Pazar, Ekim 23

The Deep End



Hayatımda izlediğim en kötü 10 filmden biri olabilir. Bir sene sonra falan akılmdan çıkacak herhalde. Kötü filmler, iyi filmlerin değerini yükseltiyor ama kaybolan 100 dakikayı da geri getirmiyor.

Oysa Sundance'de ödül almış, festivallerde gösterilmiş bir filmdi. Benim de ER dizisinde çok sevdiğim Goran Visnjic rol alıyordu. Genç kız gibi, bu nedenle film izlersen 100 dakikan boşa gider tabi. Ders olsun, ibret olsun.

Cumartesi, Ekim 22

Çınar



Kulüplerin efsanelerine saygı göstermeleri, onları seyircileri önünde onurlandırmaları son dönemde çok yaygınlaştı. Türkiye'de de benzerleri sık sık yapılıyor. La Liga da bu akımdan uzak değil. Ligin yeni takımı Leganes, bu sezon ilk kez ligde mücadele ediyor. 1928 yılında kurulan kulübün tarihi 100 yıla yaklaşıyor. Eski oyuncusu Salustiano Toribio ise 102 yaşında. O nedenle bu saygıyı, benzerlerinden diğerinden ayrı kılan biraz da bu. 102 yaşındaki bir adam, sahada ve topa vuruyor. Hareketleri çok sempatik.

İlginç olan; benim daha önce tanıdığım, daha doğrusu ismini duyduğum bir Salustiano (Sanchez) daha vardı. O da bir İspanyol'du ve dünyanın en yaşlı adamıydı. 1901'de doğmuştu. 2013'te 112 yaşında vefat etti. Bir başka İspanyol Salustiano'yu, 102 yaşında yeşil sahada görmek tuhaf oldu.

Cuma, Ekim 21

Mine Vaganti


En sevdiğim Ferzan Özpetek filmi oldu. Ama bu iyi bir ölçü sayılmaz. Diğer filmlerine çok hakim olmasam da izlediklerimden sıkılmıştım. Burada da çok fazla eksik olsa da en azından film boyunca güzel zaman geçirdim. Renkler, mekanlar, müzikler, iyi bir mizah ve yeşil bikinili Nicole Grimaudo filme verilecek notu yükseltti. Her ne kadar ortamlarda 'eşcinselliği anlatan film' olarak algılansa da bana klasik aşk filmlerinden biraz daha karışık bir üçgen gibi geldi. Ne de olsa 'eşcinsel' filmlerinde, bir toplumsal dışlanma anlatılır. Burada ise cinsel kimlik; aileden saklandığı anlar dışında toplumsal bir kaygı olarak çıkmıyor. Sadece heteroseksüel bir kadına duyulan ilginin yarattığı kafa karışıklı var. Hatta sahildeki sahne insana Ramiz Karaeski-Kenan Birkan ve Selma Hünel'i de anımsatıyor. 

Tomasso karakterinin Roma'dan gelen eşcinsel arkadaşlarının eve kattıkları hava, filmin büyük kısmına hakim olsaydı çok daha güzel olurdu. Bazı şeyler çok fazla uzatılmış ve neden uzatıldığını da filmin sonuna kadar beklesek de tam manasıyla bulamadık. Sanki bu gay çocuklar eve gelip insanların hayatını değiştirseydi; renklendirseydi; mesela sesini çok beğendikleri hizmetçiyi veya teyzeyi, anneyi değiştirselerdi çok daha güzel bir film hikaye olabilirdi.

Şu sahnenin tamamı filme hakim olsaydı; çok daha güzel olurdu.

Perşembe, Ekim 20

Sahadaki Gerçek



Lig Tv'de maç özetlerinin süresi genelde birbirine yakındır ve eğer maç bir derbi veya 6-7 gollü bir 90 dakika değilse 3.30'a sığar. Bu hafta oynanan 9 maçın 8 tanesi de bu süreye yakındı. Bir tanesi hariç. O maç da ne bir derbiydi, ne de 'üst' oldu. Hatta gol bile olmadı. Trabzonspor-Akhisar maçının özeti, 4.40'a anca sığdı. Her maçın ortalamasından bir dakika daha fazla.

