan fazla para kazanmamış), saygıyla ve hatta hayranıkla gözlemlesem de aynı noktada olmamız mümkün olmuyor.

Oysa aslında biz de (en azından ben de) toplumun kanaat önderleri tarafından sürekli eleştirildik. Biz de onlara benzememek için mücadele ettik. Kravat takmak bize de zor geliyor ama bir yandan da sorumluluk bilincimiz var.

Özele dönmesin; film yine de güzel. Sıcak film. Futbol topu da var bazı sahnelerde.

Kadın futbolunun katili Danimarka hakemleri...


Perşembe, Şubat 28

Büyük Resim






Cezanın saçma sapan olduğu bir gerçek. Herkes zaten hemen hemen aynı şeyleri düşünüyor. Dışarıda olan bir olaya kulüp ne kadar müdahale edebilir? Stadın hemen yanı evlendirme dairesi; adamın biri havai fişek ile nikahını kutlasa ve stada bir saldırı (!) olsa ne olacak? Veya ben Galatasaraylı olarak Pilzen maçında paraşütle sahaya insem ve hakemi tokatlasam ne olacak? Bunların sıkıntısını Fenerbahçe mi çekecek?

Fenerbahçe yönetiminde Şekip Mosturoğlu gibi dünya çapında bir spor hukukçusu var. Çok etkili savunma yapabilecek kabiliyette olduğuna inanıyoruz. Peki neden Fenerbahçe'nin başı ağrıyor? İki ihtimal var; birincisi "UEFA alt tarafı bir dernek, UEFA sopası ile bizi korkutamazsınız" diyenlerin aslında ne kadar yanıldığının göstergesidir. Fenerbahçe taraftarını bu cümlelerle örgütleyen kanaat önderleri dün stadyumda yoktu herhalde, çünkü tribünle boştu. Açık konuşalım; dün yine GFB vardı, yine kemik gruplar vardı, yine senelerdir sevabıyla günahıyla o tribünün kahrını çekmiş insanlar vardı. 

Buradan ikinci senaryoya bağlayalım. GFB'nin Aziz Yıldırım yöntemine karşı duruşu ve tavrı biliniyor. Yıldırım'ın da aynı şekilde restleştiği ortada. Bugün gazetelerde ve Fenerbahçeli taraftarlar arasındaki konuşmalara bakınca, alınan cezanın tek sorumlusu olarak  Aziz Yıldırım muhalifleri, daha doğrusu GFB olarak gösteriliyor. Belki bu da geniş bir komplo teorisi olarak değerlendirebilir. 3 Temmuz'un klişe cümlelerinden biri olarak: Büyük resmi görelim.

Yönetim, cezaya itiraz etmeyerek, ciddi bir savunma mekanizması kurmayarak cezaya davetiye çıkarmış olabilir. Bu sayede, hem olası bir elenmede duyulacak istfia seslerinin önü kesebilir hem de böyle bir olayda "Fenerbahçe'nin düşmanı GFB" algısı oluşturarak grubu zayıflatmayı planlamış olabilir. Ne yaptıysa Fenerbahçe için yapan bir adam bunu da düşünebilir. Veya düşünmez. Biz aklımıza geleni yazalım da, kafalarda soru işareti oluşsun, gerisi önemli değil.

Zaten bugün Twittera ve forumlara baktığımda bu planın başarılı olduğunu görüyorum. Fenerbahçeli olmayanlar, ki bunlar arasında Fenerbahçe'den inanılmaz derecede nefret edenler de var (Meireles tükürdü diyenler dahil) bugün "bu ceza çok saçma" diyor. 3 Temmuz sürecinde olan bitende 3 maymunu oynayıp, "Fenerbahçe tertemizdir" diyenler ise "Kaşındık, UEFA haklı" diyor. Bu algının yaratılmış olması bile büyük başarıdır.

Bu savaşta psikolojik avantaj hala Aziz Yıldırım'da...

Fenerbahçe 2-3 1461 Trabzon



Uzun bir aradan sonra Kadıköy'deyiz. Anlamsız ve formalite niteliği taşıyan bir maç olmasa gidemezdik. Bu sene Fenerbahçe tribünü sezonun hakkını verdi gibi. Bu tarz maçları değerlendirme dışında bırakmak lazım.