Kötü bir sezon başlangıcı yaşayan Trabzonspor taraftarını tatmin etmeyecek ama bir istatistik daha verelim. Süper Lig'de topun oyunda kalma süresi; geçen sezon 45 dakika civarındaydı. Avrupa liglerinin hemen hemen 10 dakika altındaydı. Mesele Premier Lig ortalaması 56 dakika civarındaydı. Süper Lig'de bu sezonun ilk haftalarında ortalama yükseldi ve 52'ye kadar çıktı. Mesela Beşiktaş - Galatasaray maçında; iki takım taraftarı da maçın belirli bölümlerinde birbirlerini zaman geçirmekle suçlasalar da top standartın üstünde bir sürede oyunda kaldı. Fakat konu Trabzonspor; ve Trabzonspor - Akhisar maçında da topun oyunda kalma süresi 55 dakikaya kadar çıktı. Üstelik oyunu sık sık durdurmayı bir sistem haline getiren Tolunay Kafkas'ın bir takımına karşı.

Bunlar, son haftada sadece bir gol atabilen bir takımın taraftarını da, hocasını da, oyuncusunu da memnun etmez. Trabzonspor, geçen sezonlardan kalan kötü bir yükü sırtında taşıyor olsa gerek. Sahada yapılan bütün iyi işler, sonuca odaklı olarak değerlendiriliyor ve 'Bu sene de bir şey olmayacak' algısıyla bütünleşiyor. Geçen sezon ligin bu döneminde liderlik koltuğunun civarında olan takım, mayıs ayında fenalardaydı. Şimdi o kadar iyi de değil ve sonunun ne olacağı bir korku unsuru olarak zihinlerde geziyor. Haksız sayılmazlar. Fakat yine de bu Akhisar maçını ayrı bir yere koymak lazım.

Kaleci Fatih Öztürk, 10 kurtarışla şimdiden sezonu rekorunu eline geçirdi. Fatih, eski bir Trabzonsporlu. Onu Trabzonspor günlerinde sahada çok göremedik. En iyi hatırladığımız yer; Vahid Halilhodzic'in 'Bana teklifler geliyor' diyerek telefonunu gösterdiği basın toplantısındaki yan koltuktu. Odada ilginç bir şeyler olduğunu seziyordu, biz de mimiklerinden anlıyorduk. Çünkü Fransa doğumluydu ve hocanın konuşmasını anında anlıyordu. Onun dışında ise sahada pek kendisini göremedik. Fransa'da gelişen biri için Trabzon oldukça çılgın bir yerdi herhalde. Sessiz sedasız şekilde takımdan ayrıldı. Akhisar'da da çok iyi maçlar çıkardı ama Trabzonspor'a karşı oynadığı 90 dakika onun en çok öne çıktığı an oldu.

Konu dağılıyor, Fatih de değil konumuz. Trabzonspor, Akhisar maçında çok etkili bir futbol oynadı. Top kaleye girmedi. 28 şut çekti Trabzonspor. 11 tanesi kaleyi buldu, fakat bir tanesi dahi içeri girmedi. Hatta Aytaç'ın kırmızı kart görmesinden sonra kalesinde golü görüp yenilebilirdi de... Futbol böyle bir oyun. Trabzonspor'un önceki maçlarından da benzer durumlar vardı. Karşılaşmalar 0-0 gidene kadar Trabzonspor iyi bir oyun ortaya koyuyor, pozisyona giriyor. Fakat gol yediği andan sonra maçı çevirmek bir yana, daha da dağılıyor. Karabükspor deplasmanında 4'e, Alanyaspor deplasmanında 3'e giden skorların nedeni biraz da bu. Yenilgiyi çevirmek için gayret eden bir oyuncu grubu yok. Takım olamadılar. Bunu hücumda da görüyoruz. Ne kadar etkili olsalar da hücum planları herhangi bir oyuncunun topu alıp kafasına göre gitmesine bağlı. Nasıl düzeleceği kısmı bir muamma. Fakat futbolu halı saha düzeyinde oynayanların bile bildiği bir şey vardır, gol atarsanız devamı gelir, kaçırırsanız bir sonraki kolay pozisyon da zora girer. 

Bu aralar Trabzonspor eleştirileri baya revaçta. Sonuçlar tek gerçektir ve iki üç istatistikle ortamı toz pembeye çevirmek hayalcilik olur. Fakat sahadaki oyunun da sanıldığı kadar kötü olmadığını söylemek lazım. Bu hafta Galatasaray deplasmanından alacakları bir galibiyet şaşırtmaz. Fakat işin kötü yanı zorlu bir fikstüre de giriyorlar; iki hafta sonra da Beşiktaş deplasmanları var. Kaçan goller, Ersun Yanal'ın süresini kısaltabilir.

Çarşamba, Ekim 19

Codayi-i Nadir ez Simin



Filmlerin isimleri Türkçe'ye her zaman kötü bir şekilde çevrilmiyor. Bu filmi İran'dan 'Bir Ayrılık' olarak çevirmek oldukça doğru bir hareket, çünkü konu sadece baş karakterler Nadir ve Simin arasında değil. Gerçi bu çeviride Batı dünyasının katkısı da daha fazladır, keza İngilizce'de de 'A Separation'.

Sinemayı standart seviyede takip edenler bile, 2011 yapımı bu filmi izlemese de duymuştur. Ben de uzun zamandır izlemek istiyordum, ancak bu sene denk gelebildim. Üstüne uzun uzun yazılacak, konuşulacak film ama benim çapım yetmez. Zaten 2011'de Türkiye'de sık sık konuşulduğunu, yazıldığını hatırlıyorum. İlgi, haksız değil. Usta işi bir eserle karşı karşıyayız. Hatta belki de 21.yüzyılın ve Ortadoğu toplumlarının Suç ve Ceza'sı diyebiliriz.

İran hakkında yanlış bilinen çok şey var. Filmler bu nedenle önemli. İranlı yönetmenler ve sinemacılar, bütün baskılara ve yasaklara rağmen oldukça üretkenler. Dünya çapında olmaya devam ediyorlar, çünkü tarihlerinden miras kalan bir birikim ve kültür var. 

Asghar Farhadi'nin Batı'dan ödüller alan bu filmini izleyince de Türkiye ile benzerlikler kurmamak mümkün değildi. Bu, bir kesimin 'İran olacağız' korkusundan biraz daha farklı. Aslında, evet İran olabiliriz ki şu günün penceresinden bakınca Suriye olmaya daha yakınız ve belki de İran olmak daha cazip bir seçenek bile olabilir. Fakat konu bu değil. 

İran olma endişesini taşıyanların çoğu, bu karanlığın siyasi bir güçle ve devlet mekanizması sayesinde gerçekleşeceğini iddia ediyor. Fakat aslında, iki ülkede de toplumsal kesimler arasında bir fark yok. Ayrılıklar da aynı. Birbirinden uzak toplumların varlığı ve kopuşlar, gelecek için korkular türetebilir ve daha sonrasında da onarılmaz dertlere neden olabilir. Siyaset de bunun bir yerinde muhakkak vardır, faydalanır, gücünü buradan alır. Fakat, işin en başında toplum ne yaparsa kendisine yapar.

Bu filmle beraber Oscar'ın son 10 yılınd 'yabancı dilde en iyi film' ödülünü alan filmlerden beşini izlemiş oldum. En yakın zamanda diğer beşliyi de tamamlamak niyetindeyim.

Salı, Ekim 18

İstanbul'dan Esen Gaz



Bursaspor'un kendi sahasında iki puan kaybettiği, hatta rakibine oranla daha sönük bir futbol oynadığı haftada bunları yazmak biraz riskli olabilir. Fakat zaten hem konunun kendisi bir 90 dakikadan daha fazla, hem de alınacak galibiyetlerden sonra sinsice yazmaktansa böyle bir haftada konuyu öne çıkarmak daha sağlıklı.