Maçın özellikle ilk devresinde ilginç bir şey görmek zordu. Fenerbahçe tribünün 90 dakika boyunca Beşiktaş'a sataşması bir derbi geleneğidir, bu geleneği, gelecek sene oynanacak stadyum konusuna da dayandırarak daha da sert devam ettirdiler. İlginç olan Okul Açık'ın bu isyanı Maraton Tribünü'ne bile ulaşmamış. Çok ilginç bir akustiği var bu Kadıköy'ün.

Bir ara UEFA da küfürlü tezahüratlardan nasibini aldı. Buna anlam veremedik ilk başta ama devre arasında olayın perde arkasını çözdük. Maçın geri kalanında gündem maddesi UEFA'ya verilen ceza oldu. Zaten maç boyunca "maç hakkında ne yazabilirim ki" diye düşünüyordum. Onu da ayrı yazdık. Maçı kısa geçelim.

Fenerbahçe'nin ilk golünde sahaya giren çocuklara yapılan muameleyi merak ediyorum. Tribün, "Çocuğu bırakın orospu çocukları" diye bağırsa da sanırım bırakılmadı. Yaşları 10-12 gibi olan iki çocuk acaba 6222'den mi yargılanacak. Tek istekleri Krasiç'e ve Semih'e sarılmak olan iki çocuğun fişlenmesi mide bulandırır.

Maçın ikinci yarısı daha fazla aksiyona sahne oldu. Goller geldi. Trabzon biraz daha istedi maçı. Fenerbahçe iyice maçı bıraktı. Trabzon'un forveti Mustafa Tiryaki'yi çok beğendim. Çok güçlü. İyi mücadele ediyor. Fenerbahçe'de Salih'e negatif gözler baktım. Genç oyuncu sevgisine karşı muhalif kalmak istedim ama başardım. Çocuk oynuyor. Temiz oynuyor.

Maçın sonunda Trabzonluların sevinci abartıydı bence. Gerçi futbolcuları anlamak mümkün. Genç isimlerin Fenerbahçe'yi yenmesi kariyerleri için de, futbolculuk dönemi anıları için de önemlidir. Prim de kazandılarsa sevinmek en doğal hakları. Ama Trabzonspor taraftarı olan arkadaşların zafer çığlıklarına anlam veremedim. Sonuçta bir formalite maçı. Grupta sonuncu olmuşsun, rakibin sana yedeklerle çıkmış, taraftarı bile maça gelmemiş sen de yenmişsin. Hak etmişsin. Ama bunu abartmaya gerek var mı? Yerel basın bile bugün destana çevirmiş bu galibiyeti.

1461 Trabzon'un bu sezon İstanbul'da kazandığı iki galibiyeti de tribünden izledim. İlkinde Galatasaray'ı yenerken sempatiklerdi. Hak etmişlerdi. Bu sefer bir şeyler eksik kaldı sanki. Belki de sahada rakip olmadığı içindir.



Çarşamba, Şubat 27

İşareti Verdi


Grande Terim sete çıkmış. Bir şey işaret ediyor. Saha içine mesajı var. Ama bütün tribün ona bakıyor. Bütün Galatasaray'ın gözü onda.

Salı, Şubat 26

Lig Başlar



Wesley Sneijder olağanüstü bir şekilde topu filelerle buluşturunca -nasıl sevindiğimi tam hatırlamasam da- büyük coşku yaşadım. Eee ne var bunda?

Sanırım bu sene bunu, bir Galatasaray golüne yerimden kalkacak kadar sevinmeyi ikinci defa yaşıyorum. Selçuk'un Arena'da Volkan'ı ters köşeye yatırdığı golden sonra ilk defa bir gole bu kadar sevindim. Braga maçında Aydın'a bile aşırı tepki vermemiştim.

Zaten her gole çok aşırı tepkiler veren bir adam değilim. Ama yine de bu sene bir durgunluk vardı. Maçtan önce konuşuyoruz ve bu sezon belki de 135.defa söylüyorum: 

"Geçen seneden sonra, Süper Final'i yaşadıktan sonra bu sezona bir türlü konsantre olamıyorum. Motive olamıyorum. Aynısını futbolcular bile yaşıyor olabilir" Hak verenler çoğunlukta.