Aslında artık Hamza Hamzaoğlu ve onun çalıştırdığı takımlar özelinde yazılar yazmaya çok hevesli değilim. Bir yerden sonra 'adamcılığa' kayıyor ve birçok işgüzarlığa neden oluyor. Fakat Galatasaray taraftarlarının çoğunun hâlâ hocaya dair taşıdığı takıntıdan kurtulamamış olması kısa bir hatırlatmayı zorunlu kılıyor. Her Bursaspor maçı öncesi, hevesle Hamza Hamzaoğlu'nun puan kaybedeceğini bekleyerek ekran başına oturanları görmek bu çatışmayı körüklüyor. Olay artık; 'iyi hoca-kötü hoca' tartışmasını geçti; yaşam tarzlarının, ekonomik sınıfların kavgası haline geldi (Aslında ilk günden beri öyleydi ama o zamanlar 'Bizim meselemiz Galatasaray' diyenlerin söylemine saygı duyuyorduk, demek ki değilmiş).

Galatasaraylıların gazına gelen Bursasporlular da ilk haftalarda bu furyaya kapılıp tartışmayı iyice ateşe vermişlerdi. 'Burası Akhisar değil' tezahüratı 2015 yazında Florya'dan Bursa'ya miras kalan, gereksiz bir dışavurumdu. Şimdi bir Bursaspor maçı izleyince aynı ateş bir daha yanar mı diye göz ucuyla tribünlere bakıyoruz. Neyse ki şu anda böyle bir tehlike gözükmüyor. Bursaspor da, çoğu Galatasaraylıyı sinirlendirecek ve tartışmanın üstünü gizlice kapattıracak şekilde ilerliyor. Şimdilik Bursaspor maçları öncesinde ve sonrasında tweet atan Galatasaraylıların sayısı azaldı. Takım, eşit üç İstanbullunun arkasından dördüncü sırada. Ligin lideri Başakşehir'e yenildiğinde gereksiz bir kriz ve telaş ortamı baş göstermişti. 10 kişi kaldıkları Gaziantespor maçı dışında şu ana kadar 'sürpriz' bir puan kaybı yaşamadılar.

O Başakşehir maçında 'Burası Akhisar değil' tezahüratlarına neden olan Merter'in de ne kadar önemli bir oyuncu olduğu Osmanlıspor maçında bir kez daha ortaya çıktı. Takımın hala açıkları ve eksikleri var. Fakar bir şekilde idare ediyorlar. Bu hafta Harun sayesinde bir puanı aldılar. Ligin ilk beş sırasında olan takımlar arasında en az gol atanı. Kadro yetersiz, kasa boş. Spikerlerin sıklıkla kullandığı "Batalla topla ilerliyor, yanında Şamil var'' cümlesi durumu özetleyebilir. Fakat takım beraber hareket etme yolunda hızla ilerliyor. Başarılı olurlar mı? Uzun maratonda işleri zor ama bir oyuncu grubunu hedefe odaklama noktasında verimli olan bir teknik adamları var. Galatasaraylılar, Bursaspor maçını izlemeyi bıraktığı zaman anlarız ki, Bursaspor iyi gidiyor. 

Bu yazı da zaten biraz onlar içindi. Bursaspor analizi yapmaya gerek yok. Fakat bu takıntılı ruh hali, bu düşmanlık hevesi bugün yarın Galatasaray'a da zarar verir, veriyor da. Skorlar alındıkça, başarı geldikçe bazı şeyler goygoya vuruluyor ve gözardı ediliyor Oyuncusuna güvendiği için suçlanan Hamzaoğlu'nun Bursaspor'da maç kaybetmesini bekleyenler, Levent Nazifoğlu'nun 'Eren - Lewa benzetmesini ayakta alkışlıyor. Bu çıldırmış ruhlardan ne kadar uzak durursak o kadar iyi; hem izlediğimiz oyundan keyif alma konusunda hem de yaşam alanlarımızı hırslı egolardan kurtarma adına....

Pazar, Ekim 16

Dead Calm



Az karakterli (3 kişi) ve dar-tek mekanlı (bir tane tekne) filmleri sevenler için ideal. Ama çok da üst düzey bir kurgu beklememek lazım. Yapım yılı 1989; yani bu film sayesinde Nicole Kidman sınıfı geçiyor ve kendini en üst ligde bulmaya başlıyor. Aslında hak ediyor da. Kendisinin güzelliğini çok beğenmesem de bu filmde en iyi şekilde kendini arz-ı endam ediyor. Billy Zane ise kendisinin en iyi, en karizmatik rollerinden birinde. Şimdilerde fotoğraflarına bakınca, saçını dökülmüş olarak görmem hem üzüyor hem de biz kel adayları için umut verici.

Cumartesi, Ekim 15

Evrenle Birleşmek


"Dağcılık, Türkiye’de inanılmaz ilgi gören bir spor değil. Kültürümüz de buna elvermiyor. Çocuk 'Ben dağa, araziye gidiyorum' dediğinde duyduğu cevap 'Otur oturduğun yerde' oluyor. 'Dersine çalış, adam ol, üniversiteye gir.' Çocuğu buna ittiriyorlar. Bunlar yanlış demiyorum. Ama doğru da değil. Dolayısıyla bizim kültürümüzde yeri de düşük. 'Otur oturduğun yerde' önemlidir bizim kültürümüzde. Ama maceracılık, hayalcilik aslında iyi bir şeydir. İnsanlığın gelişiminde de etkili olmuştur. Hayal kurmazsan güzel bir şey yapamazsın. 

Bugünün dünyasında insanlar hep konfor için yaşıyor. Ne kadar az hareket etse, ne kadar iyi araba alsa, ne kadar konforlu bir eve sahip olsa o kadar iyi. Bunların hiçbiri önemli değil. Bunlar en alt seviyede ihtiyaçların çünkü. Beslenme, yeme içme, barınma, dinlenme... Onları ilkel mağara adamı da yapıyor. Senin burada, şehirde yaptığın da çok farklı değil. Kendini gerçekleştirmek, gerçekten kendi beden ve zihin gücünle bir şeyler yapmak, işte önemli olan bu. Spor zaten bunun üzerine kurulu. Bir amacı var mı belirgin? Yok. Dağcılık da böyle. Önemli olan orada olup hakkını vererek yapmak. İnsanlar diyor ki 'Aa niye dağa gidiyorsunuz, ne kadar anlamsız!' E, sen niye şehirde duruyorsun? Senin yaşamının anlamı ne? Yaşamın zaten hiçbir anlamı yok. İnsanlar savaşıyor, birbirini öldürüyor. Hayat zaten anlamsız, en baştan baktığında. Bari içinde güzel, keyif aldığın, görkemli hissettiğin, insan olarak evrenle birleştiğin bir şey olsun."

Tunç Fındık, Socrates Ekim sayısı

Perşembe, Ekim 13

That's What I Am



Son dönemde sardığım ergen temalı filmlerden biri daha. Gerçi burada 'öğrenci tayfası' biraz daha küçük. Ergenliğin ilk günlerine girmek üzereler. Zaten belki de o yüzden tam aradığımı bulamadım. Kurgusu benim gözümde biraz eksik kaldı. Yine de izlenmeyecek bir film değil. 

Ed Harris'in en iyi filmlerinden biri değil belki ama tek başına domine ettiği ve izleyici kendisine hayran bıraktığı nadir filmlerden. Kendisi daha çok yan rollerde görürdük, ki esasında burada da böyle, ama burada filmi alıp götüren isim olmuş. Tavsiye değil ama televizyonda falan denk gelince de izlenir.