Geçen sezon çok enteresan bir sezon yaşadık. Bunu inkar edebilen yoktur. Yaşanan 3 Temmuz süreci ve kulüpler arasındaki çatışma bir yana, takımın dışa vurduğu psikoloji bizi takıma ve maçlara daha çok bağlamıştı. Ligin daha 4.haftasında oynanan Bursaspor maçını ve Baros'un golünde yaşanan sevinci kim unutabilir? Veya yine 2-0'dan dönen Samsun maçı veya yine bir hakem faciasına neden olan Gaziantespor maçı... Bütün bunlar, bir önceki sezon yaşanan dibe vuruş ve 4 senelik hasret inanılmaz bir kenetlenme oluşturmuştu.

Bu sene hem rakipler kötüydü hem de biz kağıt üzerinde sürekli iyiydik. Kaybettiğimiz basit puanlardan sonra bile lider kalabildiğimiz bir lig oynuyorduk. Tehlike oluşturacak bir unsur yoktu ortada. İtiraf edelim, takımın gol sevinçleri bile sönükleşmişti. Şampiyon olan takıma ligin ve Avrupa'nın yıldızı isimlerini eklenince, ortada aşılacak bir engel göremeyince ligin tadı, daha doğrusu heyecanı kaçmıştı.

Fakat yine de lig bitmemişti. Kötü oynuyoruz. Daha da ilginci sıkıcı, heyecansız oynuyoruz. Gerektiği zaman golü atan ama onun dışında kendini sıkmayan, o nedenle bir çok maçta geç uyanan ve geç kalan bir takım izledik.

Bir gün önce Kadıköy. Kadıköy hep böyle bu sene. Kavgalar, istifalar, gerginlikler, sertlikler, doğru veya yanlış hakem hataları... Kadıköy tarafı sürekli ligi çoşkuyla yaşadı. Sizi bilmem ama ben yaşayamadım. Motive olamadım. Kadıköy'de kupa kaldırmak Süper Lig'e dair bütün hedef, istek ve arzuları köreltmişti.

Ondan sonra Orduspor maçı geldi. Bir kurtarıcı gibi. 4-0 yensek bu kadar etkisi olmazdı. Garip bir maç olduğunu yediğimiz ilk golde kavramıştım zaten. Bu maç değişik olaylara sahne olacaktı. 2-0 olması kötüydü ama penaltıdan yemek de başka bir kurtarıcıydı. Oyuncuların kötü giden bir şeylere tepki vermeye çalıştığını bu sezon ilk kez 30.dakikadan sonra gördüm. Penaltı kararı da tuzu biberi oldu.

Devre arasında takımın geri döneceğini biliyordum. 2 gol hatta 3 gol atardık. Yemezsek kazanacaktık. Terim'in kulübeye gönderilmesi daha da güzel oldu. Gerçi sezonun geri kalanı için sıkıntı oluşturacak ama önemli olan önündeki ilk maçı kazanmak değil mi zaten?

Böyle durumlarda geçmişle yaşayan insanlar, hemen tarihe geçmiş 3-5  maçı aklına getirir. Geçen seneki Samsunspor maçı, 2006'daki Erciyesspor maçı, hatta 4-3'lük Fenerbahçe-Gaziantepspor maçı. Bu maç en çok Erciyes maçı aslında. İttire ittire yenmek, vura kıra parçalamak, hakemi bile yenebilmek. "Büyük takım hakemi de yenmeli"nin en güzel örneği.

Sneijder'in golünden sonraki 15-20 dakika bir saldırı anı. Maçı anlatmıyorum zaten, olan oldu ve üç puanı aldık. Ama mart ayına girerken, ligin o en stresli ve en fazla konsantre olunması gereken zamana gelince takımı ve taraftarı ateşleyecek bir şey lazımdı. Onu yakaladık. 3 puandan çok daha güzel bir şey. 24 haftayı at çöpe. Lig asıl şimdi başlıyor. 

Lig eşit puanla başlar normalde, biz 6 puan öndeyiz. Onu da geçen sene Süper Final'de kaybolan 5 puana say. 

Clueless



Daha önce dediğim gibi, sıkılarak izlediğim bir gençlik dizisi/filmi yok.

Alicia Silverstone 19 yaşında, Brittany Murphy 18 yaşında, Donald Faison 21 yaşında, Jeremy Sisto 22 yaşında... Sonra dizisi de olmuş, o kötüymüş.