Çarşamba, Ekim 12

Yakarız Bu Gezegeni




Refet kardeşim bana kitabı getirdiğinde, çok beklentim yoktu. Hatta biraz önyargım da vardı. Yine tribün işlerine yönelik ve yeni bir şey üretmeyen; "Ah bu kitle niye böyle, içine girelim de öğrenelim" diyen kitaplardan biri olduğunu düşündüm. ,

Esasında yanılmadım da. Ama beklentimin biraz fazlasını bulduğunu söyleyebilirim. İyi bir toplama kitap diyebilirim. İnternette, başta tribündergi forumlarında yıllarca okuduğumuz, gördüğümüz bilgiler; tek bir kitapta bir arada. 

Yeni bir şey yok, çözüm yok, zaten bir sorun tanımlama veya soru sorma derdi de yok, analizler pek yok (iyi ki de yok)... Hatta oyunun ve tribünün çok içinde olan birinin bile kaçırmış olabileceği ufak bilgiler mevcut. Kitaptan çok sözlük veya ansiklopedi denilebilir. Okunmasına gerek olmayan ama kütüphaneye konulması gereken, böylece konula ilgili bir merak olduğunda (ve internet kesildiğinde) raftan indirilip bakılacak bir çalışma.

Salı, Ekim 11

Swing Vote



ABD seçimleri bizim ülkemizde nasıl bu kadar merak uyandırdı? Evet, dünyanın en önemli gücünde yaşanacak bir seçim her ülkeyi ve dünyayı etkileyecek. Orada yaşanan gelişmeleri dikkate almak gerekebilir. Fakat, İstanbul'da oturan birinin "Sanders iyi adamdı be" demesine "Ulan oyları bölüyorsunuz siz, Trump mı başkan olsun" diyenleri görmeye başladık. Sanki o kadar da değil...

Madem ortam öyle; hazır seçimler yaklaşırken izlenecek filmlerden biri. Kendisi de 2008 yapımı. Yani Obama'nın ilk seçim galibiyetinden bir kaç ay önce vizyona girdi. Çok büyük bir film değil. Zaten bir komedi filmi. Büyük beklentiler olmasın, vizyoner sözler beklemeyin ama seçim gerginliğinizi alır. Kevin Costner, ABD'nın bir kasabasında yaşayan standart bir orta yaşlı karakteri Bud'ı canlandırıyor.  Adamın tek derdi; uyumak, içmek, bara gitmek. Çok büyük beklentileri olmayan klasik bir orta Amerika insanı. 12 yaşındaki kızı Molly (Madeline Caroll) ise daha birikimli, daha duyarlı... Seçim günü yaşanan bir aksaklık; Bud'ı ABD'nin kaderini tayin edecek insan haline getiriyor.

Güzel bir komedi olsa da ABD'de dahi çok tutmamış. Okuduğum kısıtlı yorumlardan anladığım; Türkiye'de, biraz ülkenin kendi gündeminden de esinlenerek "Bir oydan ne olur diyenlere izleteceksin bunu" şeklinde yankı bulmuş. Oysa ben, partilerin; bir oy için nasıl ilkelerinden taviz verdiğini daha çok öne çıkardım. Aslında tamamen sırt çevirmeden, ilginç çıkarımlar bulmak mümkün.

Aynı zamanda 2010'da ölen Dennis Hopper'ın oynadığı son filmlerden. 

Pazartesi, Ekim 10

Adına Şarkılar Yazdım



Dankalia, coğrafi bir bölgenin adı. Fakat aynı zamanda İtalya'da müzik yapan, bizim pek bilmediğimiz bir müzik grubunun adı. Bu sene bir albüm çıkarmışlar. Albümde 10 şarkı var. Eurasian People, Blue Ghosts at the Metro gibi isimleri olan şarkıların yanında bir tanesi göze çarpıyor; Fatih Terim.

Bildiğimiz şeyler bunlarla sınırlı. Adamlar veya kadınlar; Fiorentinalı mı Milanlı mı, Türklük var mı, hatta futbol seviyorlar mı hiç bilmiyoruz. Belki sadece fonetik olarak hoşlarına gitmiştir. Sonuçta şarkıda söz yok; sadece enstrüman seslerini duyuyoruz.

"Andrea Pirlo kitabında bunları yazmış" diyerek ısıtıp ısıtıp aynı cümleyi 5 senedir önümüze koyanların pek sevmeyeceği bir şarkı... O yüzden ben sevdim.

Pazar, Ekim 9

Terre Battue



Temposu düşük olan bir film. İlgisi, merakı olmayanları sarmaz. Ama genç sporcu adaylarının nasıl bir baskıyla karşılaştıklarını güzel göstermiş diyebiliriz. Ebeveyn olmak zor mu bilemem ama insan hayatında çok kritik olduğu bir gerçek. Filmin Fransızcası Terre Battue, yani bildiğimiz toprak kort. İngilizce afişinde ise 40-Love yazıyor. Alakası çeviriler demek ki sadece Türkiye'de olmuyormuş.

Cumartesi, Ekim 8

Engel Günahlar


Kulüplerin, kurumsal iletişim kaygılarıyla taraftarlara değer vermeye çalışması bana çok samimi gelmez. Sadece Türkiye için geçerli bir durum da değil, Avrupa'da da aynı. Dünya buna evriliyor. Mesela takımına sadık bir taraftarı ödüllendirmek; bilet fiyatlarını yüksek tutmanın önüne geçebiliyor. Bir çeşit vicdan temizleme belki de. Ne kadar karşı olsam da bu sistemin değişeceğini düşünmüyorum. Çabam da yok, alıştım.

Galatasaray Kulübü'nün de engelli bir taraftarın fotoğrafından yola çıkarak benzer bir harekete girişmesi beni çok ilgilendirmedi. Fakat sonrasında yaşananlarla olayın şekli değişti. Taraftarın önce PKK sempatizanı, ardından da uyuşturucu satıcısı olduğu iddia edildi. Bu haberler ortaya çıkınca da kulübün taraftarı aramaktan vazgeçtiği söylendi. 

Bu durum da beni rahatsız etti. Eğer mesele taraftarlıksa, "Biz bir aileyiz" duygusuysa, ailenin iyisi kötüsü olmaz. Yasa dışı meseleleler devletin sorumluluğundadır. Cezasını çekerse çekmiştir, çekmemişse hesabını devlet verir. Galatasaray kulübünün üç günde bulduğu suçluyu devletin bulamaması başa bir acizlik konusu.

Sonuç olarak Galatasaray tribününde de, Galatasaray camiasında da, diğer kulüplerde de, hatta ülkenin bir çok zümresi içinde suç ve yasa dışı oluşumlarla iç içe olanlar var. Nasıl bir ayıklanma yapabilirsiniz? Sosyal medya baskısı sizi hemen vazgeçirecekse, bundan sonra bir çok hamleniz sekteye uğrayabilir. 

Son söz olursa; Galatasaray taraftarlığı birçok şeyin üstündedir. Yasalar devletin sorumluluğundadır; bir insan Galatasaraylı ise ve konu Galatasaraylılık ise; geri kalan özellikler önemli değildir.

Cuma, Ekim 7

Ghosts of Mississippi



ABD bu işleri iyi yapıyor. Geçmişini devamlı açıyor, tartışıyor. Belki bunu geç yapıyor, şova döküyor ve vicdan temizlemekten başka hiç bir işe yaramıyor ama olsun; vicdan temizlemek de erdemdir.

Benzerlerini defalarca izlediğimiz ama yine de sıkılmadan saran bir film. Alec Baldwin, belki de kişisel kariyerinin en iyi performansını sergiliyor. Ama James Woods onun da önünde. Belki de benzerlerine aşina olduğumuz filmlerin öne çıkmasında oyunculuk performansı etkilidir. 

Neyse ne; iyi film ve bunun da notu IMDB'de 7'nin altında. Her defasında buna takılmayım diyorum ama her defasında üzülüyorum. İşin ilginci; bir de 'hiçbir şeyi beğenmeyen' biz oluyoruz.